9. bölüm · GÖĞÜSTEKİ PUS

8 - Beyaz Zakkumlar

Miss Rosa

8.Bölüm
"Beyaz Zakkumlar"

Yaş 11

"Evet, burda. Okuldan kaçmış yine." dediklerini işitti küçük kız oturduğu odanın dışından. Muhtemelen yine teyzesini arayıp şikayet etmişlerdi hemşire ablalardan biri. Küçük kız gelmeden önce yine hastanenin bahçesinden koparıp topladığı beyaz zakkumları annesinin baş ucunda duran vazosuna koydu. Solanları da cebine sıkıştırmıştı parça parça. Toprağa gömecekti onları.

Annesi zakkumları severdi. Sever miydi?
Bilmiyordu ama öyle umuyordu. Belki uyandığında onları baş ucunda görürse severdi. Alır koklardı belki, bir de teşekkür ederdi ona. Sarılırdı ve onu da koklardı küçükken yaptığı gibi. Zakkumlar ona annesini hatırlatıyordu. Uyurkenki bembeyaz tenine benziyordu. Kokuları da aynıydı. Sanki annesi zaten bir zakkumdu.

"Anne resim çizdim, göstereyim mi?" dedi hareketsizce yatan annesine. Sanki bir cevap alabilecekmiş gibi bekledi bir de. "Neva beğenmedi ama ben yinede sana göstermek istiyorum." kenara koyduğu çantasına uzanarak içinden resim defterini çıkardı. Sayfaları çevirdi küçük parmaklarıyla ve çizdiği sayfayı buldu ve annesine doğru çevirdi. "Bak, nasıl olmuş?"

Resmin üzerinde bir ağacın yanında duran bir kadın çiziliydi. "Bu sensin, bana hep gittiğimiz elma ağacından kırmızı elma topluyorsun." dedi gülümseyerek. Sonra yanında duran küçük kızı işaret etti. "Bu da benim, topladığın elmaları yiyorum. Gerçi teyzem kızıyor elma yememe ama sen uyanınca onu dinlemem zaten. Sen izin verirsin elma yememe. Dimi anne?"

Resmin olduğu sayfayı dikkatlice yırttı defterden küçük kız. Katladı ve annesinin baş ucundaki, zambakların olduğu vazoya yaslayarak yerleştirdi. Sonra tekrar annesin döndü ve gülümseyerek uzandı ve soğuk yanağını öptü. "Üşüyor musun? Benimde ellerim hep üşüyor." dedi küçük kız geri çekilip soğuk elleriyle annesinin ellerini tutarak. "Kutu kutu pense oynarken kimse elimi tutmak istemiyor çünkü ellerim hep üşüyor." yüzünü astı küçük kız okuldaki çocukların onunla oynamak istemediğini tekrar hatırladığında. "Ama sonra böyle kocaman gözleri olan bir kız bana eldivenlerini verdi giymem için." dedi parmaklarıyla gözlerini büyüterek.

"Eldivenleri giysemde yinede oyuna katılamadım ama en azından ellerim üşümüyordu artık." Küçük kız bir süre annesinin yüzünü izledi. Onu duyup duymadığını merak ediyordu. Ama teyzesi ona annesinin her şeyi duyduğunu ve hissedebildiğini söylemişti. Bu yüzden daha fazla konuşmak istiyordu. Annesinin onu duymasını, hissetmesini istiyordu.

"Haber verdiğiniz için teşekkür ederim." teyzesinin sesi doldurdu kulaklarını odanın dışından. Onu yine alıp götürecekti annesinin olmadığı o eve. Ama o bunu istemiyordu. Ve bu yüzden hızlıca yatağa çıkarak annesinin yanına kıvrıldı ve gözlerini sıkıca yumdu. Belki o da uyursa onu da burda bırakırlardı diye düşündü küçük kız.
Annesinin yanında. "Hadi birlikte uyuyalım anne."
. . .

Son günlerde mide bulantı ve ağrılarım neredeyse tamamen kesilmiş gibiydi. Belirli şeyler düşünmediğim sürece neredeyse hiç hissetmiyordum. Tahminen ilaçları tamamen almayı bıraktığımdan beri. O zamandan beri hiç olmadığım kadar uyanık hissediyordum. iştahım da açılmıştı üstelik. Bunun iyiye mi yoksa kötüye mi işaret olduğunu bilmiyorum ama aklıma teyzemin söyledikleri geliyordu. "En ufak bir şeyi hatırlaması inşa ettiğimiz her şeyi yıkacak. Bu yüzden ilaçları tekrar kullanması için elimden geleni yapacağım."

O ilaçları kendimi bildim bileli alıyordum ama şimdiye kadar hiç sorgulamamıştım alırken. Yada tükürüp atarken. Açıkçası şimdi düşündüğüm zaman pek de bir faydasını da gördüğümü düşünmüyorum. Sadece kendimi inanılmaz uyuşmuş gibi hissediyordum. Terapiye gitmeyi bıraktığımdan beri de zaten kimse bana o ilaçları özenle vermiyordu. Ama teyzemin dediğine göre bana tekrar onları içirmek istiyordu. Hatırlamamam için. Neyi?

Ama ben içten içe yemin etmiştim ki artık o ilaçları asla almayacaktım. Ve belkide hatırlamamam gerekeni hatırlayacaktım.

Her klasik bir pazar akşamı nda olduğu gibi teyzemle televizyonun karşısında oturuyorduk. Ben televizyona değil telefonuma bakıyordum. Tuna'nın bilgisayarından kendime yolladığım resme bakıyordum dakikalardır dalgınca. Bu durum beni olduğundan daha fazla ilgilendirmeye başlamıştı. iyi mi kötü mü bilmiyorum ama bir şekilde bütün bunlar beni de beraberinde çekiyordu içeri. En başından beri aslında.

"Al canım." diyerek yanıma iki kupa kahveyle gelen teyzemi görünce telefonu kapatıp pantolonumun arka cebine koydum ve doğruldum kanepede. "Sağol teyze." diye mırıldanarak aldım elinden kupayı. O da yanıma yerleşti kendi kahvesiyle.

"Film izleyelim mi?" diye sordum masadaki kumandaya uzanırken. Ama teyzem benden önce aldı kumandayı. "Yo yo olmaz, bu bininci kez Coraline izleyeceğimiz anlamına geliyor ve buna bu sefer müsade etmeyeceğim hanımefendi." dedi imalı bir şekilde gülerek. Ben ise gözlerimi devirerek homurdandım. "Ne olmuş bininci kez izliyorsak? Güzel film."

"Kızım güzel film dedik de ezberleyene kadar izleyelim de demedik yani. Sıkıldım, bu sefer ben seçeceğim." kumandayla çoktan bir şeyler açmaya başlamıştı. Bunun ne anlama geldiğini bilerek hemen itiraz ettim. "Sakın teyze, bu da bininci kez Orphan bakacağımız anlamına geliyor. Bende ondan sıkıldım."
Teyzem sanki bir an düşündü ve haklısın der gibi başını salladı. "Bizde her şeyi yüz kere bakmışız bu ne anam yeni şeyler keşfetmek lazım arada." diye söylendi başını sallayarak ve televizyonu tamamen kapattı. "Neyse bugün de bir şey bakmayalım ne olacak. Sohbet ederiz bizde."

Kahvesiyle birlikte bana dönerek yan oturdu koltukta. "Anlat bakalım."

"Neyi?"

Omuz silkti. "Bilmem, bu aralar pek seninle ilgilenemedim. Nasıl hissediyorsun mesela? Canını sıkan bir şeyler var mı?"

Bir an sadece yüzüne baktım. İfadesini ölçmeye çalışıyordum aslında. Çünkü sorusunda nedensiz bir şüphe sezmiştim söylediklerini hatırladığımda. "iyiyim." diye mırıldandım aynı şekilde bende omuz silkerek. Rahat görünmeye çalışıyordum. "Hatta normalden daha iyiyim de diyebiliriz."

Teyzem de aynı şekilde ifademi izliyordu. Sonra yavaşça tebessüm etti cevabıma. "Buna sevindim canım." sanki gerginliğimi gidermek ister gibi kahvesinden bir yudum aldı. "ilaçlarını düzenli kullanırsan daha da iyi olursun." dediğinde kupaya yaslanan dudaklarım duraksadı. Gözlerimi kaldırdım ona bakmak için. işte başladı. Teyzem ilk hamlesini yaptı.

Bu alttan verdiği bir mesaj mıydı? Çünkü ikimizde biliyorduk ki ben o ilaçları içmiyordum. Kahvemden bir yudum alır gibi yaparak başımı kaldırdım. Hala sakindim, ifadem nötrdü. "Etkisini yeni mi gösterdi diyorsun yani?" dedim hiç bozmadan. Ona ayak uyduruyordum ama altta yatan şüpheyi de görmezden gelmiyordum. Teyzem önce afalladı yine, sonra hemen gülümseyerek başını salladı. "Her ilacın kendine göre bir süreci var canım, senin ki de yeni etki etmeye başlıyor işte." toparlamaya çalışıyordu. Bunu anlayabiliyordum.

