ŞAHMARAN SOYU

Vaveyla Yazarı: Melike Başoğlu

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 5Şu an: ŞAHMARAN SOYU

Ben kimdim? Nereden geliyordum? Kimin çocuğuydum, kimin soyundan geliyordum? Ben neden yaşıyordum?

Hayatım boyunca doğru bildiğim her şey yalandı. Ben bir yalanın üzerine büyümüştüm. Annem bildiğim kadın, babam bildiğim adam… Hepsi koca bir yalandan ibaretti. Daha önce yüzünü görmediğim, varlığını bile hissetmediğim bir ikizim vardı. Şimdiyse adını yeni öğrendiğim, Mardin’de yaşayan güçlü bir aşiret reisi olan dedem…

Beni yıllarca aramıştı. Ya da bizi… Melis’i ve beni.

Melis’le ikizdik. Buna inanmak istemiyordum ama rüyalarımda gördüğüm kızıl saçlı bebek, gerçeği inkâr etmeme izin vermiyordu. O bebek Melis’ti. Benim ikizimdi. Kocamın eski sevgilisi, hayatım boyunca varlığından habersiz yaşadığım ikizimdi. İnsan kendi hayatının bu kadar büyük bir yalanın üzerine kurulduğunu öğrendiğinde nereye sığınırdı? Kime güvenir, kime inanırdı?

Aradan altı ay geçmişti. En son kasım ayındaydık. Altı ay geçtiğine göre şimdi Nisandaydı. Bir ay sonra doğum günümüzdü. Melis’le benim doğum günümüz…

İki kız kardeştik. Aynı kanı taşıyor, aynı gün doğmuş, aynı anne ve babadan dünyaya gelmiştik. Ama aynı soyadını bile taşımıyorduk. Ben Karaca’ydım. Peki, Melis’in soyadı neydi? O da benim gibi gerçek ailesinden koparılmış mıydı, yoksa her şeyi bilerek mi büyütülmüştü?

Dedem Azad Şahmaran

Eğer benim dedem Azad Şahmaran’sa neden ben Şahmaran soyadını taşımıyordum? Neden üvey babamın soyadını almıştım? Gerçek ailemi benden çalan kişi, kimliğimi de mi çalmıştı? Soyadımı kim değiştirmişti? Beni ailemden koparanlar bunu neden yapmıştı?

Sorular zihnimde birbirine çarpıyor, her biri beni biraz daha nefessiz bırakıyordu. Öğrendiğim her gerçek, geçmişimde açılan yeni bir yaranın habercisiydi. Artık hiçbir şeyden emin değildim. Ne ailemden, ne geçmişimden ne de kendi hayatımdan…

Ama bir şeyden emindim. Dedeme ulaşmalıydım.

Azad Şahmaran beni yıllarca aramıştı. Belki hâlâ arıyordu. Belki de benim yaşadığımı öğrenebilmek için yıllardır bir kapının açılmasını bekliyordu. Bunu bilmiyordum. Bildiğim tek şey, Mehmet’in malikanesinde kaldığım sürece kendi geçmişime ulaşamayacağımdı.

Buradan gitmeliydim.

Gerekirse Mehmet’in karşısına çıkacak, onun en zayıf noktasını bulacak, hatta kendimi ona yem olarak kullanacaktım. Özgürlüğüm için ne yapmam gerekiyorsa yapacaktım. Çünkü artık yalnızca bu evden kurtulmak istemiyordum. Kim olduğumu öğrenmek istiyordum.

Fakat bütün bunları nasıl yapacaktım?

Mehmet’in gözleri üzerimdeyken, attığım her adımın hesabı sorulurken, bu malikaneden nasıl kaçacaktım?

Ve en önemlisi…

"Azad Şahmaran’a ulaşmayı başarabilirsem, karşısında bulacağım adam gerçekten beni yıllarca arayan dedem mi olacaktı, yoksa geçmişimin bir başka karanlık sırrı mı?"

