7. bölüm · Gölge Tahtın Esirleri

꧁5:SINIRLAR VE SIRLAR꧂

꧁Tunys book꧂

BÖLÜM 5: Sınırlar ve Sırlar

Gözlerimi açtığımda odamın tavanı her zamankinden daha yabancı göründü gözüme. Zihnim, bir önceki gecenin yankılarıyla dolup taşıyordu. Drake’in o son, buz gibi ve kararlı cümlesi kafamın içinde dönüp duruyordu: "Eğitimin şimdi başlıyor."

Dün gece, o karanlık sokakta beni eve bırakmadan önce yol boyunca bana anlattıklarını düşündüm. İçimdeki o yabancı ruhun, emdiğim kadim gücün beni bir kukla gibi kullanmasına izin vermemem gerektiğini söylemişti. "Güç, hislerinle beslenir Nox," demişti o derin sesiyle. "Eğer korkarsan o seni yönetir. Ama eğer sen ona ne yapacağını söylersen, gölgeler sadece senin çizdiğin sınırlarda yürür."

Kulağa kolay geliyordu ama içimdeki o kontrolsüz iştahı düşününce, bunu nasıl yapacağımı hayal bile edemiyordum.

"Nora! Hadi tatlım, aşağı in de arkadaşına bir hoş geldin de!"

Annemin mutfaktan gelen neşeli sesiyle irkildim. Arkadaş mı? Benim eve bu saatte gelecek pek arkadaşım olmazdı. Yataktan fırlayıp odamın kapısını araladım ve koridora doğru kulak kabarttım.

Aşağıdan babamın gür kahkahası yükseldi. "Demek tıp fakültesinde okuyorsun evlat? Gece nöbetleri zordur derler, haklıymışlar. Benzinde biraz solukluk var ama bu karizmayı etkilememiş anlaşılan!"

"Evet, efendim," dedi o tanıdık, kadifemsi ve pürüzsüz ses. Duyduğum an kalbim tekledi. "Gece mesaileri insanı biraz yıpratıyor ama Nora gibi değerli bir arkadaş için sabahın bu saatinde uyanmaya değer."

Drake.

İnanamayarak odama geri döndüm. Annemle babamın karşısına geçmiş, dünyanın en kibar, en saygın tıp öğrencisi rolünü oynuyordu! Ve en önemlisi, ailem karşısında oturan adamın aslında geceleri avlanan kadim bir vampir lordu olduğundan tamamen habersizdi. Üzerime hızla siyah bir kot ve salaş bir tişört geçirip saçlarımı alelacele topladım. Merdivenleri ikişer ikişer inerek mutfağa daldım.

Drake, annemin ona ikram ettiği kahve fincanını kibarca elinde tutuyor, babamla memleket meseleleri hakkında zevkli bir sohbete tutuşmuş gibi görünüyordu. Beni gördüğünde dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı, o gizemli gamzesi bir anlığına belirdi.

"Ah, Nora da geldi," dedi Drake, fincanı masaya bırakıp ayağa kalkarak. "Efendim, Nora ile bugün kütüphanede teslim etmemiz gereken ortak bir proje var. Onu alıp çıksam sorun olmaz değil mi?"

Bu adam neyin peşinde?

"Ne demek evlat, dikkatli olun," dedi babam gazetesinin arkasından el sallayarak.
Kendimi dışarı attığımda derin bir nefes aldım. Sokak kapısını kapattığımız an Drake’e dönüp fısıldadım. "Sen delirdin mi? Annemle babamın yanında ne işin var senin?"

Cevap vermedi. Sadece yürüdü. Arabasının yanına geldiğinde durdum.

Drake, sabah güneşinin altında göz alıcı bir şekilde parlayan siyah arabasına yaslanmış, elindeki bir papatyayı sanki dünyanın en karmaşık mekanizmasıymış gibi büyük bir dikkatle inceliyordu. Beyaz yapraklarına uzun, soluk parmaklarıyla nazikçe dokunuyordu. O an... En güçlü vampir ırkından gelen, dünyaları dize getirebilecek bu adamın aslında bu dünyaya karşı ne kadar yabancı ve ne kadar kaybolmuş olduğunu hissettim. Güneş tenini acıtıyor olmalıydı ama o, elindeki çiçeğe bakarken bunu umursamıyor gibiydi.

Beni fark ettiğinde bakışlarını papatyadan çekip bana döndü. Papatyayı arabanın kaputuna bırakıp kapımı açtı. "Arabaya bin, Nox. Eğitim alanımıza gidiyoruz."

