1. bölüm / 4
Gerçeklik Nedir?Karanlığın Tohumu
Bölümler 4Şu an: Karanlığın Tohumu
- 1 Karanlığın Tohumu1.270 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 İlk Kayıp1.260 kelime
- 3 Yeni Bir Işık1.188 kelime
- 4 Başlangıcın Bitişi636 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Çocuk altı yaşına geldiğinde evin seslerini ezbere biliyordu.
Annesinin topuklu ayakkabılarının parkede çıkardığı o keskin ritmi…
Banyonun kapısının kapanırken çıkardığı tok sesi…
Mutfakta çekmecelerin sertçe itilmesini…
Ev, yaşayan bir şey gibiydi ama sıcak değildi. İçinde dolaşan hava bile soğuktu. Perdeler gündüzleri yarı kapalı olurdu; ışık içeri süzülür ama hiçbir köşeyi tam aydınlatmazdı. Salonun ortasında büyük bir ayna vardı. Çerçevesi altın rengindeydi. Kadın her sabah o aynanın karşısına geçerdi. Sanki gerçek ev orasıymış gibi.
Çocuk çoğu zaman kapının kenarından onu izlerdi.
Kadın kendine bakarken yüzü değişirdi. Yumuşardı. Gözlerinde bir ışık belirirdi. Dudaklarını hafifçe aralayarak farklı gülüşler denerdi. Başını sağa eğer, sola çevirir, kaşlarını kaldırırdı. Sanki dünyadaki en önemli varlık karşısındaydı.
O sırada çocuk küçük adımlarla yaklaşırdı.
“Anne…”
Kadın bakmazdı.
“Anne, bugün okulda…”
“Elini yüzünü yıka önce.”
Cümle hep yarım kalırdı.
Çocuk konuşmayı öğrenmişti ama dinlenmeyi öğrenememişti. Çünkü kimse dinlemiyordu.
Bir akşam elektrikler kesildi.
Ev birden karanlığa gömüldü. Sokaktan gelen hafif turuncu ışık salonun zeminine düşüyor, eşyaların gölgelerini uzatıyordu. Çocuk korkmuştu. Küçük kalbi göğsünde sert sert atıyordu.
“Anne?”
Kadın mutfaktan çıktı.
“Ne var?”
“Korktum.”
Kadın iç çekti.
“Büyü artık.”
O an çocuk karanlıkla baş başa kaldı. Kadın telefonunun ışığını açıp kendi yüzünü kontrol ediyordu. Çocuğun korkusu o evde önemsiz bir ayrıntıydı.
O gece çocuk yatağına uzandığında karanlığı uzun uzun izledi. Duvarın köşesinde bir gölge vardı. Perdeden sızan ışık onu şekilsiz bir lekeye dönüştürüyordu.
Gölge sabitti.
Ama çocuk onun yavaşça nefes aldığını düşündü.
Kalbi hızlandı.
Gözlerini kapadı.
Açtığında gölge aynı yerdeydi.
Ama o an bir şey oldu. Korku yerini başka bir şeye bıraktı.
Alışmaya.
Okul günleri tekdüzeydi ama acı vericiydi.
Sınıfın arka sırasında otururken sırtını sandalyeye yaslar, mümkün olduğunca küçülmeye çalışırdı. Var olmamak en güvenli yöntemdi.
Bir gün beden eğitimi dersinde koşu yaptılar. O geride kaldı. Çocuklar güldü.
“Yuvarlan daha hızlı!”
Kahkahalar yükseldi.
O nefes nefes kalmıştı. Göğsü yanıyordu. Dizleri ağırdı. Ama asıl ağırlık içindeydi.
Eve gittiğinde aynaya baktı.
Kısa boylu.
Yuvarlak yüzlü.
Omuzları düşük.
Annesinin neden yüzünü çevirdiğini ilk kez o gün düşündü.
Üçüncü sınıfta kız kardeşi hastalanmadan önce ev biraz daha canlıydı.
Küçük bir ses vardı evde. Oyuncakların sesi. Hafif kahkahalar.
Çocuk kız kardeşini severdi. Ona hikâyeler uydurur, oyuncak arabalarını paylaşırdı. O küçük kız ona bakarken gözlerinde gerçek bir bağ vardı. Sanki dünyada biri onu gerçekten seviyordu.
Sonra hastane günleri başladı.
Evde ilaç kokusu dolaşıyordu. Fısıltılar. Telefon konuşmaları.
Bir sabah annesi uzun süre odadan çıkmadı.
Kapı açıldığında yüzü solgundu. Gözleri boştu.
Küçük yatağın üzerindeki battaniye dümdüzdü.
Çocuk anlamadı.
Ama sessizliği hissetti.
