3. bölüm / 3
Gerçeğin Sessiz HaliEl Yazısı
Bölümler 3Şu an: El Yazısı
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Her şey o gece başlamıştı.
En azından ben öyle hatırlıyordum.
Bazı geceler vardır, insanın hayatını ikiye böler. Öncesinde kim olduğunuzu bildiğinizi sanırsınız. Sonrasında ise kendinize bile yabancılaşırsınız. Benim için o gece, bir şeylerin sona erdiği gece değildi. Aksine, uzun zamandır içimde sessizce büyüyen bir şeyin nihayet kendini gösterdiği geceydi.
Mert’i ilk gördüğüm akşamı hatırlıyorum.
Üzerinde siyah bir gömlek vardı. Saçları düzgün, ayakkabıları kusursuzdu. İnsanların karşısına çıkarken kendilerine ne kadar özen gösterdiklerini fark ederim. Bana kalırsa bir insanın kendisi hakkında en çok şey anlattığı an, başkalarının onu izlediğini bildiği andır.
Mert, izlenmekten rahatsız olmayan insanlardandı.
Hatta bundan hoşlandığını söyleyebilirdim.
Bana ilk ne zaman gülümsediğini hatırlamıyorum. Yalnızca o gülümsemeyi gördüğümde, uzun zamandır ilk kez birinin karşısında kendimi açıklamak zorunda kalmayacağımı düşündüğümü hatırlıyorum.
Ne kadar yanıldığımı anlamam uzun sürmedi.
Ama o zamanlar henüz bilmiyordum.
“Sen hep böyle misin?” diye sormuştu bana.
Kadehimi dudaklarıma götürürken ona bakmıştım.
“Nasıl?”
“Sanki bulunduğun yerde olmak istemiyormuşsun gibi.”
Gülümsemiştim.
“Belki de istemiyorumdur.”
Bunu söylediğimde güldü. Ben de onunla birlikte güldüm. Şimdi düşündüğümde, o akşam söylediğim hiçbir şeyin gerçekten önemli olmadığını fark ediyorum. Önemli olan, Mert’in beni dinlerken yüzünde beliren ifadeydi. Sanki söylediğim her kelimenin arkasında başka bir anlam arıyor, benim kendime bile itiraf etmediğim şeyleri biliyormuş gibi davranıyordu.
Bundan hoşlanmıştım.
Birinin beni anlayabildiğine inanmak istemiştim.
İlk haftalarımız güzeldi. En azından ben öyle anlatırdım.
Gece yarısı gelen mesajlar, uzun telefon konuşmaları, masanın üzerinde unutulan kahve fincanları… Bazen saatlerce konuşur, bazen de yan yana oturup hiçbir şey söylemezdik. Mert, sessizliğimi bile anladığını söylerdi.
Bir keresinde ona, insanların benim hakkımda çok çabuk karar verdiğini anlatmıştım.
Bana uzun uzun baktı.
“Belki de onlara kendini yanlış tanıtıyorsundur,” dedi.
O cümleye çok gülmüştüm.
Aylar sonra aynı cümleyi başka bir biçimde yeniden duyacağımı bilmiyordum.
Mert’le ilk ciddi tartışmamızın ne hakkında olduğunu hatırlamakta zorlanıyorum. Bazen bir ayrıntı geliyor aklıma, bazen başka bir şey. O gece geç kaldığımı, telefonumu açmadığımı ve eve girdiğimde onu salonda otururken gördüğümü hatırlıyorum.
Üzerindeki gömleğin kolları dirseklerine kadar kıvrılmıştı. Önündeki sehpanın üzerinde iki fincan kahve vardı. Birinin içilmediğini hemen fark etmiştim.
“Neredeydin?” diye sordu.
“Dışarıdaydım.”
“Bunu biliyorum, Defne.”
Cevap vermedim. Çantamı koltuğa bırakıp mutfağa yürüdüm. Ardım sıra geldiğini duydum.
Bana bağırmadı.
Sesini yükseltmedi.