Başımı salladım sessizce. Aksi bir şey söylemekten kaçındım. Muhtemelen bir şeyler anlayıp anlamadığımı yada fark edip etmediğimi. Yada bir şey hatırlayıp hatırlamadığımı merak ederek işlemeye çalışıyordu beni. Bu yüzden de olabildiğince normal davranmak zorundaydım. Sanki onu hiç dinlememişim gibi. "Atuf abiyle hiç konuştun mu son zamanlarda? Herhangi bir şey var mı annemle ilgili?"

Kahvesinden yudum alırken bu sefer boğazında kaldı ve öksürmeye başladı. Kupamı masaya bırakarak teyzemin sırtını sıvazladım. "Yavaş teyze." diye mırıldandım. Bir süre öksürdü ve tekrar sesini geri kazanmaya çalıştı. "iyiyim iyiyim." diye geçiştirdi göğüsünün üstünü ovalarken. Soruma cevap vermesi için bir an bekledim. Konuşmadan önce gözlerini kaçırıyordu sürekli, bu gözümden kaçmamıştı. "Yok, son zamanlarda hiç konuşmadık canım." diyerek kestirip atmaya çalıştı. "Olsa zaten bilirsin, sana mutlaka söylerdim." söyler miydi gerçekten? Eskiden olsa evet derdim teyze, ama şimdi nedense artık o kadar emin olamıyorum.

Başımı salladım katılırcasına. Daha fazla bir şey söylemek istemiyordum şu an çünkü aklım henüz çok karışıktı. Masadan kupamı alarak ayağa kalktım. "Ben biraz ders çalışsam iyi olacak. Bu hafta sınav var." diye mırıldandım mutfağa doğru yürürken.

"Bak işte onu iyi edersin canım. Son senen Hazin. Lütfen ablan gibi bitir şu okulunu." dediğini duydum mutfaktan doğru. O sırada lavabonun önünde duruyor, dolu kahve kupasına bakıyordum. Bir yudum bile içmemiştim. Ve şimdide öylece lavaboya döktüm. Çünkü adım gibi emindim nedense. içine o ilaçları koymuş olabileceğine. "Elimden geleni yapmaya çalışacağım teyze." diyerek çıktım mutfaktan.

"Bundan şüphem yok canım." dedi ben tekrar salona girdiğimde. Ayakta durup ona hafifçe tebessüm etmeye çalıştım. "iyi geceler teyze."

"İyi geceler canım." dedi aynı şekilde tebessüm ederek. Odama doğru ilerledim ki teyzemin sesi beni durdurdu. "Hazin, seni çok seviyorum. Bunu biliyorsun değil mi?"

Durdum bir an, sessiz bir nefes aldım. Anlık bir suçluluk duygusu bastırdı göğüsümü. Sıkıştığını hissettim. Teyzemdi o benim. Anne yarım.
Omzumdan doğru ona döndüm. "Biliyorum."

Gülümsediğini gördüm biraz içten. "Bende seni teyze." dedikten sonra dönüp sessizce odama girdim.

Kapı kapandıktan sonra bir an soğuk kapıya yasladım sırtımı. Sessizlik çökünce bilhassa aklım daha da sesli oluyordu. Oysa en çok şimdi susmasına ihtiyacım vardı. Böylesine ağır hissederken olmaz. Düşünürse ölür insan. insan hiç ölmeye devam eder mi bile bile?

Başımı iki yana salladıktan sonra ittim kendimi kapıdan ve çalışma masama doğur ilerleyerek oturdum başına. Ders çalışacağım dedim ama hiç o kafada da değildim açıkçası. Halbuki bu hafta gerçekten sınav vardı. Bu yüzden çıkardım bir kaç kitap ve çalışmaya çalıştım. Ama en fazla 10 dakika sürdü. 10 dakikadan sonra kendimi sandalyeden geriye yaslanırken buldum. Baş aşağıya duruyordum, uzun saçlarım yere değiyordu. Başımı sağ çevirip duvarda duran saate baktım. On olmuştu çoktan. Sesli bir nefes vererek doğruldum ve der çalışmak yerine aklıma gelen bir fikirler arka cebimden telefonumu çıkardım.

Fotoğrafı açtım tekrar ve ders kitaplarını bir kenara iterek ardından resim defterimden temiz bir sayfa açarak çizmeye başladım. Eğer önümde de kara kaleme alınmış bir hali olursa iyi olur diye düşünüyordum. Genelde çizerken daha iyi odaklanabiliyordum. Arka plan karanlık olduğu için daha çok şahısın figürüne odaklandım çizerken. Zaten siyahlar içindeydi. Gölge gibi.
Sahi kimdi bu? Gerçekten bir alakası var mıydı bu olayla? Yoksa öylesine mi biriydi...
Ama o zaman neden videoda sanki onlar hareket ettiği zaman hareket ediyor gibiydi. Sanki takip ediyordu onları gittikleri yere kadar. Ama öyle olsa bile kimdi bu ve ne istemişti onlardan? Ondan...

O demişken, çağırsam mı acaba şimdi? Ona da göstersem mi bulabildiğimiz ilk ipucuyu? Sahi çağırmadan gelmedi. Demesem ruh gibi çıkacaktı ortaya. Gerçi öyle zaten.

"Yine çok düşünüyorsun." sesini işittiğimde kağıdın üzerinde elim duraksadı. İç çekerek omzumdan doğru yavaşça arkama baktım ve camın önünde dikildiğini gördüm. Yine o zifirlerini dikmişti üzerime.

"Ben ruhlar görüyorum da sende zihin falan mı okuyorsun acaba?" diye mırıldandım biraz şaşkın, birazda söylenir gibi. Dudağının kenarı kıvrıldı yine.
"Hislerim kuvvetli diyelim." diye mırıldandı omuz silkerek sanki çok normal bir şeymiş gibi. Oysaki az önce çağırmayı geç, çağırmayı sadece düşünürken gelmişti. Umarım gerçekten zihin okuyamıyordur. Zaten ikide bir düşünmek ile ilgili şeyler söylüyor. Düşünmek öldürür insanı, ölmeye mi çalışıyorsun?

Kendini camının önünden itti ve yanıma yaklaştı. "Ne çiziyorsun?" diye sordu başıyla önümdeki henüz bitmemiş çizimi işaret ederek. Önüme dönerek kalemi kenara iterek kağıdı elime aldım ve ona uzattım. Eline aldı ve anlamaya çalışırken kaşları çatıldı. "Kim bu? Kapkara çizmişsin."

"Benden sonraki ikinci şüphelimiz." dediğimde gözleri resimden bana kaydı ve sanki dediğim şeyden rahatsız olmuş gibi baktı. Nefes vererek masada açık duran telefonumdaki fotoğrafı gösterdim. "O akşam Nehirin çekmiş olduğu bir videoda arkada duran bu adamı fark ettik.Yani adam olduğunu tahmin ediyoruz."

Telefonu elimden aldığında parmakları anlık benimkilere değdiğinde hissettiğim sıcaklıkla duraksadım. Teni sıcaktı. Ama bu nasıl mümkün olabilir ki? Gerçi mümkün olan şeyler bir süre sorgulamam gerektiğini biliyorum ama nedense fark edemeden edemiyordum. "Bir şey belli olmuyor ki." dedi telefonun nerdeyse dibine girecek gibi bakarken.
"Bu düzelmiş hali, önceki halinde hiç bir şey belli olmuyordu. Sadece bir siluet." dediğimde başını kaldırıp bana baktı yine zifirleriyle. Konsantre olurken sadece kaşları çatılmıyor, aynı zamanda çenesini de sıkıyordu. Yanağındaki kemik seğiriyordu. "Düzelmiş hali derken? Nasıl düzelttiniz ki?"

"Bu tür şeylerden anlayan bir arkadaşımın evine gittik Nehirlerle ama çok da bir faydası olmadı. Sadece bu kadar yükseltebildiğini söyledi." diye mırıldandım kollarımı göğüsümde birleştirdiğimde. Tunadan arkadaşım olarak bahsetmek dilimi yakıyordu sanki.

Loras bir süre yüzüme baktı, tek kaşını kaldırdı. "Tuna arkadaşın mı?"

Bir an dondum ve aval aval suratına baktım. Tunadan bahsettiğimi nerden biliyordu? Yoksa...tabi ya, ordaydı. "Orda mıydın?" dedim kollarımı göğüsümden çözerek ve dikleşerek şaşkınca. Loras sanki yakalanmış gibi bakışlarını kaçırdı ve ensesini kaşıdı. Bir süre öylece yüzüne baktım bir şey demesini beklerken, o ise bakışlarını ben hariç her yerde gezdiriyordu. "Bana öyle bakma." diye mırıldandı en sonunda sesi boğuklaşmıştı. "Ruh olsamda arkadaşlarımın yanında takılıyorum."

Kaşlarım çatılmak yerine havalandı. "Tamamen tesadüf yani?"

Hızla başını salladı. "Tamamen." diye geveledi ağzında. Zifirlerini daha yeni çekmişti üzerime. "Ama oraya neden gittiğinizi bilmiyordum. Daha doğrusu senin onlarla buluşmana da şaşırdım."

"Ben seni nasıl görmedim o zaman?"

"Seni görünce saklandım çünkü."

"Neden?"

"Sen çağırmadan sana görünmek istemedim." dedi bir an bekledikten sonra. Ona çağıracağını söylemiştim çünkü aniden gelince geriliyordum. Ve o sırf bu yüzden benden saklanmıştı. Ama şimdi de daha ben dudaklarımı oynatmadan yanımda belirmişti yine. "Tuna gerçekten arkadaşın mı?"

