9. bölüm · Gölge Tahtın Esirleri

꧁7: Kırılmaz Bağın Mührü꧂

꧁Tunys book꧂

Bölüm 7

Dün gece yaşanan fırtınanın ardından sabah alarmının çalması, hayatımda deneyimlediğim en sürreal andı. Bedenimdeki her bir kas, dün gece o mor alevleri ve gölgeleri çağırmanın bedelini ağır bir yorgunlukla ödüyordu. Aynaya baktığımda mor rengin gittiğini, gözlerimin altındaki koyu halkaların ise yerini koruduğunu gördüm.

Ben bir üniversite öğrencisiydim. Bilgisayar mühendisliği ve yazılım derslerinin, vize haftalarının ve bitmek bilmeyen kodlama projelerinin arasında sıkışıp kalmış sıradan bir Nora... Ya da dünü saymazsak öyleydim.

Kampüsün bahçesinden içeri adım attığımda, havanın her zamankinden farklı olduğunu hissettim. İnsanlar yanından geçerken istemsizce benden uzaklaşıyor, adımlarını hızlandırıyordu. İçimde, hâlâ tam olarak bastıramadığım o Sciaphon enerjisi bir aura gibi dışarı sızıyor olmalıydı. Kimse benim gölge büken kadim bir varlık olduğumu bilmiyordu elbette; sadece bende "tırstırıcı", açıklayamadıkları ucube bir havanın olduğunu seziyor, garip bakışlar fırlatarak uzak durmayı tercih ediyorlardı.

"Ablam yine etrafa 'hepinizi tek kodla silerim' bakışı atıyor," diyen tanıdık sesle irkildim.

Hilal, kolunu hırsla koluma takıp beni kendine çekti. Yeryüzündeki tek sığınağım, en yakın arkadaşımdı. Etraftakilerin garip bakışlarını zerre umursamadan yüzüme geniş bir tebessümle bakıyordu. "Ne oldu sana? Yüzün kireç gibi. Yine bütün gece Python kodu yazıp sabahladın, değil mi?"

"Keşke tek derdim Python olsaydı Hilal," diye mırıldandım. "Biraz yorgunum sadece. İnsanların bana ucube gibi bakması da cabası."

"Aman, saçmalama," dedi Hilal, beni amfiye doğru sürüklerken. "Sence bu sığ insanlar senin o dahi beynini anlayabilir mi? Bırak çekinsinler, havandan geçilmez işte!"

Hilal’in bu koşulsuz desteği içimdeki o karanlık yükü bir nebze olsun hafifletmişti. Amfinin ağır ahşap kapısını itip içeri girdik. Ancak adımımı içeri attığım an, görüş alanıma giren manzarayla donakaldım.

Sınıfın en arka sırasında, her zaman benim ve Hilal’in oturduğu o sabit yerde...

Drake oturuyordu.

Üzerinde gri bir boğazlı kazak, elinde sanki gerçekten çok önemli şeyler yazıyormuş gibi tuttuğu bir defter ve yüzünde o nefret ettiğim kibirli, alaycı gülümsemesiyle doğrudan bana bakıyordu.

"Nora... O kim?" diye fısıldadı Hilal, gözleri kocaman açılarak. "Aramızda kalsın ama amfiye meteor düşmüş haberimiz yok."

Adımlarımı hışımla o sıraya doğru yönlendirdim. Hilal de peşimden geliyordu. Drake’in tepesine dikildim.

"Senin... senin burada ne işin var?" diye fısıldayarak kükredim. "Burası yazılım bölümü ortak dersi!"

Drake elindeki kalemi parmaklarının arasında şıklıkla çevirdi. "Sana da günaydın Nox," dedi, sesindeki o iğneleyici tonu zerre saklamayarak. "Akademik kariyerime biraz çeşitlilik katmaya karar verdim. Tıp fakültesi dersleri bir noktadan sonra çok sıkıcı geçiyor. Birkaç oynama ile istediğim yere girmek benim için çocuk oyuncağıydı. Artık bu derse birlikte giriyoruz."

"Sen çıldırmışsın!" dedim dişlerimin arasından. "Müdürü manipüle mi ettin?" Evet,vampirler gözünün içine bakan herkese istediğini yaptırabilirdi.Ve inandığı şeye körü körüne inandırabilirdi. Tabii bu çıkışıma karşılık Drake çarpıcı bi' gülümseme ile sırıttı.

Evet yaptığından kesinlikle gurur duyuyordu!

Hilal'in bana yetiştiğini görünce konuyu değiştirmekte karar kıldım.Bunun hesabını ona sonra soracaktım.

"Kalk oradan,bizim sıramızda oturuyorsun!"

Hilal yanımda durmuş, Drake’in o kusursuz yüzüne ve bana olan rahat tavırlarına bakıyordu. Yüzünde muzır bir tebessüm peydah oldu. Belli ki dünden beri çökmüş olan halimin ardından, karşımdaki bu inanılmaz yakışıklı adamın bana takılmasını bir 'flört' belirtisi olarak yorumlamıştı.

"Şey... Ben öndeki boş sıraya geçebilirim aslında," dedi Hilal, gözlerini kırpıştırarak. "Siz rahat rahat ders dinleyin..."

"Hilal! Saçmalama, otur şuraya!" diye kızdım, kolunu tutarak.

Drake ise Hilal’e doğru hafifçe eğildi, o büyüleyici vampir karizmasını sonuna kadar kullanarak çapkın bir şekilde göz kırptı. "Çok anlayışlı bir arkadaşın var Nox. Teşekkür ederim tekeyi andıran kız, bu iyiliğini unutmayacağım."

(Teke nedir: (Boynuzlu /Karanlık Figür): Mitolojide ve antik inanışlarda teke (erkek keçi), boynuz yapısıyla gücü, inatçılığı, doğayı, antik sembolizmi temsil eder.Drake burada Hilal'in inatçı ruhu ve aurasından dolayı teke diyor.)

"Tekeyi andıran mı?" Hilal kıkırdadı. "Ayy çok sempatik! Nora ben öne geçiyorum, çocukla iyi anlaşın!"

Ve bunu bağıra bağıra söyledi.Evet bağıra bağıra.Gerçekten dur durağı yoktu.Drake'den sonra bir de onu kenara çekmek şart oldu...

Hilal beni Drake ile baş başa bırakıp ön sıraya kaçarken arkasından sadece bakakaldım. Drake yanındaki boş yeri işaret ederek sırrı ortaya dökülmüş bir çocuk gibi gülümsedi. "Oturmayacak mısın? Profesör birazdan içeri girer."

