13. bölüm · Gerçek aile (polis)
0,9
Herkese kısa bir bakış attıktan sonra Akın'ın yanına gittim. Onu yavaşça ayağa kaldırıp sımsıkı sarıldım.
Akın bana sarılırken hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Ben de güçlü durmaya çalışıyordum ama gözyaşlarım istemsizce yanaklarımdan süzülüyordu.
Akın perişan hâlde görünüyordu. İnci'den hoşlanıyordu ve bunu ekipte sadece ben biliyordum.
Kulağıma eğilip titreyen sesiyle,
"Alisa... Ben görevden dönünce İnci'ye açılacaktım. O da beni seviyordu... Beraber lunaparka gidecektik... Neden yaptı bunu bana?" dedi.
Ona cevap veremedim.
Sadece ona biraz daha sıkı sarıldım. Sanki acısını biraz olsun üzerime alabilecekmişim gibi...
Tam o sırada ameliyathanenin kapısı açıldı.
Üzerine bembeyaz bir örtü örtülmüş sedyeyi dışarı çıkardılar.
Benim dostumu...
Benim ailemi...
Benden alıp götürüyorlardı.
Akın bir anda kollarımdan sıyrılıp sedyeye doğru koştu. Elleri titreyerek beyaz örtüyü araladı.
İnci'nin solgun yüzü ortaya çıktı.
Görevliler onu sedyeden uzaklaştırmaya çalışıyordu ama Akın bırakmıyordu.
Sürekli İnci'nin adını haykırıyor, gözyaşları durmaksızın akıyordu.
Ben ise dizlerimin üzerine çökmüştüm.
Nefes almak bile ağır geliyordu.
Etrafımdaki bağırışlar yavaş yavaş uzaklaşıyor, yalnızca boğuk uğultular hâline geliyordu.
Görüşüm bulanıklaştı.
Göz kapaklarım ağırlaştı.
Ve sonunda...
Bütün sesler sustu.
Karanlık beni sessizce içine çekti.
ASLAN'DAN
Alisa'nın yere yığıldığını gördüğüm an zaman durmuş gibiydi.
"Alisa!"
Bağırarak yanına koştum. Bir elimle nabzını kontrol ederken diğer elimle sağlık ekibine seslendim.
"Doktor! Buraya!"
Görevliler saniyeler içinde Alisa'nın etrafını sardı.
Onu sedyeye alırlarken gözlerimi bir an bile üzerinden ayırmadım.
Bu sırada Akın'a sakinleştirici yapılmış, doktorlar onu odaya almıştı.
Karel koşarak yanıma geldi.
Alisa'yı sedyeyle acile götürürlerken Sarp da peşlerinden hızla ilerledi.
Ben ve Karel de arkalarından gidecekken koridordaki genç bir kadın sendeledi.
Düşecek gibi görünüyordu.
Karel'e döndüm.
"Kadının yanında kal, doktor çağır. Ben Alisa'yla ilgilenirim. Sana haber veririm."
"Tamam abi."
Hiç vakit kaybetmeden kadının yanına koştu.
Ben de Sarp'ın peşinden acil servise doğru ilerledim.
Alisa'ya damar yolu açılmış, serum takılmıştı.
Sessizce yanındaki sandalyeye oturdum.
Tek istediğim şey gözlerini açmasıydı.
KAREL'DEN
Abimle birlikte Alisa'nın peşinden giderken koridordaki bir kadın aniden sendeledi.
Hemen yanına gidip yumuşak bir sesle konuştum.
"Merhaba, ben Karel. İzniniz olursa sizi acile götürelim. Pek iyi görünmüyorsunuz."
Kadın yorgun bir gülümsemeyle başını salladı.
"Olur... Teşekkür ederim."
"Rica ederim."
Kolundan nazikçe tutup ayağa kaldırdım.
Tam yürümeye başlayacaktık ki bir anda omzuma sıkıca tutundu.
Ayakta durmakta zorlanıyordu.
Daha fazla yorulmaması için onu dikkatlice kucağıma aldım ve asansöre yöneldim.