Cenaze günü kalabalık vardı. Siyah kıyafetler, bastırılmış hıçkırıklar.
Annesi ağlıyordu. O kadar ağlıyordu ki çocuk şaşırmıştı. Annesinin böyle çözüldüğünü hiç görmemişti.
Çocuk yaklaştı.
Elini annesinin omzuna koydu.
Kadın o eli itti.
“Sakın.”
Çocuk geri çekildi.
Ama gözlerinden yaşlar akıyordu.
Tokat ani geldi.
“Zayıf olma!”
O an bir şey yer değiştirdi.
Annesi ilk kez birine gerçekten ağlamıştı.
Ama o kişi o değildi.
O gün çocuk şunu anladı:
Sevgi ölçülü bir şeydi.
Ve o ölçünün dışında kalmıştı.
O geceden sonra çocuk daha az konuştu.
Daha az güldü.
Daha az ağladı.
Ama daha çok düşündü.
Yatağında uzanırken zihninde sesler oluşmuyordu henüz. Halüsinasyon yoktu. Ama düşünceler yankılanıyordu.
“Eğer ben de ölseydim, annem ağlar mıydı?”
Bu soru küçük bir çivi gibi zihnine çakıldı.
Cevap bulamadı.
Ama soru kalıcı oldu.
Zaman geçtikçe ev daha da sessizleşti.
Annesi aynanın karşısında daha çok vakit geçiriyordu. Sanki kaybettiği şeyi kendi yansımasında arıyordu.
Çocuk odasında otururken kapının aralığından annesini izlerdi. Aynaya bakarken yüzü yumuşardı. O yumuşaklık çocuğa hiç değmezdi.
Bir gün cesaret edip sordu:
“Anne, beni seviyor musun?”
Kadın aynadan gözünü ayırmadan cevap verdi.
“Saçma sorular sorma.”
Çocuk başını eğdi.
O an bir karar verdi, farkında olmadan:
Bir daha sormayacaktı.
Yıllar yavaş ilerledi.
İçindeki duygular dışarı çıkmadıkça şekil değiştirmeye başladı. Öfke değildi. Üzüntü de değildi.
Boşluktu.
Bazen okuldan dönerken camlara bakardı. Kendi yansımasını incelerdi. Sanki dışarıdan kendini görmeye çalışıyordu.
“Gerçekten burada mıyım?” diye düşündüğü anlar oldu.
Ama o düşünce hızlıca kaybolurdu.
Henüz gerçeklik sağlamdı.
Henüz kırılmamıştı.
Sadece ince bir çatlak oluşmuştu.
Ve o çatlak, büyümek için doğru zamanı bekliyordu.
Çocuk yedi yaşına geldiğinde bir şeyi çok iyi öğrenmişti:
Evde görünmez olmak güvenliydi.
Ses çıkarmamak, soru sormamak, ihtiyaç belirtmemek…
Bunlar birer hayatta kalma yöntemiydi artık. Çünkü bu evde ihtiyaç göstermek zayıflık, zayıflık ise ceza demekti.
Annesi artık daha az bağırıyordu.
Bağırmaya gerek kalmamıştı.
Çocuk kendini düzeltmeyi öğrenmişti.
Bardağı iki eliyle tutuyor, adımlarını yavaş atıyor, kapıları sessiz kapatıyordu. Hata yapmamak için bedeni sürekli gergindi. Omuzları her zaman biraz yukarıdaydı. Çenesi sıkılıydı. Sanki görünmeyen bir tehlike her an ortaya çıkabilirdi.
Ve aslında çıkıyordu da.
Bir akşam yemek masasında kaşığı yanlışlıkla düşürdü.
Metal sesi fayansa çarptı.
Kadın başını yavaşça kaldırdı.
O bakış… bağırıştan daha ağırdı.
“Ne kadar sakarsın.”
Cümle basitti. Ama çocuk o cümlenin içinde kendini duydu.
Sakarsın.
Yetersizsin.
Fazlasın.
Kaşığı yerden alırken elleri titredi. Kadın başka bir şey söylemedi. Ama suskunluk daha ağırdı.
O gece çocuk yatağında uzun süre uyuyamadı. Tavana baktı. Karanlık yine köşelerde birikmişti.
Ama bu kez gölgelere değil, kendi içine baktı.
“Ben neden böyleyim?” diye düşündü.
Henüz küçük bir çocuktu. Ama suçluluk duygusu yaşına göre büyüktü.
Okulda durum değişmiyordu.
Bir gün teneffüste iki çocuk onu duvara sıkıştırdı.
“Niye hep yalnızsın lan?”
Cevap veremedi.
“Konuşsana!”
Boğazı kurumuştu.