"Senden nefret ediyorum," diye fısıldayıp yanına oturdum.

Ders boyunca Drake’in tek yaptığı, önündeki deftere saçma sapan şeyler çizmek ve her fırsatta bana laf sokmaktı. Neyse ki ten tene temas etmediğimiz sürece insan bedenindeki o soğukluğu dışarıya hissettirmiyordu.Gerçi o en yüksek vampir ırkı olduğu için anlamadığım bir şekilde vücut sıcaklığını ayarlayabiliyordu.

Ders biter bitmez Profesör beni kürsüye çağırdı. "Nora, son projenin algoritmaları mükemmeldi. Bölüm başkanlığı seni bu dönemki yazılım stajı için aday gösterdi, odama gelip evrakları al," dedi.

Profesörle birkaç dakika muhabbet edip evrakları aldıktan sonra amfiden çıktım. Koridorda ilerlerken gördüğüm manzara kanımın beynime sıçramasına yetti.Drake, koridorun ortasındaki kolonun önünde durmuştu ve etrafı adeta bir kız ordusuyla çevriliydi. Üst dönemlerden iki kız onun kazağının kumaşını övüyor, diğeri ise telefon numarasını almaya çalışıyordu. Drake ise o geniş, sinir bozucu tebessümüyle hepsine mavi boncuk dağıtıyordu.

İçimde anlam veremediğim, devasa bir öfke patlaması yaşandı. Göğsüm daraldı. Nedenini sorgulamaya bile fırsat bulamadan hızlı adımlarla oraya yürüdüm. Kalabalığı yarıp doğrudan Drake’in koluna yapıştım.

"Gel buraya," diye tısladım ve onu kızların şaşkın bakışları arasında hırsla çekiştirmeye başladım.

Drake hiç direnmedi, aksine arkamdan gelirken adımlarını uydurdu. Koridorun tenhasına, merdiven boşluğuna geldiğimizde beni duvara doğru hafifçe sıkıştırdı. Yüzünde o alaycı, galip gelmiş eda vardı.

"Ooo, Nox..." dedi, gözlerini kısarak. "Bu sert çekiştirme de neyin nesi? Yoksa beni o fani kızlardan mı kıskandın?"

Yüzümün bir anda alev aldığını hissettim. Kalbim güm güm çarpıyordu. "Ne... Ne alakası var be!" diye kekeledim, bakışlarımı kaçırarak. "Ben... Ben sadece senin güvenliğin için yapıyorum! Ya insanlara yakalanırsan? Ya kızlardan biri senin o buz gibi tenine dokunup ne olduğunu anlarsa? Kimliğin açığa çıkacak!"

Drake hafifçe kıkırdadı. Yüzünü yüzüme o kadar yaklaştırdı ki, nefesinin o garip, nane ve soğuk kokusunu hissettim.

"Ufaklık," dedi, sesi fısıltıya dönüşerek. "Ben yüzyıllardır bu dünyadayım. Birkaç hevesli üniversite öğrencisinin benim ne olduğumu anlamasına izin verecek kadar acemi değilim. Eğer biri benim ne olduğumu anlıyorsa, bu ben istediğim içindir. Tıpkı dünkü gibi..."

Beni baştan aşağı süzdü. "Yani o 'güvenlik' bahanesini yemeyelim. Bayağı bildiğin kıskandın."

"Kıskanmadım!" diye bağırdım, onu göğsünden iterek. Ama yerinden bile kımıldamadı. "Uzak dur benden!Ayrıca nasıl yüzyıllardır,biz seninle yakın yaşlarda değil miyiz?Ben çocukken sende benimle yakındın."

Sırıtarak hafifçe göz devirdi.Hah,sen öyle san." dedi ve koridorda ilerlemeye başladı.

Vampirlerin küçükken büyümeleri bu kadar yavaş mıydı?

Bir sonraki dersimiz ayrıydı. Ben laboratuvara doğru yürürken Hilal arkamdan koşarak yetişti. Yüzünde "her şeyi biliyorum" diyen o sinir bozucu ifade vardı.

"Eeee?" dedi Hilal, koluma girip alttan alttan laf sokarak. "Bizim hanımefendi meğerse ders çalışmak dışında şeylerle de ilgileniyormuş. Çocuk meteor mübarek, nereden buldun bunu? Hangi kodlama kampında tanıştınız?"

"Hilal, lütfen başlama," dedim bıkkınlıkla. "Aramızda hiçbir şey yok. Sadece... gıcığın teki."
"Tabii tabii, gıcığın teki olduğu için koridorun ortasında çocuğu kızların elinden çekip kaçırdın," dedi Hilal gülerek. "Aramızda bir şey yok diyorsun ama bakışlarınız bile alev alıyor."

Bugün niye herkeste bir laf sokma potansiyeli var?

"Of Hilal, cidden triplere girme," diye geçiştirdim onu, sınıfın kapısına varırken. "Sadece kafam çok dolu. Sonra anlatırım."

Laboratuvara girdiğimde bilgisayarın başına geçtim ama ekrandaki kodlar yerine sürekli Drake’in o alaycı gözleri geliyordu aklıma. Kıskanmış mıydım gerçekten? Saçmalıktı. O sadece beni korumakla (ve zihnimi bulandırmakla) görevli tuhaf bir vampirdi.

Ders çıkışında hava kararmaya başlamıştı. Kampüsün arka çıkışından çıkıp otobüs durağına doğru yürürken ormanlık alandan gelen hafif bir çatallı ses duydum. Adımlarım durdu.

İçimdeki o Sciaphon nehrinin yeniden kıpırdandığını hissettim. Gölgeler, ayaklarımın altında huzursuzca dalgalandı.

Ağaçların arasından, insan kılığına girmiş ama gözlerindeki o aç kızıllığı gizleyemeyen iki figür süzüldü. Bunlar Valerius’un dünkü savaştan kaçan gölge ajanlarıydı.

"Kraliçenin küçük meyvesi..." dedi biri, bıçağını çıkararak. "Burada yalnızsın."

Tam elimi kaldırıp mor lekelerimi çağıracakken, aramızdaki gölgeden zifiri bir karaltı fırladı. Drake, ajanın boğazını tek bir hamlede kırarak onu yere serdi. Diğerini ise duvar büyüklüğündeki bir ağaca savurup göğsünü gümüş hançeriyle deldi.