Acil servise vardığımızda ortalık oldukça yoğundu.
Boş bir sedyeye uzanmasına yardım ettim.
Ardından bir hemşire çağırdım.
Hemşire kısa bir kontrol yaptıktan sonra bana dönüp,
"Biz ilgileniriz. Siz bekleyebilirsiniz," dedi.
Ben de birkaç adım geri çekilip koridorda beklemeye başladım.
Aklım sürekli Alisadaydı .
ZÜLEYHA'DAN
Sedyede uzanırken beni buraya getiren adamın adının Karel olduğunu öğrenmiştim.
Dakikalardır başımdan ayrılmıyor, peş peşe sorular soruyordu.
"İyi misiniz?"
"İyiyim, teşekkür ederim."
Yaklaşık otuz saniye sonra tekrar konuştu.
"Başınız dönüyor mu?"
"Hayır."
Bir dakika bile geçmeden yeniden sordu.
"Emin misiniz?"
Derin bir nefes verdim.
"İyiyim. Bunu onuncu kez söylüyorum."
"Tamam... Sadece merak ettim."
Başımı çevirip gözlerimi kapattım. Belki susar diye düşündüm ama yanılmışım.
"Birazdan hemşire gelir. Siz yine de dinlenin."
Sessiz kaldım.
"Bu arada adınızı öğrenebilir miyim?"
Gözlerimi açıp ona baktım.
"Züleyha."
Memnun olmuş gibi gülümsedi.
"Tanıştığımıza memnun oldum."
Ben ise gözlerimi devirerek iç çektim.
"Ben de, Karel Bey. Ama gerçekten dinlenmek istiyorum."
"Tabii tabii, sizi rahatsız etmeyeyim."
Yaklaşık üç saniye sessizlik oldu.
Sonra tekrar konuştu.
"Su ister misiniz?"
Artık sabrım taşmıştı.
"SUS ARTIK!"
Bir an afalladı.
Sonra iki elini havaya kaldırdı.
"Tamam... Tamam... Sustum."
İçimde tarif edemediğim kadar büyük bir acı vardı.
Şehit olan ekibi tanımıyordum belki ama sonuç değişmiyordu.
Onlar bu vatan için can vermiş polislerdi.
Üstelik İnci...
Alisa'nın ve Akın'ın en yakın arkadaşlarından biriydi.
Onların ne yaşadığını tahmin bile edemiyordum.
Akın'ın yanında Hakan abiyle Yiğit vardı.
Ben de Alisa'nın yanına gitmek istemiştim ama koridorda fenalaşınca buraya getirilmiştim.
Yanımdaki konuşkan adam ise Alisa'nın abisiydi.
Yakışıklıydı...
Ama gerçekten çok konuşuyordu.
Tam bunları düşünürken hemşire yanıma geldi.
Tansiyonumu ölçüp serumumu kontrol etti.
Bir süre sonra göz kapaklarım ağırlaştı.
Serumun etkisiyle derin bir uykuya daldım.
ALİSA'DAN
Gözlerimi açalı on dakika bile olmamıştı.
Serumdaki son damlalar ağır ağır akıyordu.
Aslan kahve almak için kafeteryaya gitmişti.
Karel'in nerede olduğunu bilmiyordum.
Açıkçası pek de umurumda değildi.
Başımı tavana yasladım.
İnci'nin yüzü gözümün önünden gitmiyordu.
Ne zaman gözlerimi kapasam onu görüyordum.
Birkaç hafta önce birlikte kahve içmiş, sertleşmiş tik.
Şimdi ise...
Toprağa verilecekti.
Gözlerimi yeniden kapattım.
Keşke bütün bunlar kötü bir rüya olsaydı.
Ama değildi.
Acı, fazlasıyla gerçekti.
Birkaç saat sonra...
Mezarlıktaydım.
Yaklaşık dört saat önce cenaze töreni bitmiş, insanlar yavaş yavaş dağılmıştı.
Geriye yalnızca bizim ekip ve birkaç polis memuru kalmıştı.
Akın, İnci'nin mezarının başında öylece duruyordu.
Boş bakışlarla toprağa bakıyordu.
