3. bölüm · GÖĞÜSTEKİ PUS
2 - Sanrılar ve Sancılar
🕯️🩹
Öneri şarkı:
Džanum - Teya Dora
2.BÖLÜM
"Sanrılar ve Sancılar"
Bazı küçük çocukların hayali arkadaşları olurmuş.
Oynayacak kimsesi olmadığında hayali bir arkadaş edinirmişler. Yalnızlık bir çocuğun bile başına vurabiliyormuş demek ki. Hayallerde yaşatacak kadar korkutabiliyormuş bir çocuğu bu dünya.
Yedi yaşındayken benimde varmış. Teyzem anlatmıştı. Bazen odamdan saatlerce çıkmazmışım, kendi kendime konuşurmuşum. Onunla yemek yer, resimler çizer, oyunlar oynarmışım.
Hiç de hatırlamıyorum.
Oysa annem de gittiğinde küçüktüm ama anısı hala dün gibi zihnimi tırnaklarıyla kazıyor.
Zihnim kafasına göre bir şeyleri, en önemli anlarda bile hatırlamazken, biraz olsun içinde mutluluk kırıntısı hissettiğim anda bile kalbe bir hançer gibi inen hatıralarlar dolup taşıyordu.
Hiç bir zaman unutmayı seçen birisi olmadım.
Bildiklerim, hatırladıklarımla yaşamayı öğrenmeye çalıştım.
Tenimdeki yara izlerine baktım.
Yenilerine yer açmadım.
Ama her defasında zaten açılmış olanlara yakalandım.
"Yok ya ben bırakıyorum bu matematiği anlamaya çalışmaları. Boşa çaba yani." Okulun girişindeki merdivenlerde otururken Neva'nın nihayet kapıdan çıkmasıyla düşüncelerimden sıyrıldım.
Matematik dersinden sonra iki ders boş olduğu için okulun içinde oturmaktansa dışarıda oturmayı tercih etmiştik. Daha doğrusu Neva'nın matematik hocasıyla konuşmasını beklerken ben öyle yapmıştım.
Son olaydan sonra okulun zaten sıkı olan kuralları yetmezmiş gibi daha da sıkılaştırılmıştı. Öğle arasında veya boş derslerde okulun dışına çıkmak tamamen yasaktı.
Burda bir sorun yoktu aslında çünkü zaten yasaktı.
Sorun "bir süreliğine" bahçenin belirli kısımları, tenefürslerin azaltılması ve kısaltılmasıydı. Zaten yetmiyorlardı, şimdi hiç yok gibi bir şey oldular.
Üstelik bunun ne kadar süreceğini bile bilmiyorduk. Teneffüste en azından okuldakilerden kaçıp bahçenin kıytı köşelerinde rahat bir nefes alabiliyordum. Şimdi ise bana suçlu gözlerle bakan bir sürü öğrenciyle dip dibe, burun buruna oturmak zorundaydım.
"Erva Hoca az önce bana seni sordu." diye mırıldandı Neva, yanıma oturmadan önce oturduğu yeri eliyle süpürürken. "Dersteki dalgın halin ilgisini çekmiş, bir sorun olup olmadığını sordu."
Şu aralar herkesin ilgisini çekmiş olmam canımı çok sıkıyordu.
Bir anda görülmek hiç hoşuma gitmiyor açıkçası.
Yine her zaman ki gibi midemde ki o ağrıyı hissetmeye başladığımda tek elimle eteğimin düğmesini açtım ağrının bundan geldiğini ve bunu yapınca gideceğini düşünerek. "Sen ne dedin?"
"Son olan olaylardan dolayı gibi şeyler geveledim kısa kısa. Açıkçası çok bişey söylemek istemedim."
Kısa bir şekilde onaylayarak başımı salladım. Midemdeki sancıyla bir nefes verirken Neva'nın hala yüzüme baktığını sonradan fark ettim.
"Ne?"
"Kes şunu."
"Neyi?"
"Susmayı, yok saymayı, her şey yolundaymış gibi davranmayı."dediğinde bıkkın bir nefes verdim bir elimle şakağımı ovalarken.
"Of bir de sen başlama Neva, lütfen." dedim bıkkın bir şekilde. Bir kişiyi daha kaldıracak durumda değildim.
"Sayende başlayamıyorum zaten Hazin. Sen susuyorsun diye bende susuyorum ama bu bazen yoruyor biliyor musun? Susmak bazen yoruyor."
Susmak.
Susmak büyük bir lokmayı ağzına attıktan sonra yutamamak gibi bişeydi. Boğazında bir yumru gibi dizilir, yutkunmana izin vermezlerdi.
Kusmak istiyorsun ama biliyorsun ki kussanda boğazındaki o acı gitmeyecek. Hep acı bir tat bırakacak.
Susmak bazen yaptığım en iyi şey olabiliyordu. Saatlerce, günlerce hatta aylarca...
Hayır, insan dudaklarıyla susmaz. Bazen yüreği susar insanın. Dilsiz bir çocuk gibi çaresizce atar sadece.
"Sence kurtulur mu? Yani o dereden çıkarılan çocuk?" bu soru benden çıkmıştı.
Neva önce gözlerime uzunca baktı ardındansa oturduğu yerde ayaklarını uzattı merdivenlerden aşağıya. "Bilmiyorum, zor gibi. Duyduğuma göre durumu çok ağırmış, zaten hayatta kalması bile mucize diyorlar. O suda kim o sürede kalsa şansı olmaz."
Mucize.
"Adını biliyor musun?" diye sordum sonra.
"Hayır, nedense bir adını bilmiyor kimse." şaşırmadım nedense.
"Ama duyduğuma göre bizim yan sınıftaymış. Aslında geçen sene mezun olması gerekiyormuş ama bir sene sınıfta kalmış galiba. Eskiden okulun basketbol takımında oynuyormuş ama bilinmeyen bir sebepten ötürü çıkmış. Ha bir de kardeşi kardeşimle aynı sınıfta." hafif şaşkınlıkla kaşlarım yorgunca havaya kalktı.