Her şey beş saniye içinde bitmişti.

Drake, elindeki kanı mendiliyle silerken bana döndü. "Ders çıkışında seni beklemek zorunda kalmam ne kadar acınası, değil mi?"

"Peşimden mi geldin?" dedim, derin bir nefes alarak.

"Senin o 'kıskançlık krizlerin' yüzünden dikkatini dağıtıp bir avcıya yem olmanı istemedim," dedi, mendili yere atarak. "Ayrıca... Teo aradı."

"Teo mu?"

"Evet," dedi Drake, yüzündeki alaycı ifade bu kez kaybolarak. "Sürüdeki diğer kurtlar benim izimi sürmeye başlamış. Teo bizi bu gece o bahsettiğin terk edilmiş eski av evine götürmek istiyor. Şehir artık ikimiz için de güvenli değil Nox. Çantanı topla, gidiyoruz."

Ardımda bıraktığım sıradan hayatıma ve içimdeki o büyüyen mor alevlere baktım. Karanlık, beni gündüzün ortasında bile takip ediyordu. Ve sanırım kurtuluşum yoktu...

......................................................................

Kampüsün arka çıkışındaki ormanlık alanın derinliklerinde yükselen çam kokusu, havaya yayılan hafif metalik kan kokusuyla harmanlanmıştı. Drake, gümüş hançerini deri kınına sokarken tek bir kası bile titremiyordu. Yerde yatan iki gölge ajanın bedeni, Sciaphon gücünün kalıntıları ve Drake’in vampir büyüsünün etkisiyle yavaşça simsiyah bir küle dönüşüyor, rüzgarın önünde savruluyordu.

"Gidiyoruz Nox," dedi Drake. Sesi az önceki alaycı tondan arınmış, yüzyılların getirdiği o soğuk ve kararlı yapıya bürünmüştü. "Teo bizi orman sınırındaki eski gözetleme kulesinin yakınlarında bekliyor. Kurtların devriye saatleri değişmeden oraya ulaşmamız gerek."

"Hilal..." diye mırıldandım, arkama bakarak. Okul binasının ışıkları alacakaranlıkta parıldıyordu. "Ona hiçbir şey söylemedim. Yarın derse gelmediğimde ne düşünecek? İnsanlar... benim hakkımda zaten garip şeyler sezmeye başlamıştı."

Drake yanıma yaklaştı. Yüzü yüzüme o kadar yakındı ki, gözlerindeki o grimsi rengin derinliklerindeki yeşil pırıltıları görebiliyordum. "O kıza verebileceğin en büyük iyilik, ondan uzak durmak," dedi fısıltıyla. "Sciaphon’ların etrafındaki insanlar ya köle olur ya da kül. Arkadaşının kötü olmasını istemiyorsan, zihnini ders notlarından çıkar ve hayatta kalmaya odaklan."

Bileğimden tuttu. Eli her zamanki gibi buz gibiydi ama bu soğukluk artık beni ürpertmiyordu; aksine, içimde kaynayan o mor alevleri dizginleyen bir kompres etkisi yapıyordu. Birlikte ormanın karanlığına adım attık.

Yürüyüşümüz saatler sürdü. Şehrin gürültüsü ve yapay ışıkları geride kaldıkça, doğanın o tekinsiz fısıltıları etrafımızı sardı. Ağaçların dalları rüzgarda çatırdıyor, uzaktan cırcır böceklerinin ve baykuşların sesleri geliyordu. Ama benim duyabildiğim tek şey, kendi kalbimin ritmik gümptüleri ve damarlarımda akan o gizemli Sciaphon nehrinin fokurtusuydu.

"Sana bir şey soracağım," dedim, sessizliği bölerek. Adımlarımız yaprakların üzerinde hışırdıyordu. "Bana neden Nox diyorsun? Gerçek adım Nora."

Drake hafifçe gülümsedi. Başını kaldırmadan yürümeye devam etti. "Nox, latincede 'gece' ve 'karanlığın özü' demektir. Roma mitolojisinde karanlığın tanrıçası demektir. Sciaphon’lar isimlerini ailelerinden almazlar Nox. Onlar isimlerini doğdukları gecenin karanlığından alırlar. Sen hayatıma girdiğin ilk andan beri benim için bir gecesin. Bazen zifiri, bazen de yıldızlı... Ama her zaman tekinsiz."

"Bu bir iltifat mıydı yoksa yine laf mı soktun?" diye sordum kaşlarımı çatarak.

"Nasıl anlamak istersen," dedi, dudağının kenarıyla kıvrılarak.

Tam o sırada, ağaçların arasından devasa bir karaltı fırladı. İçgüdüsel olarak geriledim ve ellerimi öne doğru kaldırdım. Parmak uçlarımda mor ışıklar belirmeye başladı.

"Sakin ol Nora, benim!"

Gelen Teo'ydu. İnsan formundaydı ama üzerindeki deri ceket yırtılmıştı ve boynundaki damarlar hâlâ hafifçe şişkindi. Belli ki buraya gelene kadar dönüşümün sınırlarında gezmişti. Gözleri önce bana, ardından Drake’e kaydı.

Drake’i gördüğü an çenesi kenetlendi, elleri yumruk oldu.

"Geç kaldınız," dedi Teo, sert bir sesle. "Sürü devriyeleri batı bölgesine kaydı. Bizi arıyorlar Drake. Daha doğrusu... senin gibi kokan bir 'katil vampiri' arıyorlar."

"Buna sevindim tüy yumağı," dedi Drake, ellerini ceplerine sokarak. "En azından koku alma duyularınızın hâlâ çalıştığını görmek güzel. Şiddet yanlısı kuzenlerine selamlarımı iletirsin."

"Çeneni kapat yoksa o dişlerini tek tek sökerim!" diye kükredi Teo, bir adım öne çıkarak.

"Yeter!" diye araya girdim, ikisinin arasına girip ellerimi göğüslerine koyarak.

Teo'nun göğsü sıcacıktı, adeta bir fırın gibi ısı yayıyordu. Drake ise tam aksine bir kalıp buzdan farksızdı. İki zıt kutbun arasında durmak başımı döndürüyordu.

"Birbirinizi öldürmeyi durdurun artık! Teo, nereye gidiyoruz? Burası neresi?"