Hepimiz aynı durumdaydık.
Sanki içimizden bir parça koparılıp alınmıştı.
Züleyha sessizce yanıma geldi.
Koluma girip kulağıma eğildi.
"Hakan abi Akın'ı getirir. Biz eve geçip hazırlıkları yapalım."
Sessizce başımı salladım.
Konuşacak gücüm yoktu.
Beni arabanın ön yolcu koltuğuna oturttu.
Ardından Yiğit'in yanına gidip onu da çağırdı.
Kendisi arka koltuğa geçti.
Yiğit direksiyonun başına oturdu, emniyet kemerini taktı ve aracı çalıştırdı.
Hiç kimse tek kelime etmiyordu.
Arabada yalnızca motorun sesi vardı.
Dünden beri ne onların evine gitmiştim ne de kendi evime.
Üzerimdeki kıyafetleri bile Züleyha karakoldan getirip bana vermişti.
Şimdi ise İnci'nin evine gidiyor, Kur'an için hazırlık yapacaktık.
İnci'nin ailesi yıllardır yurt dışında yaşıyordu.
Aralarında neredeyse hiç iletişim kalmamıştı.
Ama acı haber ulaşır ulaşmaz ilk uçağa binmişlerdi.
Yaklaşık iki saat içinde burada olacaklarını söylemişlerdi.
Yarın son gündü.
Ondan sonraki sabah operasyon vardı.
Böyle bir kaybın ardından o görevin nasıl geçeceğini bilmiyordum.
Ama ne hissedersek hissedelim...
Gitmek zorundaydık.
İnci'nin evine vardığımızda içerisi çoktan hazırlık telaşına bürünmüştü.
Kimisi sandalyeleri düzenliyor, kimisi mutfakta ikramlıkları hazırlıyor, kimisi de misafirleri karşılıyordu.
Biz de hiç vakit kaybetmeden yardım etmeye başladık.
Kadınlar İnci'nin evindeydi. Erkekler ise yan dairede hazırlıklarla ilgileniyordu. Hakan abi, Yiğit ve Akın da oradaydı.
Ev kalabalık olmasına rağmen insanın içini ürperten bir sessizlik vardı.
Kimse yüksek sesle konuşmuyor, herkes acıyı içinde yaşamaya çalışıyordu.
Yaklaşık iki saat sonra İnci'nin ailesi geldi.
Kapı açıldığı an evdeki sessizlik daha da ağırlaştı.
Annesi kızının fotoğrafını görür görmez dizlerinin üzerine çöktü.
Babası ise tek kelime etmeden başını öne eğdi.
Aralarında yıllardır mesafe vardı belki...
Ama evlat acısı, bütün kırgınlıklardan daha büyüktü.
Bir süre sonra Kur'an-ı Kerim okunmaya başlandı.
Evde yalnızca hocanın sesi yankılanıyordu.
Ben ise başımı eğmiş, gözlerimi kapatmış dua ediyordum.
İnci'nin gülüşü kulaklarımda çınlıyordu.
Onunla yaşadığımız onlarca anı zihnimde tek tek canlanıyordu.
Kur'an bitince misafirler yavaş yavaş dağılmaya başladı.
Saat ilerledikçe ev tamamen boşaldı.
Geride sadece biz kalmıştık.
Herkes sessizce ortalığı toplamaya koyuldu.
Tabaklar kaldırıldı, sandalyeler eski yerine çekildi.
Ev yeniden sessizliğe gömüldü.
O sırada Akın'ın ortalıkta olmadığını fark ettim.
Onu kontrol etmek için İnci'nin odasına yöneldim.
Kapıyı hafifçe araladığımda içim burkuldu.
Akın yatağın üzerine uzanmıştı.
Kollarının arasında İnci'ye ait bir sweatshirt vardı.
Başını kumaşa gömmüş, ağlaya ağlaya uyuyakalmıştı.
Sessizce kapıyı kapatacakken Yiğit yanıma geldi.
İçeri girip Akın'ın omzuna hafifçe dokundu.
"Akın... Hadi kardeşim."