Şehrin dışına, ormanlık arazinin başladığı dik yamaçlara doğru sürdü arabayı.Çocukluğundan beri cehennemde yaşayan kendisi, nasıl araba kullanmayı biliyordu? Bu sonranın sorusu olarak kalsın.

Yolculuk sessiz geçmişti. Araba nihayet durduğunda şaşkınlıkla etrafıma baktım. Karşımızda koca bahçeli, eski ama son derece lüks görünen büyük bir taş ev vardı. Etrafı yüksek çitlerle ve devasa ağaçlarla çevriliydi ama burası tamamen insan yerleşkesinin içindeydi.

Arabadan inip yanına geldim. "Burası neresi? Şatoya gitmiyor muyuz?"

"Burası benim yeni evim," dedi Drake, anahtarları cebine atarak. "Sana yakın olmak için insan yerleşkesinden bu evi satın aldım. Şato senin için güvenli değil, Valerius'un gözleri orada."

Şaşkınlıkla gözlerimi kırpıştırdım. "Drake, sen ne yaptığının farkında mısın? Burası tehlikeli değil mi? Sadece insanlar da yok, bu bölgenin sınırları kurt adam köyüne de çok yakın. Vampirlerin iki ırktan da nefret ettiğini sanıyordum. Kendini neden böyle bir riskin ortasına atıyorsun?"

Drake durdu, bana doğru döndü. Aramızdaki mesafeyi kapatıp gözlerimin içine baktı. Sesinde o sarsılmaz, kibirli ama güven veren ton vardı. "Kurt adamlar ya da buradaki aciz insanlar... Hiçbiri umurumda değil Nora. Benim için önemli olan tek şey, senin güvende olman ve o gücü öğrenmen. Gerisi sadece arka plan gürültüsü."

Sözleri göğsümde tuhaf bir sıcaklık yarattı. Bir şey diyemedim. Beni evin arkasındaki geniş, gözlerden uzak yeşillik alana götürdü.

"Şimdi," dedi ceketini çıkarıp bir kenara bırakarak. "Dün gece o bitkiye dokunurken hissettiğin o sıcak akıntıyı hatırla. İçindeki karanlığı bir silah gibi değil, nehir gibi düşün. Onu serbest bırak ama taşmasına izin verme. Bana saldırmanı istiyorum."

"Ne? Sana mı?" diye afalladım. "Sana zarar verebilirim!"

Drake alaycı bir şekilde güldü. "Bana zarar vermen için kırk fırın ekmek yemen lazım ufaklık. Hadi, gölgelerini üzerime sal."

Derin bir nefes aldım. Gözlerimi kapatıp dün gece parmak uçlarımdan akan o enerjiyi aradım. İçimdeki o yabancı ruh fısıldadı, bu kez ona teslim olmak yerine onu yönlendirdim. Gözlerimi açtığımda ellerimden siyah dumanlar yükseliyordu. Çığlık atarak ellerimi Drake'e doğru savurdum; yerden yükselen gölgeler birer kırbaç gibi ona doğru fırladı.

Ancak Drake inanılmaz bir hızla yana kaydı. Gölgelerim toprağı döverken, o aniden arkamda belirdi. Elini hafifçe belime koyup beni dengemden etti ve yere düşürdü.

"Yavaşsın," diye fısıldadı tepemde dikilerek. "Öfkeyle hareket ediyorsun. Gölgeler senin duygularının esiri olmamalı, sen onların efendisi olmalısın. Tekrar dene."

Saatlerce çalıştık. Defalarca yere düştüm, defalarca nefessiz kaldım. Ama her seferinde Drake beni kaldırdı, ellerimi doğru pozisyona getirdi, enerjiyi nasıl odaklayacağımı gösterdi. Bölümün sonuna doğru, artık gölgeleri havada küçük birer küre halinde tutmayı ve toprağı kurutmadan sadece hedef aldığım kuru dalları yeşertmeyi başarmıştım.

"Tamam, bugünlük bu kadar yeter," dedi Drake, nefes nefese kalmış halimi görerek.

Toz toprak içindeki halime bakıp keyifli keyifli bana bakıyordu. Aman ne hoş ya!

Bahçedeki eski ahşap banka kendimi adeta fırlattım. Canım çıkmıştı. Üstüm başım toz toprak içindeydi. Fiziksel bir iş gerektirmeyen bir şeyde nasıl bu kadar pisliğe batmış olabilir bir insan acaba? Drake ise tek bir damla bile terlememiş, üzerindeki gömleğin kollarını katlamış bir halde yanımda dikiliyordu. Daha önceden kenara bıraktığı soğuk su şişesini bana uzattı. Tam suyu alıp içecektim ki, ormanın derinliklerinden gelen güçlü bir ayak sesi ve ardından yükselen o tanıdık koku etrafı sardı.