Yalnızca neden endişelendiğini, neden telefonumu açmamamın onu üzdüğünü ve benim bazen insanlara nasıl hissettirdiğimi anlattı.
Konuşması bittiğinde kendimi savunuyordum.
Nedenini bilmiyorum.
Oysa bana herhangi bir suçlama yöneltmemişti. En azından hatırladığım kadarıyla.
“Beni yanlış anlıyorsun,” demiştim.
Mert başını iki yana salladı.
“Ben seni yanlış anlamıyorum. Sen kendini anlatmayı bilmiyorsun.”
O gece bu cümleyi önemsemedim.
Sonraki günlerde de önemsemedim.
Zaten insan, hayatını değiştirecek şeylerin başına geldiğini çoğu zaman o anda anlamaz. Bazı şeyler önce küçük görünür. Sonra alışkanlığa dönüşür. Bir süre sonra da onlarsız nasıl yaşadığınızı hatırlayamazsınız.
Ben de hatırlayamıyorum.
Mert’in yanındayken zamanla daha az konuşmaya başladım. Bir şey anlatmadan önce onun ne düşüneceğini hesaplıyor, bir tartışmadan sonra kendi söylediklerimi tekrar tekrar zihnimde canlandırıyordum.
Bazen bir cümleyi söylediğimi çok net hatırlardım.
Mert ise öyle bir şey söylemediğimi söylerdi.
Bazen de onun söylediği bir şeyi günler sonra kendim söylemişim gibi hatırlardım.
Bunun ne zaman başladığını bilmiyorum.
Belki de hep böyleydim.
İnsan kendisi hakkında yeterince kötü şey duyduğunda, bir noktadan sonra bunları başkasının ağzından duymaya ihtiyaç duymuyor.
Ben de kendi kendime konuşmaya başlamıştım.
O zamanlar bunu kimseye anlatmadım.
Bir gece, Mert uyuduktan sonra çalışma odasına geçtim. Masanın üzerinde yarım kalmış bir kahve, kapalı bir dizüstü bilgisayar ve günlerdir elimi sürmediğim defterim vardı. Defteri açtım. Sayfalar boştu.
Bir süredir yazamıyordum.
Eskiden kelimeler benim için sığınacak bir yerdi. Ne zaman bir şey canımı sıksa, ne zaman kendimi kimsenin anlayamayacağını düşünsem, oturup yazardım. İnsanların yüzüne söyleyemediklerimi kâğıda anlatırdım.
Son zamanlarda ise yazdığım hiçbir şeye güvenemiyordum.
Bir anıyı anlatmaya başlıyor, sonra onu gerçekten yaşayıp yaşamadığımı sorguluyordum. Bir cümleyi yazıyor, birkaç dakika sonra üzerini çiziyordum. Bazen bir sayfayı tamamen yırtıp atıyordum.
O gece kendime bir söz verdim.
Ne olursa olsun, yaşadıklarımı yazacaktım.
Kimsenin ne düşüneceğini umursamadan.
Defterin ilk sayfasına tarihi attım. Sonra uzun süre kalemi elimde tuttum.
Nihayet tek bir cümle yazabildim.
Bazen insan, yaptığı şeylerden değil, yaptığına inandığı şeylerden korkar.
Cümleyi birkaç kez okudum.
Sonra defteri kapatıp odadan çıktım.
Ertesi sabah Mert mutfakta kahve hazırlıyordu. Beni görünce gülümsedi. Her zamanki gibi, sanki aramızda hiçbir sorun yaşanmamış gibi.
“Nasıl uyudun?” diye sordu.
“İyi.”
“Güzel.”
Kahvesini aldı, yanıma geldi ve alnımdan öptü.
O an ona söylemek istediğim bir şey vardı. Gece yazdığım cümleden, son zamanlarda kendime neden güvenemediğimden, zihnimin içindeki o tuhaf boşluklardan bahsetmek istiyordum.
Ama vazgeçtim.
Çünkü bana baktığında gözlerinde gördüğüm şeyin ne olduğunu anlayamıyordum.
Endişe miydi?