"Gerçekten de bi adını bilmiyormuşsun Neva. Çocuğun bi TC kimlik numarasını söylemediğin kaldı." dedim hem söylenir hemde dalga geçer gibi bir ses tonuyla. Neva gözlerini devirirken güldü.
"Ya kızım bunlar sağdan soldan duyduklarım, yoksa nerden bileyim ben kimin nesi."
"Komik." diye mırıldandım. "Herkesin, kimin nesi olduğunu bile bilmediğim bir kişiyi derede boğmuşum gibi davranması." aslında sözel olarak kimse direk olarak bir suçlamada bulunmuyordu. Ama bakışları yetiyordu.
Tek bir bakış bile yetiyordu kötü hissetmem için.
"Sen mi yaptın?" değillerdi.
"Sen yaptın."lardı o bakışlar.
"Yapma Hazin, iki üç gerizekalının bakışı ve lafıyla mı iş yapacağız? Çocuk uyansın herkes neyin ne olduğunu öğrenecek zaten." dedi elini destek amaçlı dizime koyduğunda. İçime sığmayan bir nefes verdim.
"Peki aksi olursa? Ya hiç uyanmazsa ve bu üstüme kalırsa?" dedim her zaman ki gibi en kötüsünü düşünmeden edemezken.
"Şu şom ağzını bir kez olsun açmasan mı mesela? Umalım ki olmasın böyle bir şey ve gerçekler yer yüzüne çıksın." Neva'nın azarlayıcı ses tonuna gözlerimi devirdim sesli bir nefes verirken.
Ama şom ağızlılık konusunda haksız da değildi. Şimdiye kadar ağzımdan ne çıktıysa, alnıma da onlar yazıldı. Bir kaçışı olmadı da hiç bir zaman. İşte bu yüzden biraz daha fazla sustum hep.
Neva'nın bir anda oturduğu yerden kalkmasıyla ve elini bana uzatmasıyla başımı kaldırıp ona baktım. "Ay içim daraldı hadi kantine gidelim. Aç karnına günün geri kalan derslerinde hayatta kalamam." dediğinde gözlerimi devirsemde dudaklarımın kenarlarında bir gülüş titredi uzattığı elini tutup ayağa kalkarken.
Kantine yürürken koridorlar boştu. Büyük ihtimalle kimse bahçe yasağından dolayı koridorlara doluşmak istemediğinden ya sınıfta yada kantinde takılıyordu.
Kantinden içeri girdiğimizde kısaca içeriyi süzdüm, tahmin ettiğim gibi bir çok kişi burda takılıyordu. Büyük ihtimallede diğer büyük yarısı sınıflara doluşmuştu.
"Ben bir tost bir de ayran alıcam." diye mırıldandı Neva kantinin tezgahına yaklaşırken. "Sen bir şey istiyor musun?" diye sordu ardından omzundan doğru bana bakarken. Omuz silktim.
"Aç değilim, sadece kahve alacağım." diye mırıldandığımda Neva'nın durması ve tamamen bana dönmesi bir oldu. "Aç aç kahve mi içilir ya? Öğlende oldu bir şey yemedin dimi sen? Kızım sen bayılmak falan mı istiyorsun?" üst üste soru yağmuruna sadece gözlerimi devirebildim ve bir kaç adımdan yanından geçerek önüne geçtim. O an kantinci Selim abiden bir kahve istemiştim bile. Ardından tekrar arkamı döndüm. "Aç değil miydin ya sen? Tüh sıranı bana kaptırdın görüyor musun." dedim hafif dalga geçerek. Neva gözlerini devirdi kollarını göğüsünde birleştirirken.
"Gıcıksın."
"Biliyorum." Bunun üzerine Neva gözlerini yine devirirken gülüyordu bense biraz keyifim yerine gelerek gülüşünü izliyordum.
Ama bu kısa sürdü.
"Gençler okul çıkışı göle mi gitsek ya ne yapsak?"
diye bir ses geldi sağ taraftaki masadan.
"Olur da öncesinden etrafı iyice kolaçan edelim ki su canavarına yakalanmayalım." dedi başka bir ses.
"Müdüre söyleyelim de herkese yeniden toplu yüzme dersleri başlatsınlar. Neme lazım yarın bir gün bizim de cesedimizi çıkarmasınlar gölden." ardından tüylerimde dikenler oluşturan gülme sesleri.
Neva ile göz göze kaldık o an. Ben onun gözünde endişe gördüm ama o benim gözlerimde ne gördü hiç bilmiyorum. Kahvemi aldım tezgahtan ve bir şey demeden gitmek istedim ama önüm kesildi.
"Ya çok merak ediyorum anlatsana isim listesi yapıyor musun?" sarı saçlı kız bir elini kağıt olarak kullanırken bir parmağıyla bir şeyler yazıyormuş gibi yaptı. "Mhmm bugün kimi gölde boğsam acaba..." diye taklit yaptı ardından. Kahve bardağını tutan elim yumruğunu sıkmaya başladım. "Çekil önümden." dedim net ve sertçe.
"Yoksa ne? Benide mi boğarsın?" hepsi tekrar gülmeye başladığında Neva hızla koluma girip beni başka yöne çekiştirdi. "Gidelim Hazin, değmez."
"Nereye ya? Daha su canavarının masalını anlatacaktın bize!" dedi masada oturan başka bir çocuk. Adımlarımı durdum ve kolumu Nevadan çektim sertçe.
"Kes sesini!" sesim yükseltmemle kantinde bir sessizlik oluştu ama masada gülüşme sesleri kesilmedi.
"Kessenize sesinizi belli ki öfkeli. Sıradaki mi olmak istiyorsunuz?" dedi ardından tanıdık ses aynı masada. Kayra. Siyah saçları ve her zaman ki giydiği siyah deri ceketiyle rahatça oturuyordu.