Akın gözlerini açmadı.
Yiğit onu yavaşça ayağa kaldırdı.
Bir kolunu omzuna alarak evden çıkardı.
Gitmeden önce bana döndü.
"Biz Akın'ı eve götürüyoruz."
Başımı salladım.
"Benim arabamı alın."
"Ya sen?"
"Taksiyle geçerim."
"Tamam."
Anahtarları Yiğit'e uzattım.
Birkaç saniye sonra üçü de evden ayrıldı.
Onların arkasından uzun süre baktım.
Sonra derin bir nefes alıp ben de evden çıktım.
Sokağın başındaki taksi durağına kadar ağır adımlarla yürüdüm.
İlk duran taksiye bindim.
"Karakola gidebilir miyiz, abi?"
"Tabii kızım."
Araba yavaşça hareket etti.
Radyoda eski bir türkü çalıyordu.
Camdan dışarı bakıyor ama hiçbir şeyi görmüyordum.
Aklım hâlâ İnci'deydi.
Yaklaşık yirmi dakika sonra karakola vardık.
Ücreti ödeyip içeri girdim.
Koridorlar bomboştu.
Dinlenme odasına geçtim.
Masanın üzerine operasyon dosyalarını bıraktım.
Yarınki görevi tekrar gözden geçirmeye başladım.
Haritalar...
Fotoğraflar...
Giriş noktaları...
Kaçış güzergâhları...
Her ayrıntıyı yeniden inceledim.
Yaklaşık iki saat sonra gözlerim artık satırları seçemiyordu.
Dosyayı kapattım.
Ranzaların olduğu köşeye yürüdüm.
Bana ait olan alt yatağa uzandım.
Daha başımı yastığa koyar koymaz gözlerim kapandı.
O gece uykum sık sık bölündü.
Her uyandığımda aynı görüntü zihnime geliyordu.
İnci'nin üzerini örten o bembeyaz örtü...
Ve Akın'ın çaresiz çığlığı...
Gece sarp aramış beni almaya geldiğini söylemişti dışarı çıkıp arabaya yerleştim .uyandığımda yatağımda yatıyordum.
...
Motorun kontağını kapatırken karakolun bahçesine kısa bir bakış attım.
Hava yeni yeni aydınlanıyordu.
Gökyüzü griydi.
Sanki birazdan olacakları biliyor gibiydi.
Kaskımı çıkarıp motorun aynasına baktım.
Birkaç saattir uyumamıştım.
Göz altlarım morarmıştı ama buna alışkındım.
Bizim meslekte uykusuzluk, kahve ve sessizlik sıradan şeylerdi.
Motorun selesine hafifçe vurdum.
"Akşama görüşürüz."
Kendi kendime mırıldanıp binaya doğru yürüdüm.
Kapıdan girer girmez güvenlikteki polis memuru başıyla selam verdi.
"Günaydın amirim."
"Kolay gelsin."
Merdivenlerden ikinci kata çıktım.
Koridor her zamankinden daha sessizdi.
Göreve çıkacağımız günlerde herkes gereğinden fazla susardı.
Çünkü konuşacak fazla bir şey kalmazdı.
Herkesin aklında aynı soru vardı.
Dönecek miyim?
Dinlenme odasının kapısını açtım.
İçeride herkes çoktan toplanmıştı.
Yiğit koltuğa yayılmış telefonuyla oynuyordu.
Akın önündeki dosyaya dalgın gözlerle bakıyordu.
Hakan abi kahvesinden küçük yudumlar alırken, Züleyha ekipman çantasını son kez kontrol ediyordu.
Kapıyı kapatınca hepsi bana döndü.
"Hoş geldin amirim."
"Günaydın."
Çantamı masanın üzerine bıraktım.
"Her şey hazır mı?"
Hakan abi başını salladı.
"Hazır."
Züleyha söze girdi.
"Sadece savcıyı bekliyoruz."
Yiğit esneyerek doğruldu.
"Bir de ben tam uyanabilsem harika olacak."
Akın, günler sonra ilk kez belli belirsiz gülümsedi.
"Sen operasyonun ortasında bile uyursun."