Soruyu tekrarladığında düşünürken ondan kayan gözlerimi tekrar ona çevirdim. "Tam olarak öyle denemez. Arkadaşımın arkadaşı demek daha doğru."

"Az önce arkadaşım dedin."

"Sana öyle dedim, geçiştirmek için. Odaklanman gereken kısım bu değildi çünkü."

"Ama ben buraya takıldım." dedi düşünür gibi kollarını göğüsünde birleştirirken. Karşımdaki duvara yasladı sırtını yüzüme bakmaya devam ederken. "Neden?"

"Bilmem, neden?" sesli bir iç çekerek bakışlarımı önüme çevirdim çünkü bu döngü gibi hissettiren konuşmadan sıkılmıştım. Nedenler kafamda uçuşuyordu zaten, daha fazla nedenlere gerek yoktu. Neden sadece normal bir günüm olamıyordu ki? Yine neden...yine ve yine.
Önümdeki çizime baktım sessizliğe bürünen bir kaç saniyenin içinde. Aklımda uçuşan binlerce soruya engel olamıyordum. "Sana önceden soramadım ama bu saatten sonra da sormanın saçma olacağını düşünüyorum." diye mırıldandım bakışlarımı yüzüne çıkarırken. O zaten bana bakıyordu ve sanki ne demek istediğimi anlamaya çalışır gibiydi.

"Sana ne olduğunu bilmiyor musun?" sorduğum soru bir süre aramızda asılı kaldı çünkü bakışları yüzümden karşıdaki duvara tırmandı ve bir süre sadece boş duvarı seyretti. Boş olduğundan emin değildim.

"Hatırlamıyorum." diye mırıldandı bir sessizliğin ardından. Zifirleri hala boş duvara bakarken ben gözlerimi onda tutuyordum çünkü merak ediyordum. "Tek hatırladığım suyun içinde hissettiğim korku. Zayıf bir ışıkla dalgalanan su ve suyun dondurucu soğukluğu. Başka bir şey yok." O konuşurken bir süre yüzünü izledim. Zifirlerine rağmen anlattıklarını tekrar hissettiğini belli eden derinlikleri. Sanki başka bir şey hatırlayamadığı için kendisine duyduğu öfkeyle çatılan kaşları. Korkusunu yeniden hissetmekten korkarmış gibi sürekli yutkunmasını. istemsizce kaşlarımı çattım ve iç çekerek bakışlarımı ondan çektim.

"Bu yüzden sorup sormamakta tereddüt ettim. Yoksa neden benden yardım isteyesin ki, değil mi?"

Göz ucundan sessizce başını sallayışını gördüm. Bir an tekrar aynı sessizlik hakim oldu bizi. Bu sessizlik daha ne kadar hakim olacaktı bize? Beni fazla geriyordu bu sessizlik. Rahatsızca yerimde kıpırdanmama neden oluyordu. Üstelik garip bir şekilde gözlerini üzerimde hissetmek daha da midemi ağrıtıyordu. "Rahatsızsın."

"Hı?" diye mırıldandım ani konuşmayla onu anlamayarak ve tekrar ona bakarak. "Geç oldu, gitsem iyi olur. Sende yatarsın herhalde birazdan." dedi kendini duvardan iterken, camdan içeriye süzülen ışık yüzünden uzun gölgesini üzerime düşürüyordu.

"Şimdi ne yapmayı düşünüyorsun?" duraksadı sesimle. Omzundan doğru dönüp baktı. "Düşünmüyorum." dediğinde kaşlarımı çattım. "Sende düşünme, hatta özellikle sen düşünme." Düşünme Hazin, düşünme işte...

"Anlamadım, o zaman nasıl yardımcı olacağım ki sana? Nasıl çözeceğiz bir şeyleri?"

Bir an düşündükten sonra konuştu. "Bir şeyler düşüneceğim. Ama o zamana kadar, sen düşünme."
Bu da ne demek şimdi? Kolay mıydı öyle ansızın birinin yoluna girip sorununu avuçlarına bıraktıktan sonra düşünme diyip gitmek? Aklımı kaybederken düşünme demek birini yaralayıp yerde çaresizce bıraktıktan sonra kalk ve iyileş demek kadar anlamsız. "Sen sormadan da söyleyeyim sen çağırsan da çağırmasan da geleceğim."

Ben ne diyeceğimi bilmez bir halde aval aval suratına bakarken o gayet rahat bir ifadeyle son kez tekrar bana donup gözlerime baktı. "Ha bir de, senden bir şey daha isteyebilir miyim?" ben cevap vermeden suratına bakmaya devam ederken o da cümlesini devam ettirdi. "Benim için bir şey çizer misin?"

Kaşlarımı çatacak kadar kendimi toparlayabilmiştim bu sefer. "Resim mi?"

Başını salladı. "Bir deniz resmi. Başka bir şey olmasına gerek yok, basit bir deniz çizimi. Sadece...lacivert olsun yeter." konuştukça sesi alçalıyordu sanki önce sesinden başlayarak parça parça gidiyordu. Benden bir tepki beklediğini fark ettiğimde başımı sadece hafifçe salladım, başka bir şey diyemedim. Bununla birlikte camdan doğru kayboldu geceye yeniden.

Bir deniz resmi mi? Lacivert? Bir insan neden ona korkusunu hatırlatacak bir şeyi ister ki resim olarak? Baktıkça ne yapmak için? Korkusunu hatırlamak için mi? Hatırlamak...
Bekle...belkide gerçekten hatırlamak için?
O akşamı, o anı, her şeyi...

. . .

Yağmurlu bir pazartesiye uyanmıştım bu sabah. Yağmur nedeniyle etrafta pek sis yoktu bugün. Nadir bir görüntüydü. insan bir süre sonra alışıyordu etrafı görememeye. Her yer görünür olunca bir tuhaf oluyordu. Sabah iki dersten sonraki bütün dersler boştu hoca eksikliği yüzünden. Bende yapacak daha iyi bir şey bilmediğim için okulun alt kattaki resim dersleri için kullanılan atölyeye indim. Burası okulun sevdiğim tek kısmıydı.

her zaman ki gibi bir şeyler karalıyordum. Ama bu sefer öylesine bir şeyler değil. Dün akşam benden istediği gibi, bir deniz resmi çiziyordum. Uzun zaman sonra kara kalem çizimi dışında farklı bir şey yapıyordum. Gerçi istediği tek renk lacivert mavisiydi ama yinede bir farktı benim için.

Basit bir taslak çizdim önce. Kağıdın alt kısımlarında kayalıklar çizdim. Çok bir şey eklememi istemesede böyle daha iyi duracağını düşünerek eklemek istedim. Sonra denizin dalgalarını çizdim çok görünür olmayacak bir şekilde. Sadece hafif bir taslak oluşturdum. Yeterli olduğunu düşündüğümde de dolaptan akrilik boyalardan beyaz, siyah, en koyu maviyi ve yanında bir kaç daha renk alarak resmi renklendirmeye başladım.

Acaba resimi gerçekten ne için istedi? Düşündüğüm gibi hatırlamasında yardımcı olur diye mi. Yoksa öylesine mi? Ama nedense altında bir neden aramak daha mantık geliyordu şu anda. Çünkü arkadaşlarının anlattıklarına göre derin suları düşünmesi bile onda bir titreme yaratıyordu. O halde cebinde deniz resmiyle gezecek hali yoktu değil mi? Sahi neydi bu korkusunun sebebi? Sormak istemiştim ama onu bir daha göremeyeceğimi düşündüğüm için vazgeçmiştim. Şimdi ise ta kendisi benden bu resmi istemişti. Belkide bir ara...sorabilirim.

Kapının açılma sesiyle başımı kaldırdım ve içeriye elinde kahveyle giren Nevayı görünce bakışlarımı geri indirdim kağıda. "Burda mıydın? Bende seni arıyorum deminden beri." diyerek yanıma geldi ve masaya oturdu elindeki kahveyi yudumlarken. Başımı tekrar kaldırıp ona baktım. Açık bıraktığı bakır kahve saçlarını bugün toplamamıştı. İçeri girdiği andan beri arkaya savurup duruyordu açık olmalarına alışık olmadığı için. "Boş derste kaybolsam nerde olabileceğimi az çok ezberlemiş olman lazım." diye mırılandım kayalıkları boyamaya devam ederken.

Güldü başını biliyorum der gibi sallarken. "Bu yüzden sınıftan sonra baktığım ikinci yer burası oldu ya zaten." dedi sanki diyeceği şey için hızlıca bir yudum daha alırken kahveden. "Ne diyeceğim, az önce bahçeden, Tuna'nın yanından geliyorum. Nasılsın diye sordum sadece ve anında patlar gibi saçma sapan adını söyledi bir şeyler geveledi sinirli sinirli ona sor anlatır dedi. Ne oldu kızım benim bilmediğim?"
Tuna'nın adını duymak yeniden bıkkın bir iç çekmeme sebep oldu. Umursamazca omuz silktim.