"Korkmalı mıyız?" dedi yine başka tanıdık bir ses. Sumru. Her gün özenle sarı saçlarına yaptığı topuzuyla ve yasak olmasına rağmen makyajdan belli olmayan yüzüyle o da Kayra'nın yanındaki sandalyede oturuyordu.
belkide nefret ettiklerimin ilk sırasında yer alan iki isim, iki kişi. Hani ömrün boyunca hiç anlamazsın ya bazı nefretleri, sebepsiz yere edilen nefretler. Asla anlam veremediğin, suçun kabahatin olmasa bile bir şeylerin bedelini ödersin. Aldığın nefes bile yasak gelir.
"İşinize baksanıza siz." Neva'nın sertçe dediğini işittim yanımda dururken.
Öfkeden hızla soluduğum için göğüsüm hızla inip kalkıyordu. Karton kahve bardağını öyle sert sıkıyordum ki ellerimin arasında buruştu ama akan kaynar kahveyi hissettmedim elimin arasında. Şimdi bir sessizlik vardı ortamda. Gülüşler kesilsede yüzlerindeki o iğrenç gülümsemeyi ve ifadeyi görebiliyordum. Kayra'nın gözü ise sıkmaktan paramparça ettiğim ama elimi yaktığını henüz hissedemediğim ve yere atmadığım karton kahve bardağındaydı. İfadesini okuyamıyordum çünkü umrunda değildi.
"Kendi acısını hissetmeyen bir başkasına acıyabilir mi?" bu cümleyi kuran Kayradan başkası değildi. Bunu söylerken elimi işaret ediyordu. O an fark ederek yere attım buruşmuş karton bardağı. Kahvenin tümü yerdeydi zaten. Elimin yandığını henüz anca hissetmiştim. Başka kimseye bakmadan ve tek kelime etmeden bir hışımla terk ettim kantini. Geride bıraktığımsa gülüşler ve devam eden boğuk alaycı sözler olmuştu.
Kendi acımı hissetmemek.
Elim yanıyordu. Hayır gerçekten acıyordu artık ama o an neden hissetmemiştim hiç bilmiyorum.
Gitmeyecektim kantine, bile bile yapmayacaktım bunu kendime. Ne yaptıysam kendime yaptım ben. Hep böyleydi ve hep böyle olacaktı.
Okuldakilerin küçüklükten gelen bir nefreti vardı üzerimde. Hiç bir zaman anlayamadığım ve bir süre sonra anlamaya çalışmayı bıraktığım bir sebepten ötürü.
Bir çocuk nefret besleyebilir miydi?
Bir çocuğa nefret beslenebilir miydi?
Bir çocuk.
O çocuk artık yok.
Sonuç olarak revir yatağında elim sargılı bir şekilde oturuyordum. Elim ise hala acıyordu.
Sadece elin mi?
"Gelebilir miyim?" başımı çevirdiğimde revir kapısının pervazından sadece yarı bedeniyle bakan Neva'yı gördüm. Başımla kısaca onayladığımda kapıdan uzaklaşıp yatağa yaklaştı. "İyi misin? Elin nasıl?"
Revir yatağında yanıma oturduğunda sargılı elimi kaldırıp gösterdim. "Gördüğün gibi." diye mırıldandım. Neva'nın bir iç çektiğini işittim ve sonra bakışlarını elimden yüzüme çıkardı. Bense başımı zıt yöne, camın dışından görülen okulun bahçesine baktım, boştu.
"Selma Hocaya söylemeyi düşünüyor musun?"
"Neyi?"
"Bunu işte. Bu böyle devam edemez Hazin. Dur demen lazım. Olmamış varsaymakla bitmeyecek hiç bir şey."
"Neyi çözecek peki bu Neva? Şimdiye kadar ne yararı oldu da bundan sonra olacak?"
Neva sesli bir nefes verdi. "Ne biliyim en azından hiç bir şey yapmamaktan daha iyidir bir şey yapmak."
"Bu her zaman aynı olmaz ama. Her durumda istenildiği gibi gitmez. Susmak gerekir bazen, yutmak gerekir." diye yanıtladım onu hızlı bir şekilde. Neva bir nefes daha verdi burnundan. "Öylece duracak ve izleyecek misin sana yaptıklarını? Bile bile izin verecek misin etini kemiğinden ayırmalarına?" etimi kemiğimden ayırdılar. Çığlık çığlığa kalsamda bırakmadılar. Şimdi dur desem, duracaklar mı?
"Seni ilgilendirmez, karışma bunlara, anlayamazsın." diye kelimeler çıktı dudaklarımdan belli belirsiz. Neva'nın yüz ifadesinde bir değişiklik oldu, çekti gözlerini gözlerimden sonra.
Göğsümü derince nefesle şişirdim ve sonra tek nefeste verdim. Bende biliyordum hocalara söylemeyi. Ama bu neyi çözerdi ki? Bir uyarı, bir iki aile görüşmesi ve bir kaç özür, bitti. Çözüldü, geçti sanacaklar. Sonra devam edecekler, çünkü hep öyle yaptılar. Hep böyle ayırdılar etimi kemiğimden.
Sargılı elime baktım, sarılmayan başparmağımla sargının üzerine daireler çizmeye başladım. Aklıma gelen bir düşünceye engel olamadım bir an. Aslında hiç aklımdan çıkmayan bir düşünce. "Sence hissetmiş midir?" Neva tekrar yüzüme çıkardı gözlerini, kaşlarını çattı.
"Kim?"
"Annem." diye mırıldandım, benim gözlerim hala elimdeydi. "Hissetmiş midir canımın acıdığını?"
Uzun bir süre yüzüme baktığını hissettim.
"Bilmem, komada bir şey hissediliyor mu?" diye sordu sakin bir sesle.
"Bilmiyorum...ama derler ya çocukların dizi yaralansa annelerde acıyı hisseder diye. Hissetmiş midir elim yandığında acıyı? Onun da canı yanmış mıdır?" sesim hedeflediğimden fazla çelişkili çıkmıştı. Gözlerimi yüzüne çıkardığımda tam olarak okuyamadığım bir ifadeyle bana baktığını gördüm. O an içimde bir rahatsızlık hissettim. Boğazımı yakan bir şey vardı. Belkide cümlelerim. Yutmam gereken ama bazen bir yumru gibi olduğu yere çöken cümleler. Ayağa kalktım bir anda.