Ağaçların arasından uzun boylu, esmer ve yapılı bir çocuk çıktı.

Teo.

Mahalleden ve çocukluğumdan beri yanımda olan, sınırın arkasındaki kurt adam sürüsünün alfa varisiydi. Teo'nun keskin gözleri önce bana, üzerimdeki toz toprağa, ardından da hemen yanımda dikilen Drake’e kaydı. Gözleri şüpheyle kısıldı. Drake, ırkı ve kendi yapısı gereği usta bir oyuncuydu; vampir aurasını ve o tehlikeli kokusunu tamamen gizlemiş, dışarıya sadece sıradan bir insan aurası yansıtıyordu. Teo onun bir vampir olduğunu anlamamıştı ama içgüdüsel olarak bu adamdan da hiç hoşlanmamıştı. Karşısındaki adamda onu rahatsız eden, çözemediği kibirli bir güç vardı.Ve her ne kadar Drake çok iyi gizlense de Teo'mum sezgileri de bir o kadar güçlüydü.

"Nora?" dedi Teo, adımlarını sertçe bize doğru atarak. Kaşları neredeyse birleşmişti. "Senin bu herifle ne işin var? Burada ne yapıyorsunuz?"

Drake, Teo'nun gelişini o kadar önemsememişti ki, bakışlarını bana uzattığı su şişesinden bile ayırmadı. Beni incitmekten korkar gibi nazik bir tavırla şişeyi elime tutuşturduktan sonra, ağır bir hareketle yüzünü Teo'ya döndü. Bir insanı taklit etmek onun için çocuk oyuncağıydı. Yüzüne kibirli, üstten bakan ama son derece mesafeli bir tıp öğrencisi maskesi yerleştirdi.

"Sakin ol şampiyon," dedi Drake, sesi pürüzsüz ve sinir bozucu derecede sakindi. "Nora ile kütüphane projemiz için biraz açık hava çalışması yapıyorduk. Üstünün başının batması tamamen kendi sakarlığından."

Teo, Drake'in bu rahat ve alaycı tavrıyla daha da gerildi. Bir adım öne çıkıp doğrudan Drake'in karşısına dikildi. İki adam arasında gözle görülür bir elektriklenme vardı. Teo onun insan olduğunu sanıyordu ama bu züppe tavırları sinirini bozmaya yetmişti.

Drake de herkese diklenmeden duramıyor sanki...

"Ben seninle konuşmuyorum," dedi Teo, sesini tehditkar bir tonda alçaltarak. Ortam iyice gerilmişti. Ardından bakışlarını bana çevirdi. "Nora, kim bu herif? Burası kurt adam... yani, bizim mahallenin sınırlarına çok yakın. Bu tekin olmayan yerde bu tiple ne işin var? Yürü, eve gidiyoruz."

Araya girmek için hızla banktan fırladım. "Teo, dur! Sandığın gibi değil, Drake okuldan arkadaşım. Bana... derslerimde yardım ediyor."

Teo inanamayarak bana baktı, ardından Drake'i tepeden tırnağa süzdü. "Bu herif mi sana yardım ediyor? Nora, tipinde meymenet yok bunun. Zengin züppesinin teki belli ki. Seni buralara kadar getirip yormasına izin verme, arkasında ne niyet olduğunu bilmiyorsun."

Drake, Teo'nun bu lafları üzerine hafifçe güldü. Dudaklarının kenarındaki o alaycı tebessüm derinleşti ama gözlerinde, Teo'nun fark edemediği buz gibi bir tehlike parıldadı. Eğer insan taklidi yapmak zorunda olmasa Teo'yu saniyeler içinde buraya gömeceğini ikimiz de biliyorduk.

"Niyetim sadece Nora'nın başarılı olması," dedi Drake, ellerini cebine koyup Teo'ya doğru bir adım atarak. Sesindeki o gizli otorite Teo'yu duraksattı. "Ama senin bu aşırı korumacı, kaba tavırların sıktı artık. Şimdi o büyük gövdeni de al ve geldiğin yere dön. Yoksa kalbini kırmak zorunda kalırım."

"Dene de görelim bakalım züppe," dedi Teo, ellerini yumruk yaparak Drake'in üzerine yürümek istedi. İnsan olduğunu sandığı bu adama haddini bildirmek için can atıyordu.