Teo derin bir nefes alarak öfkesini bastırmaya çalıştı. Bana baktığında gözlerindeki o sert ifade yerini çocukluğumuzdan beri bildiğim o yumuşaklığa bıraktı. "Sürünün sınırları dışında, eski avcıların terk ettiği bir kulübe var. Babam ve Alfa konseyi orayı çoktan unuttu. Sizi oraya götüreceğim. Orada güvende olacaksınız... Şimdilik."

Av evi, devasa çam ağaçlarının arasına gizlenmiş, ahşapları nemden ve zamandan kararmış iki katlı eski bir yapıydı. Çatısının bir kısmı çökmüştü ama pencerelerin tahtalarla kapatılmış olması dışarıdan ışık sızmasını engelliyordu. İçeri girdiğimizde burnuma yoğun bir küf, toz ve kurumuş çam reçinesi kokusu doldu.

Teo cebinden çıkardığı gaz lambasını yaktı. Sarı, zayıf ışık odanın köşelerindeki örümcek ağlarını ve eski ahşap mobilyaları aydınlattı.

Drake tiksintiyle etrafa baktı. Bir parmağını masanın üzerindeki kalın toz tabakasına sürdü. "Harika," dedi alayla. "Orta Çağ veba salgınından kalma bir konut. Misafirperverliğin gözlerimi yaşartıyor tüy yumağı. Buradaki toz miktarı benim yüzyıllık hafızamdan daha fazla."

"Beğenmiyorsan dışarıda, sürümün dişlerinin arasında uyuyabilirsin vampir," dedi Teo soğukça. "Nora, sen üst kattaki odaya geç. Orada eski bir yatak var, temizlemeye çalıştım. Ben aşağıda, kapının önünde nöbet tutacağım."

"Peki ben nerede uyuyacağım?" diye sordu Drake, kollarını göğsünde birleştirerek. "Malum, ben bir misafirim."

"Sen uyumuyorsun bile!" diye çıkıştı Teo. "Ayrıca seninle bir saniye bile aynı çatının altında kalmak midemi bulandırıyor. Dışarıda, çatıda oturabilirsin."

"Çok ince düşüncelisin ama ben Nox'un yakınında kalmayı tercih ederim," dedi Drake, bana doğru bir adım atarak. "Zira amcamın avcıları her an bu ahşap yığınını ateşe verebilir. Ve senin o köpeksi reflekslerin gölge büyüsünü engellemeye yetmez."

İkisi yine göz göze geldi. Aralarındaki elektriklenme o kadar yoğundu ki, gaz lambasının alevi hafifçe titredi.

"İkiniz de keskin sesinizi kesin," dedim yorgunlukla. "Teo, teşekkür ederim. Burası harika. Drake... Sen de lütfen onu tahrik etmekten vazgeç. Zaten kafam patlayacak gibi."

Üst kata çıkan gıcırtılı ahşap merdivenleri tırmandım. Küçük odada gerçekten de eski, demir karyolalı bir yatak vardı. Üzerindeki tozlu battaniyesi çırpılmıştı.Teo ben rahat edebiliyim diye elinden geleni yapmıştı. Kendimi yatağa bıraktım. Bedenimdeki her bir hücre sızlıyordu. Dün geceki savaş, bugün okuldaki o saçma kriz, Hilal’e söylediğim yalanlar ve şimdi bu ormanın ortasındaki saklanış...

Kapı hafifçe aralandı. İçeri giren Drake’ti. Ses yapmadan, adeta bir gölge gibi süzülerek içeri girdi ve pencerenin kenarındaki tahta sandalyeye oturdu.

"Ne yapıyorsun?" diye fısıldadım, yatakta doğrulup. "Teo aşağıda. Seni burada görürse çıldırır."

"Bırak çıldırsın," dedi Drake, gözlerini karanlığa dikerek. "Bir kurdun öfkesi benim için sadece arka plan gürültüsüdür. Sen iyi değilsin Nox. Bedenindeki enerji stabil değil."

Gözlerimi ellerime çevirdim. Gerçekten de, deri altındaki o mor kılcal damarlar hafifçe parıldıyor, sanki cilt yüzeyine çıkmak için fırsat kolluyordu. "Kontrol edemiyorum Drake. Bazen... içimde başka biri var gibi hissediyorum. Sanki o 'cehennem' dediğim yerdeki canavarlardan biri içime girmiş de dışarı çıkmak istiyormuş gibi."

Drake oturduğu yerden kalktı. Yavaş adımlarla yatağın kenarına geldi ve yanıma oturdu. Yatak yayın gıcırtısı odada yankılandı. Elini kaldırdı ve parmaklarının arkasıyla yanağımı okşadı. Buz gibi teması, tenimdeki o yakıcı sıcaklığı anında emdi.

"O bir canavar değil," dedi sesi ilk kez bu kadar yumuşak ve derin çıkarak. "O senin özün. Sciaphon’lar ışıkla beslenmez Nox. Onlar evrenin ilk yaratıldığı andaki o karanlıktan beslenirler. İnsanlar karanlıktan korkar çünkü orada ne olduğunu bilmezler. Ama sen... sen o karanlığın kendisisin. Korkmayı bırakıp onu kucakladığında, o mor desenler seni tüketmeyecek; sana itaat edecek."

Gözlerinin içine baktım. "Sen neden bana yardım ediyorsun Drake? Gerçekten... Küçükken de beni kurtardın. Şimdi de amcanı, soyunu karşına aldın. Bir vampir, bir Sciaphon için neden hayatını riske atar?"

Drake’in yüzündeki o sarsılmaz maske ilk kez hafifçe çatladı. Gözlerinde yüzyıllardır taşıdığı o derin yalnızlığın ve hüzünün izleri belirdi. "Çünkü yüzyıllar önce..." diye başladı, sesi adeta geçmişten gelen bir fısıltı gibiydi. "Ben daha genç bir vampirken, dünyayı sadece kan ve güçten ibaret sanıyordum. Ta ki ilk Sciaphon ile karşılaşana kadar. O..."

Tam o sırada aşağıdan devasa bir cam kırılması ve ahşap patlaması sesi yükseldi.

"NORA! AŞAĞIYA İNMEYİN!"

Teo'nun acı dolu kükremesi kulaklarımda patladı. Yatakta fırladım. Drake bir salisede ayağa kalktı, yüzündeki o insani ifade anında silinmiş, yerine o vahşi yırtıcı gelmişti.

"Amcan mı?" diye sordum dehşetle.
"Hayır," dedi Drake, burnunu havaya dikip koklayarak. "Bu koku... Bu köpek kokusu. Kurtlar burayı buldu."