"Önemli bir şey değil ya, aramızda bir mesele geçti diyelim." diye geveledim boyamaya devam ederken. Önemsizdi gerçekten benim için.
Neva. "Nasıl önemsiz ya? Çocuk köpürüyordu aşağıda, ha bir de bir kaç kişinin daha adını sayıkladı ama unuttum şu an."

istemsizce dudağımın bir kenarı kıvrıldı gizlice. "Adam topladında dövdün falan mı çocuğu? Hayır Tunayı sevmezsin biliyoruz da yani bilemedim. Öfkesini görünce düşünmüyor değilim." derken trajikomik bir şekilde gülüyordu Neva. Elimdeki fırçayla bir an durdum ve ona çevirdim başımı. "Yani öyle de denebilir aslında. Şimdi sana anlatamayacağım uzun bir mesele konusunda kendisinden yardım isteme hatasında bulundum. Hatamı anlayınca da tekmeyi bastım da diyebiliriz."

Neva suratıma hiç bir şey anlamamış bir şekilde bakarken iç çekerek önüme döndüm ve boyamaya devam ettim. "Bir şey anladıysam Arap olayım." diye mırılandı tekrar kahvesini yudumlarken. Yinede sorgulamamıştı. Neva genelde ben anlatmaya yeltenmediğim konuları tekrar sormazdı. Bir kez anlatmayı es geçtiysem bir daha sormazdı. Ki bu bu huyu zaman zaman benim için sevip sevmemekle arasında değişen bir huyuydu. En azında teyzem gibi ağzımdan laf almak için kırk takla atmıyordu.

"Neyse onu boşverde asıl sen duydun mu konuşulanları? Yanından geçtiğim herkesin ağzında aynı şey." dedi heyecanlı heyecanlı yerinde kıpırdanırken. Öğrendiği her hangi bir şeyde yanımda bitmese şaşardım zaten. Benim hareketsizce duruşumu görünce sesli bir nefes verdi. "Bu Sumru, bizim şu komaya giren çocuk neydi adı...Loras, bir de Kayra'nın kız kardeşi vardı hatırlarsın. Bunların eskiden birlikte olduğunu yaymış herkese." fırçayı tutan elim duraksadı. Beynimin duyduğum bilgiyi işlemesi biraz sürdü. Başımı kaldırıp Neva'nın kahvelerine baktım aval aval. Kayra'nın kız kardeşi ve o mu?

"Ciddi misin? Yani...doğru bilgi mi yoksa sadece bir söylenti mi?" diye sormaya zorladım kendimi kısa bir anın ardından. Neva omuz silkti. "Herkes öyle konuşuyor, yani en azından Sumru öyle anlatıyormuş herkese. Hatta bir kaç fotoğraftan da bahsettiklerini duydum, ikisine ait."

Elim hala havada dalgın bir şekilde bakıyordum belli bir noktaya. Beynim bir an istemsizce ikisini yan yana yerleştirmişti ve ortaya çıkan görüntü rahatsız ediciydi nedense. Yüzümü buruşturmama neden oldu. "Şaşırdın dimi? Bazıları Kayrayla Lorasın arasındaki düşmanlığın burdan geldiğini söylüyor. Bana soracak olursanda mantıklı bir neden. Fotoğrafları falan varmış birlikte oldukları. Sumru'nun kantinde herkese gösterdiğini gördüm. Asla kaçırmaz zaten böyle şeyleri şıllık." Neva bir şeyler söylenirken ben dalgın bir şekilde öylece duruyordum. Elimdeki fırçayı bırakmıştım bir kenara. Nedense bu bilgi bir an çok ilgilendirmişti istemeden. Aklımı kazıyordu.

Onun Kayra'nın kız kardeşiyle ne işi olmuş olabilir ki?
Belki o da eskiden aralarındaydı.
Nehirlerle çok eski arkadaş gibiydiler ama bu aralarındaki nefreti açıklamazdı ki.
Kayra'nın kız kardeşini sadece bir kaç kez görmüştüm. On dört yaşındayken gittiğimiz bir okul gezisinde yanında görmüştüm. Hiç yanından ayırmazdı, kendi arkadaşlarından bile sakınır gibiydi. Çok yaş farkı da yoktu aralarında. Ama adını bile hatırlamıyordum. Güzel bir kızdı, herkes tarafından sevilen bir sesi vardı. Bir şok kez okulu temsil etmişti sesiyle. Kayraya da çok benziyordu. Gerçekten eskiden birlikteler miydi? Bu nefret burdan mı geliyordu?

Aklıma Kayra'nın söyledikleri geldi. Şimdi bunun üstüne düşününce belkide eskiden aralarında bir yakınlık vardı. Ve bu yakınlık şimdiki nefrete evrildi.

"Şşt, alo ben kiminle konuşuyorum ya?" Neva'nın sesi sonunda kulaklarıma ulaştığında gözlerimi kırpıştırarak ona baktım. "Hı-hı." diye geveledim saçımı düzeltirken. Bir an fazla daldığımı fark etmek rahatsızlık hissettirmişti bana ve bunu ona yansıtmak istemedim. "Dalmışım bir an."

"Bu aralar çok dalıp gidiyorsun sen." diye bir sonuca varmıştı imalı bir şekilde. Ona yan bir bakış attığımdaysa biliyormuş gibi güldü. "Neyse neyse biz Selinlerle okuldan çıkacağız. Takılacağız biraz. Boş derste burda tıkılıp kalmak istemiyorum." masada indi ve saçlarını düzeltti tek eliyle. "Sende gelsene."

Fırçamı tekrar elime aldım ve tekrar ona döndüm. "Mesaj alınmıştır, siz burda sıkıcı resim boyamanıza devam edebilirsiniz. Ben kaçtım." dedi ve kahve bardağını alarak kapıya doğru yürümeye başladı. Gözlerimi devirdim her zaman ki gibi, sonra tekrar önüme dönecektim ki Neva'nın yeniden sesini duydum. "Yavaş, az önüne baksana kızım ya."

Kiminle konuştuğunu görmek için başımı kaldırıp uzandığımda kapının diğer tarafında duran Nehiri gördüm. "Önüme bir anda çıkan sensin ama neyse." diye mırıldandı Nehir ama Neva çoktan uzaklaşmaya başlamıştı. Kapıyı ayağıyla iterek girdi çünkü elinde iki, buharı çıkan bardak vardı. Göz göze geldiğimizde tebessüm etti. Okul eteği üstüne giydiği kırmızı süveter ona çok yakışmıştı. Dolgun ve kıvırcık saçlarını da bugün örmüştü. Tatlı görünüyordu. ister istemez tebessüm ettim yaklaşırken. "Gelebilir miyim?" diye sorduğunda anında başımı.

Yanımdaki sandalyeye oturmadan önce elindeki bardakları masaya koydu. "Geçerken açık kapıdan gördüm seni, kahve getiriyim dedim." bir bardağı bana yaklaştırdı masada. Dudaklarımdaki tebessüm kaldı. "Teşekkür ederim."

Geri tebessüm etmeyi unutmadı kendi kahvesinden bir yudum alırken. Bende benim için getirdiği kahveden bir yudum aldım. Acıydı. Nerden biliyordu sade içtiğimi? Doğru ya kafede nasıl içtiğimi görmüş olmalıydı. Peki nasıl hatırlamıştı?

"Ne çiziyorsun?" dedi ilgiyle öne eğilirken masada. Henüz bitmemiş resme bakarken bile gözleri parlıyordu. "Çok güzel görünüyor, bu bir deniz, değil mi?" diye sorduğunda başımı salladım yavaşça. Bitmemiş olsada ne olduğunu anlayacak kadar dikkatliydi. Henüz sadece kayalıkları bitirmiştim. Denizin sadece silik çizgileri vardı. "Çizimin çok güzel, daha öncede görmüştüm ya bir tane."

Hafifçe kaşlarım çatıldı neyi kastettiğini anlamaya çalışırken. Sanki anlamış gibi ardından ekledi tebessüm ederek. "Karaca otu çiçeği. Koridorda çarpışmıştık ya." diye hatırlatınca aklımda bir aydınlıkla kaşlarım bu sefer havalandı.

"Doğru, hatta şaşırmıştım çiçek türünü hemen tanımana." dediğimde tebessüm etti. Parmaklarıyla kahve bardağını sarıyordu. "Aslında bende şaşırmıştım. Hem çiziminin bu kadar iyi olmasına. Hemde Loras dışında birinin böyle çiçek türlerini bilmesine."
Bana da o öğretti zaten.

Dudaklarımın kenarları kıvrıldı arkama yaslanırken sandalyede. "İlgili miydi böyle şeylere?" diye sordum ama aslında zaten cevabını kendim o gün vermiştim.
Nehir başını salladı, hatırlar gibi iç çekmişti hafifçe. Onu üzmüş olabileceğimi hissettim ve bu kendime öfkelenmeme neden oldu.
"Hiç öyle görünmez, ama doğayla çok ilgilenirdi evet. Ne zaman dışarda olsak, ormanlık alanlara girsek başlardı etraftaki bütün bitkileri anlatmaya. Karaca otu çiçeğini de bana o öğretti." anlatırken o hissettiğim hüzne rağmen tebessümü hiç eksilmiyordu dudaklarından Nehirin. Bu da onda sevdiğimi fark ettiğim bir yönü olmuştu.