Drake'in gözlerinde anlık bir kararma oldu ama maskesini düşürmedi. İki kadim ırkın varisi, biri diğerinin ne olduğunu bilmeden bahçenin ortasında birbirlerine meydan okuyordu ve ortada kalan yine bendim.

Araya girmek için hızla ikisinin ortasına geçtim ve elimi Teo'nun göğsüne koyarak onu durdurdum. Fiziksel bir kavga çıkması, Drake’in o usta oyuncu maskesini düşürmesi demekti ve bu şu an isteyeceğimiz son şey bile değildi.

"Teo, yeter!" diye sesimi yükselttim. "Saçmalamayı kes. Annemin de babamın da durumdan haberi var, Drake sabah eve gelip beni onlardan izin alarak çıkardı. Yani ortada gizli saklı ya da tehlikeli bir durum yok."

Teo, "ailem" kelimesini duyduğu an duraksadı. Ancak yüzü yumuşamak yerine, dudaklarında alaycı ve acımasız bir kıvrılma belirdi. Gözlerini devirerek Drake'ten bakışlarını çekti ve doğrudan benim gözlerimin içine, tam da canımı yakacağını bildiği o noktaya nişan alarak baktı.

"Ah, doğru ya," dedi Teo, sesi iğneleyici bir tonda bükülürken. "Senin o harika ailen... Dışarıya karşı ne kadar ilgili, ne kadar sevgi dolu bir anne babaymış gibi davranıyorlar değil mi? Tabii, kapının arkasında senin ne hissettiğini, aç mı tok mu olduğunu, neden her gece kabuslarla uyandığını umursamayan insanlar, sırf kapılarına şık giyimli bir züppe geldi diye seni bilmediğin bir yere göndermekte hiçbir sakınca görmezler. Klasik..."

Sözleri, açık bir yaraya basılan tuz gibi göğsümü yardı. Drake arkamda sessizliğini korurken, Teo'nun kelimeleri zihnimde yankılandı. Haklıydı. Ailem dışarıya karşı kusursuzdu ama çocukluğum boyunca beni o dipsiz yalnızlığın içinde tek başıma bırakan, mutsuzluğumu bir gün bile görmeyen onlardı. Ama bu gerçeğin, şu an yabancı bir adamın önünde yüzüme vurulması içimde bir şeyleri paramparça etti.

Bakışlarımın aniden düşmesiyle ve yüzümdeki o ani solgunlukla birlikte Teo ne söylediğini fark etti. Gözlerindeki o öfkeli parıltı anında söndü, yerini derin bir pişmanlık aldı. Yüzü panikle gerildi.

"Nora..." dedi, bana doğru bir adım atarak elini uzattı. "Ben... Özür dilerim. Gerçekten öyle demek istemedim. Sadece bu herife sinirlendim ve ağzımdan kaçtı. Lütfen, biliyorsun seni kırmak istemediğimi—"

Hafifçe başımı sallayarak onu susturdum. Onu kırmak ya da onunla tartışmak istemiyordum; beni korumaya çalıştığını biliyordum ama açtığı yaranın sızısı da gerçeğe teğet geçiyordu. Derin bir nefes alıp sesimdeki tüm duyguyu sildim. Gözlerinin içine baktım; sesim kırıcı olmaktan uzaktı ama araya aşılmaz bir duvar örecek kadar soğuktu.

"Sorun değil Teo, biliyorum," dedim düz bir tonla,sesimin titremesini engellemeye çalışarak. Ama sesim o kadar soğuk ve mesafeli çıkmıştı ki, aramızda aşılmaz bir duvar örüldüğünü ikimiz de hissettik. Onu daha fazla kırıp dökerek konuyu uzatmak istemiyordum. "Haklısın ya da değilsin, bu şu anın konusu değil Teo.Bizim gerçekten çalışmamız gerekiyor. Lütfen... şimdi git."

Teo, "git" kelimesini duyduğunda sanki fiziksel bir darbe almış gibi sarsıldı. Dudakları aralandı ama söyleyecek hiçbir kelimesinin durumun soğukluğunu ısıtamayacağını biliyordu. Çaresizce bana, ardından da Drake'e baktı. Drake ise elleri cebinde, onun bu çaresizliğini büyük bir kibir ve memnuniyetle izliyordu.

Teo ise gözlerinin içine baktığında daha fazla kalamayacağını anlayarak yavaşça geri adım attı.

"Nora'ya dikkat etsen iyi edersin, züppe," diye tısladı.Drake'e gerçekten feci ayar olmuştu. Bana bakarken sesini yumuşatarak, "Sonra konuşacağız," diye fısıldadı.