Hızla merdivenlere koştuk. Aşağı indiğimizde gördüğüm manzara dehşet vericiydi. Av evinin ön kapısı ve duvarın bir kısmı tamamen yıkılmıştı. İçeriye devasa, gri ve siyah kürkleri olan üç dev kurt daldı. Teo ise yarı dönüşmüş halde, kollarından kanlar akarken iki kurdu engellemeye çalışıyordu.

"Teo!" diye bağırdım.

Kurtlardan en büyüğü, kapkara kürkleri olan ve sol gözünde derin bir yara izi bulunan devasa yaratık, insan sesine benzeyen hırıltılı bir ses çıkardı. "Teo! Sürünün haini! Bir vampiri ve o lanetli kızı korumak için Alfa'ya yalan söyledin!"

"O kötü biri değil!" diye kükredi Teo, bir kurdun pençe darbesini koluyla engelleyerek. "O kız benim çocukluk arkadaşım! O bir insan!"

"O BİR İNSAN DEĞİL!" diye kükredi siyah kurt. Bu, sürünün Alfa’sıydı. Teo'nun babası... "Yanındaki iki savaşçı o gece salonda olanları anlattı! O mor dumanları, o lanetli işaretleri! O kız bir Sciaphon! Dünya üzerindeki en büyük tehdit! Ve yanında duran o mahluk da onun muhafızı!"

Alfa gözlerini doğrudan bana ve arkamda duran Drake’e dikti. "İkisini de öldürün! Sürünün kanı temiz kalacak!"

Diğer iki dev kurt aynı anda üzerimize doğru yaylandı. Drake, tek bir hamlede beni arkasına itti ve ellerinden çıkan simsiyah bir vampir büyüsü dalgasıyla ilk kurdu göğsünden vurarak dışarıya fırlattı. Ahşap duvar tamamen yıkıldı.

"Nox, dışarı çık!" diye bağırdı Drake. "Burada kapana kısılamayız!"

Teo, babasının önüne atıldı. "Baba yapma! Nora’yı öldürmene izin vermeyeceğim!"

"Yolumdan çekil oğlum!O ikisinin seni manipüle etmesine izin verme!" dedi Alfa, derin bir hırıltıyla. "Yoksa seni de bir hain olarak katlederim!"

Teo geri adım atmadı. Bedenindeki kemiklerin çatırdama sesi salonda yankılandı. İnanılmaz bir hızla tamamen bir kurda dönüştü—kızıl-kahve kürkleri olan, devasa bir kurt. Babasının karşısına dikildi. İki kurt adam birbirinin boğazına sarılırken ev adeta başımıza yıkılıyordu.

Drake kolumdan tuttu ve beni yıkılan duvardan dışarıya, gecenin dondurucu soğuğuna fırlattı. Dışarıda, ay ışığının altında en az beş dev kurt daha kulübenin etrafını sarmıştı. Gözleri karanlıkta sarı sarı parıldıyordu.

"Harika," dedi Drake, yanımda bacaklarını açıp dövüş pozisyonu alarak. "Tüm sürü buradaymış. Galiba o romantik geçmiş konuşmamızı başka bir zamana ertelemek zorundayız Nox."

Kurtlar üzerimize doğru atıldı.

Korku bir kez daha kalbime bir bıçak gibi saplandı ama bu kez... Bu kez o korkunun beni felç etmesine izin vermedim. Teo benim için kendi babasına karşı savaşıyordu. Drake benim için tüm dünyayı karşısına alıyordu. Ben sadece korunan o aciz kız olamazdım.

"Yeter..." diye fısıldadım.

"Nox, ne yapıyorsun?" dedi Drake, bir kurdu karşıdaki ağaca fırlatırken bana bakarak.

Bedenimdeki o nehrin kapaklarını ardına kadar açtım. Bu kez bağırmadım. Bu kez öfkeyle çığlık atmadım. Sadece zihnimi o 'cehennem' dediğim yerdeki soğuk karanlığa bıraktım.Bu sefer kontrol bende olmalıydı. Drake'in dediği gibi, o canavarın efendisi olmalıydım. O karanlığın artık bana itaat etme vakti gelmişti.

Gözlerim tamamen morardı. Saçlarımın uçları gecenin karanlığında parıldayan mor bir aleve dönüştü. Parmak uçlarımdan başlayan göz alıcı desenler, ışık hızıyla kollarımı, boynumu ve çenemi kapladı. Yüzümün sağ tarafına kadar tırmanan o mor ve mavi çizgiler, tenime adeta bir kraliçe tacı gibi kazındı.

Yüz Kademesi. Drake’in bahsettiği o en yüksek güç seviyelerinden biri...

Av avcıları olan kurtlar, üzerimden yayılan o devasa aura karşısında aniden durakladılar. Birçoğu korkuyla geriledi, kulaklarını arkaya yatırıp hırlamaya başladı.
Ellerimi iki yana açtım. Yerin altından, toprağın çatlaklarından simsiyah, buz gibi dumanlar fışkırmaya başladı. Bu dumanlar havada devasa gölge pençelerine dönüştü.

"Benim arkadaşlarıma... Dokunamazsınız!" dedi sesim. Artık üç farklı kadın sesinin aynı anda konuştuğu, derin vd korkunç bir yankıyla konuşuyordum.

Gölge pençeleri havayı yararak üzerimize gelen üç dev kurdu aynı anda yakaladı ve onları havaya kaldırıp metrelerce ötedeki çam ağaçlarına savurdu. Ağaçlar büyük bir gürültüyle kırıldı.

Kulübenin içinden Teo ve Alfa birbirlerini kanlar içinde dışarı attılar. Alfa, benim o halimi, yüzümdeki o mor Yüz Kademesi desenlerini ve etrafımda dalgalanan gölge ordusunu gördüğünde gözlerindeki o hiddet bir anda saf bir dehşete dönüştü.

"Bu... Bu efsanelerdeki... Kadim Sciaphon Kraliçesi’nin mührü..." diye inledi Alfa, insan formuna hafifçe geri dönerek. Dizlerinin üzerine çöktü. "İmkansız... Bu kan soyu silinmişti! Bu kadar yüksek kademeye sadece yıllar önce Kraliçe ulaşabilmişti."