Aslında cevabı biliyordu.
Yalnızdı çünkü kimse yanında kalmıyordu.
Yalnızdı çünkü konuştuğunda sesinin değersiz olduğunu hissediyordu.
Yalnızdı çünkü biri yaklaşırsa canı yanacaktı.
Ama bunu söyleyemezdi.
Çocuklardan biri omzuna itti.
“Garip.”
O kelime peşini bırakmadı.
Garip.
Eve yürürken o kelimeyi tekrar etti zihninde.
Garip.
Belki de gerçekten öyleydi.
Sekiz yaşındayken aynaya daha sık bakmaya başladı.
Annesinin yaptığı gibi değil.
Kendini incelemek için değil.
Kendini anlamak için.
Yüzüne uzun uzun bakardı. Kaşlarına. Burnuna. Gözlerine.
Bir gün aynaya bakarken dudaklarını oynattı.
“Garip misin?”
Yansıması da dudaklarını oynattı.
Aynı anda.
Aynı şekilde.
Ama çocuk bir anlık gecikme varmış gibi hissetti.
Çok kısa bir an.
Belki hayaldi.
Ama o an, zihninde küçük bir huzursuzluk bıraktı.
Gerçeklik ilk kez hafifçe titreşmişti.
Kız kardeşinin ölümünden sonra annesi değişmişti.
Daha sessizdi. Ama daha sertti.
Çocuğa bakarken gözlerinde bir karşılaştırma vardı sanki.
Bir eksiklik.
Bir “o değil” bakışı.
Bir gece çocuk cesaretini toplayıp annesinin odasına gitti.
Kapı aralıktı.
Kadın aynanın karşısında oturuyordu.
Ama bu kez makyaj yapmıyordu.
Sadece kendine bakıyordu.
Gözleri doluydu.
Çocuk kapının kenarında durdu.
“Anne…”
Kadın başını çevirmedi.
“Ne var?”
“Seni üzmek istemedim.”
Kadın yavaşça döndü.
“Ne alaka?”
Çocuk cevap veremedi.
Çünkü aslında neyi kastettiğini kendisi de bilmiyordu.
Belki doğduğu günü.
Belki kardeşinin ölmediği günü.
Belki varlığını.
Kadın elini havada salladı.
“Git odana.”
Çocuk kapıyı kapattı.
O gece ilk kez şunu düşündü:
“Ben olmasaydım, her şey daha mı iyi olurdu?”
Bu düşünce kalıcı oldu.
Dokuz yaşına geldiğinde iç dünyası dış dünyadan daha kalabalıktı.
Henüz sesler yoktu.
Henüz figürler yoktu.
Ama yoğun bir iç konuşma vardı.
Sürekli analiz ediyordu.
“Şimdi böyle yaparsam kızar mı?”
“Bunu söylersem dalga geçerler mi?”
“Yüzüm komik mi?”
“Yürüyüşüm garip mi?”
Zihni asla dinlenmiyordu.
Geceleri uykuya dalmadan önce kalbi hızlı atardı. Nedensiz bir huzursuzluk çökerdi içine. Sanki bir şey olacakmış gibi. Ama hiçbir şey olmazdı.
Sadece içi daralırdı.
O daralma zamanla tanıdık hale geldi.
Kaygı artık bir misafir değil, ev arkadaşıydı.
Bir gün öğretmeni sınıfta bir ödev verdi:
“Büyüyünce ne olmak istiyorsunuz?”
Çocuk uzun süre boş kağıda baktı.
Diğerleri doktor yazdı. Öğretmen yazdı. Polis yazdı.
O yazamadı.
Çünkü geleceği hayal ettiğinde kendini göremiyordu.
Gelecek bulanıktı.
Sanki camın arkasındaydı.
O gün ilk kez cam metaforu zihninde oluştu.
Kendini diğer çocuklardan ayıran görünmez bir cam vardı.
Onlar konuşuyordu.
Gülüyordu.
Plan yapıyordu.
O ise izliyordu.
On yaşına geldiğinde artık ağlamıyordu.
Gerçekten ağlamıyordu.
Canı yansa bile gözleri dolmuyordu.
Bir tür uyuşma başlamıştı.
Duygular var ama uzak.
Acı var ama sanki başkasının.
Sevgi arzusu var ama bastırılmış.
Bu bastırma ileride kırılacaktı.
Ama henüz sadece birikiyordu.
Sessizce.
Derinde.
Ve çocuk, henüz farkında olmasa da, zihni kendi iç dünyasını inşa etmeye başlamıştı.
Gerçek dünyanın karşısına koyabileceği alternatif bir dünya.
Henüz kapısı aralık değildi.
Ama temeli atılmıştı.
Bölüm etkileşimi