"Neyse, unut gitsin. Sormadım var say." diye mırıldandım ve diğer elimle çantamı koluma attıktan sonra Neva'yı revir yatağında söylememem gereken şeylerin ağırlığıyla bırakarak ordan ayrıldım.
. . .
"Ne kadar sürecek dönmeniz?"
Okuldan çıkalı yedi dakika olmuştu. Elimi bahane edip izin almıştım okuldan ve erken çıkmıştım. Yürürken teyzem aramıştı ve işi olduğunu ama ablamın da Erayı bize, teyzeme bıraktığını dolayısıyla hemen eve gelmemi ve Erayla ilgilenmemi istiyordu. "Çok sürmez bir-iki saate evde oluruz." dedi telefonun diğer tarafından teyzem.
"Hem sen Eroşu özledim demiyor muydun? Al işte sana fırsat hasret giderirsin Eroşunla." dediğinde o göremese de gözlerimi devirmiştim. Evet ama o başıma bunlar gelmeden önceydi. Şu aralar kimsenin suratını görmek istemiyordum açıkçası. Ama Eray başka bir konuydu tabi.
"Tamam tamam hadi geliyorum." dediğimde hemen arkasından teyzemin gür sesini işittim. "Hazin sen hala yürüyor musun? Kızım koşsana! Geç kaldım geç!" sesli bir şekilde ofladım ve telefonu kulağımdan uzaklaştırırken sabır çektim. "Ofladığını duyuyorum Hazin, ama koştuğunu DUYAMIYORUM." dediğinde oflayarak kaldırımda koşmaya başladım isteksizce. Yağmur çiseliyordu yavaştan. Düşsem şuracıkta, kafamı gözümü yarsamda kurtulsam diye içimden geçirmeden edemedim.
Koşmaktan hiç hoşlanmıyordum, bir de bu yüzden beden eğitimi dersinden düşük not alıyordum hep. Bu da işin cabasıydı. Şimdi bir eli yaralı diğer eli kulağında telefonla koşuyordum kaldırımda eve doğru. Yağmur görüşümü zorlaştıracak kadar çoğalmıştı. Zemin kaygan olduğu için arada ayaklarım kayacak ve düşecek gibi oluyordum.
Sonra tekrar tökezledim
ve sertçe birine çarptım.
"Siktir..." diye söylenmiştim refleks olarak çarpma anında telefonumu ıslak zemine düşürdüğümde. Su kaçtıysa yada kırıldıysa teyzemde benim kafamı kırardı.
"Pardon.." diye mırıldandım ardından çarptığım kişiye bir saniyeliğine baktıktan sonra ve ardından hemen telefonumu yerden alıp hırkamın ucuyla kurulamaya çalıştım. Ama o an bir şey oldu ve ben dondum. Gözlerim bir kaç saniyeliğine yere kitlendi ve hafızam anıyı canlandırdı.
Hızla başımı çarptığım kişiye bakmak için tekrar geriye çevirdiğimde artık orda yoktu. Ama nasıl olurdu?
Zifir gözler.
Az önce çarptığım kişi zifir gözlü çocuktu.
Hayır olamazdı, yani nasıl olabilirdi?
Gözlerimi bir kaç kez kırpıştırdım ama yoktu.
Etrafıma bakınsamda yoktu, gözümü kapayıp açsamda. Belki de hiç olmamıştı.
Belkide sadece hayal görmüştüm.
Belkide...
Belkide uyanmıştı?
"Hazin!" telefonumdan gelen cırtlak sesle bulunduğum karışıklıktan çıkmaya çalışarak ileriye doğru koşmaya devam etmek adına adım atmaya başladım ve zamanla hızlandım tekrar.
Ama aklımda her adımda dönen tek soru, beni rahat bırakmıyordu: Nasıl?
Yaklaşık dört dakika yavaş bir tempoda koştuktan sonra nihayet eve varmıştım. Kapıyı çalmak yerine anahtarımla açtım. İçeri girdiğim salonda ordan oraya yürüyen teyzemi görmüştüm çantamı ayakkabılığın yakınına bırakırken. "Ben geldim."
"Sonunda." dedi teyzem ve çantasına bir şeyler koyuyordu bir yandan. "Bak Hazin Eraya öyle kafana göre şeker falan vermek yok, camı da kapat sonra üşütmesin çocuk ablan kızar. Çocuk daha yeni hastalıktan çıktı zaten."
Salona giriş kapısının pervazına yaslandım kollarımı birleştirirken. "Tamam teyze çocuk muyum ben, bakarım ben Eraya her zaman ki gibi." diye söylendiğimde teyzem kolunda çantasıyla küpesinin diğerini takmaya çalışırken başı eğik bür şekilde bakmıştı bana.
"Bunu en son çocuğu emanet ettiğimizde uyuya kalan ve çocuğu kapalı odada unutan mı söylüyor?" dediğinde her zaman ki gibi gözlerimi devirmiştim.
"O bir kerelikti. Gecesinde sınavlar yüzünden uyuyamamıştım ne yapayım? içim geçmiş."
Teyzem nihayet küpenin diğerini kulağına çaktığında doğruldu ve mutfağın girişine doğru ilerledi ama girmedi. "Neyse neyse, mutfakta maması var Hilden hazırlamış duruyor. Komidinin çekmecesinde de bezleri var." dedi televizyonun olduğu komidiyi göstererek. Başımı salladım sadece, aklımı kurcalayan başka şeyler vardı. "Teyze?"
çantasına son olarak bir kaç ilaç attıktan sonra teyzem yanımda durmuştu. "Hm?"
"Şu gölden çıkarılan çocuk...bir şey duydun mu? Yani...bir haber falan var mı?" sesimdeki merakı gizleyememiştim. Teyzem iç çekerek yüzüme bakıyordu.
"Yaser abinden henüz bir haber gelmedi canım. Olursa haber edeceğini söyledi ama. Sen neden sordun?" dediğinde ifademi değiştirerek sesimi düz tuttum. "Hiç...merak ettim sadece."