Gözlerimi Alfa’ya diktim. İçimdeki güç beni adeta sarhoş ediyordu. Ağrılarım gitmişti, yorgunluğum buharlaşmıştı. Sadece sonsuz bir güç ve her şeyi yok etme arzusu vardı. Elim hafifçe yukarı kalktı; siyah bir gölge mızrağı Alfa’nın tam kalbinin üzerinde belirdi. Tek bir hareketimle onu oracıkta öldürebilirdim.

"Nora! DUR!"

Teo, insan formuna dönüp önüme atıldı. Yüzü kan içindeydi, göğsü hızla kalkıp iniyordu. Gözlerime bakarken titriyordu. "Nora, lütfen... O benim babam. Yapma. Onu öldürme."

Gözlerindeki o çocuksu çaresizliği gördüm. Çocukluğumuzda, mahalleye gelen mahalle kabadayılarından kaçarken arkama saklanan o küçük Teo vardı karşımda.

İçimdeki o canavar, Teo'nun sesini duyduğu an hafifçe geriledi.Ellerimi yavaşça indirdim. Gölge mızrağı havada buharlaşıp yok oldu. Bedenimdeki mor ışıklar sönmeye, saçlarım eski siyah rengine dönmeye başladı. Yüzümdeki o ağır desenler derimin altına süzüldüğünde, ani bir baş dönmesiyle dizlerimin üzerine çöktüm.Uzun süredir görmediğim ruh ziyaretçim köşede bana bakıyordu. Hem gurur duyuyor hem de korkuyor gibiydi. Geceleri yanımda belirip saçlarımla oynadığını hissediyordum ama sabahları yok oluyordu.

Teo hemen beni kollarının arasına aldı. "Tamam... Geçti. Buradayım," diye fısıldadı.

Drake yanımıza geldi. Alfa’ya bakarak acımasızca gülümsedi. "Gördün mü ihtiyar? O kız sizin o kıytırık efsanelerinizden çok daha fazlası. Şimdi sürünü topla ve defol buradan. Bir dahaki sefere seni ben öldürürüm."

Alfa, dehşet içinde bana bakarak zorlukla ayağa kalktı. Diğer yaralı kurtları topladı. "Bu burada bitmedi," dedi Alfa, sesi titreyerek. "Sciaphon’ların uyanışı, dünyadaki tüm karanlık yaratıkları buraya çekecek. Valerius sadece bir başlangıçtı. Onu koruyamayacaksınız!"

Kurtlar ormanın karanlığında kaybolurken, av evinden geriye sadece bir enkaz kalmıştı.

Güneş doğmak üzereydi. Gökyüzü mor ve turuncu renklere bürünüyordu. Teo beni kucağında taşıyarak yıkık kulübenin önündeki bir kütüğe oturttu. Drake ise birkaç metre ötede, bir ağaca yaslanmış, elindeki mendille üstündeki tozu siliyordu.

"İyi misin?" diye sordu Teo, elini yanağıma koyarak.

"İyiyim," dedim fısıltıyla. "Ama... Neden öyle söyledi? 'Bu kan soyu silinmişti' dedi. Kraliçe'nin mührü dedi. Teo, benim ailem... Annem ve babam..."

Drake yaslandığı ağaçtan doğruldu. Yüzündeki o alaycı tavır tamamen gitmişti. "Annen ve baban senin öz ailen değil Nox," dedi aniden.

Sözleri ormanda bir yıldırım gibi patladı. Teo başını hızla Drake’e çevirdi. "Ne saçmalıyorsun sen vampir?"

"Saçmalamıyorum," dedi Drake, bana doğru yürüyerek. Cebinden eski, deri kaplı küçük bir madalyon çıkardı ve bana uzattı. "Dün gece amcamın adamlarıyla dövüşürken, Valerius'un düşürdüğü bu madalyonu aldım. Üzerindeki armayı tanıyor musun?"

Madalyona baktım. Üzerinde gümüşten işlenmiş, etrafı mor taşlarla süslü bir Sciaphon Yılanı ve yanında bir Vampir Gülü logosu vardı.

"Bu... Bu ne?" diye sordum, ellerim titreyerek.

"Sen bir melezsin Nox," dedi Drake, gözlerimin içine bakarak. "Annen kadim Sciaphon soyunun son kraliçesiydi. Baban ise... benim amcam Valerius’un en büyük düşmanı olan, yüzyıllar önce sürgün edilmiş bir vampir lorduydu. Sen iki imkansız soyun birleşimizsin. O yüzden o gece 'cehennem' dediğin boyuta düştün. O yüzden hem gölgeleri yönetebiliyor hem de vampir büyüsüne direnç gösterebiliyorsun."

Sertçe yutkundum. Dünyam başıma yıkılmış gibiydi. Büyüdüğüm o ev, bana her zaman soğuk davranan o anne baba... Hepsi bir yalandan mı ibaretti? Ben bir sığınmacı mıydım?

"Ama nasıl olur safkan olduğumu sanıyordum ayrıca, vampirlerin çocuğu olabilir miydi? Ve ben hala yaşıyorum, kalbim atıyor. Drake bu nasıl mümkün olabilir? "

Drake gökyüzüne bakarak bana yaklaştı. Gözleri gözlerime değdiğinde onun da en az benim kadar zorlandığını gördüm.Hayatımın koca bir yalandan ibaret olduğunu söylemek onun için de güçtü sanırım.

"Sen sadece bir melez değilsin Nox. Normalde iki tür birleştiğinde güçler kırılır, zayıflar. Ama sende annenin kraliçe kanı, Sciaphon özünü %100 saf tutmayı başarmış. Sen güç olarak tam bir safkan Kraliçesin."

"Peki ya babamın Veks kanı?"

Hafifçe gülümsedi. "Babanın Veks kanı senin muhafızın. Daha yeni bir Sciaphon bedeni o mor alevlerin ve Yüz Kademesi’nin sıcaklığına dayanamaz, içeriden yanarak kül olurdu.Bırak yüzüne getirmeyi senin gibi hemen dirseklerine çıkaramazdı. Babanın sana mirası olan o soğuk Veks bedeni, kasların ve hızlı iyileşme yeteneğin olmasaydı, dün gece o gücü çağırdığında kendi küllerinin üzerinde oturuyor olurdun.Sen Sciaphon’un yıkıcı gücüne ve Veks’in ölümsüz dayanıklılığına sahip tek varlıksın."