"Hep böyle yakın mıydınız? Yani arkadaşlığınız uzun bir zamana dayalı gibi." diye mırıldandım bir yandan dalgınca eteğimin altından çıkan söküğüyle oynuyordum parmaklarımla. O da kahvesinden bir yudum aldı konuşmadan önce. "Yani kendimizi bildik bileli evet. Yaklaşık dört-beş yaşlarındaydık hepimiz bir araya geldiğimizde. Ailelerimizin yakınlığı da pay biçiyor tabi." dediğinde anladım der gibi başımı salladım. Yani yaklaşık bir on yılı vardı. Derler ki bir arkadaşlık 7 yıldan fazla sürerse sonsuza denk sürermiş. Onlarınki bunlardan birine benziyordu.

Kayra ile aralarındaki bu düşmanlığı sorsam saçma olur muydu acaba? Haddimden fazlasını merak etmiş olur muydum? Ama eğer ortada dolaşan bir söylenti varsa eğer bence herkes gibi merak edip sormak normal bir durum olmalıydı. Yani en azından ben öyle umuyordum.
"Nehir? Şu söylentiler hakkında...yani öyle meraklısı da değilim de işte belki sen biliyorsundur diye düşünüyorum." diye mırıldandım çekingen ve tepkisi ölçmek için yavaş bir şekilde. Sanki bunun geleceğini zaten biliyormuş gibi iç çekti ama ifadesi aynı sakinliğini koruyordu.

"Sana kadar geldi yani."

"Kulak misafiri oldum diyelim." vücudumla ve sandalyeyle tamamen ona döndüm. Masaya doğru eğildim. "Doğru mu?"

"Şey...yani hayır da desem yalan olur, evet desem de. Ne desem karmaşık olacak. Bu yüzden şimdilik bir şey dememe hakkımı kullansam olur mu?" dediğinde sorduğumdan anında pişman oldum. Ama şaşırmamıştım.
"Tabi, sormadım varsay." diye mırıldandım bakışlarımı kaçırırken rahatsız olmuş bir şekilde. Oturduğum sandalyede kımıldandım.

Aramızdan kısa bir sessizlik geçti. Ne söyleyeceğimizi, ne diyeceğimizi bilmeden oturduk. Ama sessizlik de kötü değildir bazen. Bazen daha fazlasını söyler hatta. "Kayra eskiden arkadaşımızdı." sessizliği bozan ilk Nehir olmuştu ve sessizliği bozmak için seçtiği cümle fazla sesli bir dalga yarattı beynimde. Başımı kaldırıp ona baktım şaşkın bir şekilde. Şaşkınlığımı tahmin etmiş olacak gibi düşünceli bir şekilde gülümsedi. "Evet, arkadaştık. Çocukluk arkadaşı."
Ama ben Kayrayı bildim bileli hep Sumru ve diğerleriyleydi. Onu bir kez bile bırak yanlarında olmayı, onlara bakarken bile görmedim. Oysa Kayra'nın sakin bakışları hep üzerimdeydi. "Ama Kayra ve Loras özellikle daha yakındılar aramızda."

Bir dakika...
Şimdi anlıyorum. Kayra'nın o gün okuldaki yüz ifadesini şimdi anlıyorum...
Üzülmüş müydü onun için? Ama nefret dolu sözleri niyeydi öyleyse? Ne geçmişti aralarında da bu nefret evrilmişti.
"Ne oldu peki? Yani ne oldu da artık değil?" diye sordum yine çekingenlikle. Eğer başını açtıysa, belki gerisi de gelir diye düşünüyordum. Nehir çıkan hayali bir saç telini kulağının arkasına sıkıştırdı nefes verirken. "Hayat bazen öyle bir durumun içine sokar ki insanı, asla dediklerine dokunur, çeker alır onları senden."

Asla asla deme. Bu bir kuraldır.
Hayat; hep ilk önce asla dediklerine dokunur.

"Sonra da bir daha asla, asla dedirtmez insana, değil mi?" diye ekledim başımı anlar gibi sallayarak ona bakarken. O da başını salladı buruk bir tebessümle geri bakarken. Sessiz bir nefes kaçtı dudaklarımın arasından, tanıdık bir his geçti ondan bana.
Bir bakış, bir anlayış, ve işte içerdesin.

"Bu kasabaya gelen herkesin hikayesine zehir bulaşır. Kimse temiz kalamaz." dediğinde gözlerim ondan düşerek uzaklara gitti. Yıllar öncesine, 6 yaşıma. Bolu'dan buraya, kasabaya geldiğimiz zamana. Bize de zehir bulaştı, hatta o zehir en çok annemi kirletti. Asla gitmez dediğimi aldı benden.

Zehrin.
Zehir gibi kasaba.
Zehir gibi bir ben ve zehirlenen herkes.

Zamanın nasıl hızlı geçtiğini anlamasakta teneffüs zili çalmıştı. Henüz bitirmediğim resmi şövalenin üzerinden alıp başka resimlerin olduğu masaya bıraktım şimdilik. Sonra bitirecektim. Eşyalarımı topladıktan sonra Nehirle birlikte çıktık atölye sınıfından. Koridor öğrencilerle dolup taşıyordu, kalabalığın arasından yürüyorduk. Nehire döndüm. "Diğerlerinin yanına mı gidiyorsun?" diye sordum yürürken. Koridorda kilitli dolapların önünde durdum. Nehir de benimle birlikte durdu. "Yok, Ömür kütüphanede, Diyar da spor salonunda, basketbol antrenmanı yapıyor. Anlıyacağın yalnızım." diye söylendi iç çekerek yandaki dolaplara yaslanırken. Şimdi yanıma gelmesini daha iyi anlıyordum, yalnız kalmıştı.

Kendi dolabımı açtım. "Yanıma gelerek iyi yaptın." mırıldanırken bir yandan kitaplarımı çıkarıyordum çantamdan, bir kaçını dolapa koyacaktım. Fazlalık yapıyorlardı sırtımda. Ona kısa bir bakış attığımda tebessüm ediyordu yine, muhtemelen dediğim şeyeydi. Aynı şekilde karşılık verirken elimdeki kitapları dolaba koyacaktım ki dolabın içinde duran bir kağıt dikkatimi çekti. Kaşlarımı çattım.
Kitapları dolaba koyarak kağıdı elime aldım. Çizilmiş bir resim gibiydi ama çok kötüydü. Canavara benziyordu, üstünde de kocaman SU CANAVARI karalanmıştı. Çenemi sıktım dişlerimle, kanımın kaynadığını hissettim. Nehir tepkimi fark etmiş olacak ki kağıdı elimden alıp ne olduğuna baktı.

Sesli bir nefes vererek koridorda etrafıma bakındım ve gördüğüme şaşırmadığım yüzlere denk geldim. Pis pis sırıtan Sumru, onunla birlikte gülen diğer kızlar ve yanlarında yine kayıtsızca duran Kayra. Her zaman ki sakin gözleriyle elbette ki bu tarafa bakıyordu ve tabiki bunu dolabıma koyanlar da onlardı.
"Saçmalık, ilk okulda mıyız ya." diye söylenerek kağıdı buruşturan Nehire baktım. Yakındaki çöp kutusuna atıp yanıma geri geldi. "Aldırma sen onları. Hadi gel, bahçeye çıkalım." elimi tuttuğu ve beni de beraberinde çekti yürürken.

Ama kurtulmak o kadar kolay olmadı.
"Arkadaşının başına gelenlerden sorumlu tutulan birini koruduğunuzu bilseydi Loras, sencede ihanete uğramış hissetmez miydi, Nehir?" Kayra'nın sesi, Nehirin adımlarını yanlarından geçmek isterken durdurdu ve beni de beraberinde durdurdu. Yanındakilerin kıkırdamaları doldurdu kulaklarımı. Ona baktığımda artık Nehire bakıyordu. Nehir ise henüz ona döndürmemişti bakışlarını. "Onun neler hissedeceği seni neden ilgilendiriyor?" dedi Nehir alçak bir sesle. Sesi biraz tereddütlü çıkıyordu. Başını Kayraya çevirdi sonunda.

"İlgilendirmiyor. Ama uyanırsa onu ilgilendirecek." dedi bunun üzerine Kayra yaslandığı yerden hiç bir şekilde kıpırdamadan durarken. Nehirin iç çektiğini işittim, onunla konuşurken zorlanıyordu. Ona henüz yarım saat önce eskileri hatırlatmamın payı da vardı eminim. "Bu o zaman Loras uyandığında sadece onu ve bizi ilgilendirecek bir şey. Ayrıca, onun suçlu olmadığını en az bizim kadar sende biliyorsun Kayra. Bunu biliyorum." Nehirin söylediği şeyden sonra aralarındaki gerilim sessizliğe geçti ve sadece bakışlar konuştu. Bizden gizli bir şey konuştular sanki kendi aralarında.

Kayra bakışlarını Nehirden bana kaydırdı. Yine o bakışlarında hiç bir şey anlaşılmıyordu. Daha fazla bu gerilime katlanamayarak uzanıp Nehirin koluna dokundum. "Kimin neye inandığı umrumda değil, herkes istediğine inanmakta özgür." dedikten sonra başımla Nehire işaret ettim ve yanından geçerek önden yürüdüm koridorda. Bir kez daha arkama bakmadan. Bir kaç saniye sonra beklediğim gibi arkamdan gelen adım sesleriyle peşimden geldiğini anlayarak yürümeye devam ettim. Söylediklerime sadıktım. Kimin ne düşündüğü açıkçası bu saatten sonra umrumda değildi.