Gördüm demedim.
Normalde yoğun bakımda olan birini az önce gördüm, hatta ona çarptım teyze diyemedim.
Çünkü gerçek olmama ihtimali yüksekti.
Olmak zorundaydı.
Teyzem kısaca başını sallamıştı ama kısa bir süreliğine de her zaman ki şüpheci bakışlarını esirgememişti. "Neyse ben çıkıyorum çok geç kaldım. Bir şey olursa ara tamam mı?" eğilip başımdan öpmüştü çıkmadan önce, sadece tamam diye mırıldanabilmiştim arkasından.
Bir iç çektim ve bir kaç saniye daha durduktan sonra ittim kendimi kapının pervazından salona adım atarken. Eray yerde, bir battaniyenin üzerinde oturuyor ve elinde oyuncaklarıyla bana bakıyordu. Asla dayanamadığım kara boncuk gözleriyle. Yanına yürüyüp bende yere oturdum ayaklarımı bağdaş kurarak. "Yine baş başa kaldık kara böcek." diye mırıldandım gülümserken. Ablam burda olsa kızardı ona kara böcek dememe. Hep kızıyordu ama ben yinede ona hep böyle diyordum. Küçükken sanki bana hiç dememiş gibiler. Eray da bizim tarafa çekmişti. Siyah saçları ve kara kahve gözleri. Aynı ablama benziyordu.
Bir de anneme.
Eray sanki anlıyormuş gibi gülümsemeye başladı bana bakarak. Bir yandan da elindeki oyuncağı sallıyordu havada. İster istemez gülmüştüm. Uzanarak onu kucağıma aldım. "Haklısın, gülünecek haldeyim." diye mırıldandım saçlarını bir elimle okşarken. Eray başını bir anda omzuma yatırdığında içimde bir şeyler eridi sanki. Her zaman içimi kaplayan o gerginlik, o sancı eriyip bedenimden akmış gibiydi. Haftalardır hissettiğim o yoğunluk tek bir hareketle tuzla buz olmuştu. İç çekerek ona olan tutuşumu sıkılaştırdım ve sırtını okşamaya başladım. "Sen böyle yaparsan ben nasıl kıyabilirim ki sana?" diye mırıldandım kendi kendime.
Çocuklarla hiç bir zaman aram iyi olmamıştı. Sinir bozucu veletler olurdu ve ben onlara sataşmadan edemezdim. Teyzemde en çok buna kızardı. Çocukla çocuk oluyorsun derdi. Oysa ben hiç bir çocukla çocuk olamamıştım ki. Ben yalnız bir çocuktum hep.
Eray doğduğundan beri farklıydı ama bir şeyler. Teyzelik iç güdüleri diye bir şey var mı bilmiyorum ama sanırım öyle bir şey olmuştu bana. Erayla ilgilenmeyi seviyordum. Belkide henüz çok küçük olmasıyla alakası vardı bilmiyorum ama o bana anlayamadığım bir huzur veriyordu. Kimsenin ve hiç bir şeyin veremediği. Ve ben teyze olmaktan hiç olmadığım kadar memnun hissediyordum.
Eray yaklaşık bir kaç dakika içinde kollarımda uyuya kalmıştı. Çok uzun bir süre geçmeden onu koltuğa etrafına yastıklar koyarak yatırmıştım güvenli bir şekilde. Üşümemesi için de büyük ihtimalle teyzemin havalandırmak için açığı balkon kapısını kapattım. Uyurken öyle tatlı, öyle huzurlu uyuyordu ki, kara delik gibi kendine çekiyordu ve insan kendini izlerken buluyordu.
O uyurken bende biraz mutfakta oyalanmıştım. Kendime bir kahve yaparken bir yandan da biraz toparlıyordum etrafı. Teyzem görse şaşırır, ağzı açık bakardı bana. Hepte olmadığı zamanlar geliyordu şu temizlik perileri.
Sosyal medyada gezindim biraz ne yapacağımı bilmeyerek. Kısa bir süre sonra bir mesaj geldi okul gurubundan.
Ali Hoca:
(İletildi) Herkese iyi akşamlar,
Bir çoğunuzun bildiği üzere Cuma günü okulumuzun basketbol maçı olacak. Ayırca yiyecek ve içecek satış standları da olacaktır ve ordan kazanılacak paralar hastaneye bağışlanacaktır. Herkesi Cuma günü saat 17:00'de okulun kapalı basketbol sahasına bekliyoruz.
Sevgilerle,
Müdür.
Her sene olduğu gibi bu sene de maç vardı. Sınavlar yüzünden erken yapılacaktı maç. Büyük ihtimalle de havalar soğuk ve sisli olduğu için okulun içindeki basketbol sahasında yapılmasına karar verilmişti. Geçen sene ilk baharda yapılmıştı ama yinede yağmura denk gelmişti ve çamurda oynamışlardı. Neva anlatmıştı çünkü ben gitmemiştim. Hiç bir zaman gitmemiştim.
Hava tamamen kararmıştı. Mutfağı yalnızca aspiratörün ışığı aydınlatıyordu. Salondan mırıltılar duyduğumda telefonu masaya bırakıp mutfaktan çıktım. Salona girdiğimde Eray uyanmış, oturur bir pozisyonda ve açılmış balkon kapısından gülümseyerek dışarıya izlerken buldum. Kapıyı kapattığımı hatırlıyordum. Öyleyse nasıl açılmıştı?
"Eray?" diye mırıldandım yanına yürürken. "Ne zaman uyandın sen?"
Balkon kapısına doğru yürüdüm ve kafamı dışarıya çıkardım. Etraf karanlıktı tabiki ama sokak lambalarının hafif ışığı yansıyordu arka bahçeden içeriye. "Neye gülümsüyorsun sen?" Tam başımı içeriye çevirdiğimde çalılıktan bir ses duydum ve kafamı tekrar dışarı çıkardım. Kimse yoktu. İyice işkillenmiştim. Hemen içeri girerek balkon kapısını kitledim ve perdeleri çektim. Eraya döndüğümde bana büyük gözleriyle baktığın görünce gülümsemeye çalıştım. "Acıktın mı? Hadi seni doyuralım."