Kafamın yerine oturması için bekledi ve başımı tekrar kendine çevirip devam etti." Ayrıca yaşayan bir canlının melezi olduğun için hala kalbin atıyor.Bu çok düşük bir ihtimaldir Nox. Vekslerin alt klanındaki vampirlerin hayatları boyunca sadece kendi klanlarından bir vampir ile kan mührü yapma hakkı vardır. Ve bu mührü sadece biz Veks'ler yapabilir. O vampir ömrü hayatı boyunca sadece o mühürlendiği eşine sonsuz sadakat kazanır ve onunla başka bir vampir dünyaya getirebilir. Yani kısaca baban bir Veks olmalı, başka bir ihtimal yok. "

"Ben... Ben kimim o zaman?" diye fısıldadım, gözlerimden yaşlar süzülürken.

Teo ellerimi sıkıca tuttu. "Sen Nora’sın. Benim için, kimin kızı olursan ol, sen sadece Nora’sın."

Drake ise önümde diz çöktü. Buz gibi elleriyle gözyaşlarımı sildi. "Sen bu karanlık dünyanın tek gerçek kraliçesisin Nox. Ve Valerius senin peşinde çünkü sen onun tahtını, gücünü ve krallığını elinden alabilecek tek varlıksın. Amcam seni öldürmek istemiyor... Senin içindeki o gücü emip kendini ölümsüz bir hükümdar yapmak istiyor. Bunları sana bu şekilde anlatmak istemezdim Nox, ne kadar zor olduğunu biliyorum.Ama er ya da geç öğrenecektin."

"Peki ailem, onların eline nasıl düştüm? Neden buradayım? Onlar bunun farkında mıdır? " Aklımda bunun gibi tonlarca soru vardı.

"İşte onu ben de bilmiyorum Nox. Öğrenebildiklerim bunlar. Ama öğreniriz, sen içini ferah tut yeter. Biz senin yanındayız, ne olursa olsun. "

....................................

Güneş tamamen doğmuştu. Altın sarısı ışıklar ağaçların arasından süzülürken, üçümüz de yıkıntıların ortasında oturuyorduk. Bir vampir, bir kurt adam ve ne olduğu henüz tam olarak çözülememiş melez ama safkan bir Sciaphon...

"Şimdi ne yapacaksız?" diye sordu Teo, Drake’e bakarak. "Sürü artık Nora’yı biliyor. Babam konseye haber verecektir. Orman artık güvenli değil."

"Şehir de güvenli değil," dedim, burnumu çekerek. "Okul... Hilal... İnsanlar benden korkuyor."

"Şehre döneceğiz," dedi Drake kararlılıkla. "En güvenli yer, kalabalığın ortasıdır. Valerius ve sürü, gündüz vakti insanların arasında büyük bir savaş başlatmaya cesaret edemez. Nora okula gitmeye devam edecek.Evet saçma gelecek ki zaten o kadar mantıklı da değil. Ancak nere gidersek gidelim artık Vampir bölgesinde de kurt adam bölgesinde de aranıyoruz ve izimizi kolaylıkla bulurlar. En azından insanlığın içinde bir çözüm yolu bulana kadar beklemeliyiz."

"Sen çıldırdın mı?" dedi Teo. "Gündüzün ortasında onu avlayabilirler!"

"Konuştuklarımın ne kadarını dinledin tüy yumağı?Nereye gitsek buluyorlar. Ben onun yanında olacağım," dedi Drake, gülümsüyorsa da gözleri ciddiyetle parıldıyordu. "Tıp fakültesi ve yazılım bölümü ortak derslerimiz var, unuttun mu?Ayrıca... Teo, senin de bize katılman gerekecek."

Teo kaşlarını çattı. "Ne? Ben okula gitmiyorum!"

"Artık gidiyorsun tüy yumağı," dedi Drake, ayağa kalkarak kazağını düzelterek.

"Sahte evrak işlerini bana bırak. Güvenlik görevlisi mi olursun, beden eğitimi hocası mı bilmem ama kampüs sınırlarında Nora'yı korumak için üçlü bir cephe oluşturmalıyız. Sürüden uzaklaşman senin için de en iyisi."

Teo bana baktı. Gözlerimdeki o çaresizliği ve korkuyu gördü. "Pekala," dedi dişlerinin arasından. "Ama o vampir bana tek bir emretmeye kalkışırsa onu kampus bahçesindeki direkte sallandırırım."

"Sabırsızlıkla bekliyorum," dedi Drake, çapkın bir tebessümle.

...............................

Ertesi sabah, hayatımın en garip gününe uyandım.

Evin kapısı hâlâ kilitliydi; annem ve babam (ya da beni büyüten o üvey insanlar) yine iş seyahatindeydi. Üzerime siyah bir kapüşonlu sweat ve kot pantolonumu giydim. Aynaya baktığımda, yüzümdeki mor desenlerin tamamen kaybolduğunu ama gözlerimin renginin eskisinden biraz daha koyu, neredeyse boşluk gibi bir tona büründüğünü gördüm. Ki benim bir gözüm siyah, diğer gözüm ise maviydi. Ama şuan ikisi de aynı bakıyor gibiydi.

Kampüsün kapısından içeri girdiğimde, yanımda iki devasa muhafızla yürüyormuş gibi hissediyordum.

Sağımda, deri ceketi, dağınık saçları ve etrafa saldırmaya hazır bir boğa gibi bakan Teo yürüyordu. Solumda ise gri kazağı, kusursuz saçları ve elinde kahvesiyle sanki bir moda dergisinin kapağından fırlamış gibi duran Drake vardı.

İnsanların bakışları üzerimizdeydi. Ama bu kez sadece benden tırstıkları için değil; yanımdaki bu iki inanılmaz adamın kim olduğunu çözmeye çalıştıkları için bakıyorlardı.

"Nora!"

Hilal, koridorun sonundan koşarak yanımıza geldi. Gözleri önce bana, sonra sağımdaki Teo'ya, ardından solumdaki Drake’e kaydı. Ağzı beş metre açıldı.

"Oha..." dedi Hilal, nefes nefese kalarak. "Nora... Sen dün gece nükleer bir santralde mi staj yaptın? Bu yanındakiler ne? Meteor yağmuru mu başladı kampüste?"

"Hilal, bu Teo," dedim, mahcup bir sesle. "Çocukluk arkadaşım. Bugün... dersleri dinlemeye geldi."

"Merhaba," dedi Teo, zoraki bir tebessümle. Kurt adam doğası gereği ve şuan içinde olduğumuz durumdan ötürü biraz katı ve mesafeliydi ama Hilal’in o neşeli enerjisi onu da yumuşatmıştı.