Asıl inanması gerekenler zaten inanıyordu. Her ne kadar hala nedenini anlayamasamda o bile bana inanıyordu. Gerisinin bir önemi var mıydı?"

Temiz havaya çıkmak, ciğerlerime çektiğim serin temiz hava kaynayan kanımı yatıştırmaya yardımcı olmuştu. Ellerimi hırkamın ceplerine soktum ve başımı geriye atarak gözlerimi dinlendirdim ayakta. "Onun dedikleri sana değil, takma kafana." diyen Nehirin boğuk sesi doldurdu kulaklarımı. Gözlerimi açıp başımı yana çevirdiğimde yanımda o da durmuş öyleyece bahçeye bakınıyordu. Nehirin Gülümsemek dışında, durgun bir şekilde görmek nedense hiç hoşuma gitmiyordu. Ona gülümsemek daha çok yakışıyordu. "Sende takma o zaman. Çünkü biliyorsun o kişiye göre hiç bir zaman seçmez cümlelerini. Sadece yöneltir."

Gözlerini bana çevirdiğinde göz göze geldik. Kısa bir anın ardından başını sallayarak tebessüm ettiğini gördüğümde içim rahatladı. Böylesi daha iyiydi.
"Akşam müsaitsen bir şeyler yapalım mı?" dedi dirseğini dirseğime dokundurarak. Hemen canlı yönü geri dönmüştü. Bu beni de gülümsetmişti yabancı bir şekilde. "Bu akşam mı? Bilmem, ne yapacağımıza bağlı."

Bir an düşündü Hm sesi çıkararak. Merakla ona baktım beklerken. "Kafede otururuz, çarşıda gezeriz. Bilmiyorum yaparız işte bir şeyler. Sadece biz, kız kıza. Erkekleri karıştırmayalım." dediğinde biraz düşündüm önce bir şey demeden. Aslında olabilirdi, değişiklik olabilir. Ayrıca erkeksiz, kız kıza detayı da ayrıca makul bir teklifti. Ben düşünürken Nehir sabırsızca yanımda kıpırdanıyordu. "Hadi ya, hem belki bu sayede daha fazla paylaşacak şeylerimiz olur." diye ekledi boncuk gözleriyle anlamlı bir şekilde gözlerimin içine bakarken.

Daha fazla diretmek istemediğim için başımı salladım. "Tamam tamam, olur." dediğimde az önce görmeyi beklediğim tebessümü iki katına çıkardı. Neredeyse kocaman olan gözleri bile kısılıyordu bu kocaman gülümsemeye karşı. "Süper, o zaman eve gidince ben sana yazarım olur mu? Ona göre saat belirler buluşuruz."
Başımı salladım. Nehirin arayı çok açmadan yeniden doğan enerjisini taktir etmiştim. O enerjinin yüzde biri bende olsa neler neler yapardım. Neler yapardım?

Teneffüs bitişi son dersler için sınıflara ayrıldık. Ders çıkışı çok oyalanmadan direkt eve gittim. Üstümü değiştirdikten sonra karnımı doyurdum ve akşama kadar kalan saatleri doldurmaya çalıştım. Nehir saat altı buçukta, otobüs durağında buluşmanın uygun olup olmadığını sormuştu. Ben ise sadece okeyleyen bir emoji atmıştım sadece.

Saatler dakikalar gibi geçtiği için hazırlanmaya başladım. Teyzem her zaman ki gibi geç geleceği için ona sadece dışarı çıkacağıma dair bir bilgilendirme mesajı atmıştım. Benden önce gelirse eve ve beni evde görmezse paniğe kapılmaması için.

Sabah hava yağmurluydu, öğlene doğruysa durmuştu. Ama muhtemelen yinede hava serin olduğu için kapalı bir şeyler giymek daha iyi olurdu. "Hasta olmak hiç niyetimde yok."
Vişne kırmızısı bir kazak giydim üzerime, boydan uzundu. Altıma da siyah diz üstü bir etek. Bacaklarımdan üşüyen bir insan değildim ama yinede termal bir kilotlu çorap giydim. Saçlarımı bu sefer tepede topladım siyah bir tokayla. Normal bir at kuyruğu yaptım. Önden bir kaç saç teli çıkardım dağınık görüntü daha çok hoşuma gittiği için.

Aynanın karşısında dikilip kendimi süzerken gözlerimin altındaki siyahlıklar takılıyordu sürekli gözüme. Normalde olduklarından daha fazla rahatısız ettiler beni. "Yürüyen ölüye benziyorum."Bu yüzden masamın başına geçerek makyaj çekmecemi açtım ve kapatmak için bir kaç malzeme çıkardım. Tenim zaten beyaz olduğu için her yere yapmama gerek yoktu bu yüzden daha çok göz altlarıma odaklandım. Siyah sık kirpiklerime rimel de sürdüm son anda karar vererek. Parlatıcı ve ruj birleşik bir ürün kullandım dudaklarıma Matt renginde. Kemirmekten yaralı ve kuruydular.

Arada bir telefonumdan saati kontrol ediyordum bir yandan. Dakik biri değildim, hiç olmadım ama sanırım insan istediği bir yere, yada birine giderken dakik olmak istiyordu. Geç kalmak istemiyordu. Bu da yeniydi benim için. Şu aralar her şey yeniydi benim için. Bir çok şey, bir çok kişi yeniydi hayatımda ve ben hayata yeni gelmiş gibi hissediyordum. Sanki her şeyi yeniden öğreniyordum.

Her zaman ki postacı çantamı aldım, içine bir kaç şey koydum gerekli olduğunu düşündüğüm. Odamdan çıkarak dış kapıya yöneldim. Bir kaç saniye kararsızlığın ardından her zaman ki siyah hırkamı kaptım elime. Botlarımı da giydikten sonrada askılıktan anahtarımı aldım ve nihayet çıktım evden.

18:10

Hava tahmin ettiğimden daha serindi bu yüzden hırkamı almanın mantıklı bir seçim olmasına sevinmiştim. Çantamda duran naneli şekerlerden bir tane açıp ağzıma attım. Yoğun tadı anında dilime yayılmıştı. Durağa doğru yürürken normalde kulaklığımı takar şarkı dinlemeden yürümezdim ama bu sefer canım nedense istememişti. Sessizce yürümüştüm yolu.

Durağa yaklaşırken karşıdan yaklaşan kişiyi görünce otomatik olarak tebessüm isteği oluşmuştu. Nehir ile aynı anda gelmiştik. Ben tereddüt ederken o çoktan fark eder etmez gülümsemişti yaklaşırken. Sabah ördüğü saçlarını açmıştı, bu yüzden kıvırcıkları daha kabarıktı. Altına mavi bol bir jean, üzerine de de beyaz bol bir gömlek vardı. O da hava durumunu tahmin etmiş olacak ki beyaz bir hırka giymişti üzerine.

"Selam." dedi aynı gülümsemeyle ortada buluştuğumuzda. Aynı şekilde karşılık verdim. "Selam."

Bir an ikimizde afallamıştık acaba sarılsak mı sarılmasak mı diye. Sonra vazgeçerek durduk öylece. "İkimizde aynı anda erken gelmeyi nasıl becerdik?" dedi gülerek. Omuz silktim aynı şeyi düşünürken.
"Bilmiyorum ama bende şaşırmadım değil." diye mırıldandım aynı şekilde. Güldü.

"Yürüyelim mi?"

"Olur."

Birlikte duraktan ayrılarak çarşı tarafına doğru yürümeye başladık. İlk dakikalar pek bir şey konuşmadık. Sessizdik.
Sanırım o da benim gibi ne konuşabileceğimi düşünüyordu. Sadece henüz ikimizden de bir şey gelmemişti. Ama bu sessizlikten şikayetçi değildim.

"Geleceğini düşünmemiştim başta." diyerek ilk bozan o oldu yine. Yürürken başımı yerden kaldırıp ona çevirdim. "Yani bilmiyorum henüz o kadar kaynaşamadık ya belki sadece benimle, olanların dışında vakit geçirmek istemezsin diye düşündüm." konuşurken sesi çekingen çıkıyordu, bana bakmak yerine etrafına bakıyordu. Bir an böyle düşündüğü için kötü hissetmiştim.

Konuşmadan önce bir nefes verdim derin. "Eğer ilk başta soğuk, duygusuz ve ruh gibi bir izlenim verdiysem böyle düşünmen normal. Merak etme." derken omuzlarımı silktim. Beni ilk gören herkes aynı şeyi düşündüğü için artık alışkındım buna. Çok takılmıyordum açıkçası.

Dediğimden sonra başını bana doğru çevirmişti nihayet. Bu sefer o suçlu hissetmiş gibi bakıyordu sanki. "Hayır, hayır bunu kastetmedim." dedi hemen toparlamak ister gibi. Oysaki bir şey dağıtmamıştı. "Gerçekten kastettiğim bu değildi. Herkes için öyle görünüyor olabilirsin ama ben öyle görmüyorum seni."

Yine omuz silktim, ellerim az önce üşüdüğüm için giydiğim hırkanın ceplerindeyken. "Sorun değil, yani öyle olsa bile sorun değil öyle göründüğümü biliyorum." diye mırıldandım sakin bir şekilde. Suçlu hissetmemesi için sakin görünmeye çalışıyordum. Ki zaten öyleydim. Nehir sesli bir nefes verdi, sanki çok şey söylemek istiyor, ama bir türlü hiç bir şey çıkmıyor gibiydi.