Odanın içinde duruyorduk. Mehmet gözlerini bir an olsun benden ayırmıyordu. Sanki odadaki tek kişi benmişim gibi yalnızca bana bakıyordu. Yüzündeki ifadeyi çözmeye çalışıyordum ama gözlerinde ne düşündüğünü anlamama yetecek tek bir ipucu bile yoktu. Arkamızda duran adam ise Mehmet'ten gelecek cevabı bekliyordu.
“Mehmet, ne yapacağız? Bir planın var mı?” diye sordu.
Mehmet, bakışlarını nihayet benden ayırarak yavaşça arkasına döndü.
“Miraç, hemşireyi çağır. Elif'i uyandırsın. Sonra da hazırlanın, buradan gidiyoruz,” dedi kararlı bir sesle.
“Nereye gideceğiz? Azad Mardin'de, biz Rusya'dayız. Bizi bulması imkânsız,” dedi, adının Miraç olduğunu yeni öğrendiğim adam.
Mehmet'in çenesi gerildi. Birkaç saniye boyunca Miraç'ın gözlerinin içine baktıktan sonra yeniden bana döndü. Sanki söyleyeceği şeyin benim de duymamı istemediği bir tarafı vardı.
“Azad'ın bizi bulup bulamayacağını tartışacak vaktimiz yok. Onun neler yapabileceğini senden daha iyi biliyorum. Burada kalırsak hepimizin hayatını tehlikeye atmış oluruz.”
Miraç bir şey söylemek için ağzını açtı ama Mehmet elini kaldırarak onu susturdu.
“Hazırlan. On dakika içinde burada olmayacağız.”
Miraç daha fazla itiraz etmeden odadan çıktı. Kapı kapandığında içeride yalnızca ikimiz kalmıştık. Mehmet'in bakışları yeniden üzerime çevrildiğinde içimde anlamlandıramadığım bir huzursuzluk belirdi.
“Benimle geliyorsun,” dedi.
Kaşlarımı çatarak ona baktım.
“Nereye?”
“Güvenli bir yere.”
“Ben seninle hiçbir yere gelmiyorum!”
Sesim beklediğimden daha sert çıkmıştı. Fakat Mehmet'in yüzünde en ufak bir değişiklik olmadı. Bana doğru bir adım attı, ben de istemsizce geriye çekildim.
“Beni dinle, Nare. Şu an sana her şeyi anlatamam ama burada kalamayız.”
“Bana neyi anlatamıyorsun, Mehmet? Kim bu Azad?
Sorularımın ardı arkası kesilmiyordu. İçimde biriken öfke, korkunun önüne geçmişti. Bana bir şeyler anlatmasını istiyordum. Artık karanlıkta bırakılmaktan, herkesin bir şeyler bilip benim hiçbir şeyden haberdar olmamamdan yorulmuştum.
Mehmet gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Sanki sabrının sonuna gelmişti.
“Her şeyi öğreneceksin. Sana söz veriyorum. Ama önce buradan sağ salim çıkmamız gerekiyor.”
“Ya sana inanmıyorsam?”
Bu kez sustu. Bakışları yüzümde dolaştı, ardından gözlerimin içine yerleşti.
“İnanmak zorunda değilsin,” dedi alçak bir sesle. “Ama benimle gelmek zorundasın, çünkü seni bir kez daha kaybetmeyi göze alamam.”
Söyledikleriyle olduğum yerde kaldım.
Bir kez daha mı?
“Ne demek bir kez daha, Mehmet? Sen neden beni kaybetmeyi göze alamazsın?”

Mehmet’in yüzündeki ifade değişti. Gözlerini gözlerime dikti, ardından çenesini sıkarak konuşmaya başladı.

“O gece…” dedi. “O gece eve ateş açtıran bendim, Nare. Sen ve Elif benim yüzümden bu hâldesiniz, tamam mı? Melis beni engellemeye çalıştı ama o sırada gözüm dönmüştü. Seni Aras’ı öperken görünce ne yapacağımı, ne düşüneceğimi bilemedim. Öfkeme yenik düştüm ve eve ateş yağdırdım. Sizin vurulacağınızı düşünmedim. Senin vurulmayacağını, Aras’ın seni koruyacağını sandım. Ama o şerefsiz o kadar güçsüz ki bir buçuk metre boyundaki kadını bile koruyamamış.”

Mehmet’in söyledikleri kulaklarımda yankılanırken olduğum yerde donup kaldım.

O gece bizi öldürmek isteyen Mehmet’ti. Eve ateş açtıran, kurşunların üzerimize yağmasına neden olan da oydu. Bizi korumaya çalışan ise Melis’ti.

Melis…

Yeni tanıdığım ikiz kardeşim, beni korumak için kendi hayatını tehlikeye atmıştı. Peki, ben onun kardeşi olmayı hak etmiş miydim?