Yiğit omuz silkti.
"Uyurum."
Hiç düşünmeden verdiği cevap odadaki gerginliği birkaç saniyeliğine dağıttı.
Hepimiz istemsizce güldük.
Ben bile...
Bazen böyle küçük anlara ihtiyaç duyuyorduk.
Çünkü birazdan başlayacak ciddiyet saatlerce sürecekti.
Tam o sırada kapı yeniden açıldı.
İçeri Cumhuriyet Savcısı Rüzgar Karahan girdi.
Üzerinde her zamanki gibi siyah takım elbisesi vardı.
Sakin adımlarla içeri ilerledi.
Odayı kısa bir bakışla süzdükten sonra,
"Günaydın." dedi.
"Günaydın savcım."
Tek tek herkesle tokalaştı.
Sıra bana geldiğinde hafifçe gülümsedi.
"Tekrar karşılaştık, Asi Kedi."
Ben de istemsizce gülümsedim.
"Sanırım kader bizi sürekli aynı yola çıkarıyor."
Akın ikimize sırayla baktı.
"Bir dakika..."
"Ne oldu?"
"Siz tanışıyor musunuz?"
Rüzgar hafifçe güldü.
"Biraz."
Yiğit kaşını kaldırdı.
"'Biraz' ne demek?"
"Uzun hikâye."
Yiğit bu kez bana döndü.
"Kesin amirim yine birilerini dövmüştür."
Hakan abi kahvesini masaya bıraktı.
"Ben de aynı şeyi düşündüm."
Kollarımı göğsümde bağladım.
"Beni neden herkes böyle görüyor?"
Akın gülümseyerek cevap verdi.
"Çünkü genelde haklı çıkıyorsun."
Odada kısa süreli bir kahkaha yükseldi.
Tam o sırada hoparlörden anons duyuldu.
"Kılıç Ekibi, toplantı odasına."
Gülümsemeler bir anda kayboldu.
Herkes aynı anda ayağa kalktı.
Maskelerimizi taktık.
Silahlarımızı kontrol ettik.
Şarjörler...
Telsizler...
Yedek mühimmat...
Her şey son kez gözden geçirildi.
Kimse konuşmuyordu.
Koridorda yan yana yürümeye başladık.
Botlarımızın zemine vuran sesi bütün binada yankılanıyordu.
Toplantı odasının kapısı açıldığında diğer iki ekip çoktan yerlerini almıştı.
Kurt Ekibi...
İntikam Ekibi...
Toplam on sekiz polis...
Herkes masanın etrafında sessizce bekliyordu.
Odanın ortasında büyük bir ekran bulunuyordu.
Ben masanın başındaki sandalyeye oturdum.
Rüzgar ise tam karşımdaki yerine geçti.
Birkaç saniye sonra kapı yeniden açıldı.
İl Emniyet Müdürü içeri girdi.
Hepimiz aynı anda ayağa kalktık.
"Rahat."
Tekrar yerlerimize oturduk.
Müdür önündeki dosyayı açtı.
"Olay büyüdü."
Kimse konuşmadı.
"Elde ettiğimiz bilgiler doğrulandı."
Ekrana peş peşe fotoğraflar yansımaya başladı.
Uyuşturucu...
Kaçak silahlar...
Sahte kimlikler...
Kaçırılan insanlar...
Her fotoğraf dosyanın düşündüğümüzden daha ağır olduğunu gösteriyordu.
Müdür konuşmasına devam etti.
"Bu operasyon yalnızca gözaltı amacı taşımıyor."
Odadaki sessizlik daha da ağırlaştı.
"İçeride çok sayıda sivil bulunabileceği değerlendiriliyor."
Kısa bir duraksamanın ardından ekledi:
"Önceliğimiz siviller."
Başımı hafifçe salladım.
Bu bizim için yeni değildi.
Her operasyonda önce siviller gelirdi.
Müdür gözlerini bana çevirdi.
"Başkomiser Alisa."
"Emredin müdürüm."
"Operasyonun saha koordinasyonunu sen yöneteceksin."