Teyzemin önceden söylediği mamayı ısıttım ve televizyondan çizgi film açarak oturttum onu kucağıma televizyona dönük bir şekilde. Bir yandan da biberonu ağzından tutuyordum. Televizyona baksamda arada gözlerim arkada ki balkon kapısına kayıyordu. Huzursuz hissettiriyordu beni az önceki durum. Çalılıklarda ki şey neydi? Eray nereye bakıyor ve gülümsüyordu? Ve en önemlisi o balkon kapısını kapattığıma emindim ama açılmıştı. Nasıl?
Artık nasıl demekten ya gerçeklik algımı yada aklımı yitirecektim.
Eray içmeyi bitirdiğinde kucağıma mayışmıştı ama uyumamıştı. Öylece televizyona bakıyordu. Ama benim uykum gelmeye başlamıştı. Saate bakarken kapıdan anahtar sesi geldiğini duyduğumda başımı koridora doğru çevirdim. "Teyze?"
"Biziz." diye bir ses geldi ardından koridordan ve kapı kapanma sesi. Teyzem ve ablam salona girdiğinde ışığı yakmışlardı ve bu gözlerimi kısmama neden oldu. Işığa hemen alışamadım.
"Hoşgeldiniz." diye mırıldandım.
"Hoşbulduk canım. Napıyorsunuz bakalım teyze yeğen?" diyen ablam direkt yanımıza gelmişti. "Ay benim aşkım teyzesiyle televizyon mu bakıyormuş hm?" Eray annesini gördüğünde heyecanlanmıştı, ayakları ve ellerini hareket ettiriyordu. Ablam güldü, Erayı kucağına aldı ve koltukta yanıma oturdu. "Çok ağladı mı?"
"Hiç ağlamadı." dediğimde ablam bana hafif şaşkınlıkla baktıktan sonra kucağındaki Eraya döndü. "Aferin benim oğluma."
"Hazin?" Teyzemin mutfağa girdiğini, çıkıp yanımıza geldiğinde yeni fark etmiştim. Yüzünde şaşkın bir ifade vardı. "Mutfak neden temiz?"
"Ben temizledim." diye mırıldandım. Teyzem inanamıyormuş gibi bakıyordu.
"Sen? Sen mutfağı temizledin? Hemde hiç üşenmeden." başımı salladığımda teyzem yanıma gelerek elinin tersini alnıma koymuştu. "Ateşin de yok ama." dediğinde gözlerimi devirdim oflayarak ve teyzemin elini çektim alnımdan. "Hemende abart zaten." diye homurdandığımda ablam gülmüştü. "Şaşırtıyorsun bizi." demişti ablam gülerken. Gözlerimi devirsemde dudaklarımdaki gülüşe engel olamadım.
"Merak etmeyin sizden daha çok ben şaşırıyorum kendime."
Teyzem gülerek kabanını çıkarıyordu koridora girerken. "Allahalah başımıza taş yağmasın da." diye mırıldandığı duydum koridordan doğru. Ablam bıyık altında kıkırdıyordu. Bende sabır çekerek göz devirmiştim her zaman ki gibi.
Ayağa kalktım odama gitmek için ama ablamın sesiyle durmuştum bir adım atmadan. "Eline ne oldu?"
İçimden kendime küfürler ediyordum elimi saklamayı unuttuğum için ama şu an her şey için çok geçti. "Kahve döküldü." diye mırıldandım önemsiz olduğunu belirten bir ses tonuyla. Teyzem salona geri geldiğinde o da fark etmiş gibi elimi dikkatlice kendi eline almıştı. "Onu nasıl becerdin Hazin?" diye söylendi elimi dikkatle incelerken. İç çekerek elimi geri aldım teyzemden.
"Elimde kahve varken ayağım takıldı ve yarısı elime döküldü işte. Çok acımıyor merak etmeyin."
Teyzemle ablam bakışma alışverişinde bulundular. Normalde onlara yalan söylerken kötü hissederdim ama bu sefer tamamen yalan değildi ki? Kahve döküldüğü kısmı doğruydu, sadece dökülme sebebi yalan. Okulda yaşadıklarımı onlara bir kez olsun anlatmadım. Onlar bazılarını hocalardan öğrenmiş olsalarda.
İspiyoncu değilim ben, asla olmadım. Birilerini birilerine şikayet edeceğime, işimi kendim halletmeliydim. Çünkü ne zaman yardım alsam, sadece ben zarar görmekle kalmıyordum, başkalarına da zarar veriyordum. Buna hakkım yoktu.
Benim yardım istemeye hakkım yoktu.
"Hazin, sadece takıldığına emin misin?" bunu soran ablamdı, yüzünde ki endişeli ifade içime ağır bir şeylerin oturmasına neden oluyordu. Başımı salladım ciddi görünmeye çalışarak.
"Benim yatak ucundaki komidinin çekmecesinden yanık kremi var. Yatmadan önce sür, yanmayı azaltır." diye mırıldandı teyzem, koltukta ablamın yanına otururken. Başımı salladım. "Ben yatıyorum. İyi geceler."
"iyi geceler canım." diye yanıtladı teyzem.
"iyi geceler ablacım." dedi aynı şekilde ablam.
Önce teyzemin odasından yanık kremini aldım, daha sonraysa kendi odama geçtim. Keskin ışıklardan hiç hoşlanmadığım için sadece ışığı çok düşük gece lambasını yaktım. Çekmeceden yeni sargı bezi alarak yatağa çöktüm bağdaş kurarak. Dikkatlice açtım sargıyı. Elim hala kıpkırmızıydı ve biraz kahverengi lekeler oluşmuştu. Yanık bilek kısmından başlayıp, baş parmağıma kadar geliyordu. Öncesinde bileğime takılı olan siyah tokayla kalın saçlarımı üstün körü bir şekilde bağladım. Son düğümü atarken yanımda duran telefonumdan bir bildirim sesi geldi.