Karşı kaldırıma geçtik ana caddeye yaklaştığımızda. Etraf artık karanlık olsada çarşının ve dükkanların ışıkları aydınlatıyordu etrafı.
"Hazin."

Tekrar ona baktım. "Mhm?"

"Bütün bu olayların dışında, seninle gerçekten arkadaş olmak istiyorum. Olaylar dışında şeyler konuşmak, şimdi yaptığımız gibi vakit geçirmek istiyorum." dedi sonunda dürüst olmaya karar vermiş gibi. Bunu beklemediğim için bir an sadece sessiz kaldım. Gerçekten arkadaşı olmamı istediğini düşünmediğim için afallamıştım. "Ama tabiki eğer sen farklı düşünmüyorsan."

"Gerçekten arkadaşın olmamı mı istiyorsun?" diye sordum merakımı dışa vurarak. Hemen başını sallamıştı. "Gördüğüm kadarıyla Ömürle iyi anlaştın, Diyarla zaten anlaşamayan yok. Ama sanırım ben diğerlerinden daha fazla istiyorum arkadaşın olmayı."

"Nehir, sen zaten başından beri arkadaşım gibisin. Yanımdasın, benimle konuşuyorsun, bana iyi davranıyorsun. Yani eğer sadece bunu duymak istediysen anlarım tabi."

"Sahi öyle miyiz?"

"Yani, neden olmasın."

"Olsun, bundan sonra olsun." bunu çok içten söylemesi içimi ısıtmıştı bir an. Bundan gerçekten mutlu olmuş gibi görünüyordu. Ve bu beni gülümsetmişti.

Konuşurken fark etmemiştim ama oktan ana caddeye girmiştik. Etraf renkli ışıklarla aydınlanınca anladım. Çok olmasada yinede bir kalabalık vardı. Belkide günün en yoğun vakitleriydi.
"Bugün gösteri var, o yüzden kalabalık." dedi Nehir herkesin uzun bir kuyruğa girdiği bir yerin girişini göstererek. "Sen gelir misin gösterilere?"

Başımı olumsuz anlamda salladım. "En son ortaokulda, sınıfla gitmiştik. Onun dışında kendim hiç gitmedim." dediğimde Nehir şaşkın bir şekilde bakışlarını bana çevirdi. "Ciddi misin?"

Başımı salladım. "Pek öyle huyum değildir, buralara gelmek."

"Çok şey kaçırdığının farkında mısın?" dediğinde kendime engel olamamış ve sırıtmıştım. "Üzülmeli miyim?"

Beceriksizce gözlerini devirirken güldü. "Üzülmelisin Hazin. Gösterileri konservatuar öğrencileri sergiliyor ve o kadar iyiler ki. Ben bizimkileri zorla neredeyse bütün gösterilere getiriyorum."

Bana dönerek imalı bir şekilde gülümsedi. "Demek ki bundan sonra seni de zorla getireceğim." dediğinde kendimi tutamayarak güldüm. Kendime bile yabancı gelen bir ses. O da beklemiyor olacak ki ilk önce şaşırsada sonra bundan memnun bir şekilde gülümsedi. "Seni böyle güldürebildiğime göre iyi bir fikir sanırım."

Gülüşüm dinerken ona gözlerimi devirdim ama hala gülüşümden izler duruyordu yüzümde. Hemen silemedim, yada silmedim. Kendimi daha rahat hissettiğimi fark ettim onunla. Bu da yeniydi mesela.

"Şimdi girsek yer bulamayız. Ama bir dahakine sözüm olsun. Senide getireceğim gösteriye." diye söz verdi kesin bir ses tonuyla gülümseyerek. Hiç bozmadan onaylayarak başımı salladım. "Anlaştık."

Yürümeye devam ettik caddede. Aşağılara yürürken etrafıma bakınıyordum sürekli. Daha önce açıldığını fark etmediğim yerler vardı. Kendimi kasabaya yeni gelmiş gibi hissettim. Nehir muhtemelen hep buralardaydı diğerleriyle. En son geldiğimiz kafenin yanından geçiyorduk şu an. Nehir oturup oturmamamızı sormuştu. Ben ise sadece fark etmez diyebilmiştim. O da bunun üzerine sanki vazgeçmiş gibi boşver demişti ve devam yürümeye başlamıştık.

Devam yürürken bir marketin önünden geçerken Nehir durunca bende durdum. "Ben unutmadan şuraya iki dakika girip bir şey alsam olur mu? Şimdi annem özellikle bir şeyler istediği için unutma riskine girmek istemiyorum. Gelmişken gireyim." dedi çantasından cüzdanını şimdiden çıkarırken.
"Sende gelsene."

"Yok ya sen gir iki dakika, ben beklerim."

"Emin misin? Dışarısı soğuk, içerisi sıcaktır ısınırsın." dedi düşünceli bir şekilde Nehir. Her ne kadar bunu taktir etsemde olumsuzca başımı salladım. "İyiyim ya üşümüyorum, gir sen, ben bekliyorum burda."

Çok ısrar etmek istemediğini bildiğim için başını salladığını gördüm. "Tamam, hemen dönerim." markete girer girmez sokakta tek başıma kaldım.

Ellerimi ceplerime sıkıştırdım ve beklemeye başladım. Hava tamamen kararmıştı ama caddenin ışıkları ve henüz açık olan dükkanların ışıkları olduğumuz yeri aydınlatmaya yetiyordu. Bir kaç dakikanın ardından onunla girmediğime pişman olduğumu hissetmeye başladım. Sessizlik rahatsız ediciydi. Sokağın bu kısmı diğer kısmından daha boştu. Acaba girmeli miyim arkasından diye düşünmeye başladım bu sefer. Ama o anda bir ses doldurdu kulaklarımı. Bir şarkı.

Durduğum yerde etrafıma bakınmaya başladım. İşittiğim melodi çok tanıdıktı. Duymak için nefesimi bile tuttuğumu fark etmemiştim. Ama sessizliği delip geçen şarkı git gide daha da belirginleştiğinde şarkıyı tanıdım. En sevdiğim şarkıydı.

Mehmet Güreli - Kimse Bilmez

Ayaklarım yine kontrolümün dışında hareket ederek sese doğru, sesin kaynağını arıyordular. Sokağın biraz daha aşağısına yürüdüğümde ses yaklaşıyordu. Yada ben ona yaklaşıyordum. Kapısı ve ışıkları açık bir dükkandan geliyordu. Durdum tam önünde. Antikacı tarzında bir dükkana benziyordu. Bir kaç saniye öylece şarkıyı dinledim dışardan. İçeri girmek istedim ama kendimle çok savaştım. Ama en sonunda merakıma her zaman ki gibi yenilmiştim ve kapıdan içeriye adım attım.

Dükkanın ışığı beyaz değil sarımsıydı. Çok göz alıcı olmasada karanlığa alıştığım için gözlerim sızlamıştı. Tanıdık bir koku geldi burnuma. Eski gibi kokan her şey bana tanıdık geliyordu zaten. İçerisi biraz karışıktı, her yerde tablolar, bir kaç eski mobilya ve plaklar vardı. Ama daha çok resimli tablolar vardı. Biraz daha içeriye doğru adımlarımı sürdürsemde labirent gibiydi her yer eşya olduğu için. Kulaklarım sadece şarkıya odaklandığı için daha fazla adım atmadan olduğum yerde durdum. Şarkı bütün dükkanı sarıp sarmalıyordu. Gözlerimi kapattım, göğüsüme dolup taşmasını dinledim şarkının.

Küçüklüğümden kalan bir şarkıydı, benim için ayır bir yeri, ayrı bir tanıdık duygusu taşıyordu. Ne zaman açıp dinlesem küçük ben olurum tekrar. Annemin yanımda olduğu zamanlara dönerim. Onu yanımda hissederim, yakınımda...
Dudaklarımın arasından bir nefes terk etti göğüsümü. Şarkının sonlarına doğru gözlerimi açtım ve olduğum yere geri döndüm.

Çıkıp gitmek istediğim sırada kenarda duran bir tablo çarptı gözüme. Bakışlarımı kısarak yaklaştım tabloya tereddüt etmeden. Beyaz Zakkumlar.
Ama nasıl olur? Bu...bu benim on dört yaşındayken çizdiğim resmimdi. Annemin baş ucundaki mavi vazoya koyduğum Zakkumların resmi. Çerçevelenmiş ve öylece bir kenara konulmuştu. Ben bu resmi çizdikten sonra annemin baş ucuna bırakmıştım. Peki ama neden, nasıl burdaydı?
"Zakkum çiçeği." derin bir ses duyduğumda başımı hızla soluma çevirdim.

Büyük ahşap masasın etrafından dolanıp masanın önünde durup yaslanan adamı gördüm. Kırklı yaşlarında, orta boylu, kahverengi saçlarına aklar düşmeye yeni başlamış, yuvarlak kahverengi gözleri olan bir adamdı. Şimdi kollarını göğüsünde birleştirmiş, tıpkı Nehirinkilere benzeyen büyük, boncuk gözleri vardı. Yüz ifadesi çok masum bir adama benziyordu. Rahatısızca yerimde kıpırdandım ve boğazımı temizledim. "Biliyorum." diye geveledim belli belirsiz. Bu net cevabıma karşı adam gülümsemişti hafifçe. "Sever misin?"