"Anlaşıldı müdürüm."
Ardından Rüzgar'a döndü.
"Cumhuriyet Savcısı Rüzgar Karahan."
"Efendim."
"Gözaltı ve adli işlemleri sahada siz yöneteceksiniz."
"Anlaşıldı."
Müdür dosyayı kapattı.
"Çıkış saati yarın 04.30."
Hepimiz notlarımızı aldık.
Kapıya yönelmeden önce son kez konuştu.
"Bugün herkes ailesiyle vakit geçirsin."
Kimse cevap vermedi.
Çünkü bu cümlenin ne anlama geldiğini hepimiz biliyorduk.
Bazen...
Bir polis için eve vedalaşarak çıkmak, gerçekten bir veda olabiliyordu.
Toplantı sona erdi.
Herkes sessizce ayağa kalktı.
Kapıya doğru yürürken Akın omzuma hafifçe dokundu.
"Alisa..."
"Dinliyorum."
"Korkuyor musun?"
Derin bir nefes aldım.
İlk kez bu soruya kendime bile yalan söylemedim.
"Evet."
Akın birkaç saniye sustu.
"Ben de."
Omzuna hafifçe vurdum.
"Korkmak normal."
Başımı kaldırıp koridorun sonuna baktım.
"Önemli olan... Korkmana rağmen yürümeye devam etmek."
Akın sessizce başını salladı.
Yan yana koridorda yürümeye devam ettik.
Çünkü bazen cesaret...
Korkmamak değil,
Korkuyla birlikte yürüyebilmekti.
O günden sonra kendimi odama kapatmış kimseyle görüşmeemiştim çelik ailesi ile uzun zamandır konuşmamıştık zaten bu yüzden onları aramaya yeltenmemiş sadece yakınlarım dediğim kişileri arayıp görüşmüştüm .
...
Saat 03.48
Karanlık, şehrin üzerine ağır bir örtü gibi çökmüştü.
Operasyon aracının içinde çıt çıkmıyordu.
Motorun uğultusu dışında duyulan tek şey nefes alışlarımızdı.
Kaskımı dizlerimin üzerine koymuş, gözlerimi kapatmış bekliyordum.
Bu sessizliği seviyordum.
Çünkü biliyordum...
Birazdan yerini bağırışlar, silah sesleri ve telsiz anonsları alacaktı.
Karşımda oturan akın eldivenlerini defalarca düzeltiyordu.
Yanındaki yiğit her operasyon öncesi gibi sessizdi.
Hakan abi gözlerini tavana dikmiş, derin düşüncelere dalmıştı.
Züleyha bana baktı.
"İyi misin amirim?"
Başımı hafifçe salladım.
"İyiyim."
Yalan söylemiştim.
Operasyondan hemen önce kim gerçekten iyi olabilirdi ki?
Tam o sırada telsizden boğuk bir ses yükseldi.
"Beş dakika."
Hepimiz aynı anda doğrulduk.
Maskelerimizi taktık.
Silahlarımızı son kez kontrol ettik.
Yedek şarjörler...
Telsiz...
El feneri...
Kelepçe...
Her şey yerindeydi.
Araç yavaşlamaya başladı.
Kalbimin ritmi istemsizce hızlandı.
Her operasyonda aynı şey oluyordu.
Ne kadar tecrübe kazanırsan kazan...
İnsan yine de hissediyordu.
Araç sessizce durdu.
Kapılar açıldı.
Soğuk sabah havası yüzüme çarptı.
Sessizce araçtan indik.
Botlarımızın zemine vuran sesi dışında hiçbir ses duyulmuyordu.
Elimi kaldırıp ekibe dur işareti verdim.
Herkes olduğu yerde kaldı.
Çevreyi dikkatlice inceledim.
Her şey normal görünüyordu.
Ama en tehlikeli anlar...
Her şeyin normal göründüğü anlardı.
Derin bir nefes aldım.
"Başlıyoruz."
Kimse konuşmadı.
Herkes yalnızca başıyla onay verdi.
Dikkatlice ilerlemeye başladık.
Adımlarımız kontrollüydü.