"Ve Drake’i zaten tanıyorsun," diye ekledim.

Drake, Hilal’e doğru eğilip göz kırptı. "Günaydın tekeyi andıran kız. Bugün yine çok enerjiksin."

"Ayy, valla ben bu çocukla çok iyi anlaşacağım!" dedi Hilal, koluma girerek. Sonra fısıltıyla kulağıma eğildi: "Kızım sen ne şanslı bir şeymişsin ya! Biri esmer, sert, kaslı kurt gibi adam; diğeri grimsi yeşilimsi gözlü, aristokrat lord gibi... Aralarında seçim yapamadın da ikisini birden mi getirdin?"

Yüzüm alev alev yandı. "Hilal! Saçmalama! Onlar sadece... beni koruyorlar."

"Neden koruyorlar? Mafya mı peşinde?" dedi Hilal gülerek.

"Keşke mafya olsaydı," diye mırıldandım.

Amfiye girdiğimizde manzara tam bir komediydi. En arka sıraya dördümüz yan yana oturduk. Solda Drake, yanında ben, sağımda Teo ve onun yanında Hilal...

Drake ders boyunca profesörün anlattığı yazılım algoritmalarıyla dalga geçti. "Bu kodlama dili çok ilkel Nox. Biz yüzyıl önce zihin gücüyle yapıyorduk bunları."

"Çeneni kapat Drake, dersi dinlemeye çalışıyorum," diye fısıldadım.

Teo ise sıraya sığmıyordu. İri yarı bedeniyle tahta sırada huzursuzca kıpırdanıyor, Drake’in her konuşmasında dişlerini sıkıyordu. "Bu adamı burada öldürsem kaç yıl yerim?" diye fısıldadı kulağıma.

"Teo, lütfen sakin ol," dedim elini tutarak.

Teo elini tuttuğum an donakaldı. Yüzü hafifçe kızardı ve bakışlarını öne çevirdi. Drake ise bu hareketi gördüğü an kaşlarını çattı. Elindeki kalemi hırsla parmaklarının arasında kırdı.

"Pardon," dedi Drake soğukça. "Kalem kalitesizmiş."

Hilal ise yanımızda oturmuş, dondurma yer gibi bu üçlü dramayı izliyor, halime için için gülüyordu.

Acaba yıllarca yanımda düşman falan mı besledim ben?

Ders bittiğinde, amfiden en son biz çıktık. Kampüsün bahçesindeki büyük çınar ağacının altına oturduk. Güneş ışığı yaprakların arasından süzülüyor, üzerimize düşüyordu.

Bir an için... Sadece bir an için kendimi sıradan bir üniversite öğrencisi gibi hissettim. Yanımda çocukluk arkadaşım, diğer yanımda beni her şeyden koruyan o gizemli vampir ve en yakın arkadaşım...

Ama bu huzur sadece birkaç saniye sürdü.

Gökyüzü birden karanlık bir bulutla kaplandı. Güneş ışığı kesildi. Kampüsün bahçesindeki tüm kuşlar aynı anda havalanıp çığlık atarak kaçışmaya başladı.

Rüzgar sertleşti.Çınar ağacının devasa gölgesinin içinden, simsiyah pelerinleri ve ellerinde gümüş rünlü kılıçlarıyla beş gölge avcısı süzülerek dışarı çıktı. İnsanlar etrafta panikle çığlık atıp kaçışmaya başladı. Hilal dehşet içinde geriledi. "Nora... O-onlar ne? Gölgelerin içinden mi çıktılar?"

"Hilal, kaç!" diye bağırdım. "Hemen binaya gir ve saklan!"

"Sen, seni bırakmam! " diye bağırdı. Ne olursa olsun hala yanımda olmayı istiyordu, doğru arkadaşı seçtiğimi biliyordum, ancak onu uzaklaştırmam lazımdı.

Drake'e baktım, o da bana. İçimden geçeni anlamış ve "Emin misin? " dercesine bakmıştı. Bir vampirin birini manipüle etmesini özellikle bunun en yakın arkadaşım olmasını ne kadar istemesem de bu onun iyiliği içindi. Başımla onay verdikten sonra Drake Hilal'e dönüp kolundan tuttu ve kendine çevirdi.

"Şimdi hızlıca okula koşacaksın önce kamera odasına girecek ve kamerayı etkisiz hale getireceksin ve bugünün kayıtlarını sileceksin. Sonra da depoya saklanacaksın. Ve bu konuşmayı asla hatırlamayacaksın. Sabah tek hatırladığın şey Nora ile koştuğunuz senin kamera odasındaki güvenliği aradığın ancak orda olmadığı ve Nora'nın depoya gittiğini düşünerek depoya indiğin."

Hilal manipüle olmuş şekilde korkuyla arkaya doğru koşarken, avcıların lideri ileriye doğru bir adım attı. Yüzü tamamen bir kuru kafayı andırıyordu. Sesi rüzgarın uğultusu gibi yükseldi:

"Sciaphon Kraliçesi... Efendimiz Valerius senin kanını talep ediyor. Ya bizimle güzellikle gelirsin... Ya da bu kampüsteki tüm fanilerin kanını bu toprağa akıtırız."

Drake kınından çıkardığı gümüş hançeriyle öne çıktı. Dudağının kenarında o karanlık, ölümcül tebessüm yeniden belirdi. "Kraliçemi almak mı? Ne kadar tatlı bir hayal. Ama ne yazık ki bugün randevu defterimiz dolu."

Teo da hırlayarak yarı dönüşüm formuna geçti. Pençeleri dışarı fırladı. "Onun kılına bile dokunmak için önce benim cesedimi çiğnemen gerek!"

İkisinin ortasında durdum. Ellerimi iki yana açtım. Bu kez korkmuyordum. Kim olduğumu biliyordum. Annesinin mirasını taşıyan safkan bir Sciaphon’dum ben.
Gözlerim mor alevlerle parıldarken, parmak uçlarımdan çıkan siyah gölge kırbaçları havada şakladı.

"Savaş istiyorsanız..." dedim yankılı sesimle. "Size bir savaş vereceğim."

Kampüsün bahçesinde, güneşin tam altında, gecenin en karanlık savaşı başlamak üzereydi.

Bölüm sonu...
Kitabımı desteklemek için beğeni yorum atarsanız ve kitaplığa eklerseniz çok çok sevinirimmm.