Yorgunluk mu?
Yoksa benden sakladığı bir şey mi vardı?
O sabah hiçbir şey sormadım.
Bunun yerine kahvemi içtim ve işe gitmek için hazırlandım.
Akşam eve döndüğümde çalışma odasının kapısı açıktı.
Defterim masanın üzerinde duruyordu.
Açık.
İlk sayfasında, benim yazdığım cümlenin hemen altında başka bir cümle vardı.
Bunu sen yaptın, Defne.
Uzun süre kâğıda baktım.
Önce birinin benimle şaka yaptığını düşündüm. Sonra cümlenin altındaki harflere dikkat ettim. Yazı benim el yazıma benziyordu. Hatta bazı harfleri yazarken kalemi nasıl bastırdığımı bile tanıyabiliyordum.
Ama o cümleyi yazdığımı hatırlamıyordum.
Defteri kapatıp yeniden açtım.
Cümle hâlâ oradaydı.
Mert eve geldiğinde onu salonda bekliyordum. Defteri sehpanın üzerine bıraktım ve hiçbir şey söylemeden kendisine uzattım.
Okudu.
Sonra yüzüme baktı.
“Bunu neden yazdın?” diye sordu.
“Ben yazmadım.”
Bir süre sustu.
Ardından defteri kapattı ve sehpanın üzerine bıraktı.
“Defne, son zamanlarda iyi görünmüyorsun.”
İşte o an öfkelendim.
“Ben sana bir şey soruyorum.”
“Ben de sana cevap veriyorum.”
“Bunu sen mi yazdın?”
Yüzündeki ifade değişmedi.
“Hayır.”
Ona inanmak istedim.
Gerçekten istedim.
Ama o gece ilk kez, karşımda oturan adamın bana baktığında ne düşündüğünü merak etmekten daha çok, benim hakkımda ne bildiğini merak ettim.
Mert ayağa kalktı. Defteri eline alıp bana uzattı.
“Bazen insan, kendine itiraf etmek istemediği şeyleri yazabilir,” dedi. “Bu, onları hatırlamadığı anlamına gelmez.”
Ona cevap vermedim.
Defteri aldım ve çalışma odasına gittim. Kapıyı kapattım. Sayfayı yeniden açtım.
Cümlenin altında küçük bir iz vardı. Sanki daha önce yazılmış başka bir şey silinmiş, kâğıdın üzerinde yalnızca belli belirsiz bir baskı kalmıştı.
Parmak uçlarımla sayfanın üzerinden geçtim.
Sonra defterin son sayfalarını çevirdim.
En arkada, daha önce hiç görmediğime emin olduğum bir fotoğraf vardı.
Fotoğrafta üç kişi bulunuyordu.
Mert.
Ben.
Ve yüzünü tanıdığım hâlde adını bir türlü hatırlayamadığım bir kadın.
Fotoğrafın arkasına tek bir tarih yazılmıştı.
17 Ekim.
Altında ise, benim el yazımla yazılmış başka bir cümle vardı.
O gece olanları kimseye anlatma.
Fotoğrafı elimde tutarken içimde tuhaf bir his belirdi.
Kadını daha önce görmüştüm.
Bundan emindim.
Hatta onunla konuştuğumu, sesini duyduğumu ve bir zamanlar bana çok yakın olduğunu bile hatırlıyor gibiydim.
Ama yüzünü zihnimde canlandırmaya çalıştığım her seferinde görüntü dağılıyordu.
Sanki zihnim, onu hatırlamamı istemiyordu.
Fotoğrafı çekmeceye koydum.
O gece ilk kez, geçmişimde unuttuğum bir şey olduğundan değil, birilerinin bana unutmam gereken bir şey olduğunu söylemiş olabileceğinden korktum.
Ve nedense, aklıma gelen ilk kişi Mert değildi.
Kendimdim.
Çünkü fotoğrafın arkasındaki yazıyı tanıyordum.
Ve bir zamanlar, o cümleyi yazarken neyi kastettiğimi biliyordum.
Bölüm etkileşimi