Ancak Teo'nun eli Drake’in omzuna değdiği o saniyede, Teo gözlerini dehşetle açtı. Kurt adam içgüdüleri anında alarma geçmişti. Lanet olsun birşeylerin ters gittiğini hissetmişti. Dokunduğu o omuz, bir insana ait olamayacak kadar katı ve en önemlisi, bir ölününki kadar buz gibiydi. Drake'in usta oyuncu maskesi kokusunu gizlemişti ama teninin o doğaüstü soğukluğunu tamamen yok edememişti.Çünkü kurt adamların vücut sıcaklığı biz insanların çok üstündeydi,onlae sıcakkanlı yaratıklardı. Vampirlerin aksine...Onların yeni ise olabildiğince soğuktu. Bir ölü ne kadar soğuksa o kadar soğuk.Drake ırkının gücü gereği ne kadar bunu gizlese de bir kurt adamın olağanüstü vücut sıcaklıkları ile zıtlaşıyordu. Bu da Teo'yu tetikliyordu.Teo ona dokunduğu gibielini hızla geri çekti, bakışları Drake’in gözlerine kaydı. Kafasında devasa bir şüphe tohumu ekilmişti. Bu adam kesinlikle normal bir insan değildi. Benimle daha fazla atışmak istemediğinden son bi' kez bana bakıp arkasını döndü ve ormana doğru gözden kayboldu.

O gittiğinde, omuzlarımdaki yükün daha da ağırlaştığını hissettim. Kendi geçmişimin enkazıyla baş başa kalan bir kurt ve içindeki karanlığı yeni keşfeden bir kız... Arkamı dönüp Drake'e baktığımda, onun sessiz ama her şeyi anlayan bakışlarıyla karşılaştım.

Drake’e döndüm. "Hadi, içeri geçelim. Üstümü temizlemem lazım."

Evin içine girdiğimizde lüks ama inanılmaz derecede yalnız bir atmosfer beni karşıladı. Koridorda ilerlerken, kapısı hafifçe aralık kalmış bir oda dikkatimi çekti. Merakıma yenik düşerek kapıyı biraz daha ittim. İçeride kadim dillerde yazılmış parşömenler ve kalın kitaplar vardı. Ama asıl kalbimi durduran şey, masanın üzerinde duran küçük, eski bir gümüş kolyeydi. Bu kolye, yıllar önce o çukura düştüğüm gece boynumdan kayıp giden ve bir daha asla bulamadığım kolyeydi.

Drake bunu yıllardır saklamıştı. Beni sadece tesadüfen bulmamıştı; o günden beri hep izlemişti.

"Geçmişi kurcalamak için erken bir vakit, Nox," dedi Drake'in sesi tam arkamdan yükselerek.

Hızla ona doğru döndüm. Tam kolyeyi ve neden yıllardır sakladığını soracaktım ki, evin içindeki tüm hava aniden ağırlaştı. Bahçedeki devasa ağaçların uğultusu evin duvarlarında yankılandı.

Saniyeler içinde, evin tüm pencereleri dışarıdan gelen uğursuz, dumanımsı bir rüzgarla şiddetle sarsıldı. Hava bir anda zifiri karanlığa büründü. Başımı pencereye çevirdiğimde dehşet içinde kaldım; bahçeyi çevreleyen o ağaçların gölgeleri, binaların arkasından süzülen karanlıklar yavaş yavaş şekil alıyordu. Onlarca insan silüeti, gözleri aç birer kurt gibi parlayan gölge ajanlar evi tamamen kuşatmıştı.

Dün gece duvarda beliren o Valerius’un mührü... Sadece bir uyarı değil, bizi bulmalarını sağlayan bir işaret fişeğiydi. Av çoktan başlamıştı.

Drake, yüzündeki o insan maskesini tek bir saniyede yırtıp attı. Gözleri tamamen kömür karasına dönerken, o kadim vampir lordunun ezici aurası odayı kapladı. Hızla önüme geçerek beni arkasına aldı, pençeleri dışarı fırlamıştı.

"Odadan çıkma ve pencerelerden uzak dur, Nox," dedi, sesi tüm evi titreten ölümcül bir kararlılıkla çıkarken. "Sana gölgeleri nasıl yöneteceğini öğretmiştim. Şimdi onları kullanma vakti."

Bölüm sonu....
Beni desteklemek için bölüm beğenip yorum yazarsanız ve kitabı kütüphanenize eklerseniz çok sevinirim🥹🩷