“Yanılıyorsun, Mehmet.” Sesim düşündüğümden daha kararlı çıkmıştı. “Aras beni korudu. Üzerime kapandı ve mermiler ona isabet etti. Onu kanlar içinde görünce kendi isteğimle ayağa kalktım. Çünkü Aras ölecekse ben de ölmek istedim. Anlıyor musun? Ben de onunla ölmek istedim. Senin oyuncağın olmaktansa Aras’ın oyuncağı olmayı tercih ettim.”

“Nare, sus!” dedi Mehmet, dişlerini sıkarak. Çenesindeki kasların gerilmesinden ne kadar öfkelendiği belliydi.

“Susmuyorum! Ne oldu, gerçekleri duymak hoşuna gitmedi mi? Harika! Ben Aras’ı seviyorum, tamam mı? Onu nasıl öptüğümü biliyor musun? Anlatayım mı? Çocuklara anlattığım gibi sana da ders vereyim mi? İster misin?”

“Nare, yeter! Sus artık. Sınırlarımla oynuyorsun.”

“Öyle mi? Demek sınırlarınla oynuyorum. Peki, biraz daha oynayayım mı?”

Hafifçe geri adım atarak Mehmet’le arama mesafe koydum. Yüzümde alaycı bir gülümseme vardı. Canını acıtmak istiyordum. Bana yaşattıklarının, çektirdiği acıların karşılığında en azından bir kez olsun onun da canının yanmasını istiyordum.

“Bak şimdi, Aras’ı ilk kez hastanede, o uyurken öptüm. Yavaşça dudaklarına eğildim. Ne yaptığımı hissetmedi ama dudakları gerçekten çok yumuşaktı. Kalbinde hissettiğine eminim.”

Dudaklarımın kenarı zafer kazanmışım gibi kıvrıldı.

“Sonra evde öptüm onu. Öğretmenler Günü için giydiğim elbisenin fermuarını çekemedim, ben de kocamdan yardım istedim. Üzerimde senin bana hediye ettiğin elbise vardı, biliyor musun? Senin paranla alınmış bir elbiseyle Aras’ı öptüm. Hem de öyle kısacık bir öpücük değildi. Uzun uzun öptüm onu. Rujumun izini bile dudaklarından silmedim…”

Bir an sustum. Söyleyeceklerim bitmişti. Daha fazla konuşmama gerek yoktu. Söylediklerimin Mehmet’in canını yeterince yaktığını düşünüyordum.

Fakat bir sonraki an, bütün dengem altüst oldu.

Bu kez dudaklarımda Aras’ın değil, Mehmet’in dudakları vardı.

Mehmet iki eliyle yanağımı kavramış, dudaklarını dudaklarıma bastırmıştı. Aras’ı öptüğümde kalbimin nasıl hızla çarptığını hâlâ hatırlıyordum. O an içimde tarifsiz bir heyecan, adını koyamadığım bir mutluluk vardı.

Şimdiyse hissettiğim tek şey tiksintiydi.

Gözlerimi kapatmadım. Mehmet’in yüzüne bakmak istemediğim için karşımdaki beyaz duvara odaklandım. Ne yapıyordum ben? Bana zarar verdiğini, hayatımı karanlığa çevirdiğini bildiğim hâlde neden hâlâ onun bana dokunmasına izin veriyordum?

Bütün gücümle omuzlarından ittim.

Mehmet’ten uzaklaşıp yüzüne baktığımda dudaklarında zafer kazanmış bir adamın gülümsemesi vardı.

Kazanmıştı.

Belki de savaş meydanı sandığı bu hayatta, beni bir kez daha kendisine ait sanmayı başarmıştı.

“Ne yapıyorsun sen? Ne yapıyorsun?” diye bağırdım.

Omuzlarından bir kez daha ittim. Ardından bir kez daha…

Ama Mehmet geri çekilmek yerine bileklerimi tuttu.

“Yeter artık! Sana sus dedim, değil mi? Benim sinirlerimle oynamayacaksın!”

“Bileklerimi bırak!”

Bileklerimi bırakmasıyla birlikte bütün öfkemi avucumda toplayıp yüzüne sert bir tokat indirdim.

Başını yana çevirdi. Yanağından hafif bir ses yükseldi. Birkaç saniye öylece kaldıktan sonra yüzünü yeniden bana döndürdü. Ardından diğer yanağını da bana çevirdi.

“Burası üzülmesin. Buraya da vur,” dedi.

Söylediği gibi yaptım. Sol yanağına da sert bir tokat attım.

Mehmet yüzüme baktı ve gülümsedi.

“Neden kızıyorsun, Nare? Sen demedin mi nasıl öptüğümü öğreteyim diye? Ben de uygulamalı derse geçmek istedim. Yoksa asla öğrenemem. Benim kafamda kalmaz böyle şeyler.”