Kilit ekranımı açtım ve mesajlara girdim.
Neva: Uyudun mu?
Hazin: Henüz değil.
Neva: Sınıf gurubuna atılan mesajı okudun mu?
Hazin: Evet, her zaman ki basketbol maçı duyurusu işte.
Neva: Gidiyor muyuz?
Hazin: Hayır, büyük ihtimalle okuluda
asarım o gün.
Yanıl kremini açtım ve çok yavaş hareketlerle kırmızı olan her yere sürmeye başladım. Bir yandan da üflüyordum. Yenide bildirim geldi telefon yanımda titreşerek.
Neva: Sen bence son zamanlarda okulu asma hakkını çoktan kullandın. Daha geçen seninle konuşmadı mı bu konuda Erva hoca?
Hazin: Umrumda değil, o aptal maçı seyretmekten zevk almıyorum.
Neva: Hiç seyrettin mi ki?
Hazin: ortaokulda bir kez.
Neva: Oha, kim bilir kaç sene önce. Hadi ya, nolur bu sefer inatçılık yapmasan da gelsen?
Hazin: Neva, canım gerçekten istemiyor.
Neva: Senin canın neyi istiyor ki zaten? Gerçekten söyle de onu yapalım ama yok. Senin canın hiç bir şey istemiyor ki Hazin.
Bu mesaja bir kaç dakika geç cevap verdim. Yeni sargı bezini sardım elime o sıra.
Hazin: Yani, burda sorun nerde tam
olarak?
Neva: Arada yaşam belirtisi vermek iyi olur mesela. Bir şeyler yapmak, kafa dağıtmak herkese iyi gelir. Sanada.
Banada.
Bana iyi gelmez.
Bana iyi gelecek şeylerin imkan olasılığını her geçen gün zihnimde düşürdüğüm için bana hiç bir şey iyi gelmez. Ne şimdi nede başka bir zaman.
Neva: Lütfen. Sadece bu sefer bari beni yalnız bırakma.
Hazin: Sadece bir saat. Sonra giderim.
Neva: Yeter de artar.
Neva: Teşekkür ederim ❤️.
Hazin: Hadi yatıyorum ben.
Hazin: iyi geceler.
Neva: iyi geceler ❤️.
(Bu mesaja bir kalpe tepki verdin)
Telefonu yanıma attıktan sonra yatağın üzerindeki sargı bezi çöplerini topladım elimle ve kapının yanındaki çöpe attım. Yatağa geri yerleştiğimde başucumda duran gece lambasını söndürdüm uzanıp. Bu gece tavana bakacak cesareti bulamadım kendimde. Bu gece yüzleşemedim içimdekilerle. Soluma dönüp gözlerimi kapattım. Ve sonunda uykunun beni büsbütün ele geçirmesine izin verdim.
Kabuslarım.
•••
Cuma Günü
Saat 16:36'dı.
Maçın başlamasına neredeyse yirmi dakika kalmıştı.
Neva'nın ısrarı üzerine okulda sırf bir maç için bir saat daha okulda kalmayı kabul ettiğime inanamıyordum. Geçirdiğim o sekiz saat yetmezmiş, katlanmak için yeterli değilmiş gibi bir de şimdi bir saat boyunca saçma sapan bir oyuna ve bağırışlara katlanacaktım. Üstelik takımlardan birinde Kayra oynuyordu ve ben o çocuğu görmek istemiyordum.
İki takım da bizim okuldan oluşuyordu. Neva'nın söylediğine göre maç yaklaşık 45 dakika sürüyormuş. Ama sayıda eşitlik olursa oyun uzatılabiliyormuş. Bunların hepsini az önce öğrenmiştim. Neva ders çıkışı okulun basketbol sahasına doğru yürürken anlatmıştı bir kaç şey. Bana göre futboldan bir farkı yoktu. On kişi bir topun peşinden koşuyordu işte. Ama bunu okulda söylesem büyük ihtimalle bi on yıl daha zorbalanırdım büyük ihtimalle çünkü basketbol okulumuzu temsil eden milli oyunuydu.
"Geçen sene maçı bazı aksaklıklar ve kavgalar yüzünden uzattıkça uzatmışlardı. iki saate kadar çıkmıştı maç süresi. Normalde belirli bir süreden sonra bir sonraki maça bırakılır ama öğrenciler ve antrenörler arasında büyük karışıklıklar artınca kimse bir şey diyememişti. En sonunda müdür araya girdi de iki saatin sonunda bitmişti maç." Neva yanımda konuşurken benim gözlerim tribündeki öğrencilerde geziniyordu. Bütün okulu bir arada görmek karnımda nedensizce ağrılar sokuyordu.
"Maç sonucu neydi peki?" diye sordum, daha çok mırıldanarak.
"Mavi takım yenmişti. Yani Kayra'nın olduğu takım kaybetmişti." şaşırmıştım. Kayra hırslı biriydi ve Neva'nın anlattığına göre şimdiye kadar hep onun takımı kupa kazanmıştı. O maç ne oldu da hem böyle uzatılmıştı ve Kayra kaybetmişti acaba? Neyse açıkçası zerre umrumda değildi. Beter olsun.
"Sumruya bak, yine kendini takımdaki erkeklere beğendirecek diye elli kiloluk makyaj yapmış yüzüne. Hayır yüzüne maske takmış gibi duruyor ama bunu ona bir Allahın kulu söylemiyor da." gözlerim kayarak sahanın kenarında diğer Cheerleader dedikleri kızlarla konuşuyor ve gülüyordu. Hepsinin Üzerinde Kayra'nın takımının giydiği formaya benzer renklerde bir kostümleri vardı. Sumru sarı saçlarını at kuyruğu bağlamış ve beyaz bir kurdele bağlamıştı üzerine. Yüzünde Neva'nın da dediği gibi ona ağır gelen bir makyaj vardı. O an onunla göz göze gelmiştik ve yüzünde ki o aşağılayıcı bakışı tanımıştım anında.