Her köşe, her pencere, her gölge tek tek kontrol ediliyordu.
Tam hedef binaya yaklaşmıştık ki içeriden büyük bir gürültü yükseldi.
Ardından ikinci...
Sonra üçüncü...
Telsizler aynı anda canlandı.
"Amirim, içeride hareket var!"
"Anlaşıldı."
Sesim düşündüğümden daha sakindi.
Adrenalin bazen insanı garip bir şekilde sakinleştiriyordu.
El işaretleriyle ekibi yönlendirdim.
İki kişi sağ cepheye...
İki kişi arka girişe...
Ben, Akın ve Yiğit ana girişe ilerledik.
Tam o sırada...
Pat!
Bir silah sesi...
Ardından bir tane daha...
Sonra peş peşe birkaç el ateş edildi.
Kalbim göğsüme yumruk atıyordu.
Telsize uzandım.
"Yiğit!"
"İyiyim amirim!"
"Akın!"
"Buradayım!"
"Hakan abi!"
"Tamamız!"
İçimden sessizce şükrettim.
Kimseye bir şey olmamıştı.
Tam rahatlayacakken Züleyha'nın sesi duyuldu.
"Amirim!"
Hızla ona döndüm.
Kolunu tutuyordu.
Montunun kolundan ince bir kan çizgisi süzülüyordu.
Hiç vakit kaybetmeden yanına koştum.
"İyi misin?"
Dişlerini sıkarak başını salladı.
"Bana bir şey olmadı."
Kolunu inceledim.
Mermi sadece sıyırıp geçmişti.
"Küçük bir sıyrık."
"Ciddi değil."
"Baskı uygula."
"Tamam."
İlk yardım sargısını çıkarıp yarasına bastırdı.
Acısını belli etmemeye çalışıyordu.
İşte bu yüzden ona güveniyordum.
Güçlüydü.
Ama inat edip yarasını gizlemeye çalışacak kadar sorumsuz değildi.
Operasyon bütün hızıyla devam ediyordu.
İçeriden bağırışlar yükseliyordu.
Bir kadın sesi...
Ardından bir çocuk ağlaması...
İçim sıkıştı.
Dosya doğru çıkmıştı.
Gerçekten içeride siviller vardı.
Silah sesleri bir süre daha devam etti.
Sonra...
Yavaş yavaş kesildi.
Dakikalar saat gibi geçiyordu.
Sonunda telsizden beklediğimiz ses duyuldu.
"Amirim."
"Dinliyorum."
"Bölge kontrol altında."
Olduğum yerde birkaç saniye kıpırdayamadım.
Bitmişti.
Gerçekten bitmişti.
Maskemi yavaşça çıkardım.
Soğuk sabah havasını derin bir nefesle içime çektim.
Gökyüzü aydınlanmaya başlamıştı.
Güneş doğuyordu.
Ama bizim için gece yeni bitmişti.
Yiğit yanıma geldi.
Yüzü is içindeydi.
Kaskını çıkarıp gülümsedi.
"Amirim."
"Hı?"
"Biraz gülümsesene."
"Neden?"
"Çünkü..."
Etrafına baktı.
"Hepimiz döndük."
İlk kez etrafıma dikkatlice baktım.
Akın ayaktaydı.
Hakan abi ayaktaydı.
Züleyha kolundaki pansumana rağmen gülümsüyordu.
Ve...
Ekibim eksiksizdi.
İşte o an...
Saatlerdir omuzlarımda taşıdığım yük sessizce dağıldı.
Yüzümde küçük bir tebessüm belirdi.
"İyi iş çıkardınız."
Yiğit hemen söze atıldı.
"Amirim, bunu iltifat olarak kabul ediyoruz." Sözünü bitirmeden kahkahalarla boğulmuştu.
Akın küçük bir gülümseme ile yetindi.
Züleyha omzuma hafifçe vurdu.
"Bugün de ölmedik."
Hepimiz kısa bir an sustuk.
Sonra doğmakta olan güneşe baktım.
İçimden yalnızca tek bir cümle geçti.
"Bugün şans bizim yanımızdaydı."