Bakışlarımı kaçırıp tekrar tabloya baktım göz ucuyla. Başımı salladım. "Severim ama daha çok seven biri için seviyorum." diye mırıldandım bu sefer daha net bir şekilde. Bir süre tabloya baktığım için adamın tepkisini göremiyordum. "Bu tablonun nerden geldiğini sorabilir miyim?" dedim bu sefer başımı adama çevirerek. Hala yaslandığı yerden bir tabloya bir bana bakıyordu. Biraz düşündü.

"Hediye. Bir kaç sene önce dükkana gelen bir adam tarafından hediye verildi." bir adam mı? Bir kaç sene önceyse belkide gerçekten benim resmimdi. Ama nasıl gelebilmişti buraya? Kim anneme yaptığım resmi hediye verebilirdi ki...
"Resim çiziyor musun?" diye sorduğunda afallamış bir şekilde baktım adama.
"Evet de, bunu nerden anladınız?"

Gülümsedi ve yaslandığı yerden doğrularak kollarımı göğüsünde birleşik bir şekilde yaklaştı. "Ruhunda sanatı taşıyan, sanatı nerde görse tanır. Bir insanın içinde saklı bile olsa."

"Ruhu birbirine benzeyen insanlar birbirini nerde görse tanır." gibi bir şey derdi dedem. Çok benzer cümlelerdi. Demek ki bu adam da resimler çizen bir sanatçıydı. Hatta belkide ressamdı, dükkandaki diğer resimler belkide hep onundu. Benim resmim hariç. "Bu tablodaki resim, benim bir kaç yıl önce çizdiğim resme çok benziyor. Ben...ben o yüzden bir an şaşırdım."

Adam yüzüme anlayamadığım, belirsiz bir ifadeyle bakıyordu. Tepkisizdi. "Biliyorum." dediğinde kaşlarımı çattım otomatik olarak.
"Anlamadım." diye mırıldandım gözlerimi kırpıştırarak.

Tekrar gülümseyerek düzeltti. "içeriye girdiğin ilk andan beri gözlerin resimden ayrılmadı. Ordan tahmin ettim."

Anladım der gibi başımı sallarken iç çektim. "Buraya nasıl geldiğini anlamadım. Birisi için özeldi bu resim...burda olmaması lazım." adam dinlerken bir yandan düşünüyor gibiydi bir şeyler. Gözleri ben ve resim arasında gidip geliyordu. Hissettiğim gerginlikten olacak ki dakikalardır yine dudaklarımı kemiriyordum. Sürdüğüm dudak ürününden eser kalmamıştır muhtemelen. Bu arada da Nehir geldi aklıma ve nefesimin arasında mırıldandım kendi kendime. Geri dönmem gerekiyordu, beni göremeyince merak edecektir. "Bana bir iyilik yapar mısınız?" diye sordum. "Bu resmi ben tekrar gelip alana kadar saklar mısınız?"

"Yine gelecek misin?"

"Geleceğim. Resim için."

Sanki bunu duyduğuna memnun olmuş gibi tebessüm etti. "Pekala, senin için saklayacağım."

Teşekkür edercesine başımı salladım ve gitmek için hazırlanırken dönüp resme bir kez daha baktım. Onu ne olursa olsun alacaktım. "Senin olan, seni bulur." dedi Adam bir kez daha. Lacivertlerimi resimden çekip tekrar ona baktım. Sanki bakışlarıyla bir şeyler anlatmaya çalışıyormuş gibiydi, biraz garipti. "O resim sana ait, ve sen buraya gelen onca insanın içinden gelip onu buldun."

Benim değil. Annemindi bu resim.
Ve eğer onu yeniden görmek için bir bahane olacaksa bu resim, dünyanın öbür ucunda olsada bulurdum.

Boğazımı temizleyerek geri geri bir kaç adım attım. "Tekrar teşekkür ederim, görüşmek üzere."

Başıyla selamladı beni ve hala tebessüm ediyordu bu sırada. Arkamı döndüm ve çıktım dükkandan. Serin hava yüzüme çarptığında titrek bir nefes verdim havada dumana dönüşen. Göğüsümdeki sıkışmaya engel olamadım. Hatta elim göğüsüme gitti sanki durdurabilirmişim gibi. Kendime gelmem lazımdı, Nehir beni bekliyor olmalıydı. Başımı iki yana salladım ve gözlerimi kırpıştırdım sızlamayı savuşturmak ister gibi. Bir iki adım attım ileri.

Ama sağ sola bakındığımda o savuşturmaya çalıştığım sızı katlandı. Biraz uzağımda, sokağın aşağısında duran bir kadının sanrısı sebep oldu buna. Annem.

Defalarca kırpıştırdım gözlerimi, ellerimle ovaladım gözlerimi. Rimel sürdüğümü ve gözlerimin siyaha boyanacağını bile düşünemedim. Sadece bir kaç metre uzakta duran, gördüğüm, yada gördüğünü sandığım kadın vardı odağımda. Yada sızımda.

Ordaydı. Tıpkı ona çekmiş olduğum simsiyah uzun saçlarıyla, onu en son içinde gördüğüm uzun kahverengi elbisesiyle yan duruyordu, düz bakıyordu gözleri. Bana baksın, Allahım nolur bana baksın. Gerçekten...gerçekten o muydu? Bu ne tür bir sanrıydı? Neden şimdi görüyordum onu...onca yıldan sonra neden şimdi?

Sanki içimi duymuş gibi başını çevirdi olduğum tarada doğru. İşte o an aklımda durdu zaman da durdu. Zar zor hatırladığım mavi gözlerini görmek sanki suda boğuluyormuşum gibi hissettirmişti bana. Ezbere bildiğim bir denize girmişim de, uzun zamandır girmediğim için boğuluyormuşum gibi.

Arkasını döndü o an, yürümeye başladı. içimdeki özlemle panikledim ve hiç düşünmeden peşinden gitmeye başladım. Aklım her şeyimin önüne geçmişti, beni yürüten tek şey hissettiğim özlemdi. Öyle güçlüydü ki, tek başına bana koşma yetisi veriyordu.
Sokağın aşağısına doğru ilerledi, yürümesine rağmen hızlıydı. Yetişemiyordum ona. Hani rüyada da öyle olur ya, koşmak istersin birine yapamazsın. Olduğun yerde durursun sadece. Aynen öyle hissediyordum.

Soldan bir sokağ saptı. Bir kaç saniye ardından da ben saptım. Görüş açımdan kayboldu bir kaç saniyeliğine, kalbim yerinden çıkacak kadar hızlı, parçalanacak kadar sızlıyordu. Bu sefer başka bir yerden sağa saparken gördüm bir kaç saniyeliğine. Yine hiç düşünmeden peşinden koştum. Tekrar saptığı yerden döndüğümde ise karnımda bir yumru hissettim. Gitmişti.

Annem yoktu.
Yine gitmişti.
Benim annem.

"A-Anne?" sesim titriyordu, tıpkı elim ayağım gibi. Bu sokağın sonu ormandı. Karanlık orman karşılamıştı beni. Annem değil.
"Anne! Nerdesin?" diye seslendim bir kaç kez. Ama sadece ormanda boşluğa yankılandı sesim. Karanlığa.

Nefeslerim düzensizdi. Olduğum yere çakılmış gibi ormana bakıyordum. Delirdim dediğim her gün, biraz daha deliriyordum ertesi gün. Ama Annemi gördüğüme yemin ederim.
Omzumda bir el hissettiğimde refleks olarak korkuyla döndüm ve omzumdaki eli tuttum sıkıca. Kalbim göğüsümden çıkacak gibi atıyordu. Loras.
"Sakin ol, benim." dedi merak ve endişe karışımıyla bakan zifir gözleriyle. "Kaç kere seslendim, duymadın mı?"

"Annem..." diyebildim sadece dudaklarımı araladığım gibi. Şu anda başka kelime çıkamaz gibiydi dudaklarımdan.
Anlamaya çalışıyordu, elim kolunu hala sıkıca tutuyordu, o da benimkini tutuyordu. "Ne?"

"Annemi bul bana." diye fısıldadım. Gözlerime dolan ıslaklığı hissedince boğazımda yumru oluşuyordu. Onu görüşüm bulanıklaşıyordu. "Lütfen."
Tepkisini göremeyecek kadar bulanıklaşmıştı gözlerim. Ama hiç bir şey akmadı. Akmamalıydı.

"Hazin?" başımı tanıdık sese çevirdiğimde zor da olsa Nehir olduğunu anlayabilmiştim. Yutkundum sertçe. Gözlerimi bir an olsun kırpmıyordum zorla. Ama yinede yüzündeki endişeyi görebiliyordum. "İyi misin? Ne yapıyorsun burda?" diye sordu aynı endişeyle.

Tekrar Lorasa baktım. Hala bana bakıyordu sanki dediğim şeyi düşünüyor gibiydi. Hiç düşünmeden hareketlenerek Nehire doğru yürüdüm ve ona sarıldım. Başka bir şey geçmedi aklımdan.
Önce afalladı, sonra o da sarıldı çok düşünmeden.

Eğer yeterince hızlı koşabilseydim belki anneme de sarılıyor olabilirdim şu an. Ama yine onun özlemini başkasının kollarında dindirmek zorundaydım.