"Takımdaki erkekler için değil, Kayra için." diye mırıldandım gözlerimi Sumrudan çekip ona çevirirken.
"Doğru, ama şimdiye kadar Kayra'nın hiç Sumruya baktığını görmedim. Hemde bir kez bile. Kayra maç sırasında kimseye bakmaz, yalnızca rakibine odaklanır." işte hırslı kişiliği böylelikle bir kez daha gözlere çarpıyordu. Ben onun gözlerindeki azmi bir tek küçükken bana kurduğu o acımasız cümlelerde görebiliyordum. Sanki bir başarı gibi ezdiği o yüreğim zamanla taş haline gelmişti ve şimdi bir bomda da atsa göğsüme, kıramazdı beni. Çünkü o kırdığı çocuk artık yoktu.
Saate baktığımda maçın başlamasına yalnızca beş dakika kaldığını fark ettim. Bir iç çektim sıkılmışçasına. Daha başlamanıştı ama ben bitmesi için dua ediyordum içimden. Bir anda Neva ayağa kalktı. "Ben yiyecek,içecek bir şeyler alacağım hemen sende bir şey istiyor musun?" diye sordu bana dönerek. "Neva beş dakika kaldı ne ara gidip geliceksin gitme otur." dedim otur işareti yaparak.
"iki dakika sürer be, hemen gidip gelirim." dedi ve ben tekrar ağzımı açamadan gitmişti bile çıkışa doğru. ofladım önüme dönerken. "Of Neva."
"Sanırım zorla geldin." diye bir ses geldi sağımdan ve hızla döndüğümde yanımda gözlüklü, kahverengi saçlı bir erkeğin oturduğunu yeni fark ediyordum. Anlık konuşması yüzünden yüzümde garip bir ifadeyle bakıyordum yüzüne. "Bildim mi?" diye sordu ardından yüzüme bakarken. Ben yine cevap vermeyince tekrar konuştu.
"Anlık konuşunca seni rahatsız ettim sanırım kusura bakma."
O an takındığım garip ifademi yüzümden silerek rahat bir ifade aldım. "Ha? Yok...ben öyle dalmışım da."
Hafifçe gülümsedi, gülümseyince yanağında ki gamzeleri belli olmuştu. "Peki, bildim mi?" diye sordu tekrar. iç çekerek başımı salladım önüme dönerken. "Bu tür spor oyunları her zaman ilgim dışı olmuştur. Sevmem."
Anladım der gibi başını salladığını gördüm.
"Ömür ben." başımı tekrar ona döndürdüğümde bana elini uzattığı gördüm, eline baktım önce sonrada tekrar ona. "Hazin." diye mırıldandım ama elini tutmadım. Elini sıkmayacağını anladığında boğazını temizleyerek elini geri çekmişti. Ömür, ne kadar basit ama güçlü bir isim. Ama bence fazla yaşam isteğini simgeleyen bir isim ve ben kimsenin bu dünyada bu kadar çok yaşamaya istekli olduğunu düşünmüyorum.
"Memnun oldum." dediğinde ,bende dercesine başımı sallamıştım sadece.
Alkış ve ıslık sesleri yükseldiğinde önüme döndüm. Maç başlıyordu.
Sahaya oyuncular girdi, takımlara ayrıldılar.
Mavi takım sağ taraftaydı, Siyah takım, yani Kayra'nın takımıysa sol taraftaydı.
Oyuncular hazırlanıyordu, her takımda antrenörleriyle motivasyon ve tavsiye konuşması yapıyordu sanırım.
O an gözlerim Kayraya takılmıştı, her zaman ki gibi özenle taradığı siyah saçları sağ tarafına şekillenmişti. Üzerindeki siyah formayla daha karanlık bir aura taşıyordu üzerinde. Takımındaki diğer öğrencilerle konuşuyordu. Birden onunda gözleri onca kalabalığın içinde benimkileri bulduğunda kaşlarımı çattım. Gözlerinde ki o karanlığı gördüm. Öyle bir bakıyordu ki sanki kendi karanlığını ruhuma kazımak ister gibiydi. Çektim gözlerimi ondan hızlıca.
Sonunda bütün oyuncular orta sahaya toplandılar.
Herkes yerlerini aldı.
Ve ardından düdük çalındı, top havaya atıldı.
İlk dakikalarda pek bir şey olmadı. Ancak ilerleyen dakikalarda Kayra'nın takımı basket atmaya ve puan kazanmaya başlamıştı.
Neva hala dönmemişti ve ben şimdiden inanılmaz sıkılmıştım. Telefonumu çıkardım pantolonumun arka cebinden, teyzemin "Nasıl gidiyor?" mesajına cevap olarak bir video yollamak istediğim için kamerayı açtım ve etrafı çekmeye başladım. Ama fark ettiğim bir şey ile durdum. Tribünün en arka sırasında siyah hırkalı ve kapüşonlu birisi dikkatimi çekti. İşin garip yanı bu kişinin kamerada gözükmemesiydi. Bir kameraya bir de çıplak gözlerle karşıya bakıyordum. Ama bu nasıl olur?
Zifir gözlü yabancı.
Yine görüyordum.
Midemdeki tanıdık yanmayla nefesim düzensizleşmişti.
Bu bir kabus muydu?
Yoksa ben deliriyor muydum?
Ne oluyor bilmiyorum ama ben hiç olmadığı kadar korkuyordum.
Çünkü neyle karşı karşıya olduğumu henüz bilmiyordum.
Omzumda bir el hissettiğimde irkilerek soluma döndüm ve Nevayı gördüm. Nefes nefese, koşmuş gibiydi. Yüzünde ki o şok ifadesini henüz idrak edememiştim çünkü bende şok içindeydim.
"Neva, sende onu görüyo-"
"Hazin."
elimle karşıyı gösterecekken Neva sözümü kesmiş ve ardından bana öyle bir şey söyledi ki; başımdan aşağıya kaynar sular dökülür gibi yandığımı hissettim.
"Dereden çıkarılan çocuk, komaya girmiş."
Kabuslarım…?