“Seni var ya…” dedim, elimi bir kez daha kaldırarak.

Ancak bu kez elimi havada yakaladı, bileğimden tutup beni kendisine çekti.

“Yeter dedim, değil mi sana? Benimle oynamayacaksın. Sen çocuk bakıcısı olabilirsin ama ben çocuk değilim. Benimle çocuk gibi oynayamazsın!”

Kaşlarım çatılmış, yüzümdeki öfke yerini açık bir nefrete bırakmıştı.

“Ben bakıcı değilim, anladın mı? Bakıcı değil, öğretmenim! Ben bir öğretmenim!”

“Yirmi çocuğa hükmediyorsun. Bakıcısın yani.”

“Ben yirmi çocuğa ışık veriyorum, Mehmet! Binlerce çocuğun hayatına ışık oldum ben. Senin gibi insanların karanlıklarında kaybolmasınlar diye uğraşıyorum!”

Mehmet’in yüzündeki gülümseme yavaşça silindi. Gözlerini üzerimde gezdirdikten sonra başını hafifçe yana eğdi.

“Peki, sana ışık olan kim, Nare? Annen mi? Baban mı? Yeni tanıştığın ikiz kardeşin Melis mi?”

Bir an durdu. Ardından kelimelerini üzerime basa basa söyledi.

“Senin ışığın söndü, Nare. Işığını ben söndürdüm.”

Dudaklarımın bir kenarı yukarı kıvrıldı.

“Yanılıyorsun,” dedim sakince. “Yanılıyorsun, Mehmet. Benim ışığım Türkiye’de hâlâ parlamaya devam ediyor. Aras hayatta olduğu sürece benim ışığım asla sönmeyecek. Anladın mı beni?”

Mehmet’in yüzündeki ifade yeniden sertleşti.

“Bütün ışıklar benim kontrolümde, Nare. Ben istersem dünya karanlığa gömülür. Bunu sen de anlayacaksın.”

Bileklerimi bıraktı. Bir süre yüzüme baktıktan sonra arkasını döndü.

“Birazdan hemşire gelecek ve Elif’i uyandıracak. Uslu dur. Yoksa o çok sevdiğin kocanın peşindeki adamlarım, ışık kaynağını sonsuza kadar söndürür.”

Sözlerini bitirdiğinde arkasına bile bakmadan odadan çıktı.

Olduğum yerde kaldım. Bileklerimi ovuştururken zihnimde tek bir isim yankılanıyordu.

Aras.

Mehmet haklıydı. Bunu yapabilecek güçteydi. Aras’ı öldürebilir, geriye kalan son ışığımı da söndürebilirdi.

Hayır, buna izin veremezdim.

Aras beni bulmadan önce dedemi bulmalıydım. Başka bir seçeneğim yoktu. Fakat dedemi nasıl bulacaktım? Elimde yalnızca Mardin’de yaşadığını bildiğim adı ve soyadı vardı. Nasıl bir adam olduğunu bile bilmiyordum. Beni kabul eder miydi? Yardım eder miydi? Yoksa hayatımda tanıdığım diğer insanlar gibi o da beni hayal kırıklığına mı uğratırdı?

Bütün bunları düşünürken aklıma Melis geldi.

Ondan yardım isteyebilir miydim?

Hayır. Mehmet’in yanında olduğunu biliyordum. Bana yardım etmeyi kabul etse bile bunu Mehmet’ten gizleyebileceğinden emin değildim. Üstelik Elif’i de tehlikeye atamazdım. Onun başına bir şey gelmesine asla izin veremezdim.

Yine aynı yerdeydim.

Kurtulduğumu sandığım o karanlık girdabın içine bir kez daha çekilmiştim. Ne zaman çıkmaya çalışsam beni yeniden içine alıyor, attığım her adımda biraz daha derine sürüklüyordu.

Bir zamanlar hayatımın yalanlardan ibaret olduğunu öğrenmiştim. Şimdi ise gerçeği bulabilmek için yeni bir yalanın içine girmek zorundaydım.

Ve ben, kimi kurtarmaya çalışırsam bir başkasını kaybetmekten korkuyordum.

Aras’ı kurtarmak için dedemi bulmalıydım.

Dedemi bulmak içinse Mehmet’in gölgesinden kurtulmalıydım.

Ama nasıl?

Bu kez elimde ne güvenebileceğim biri vardı ne de nereye gideceğimi gösteren bir yol.

Yalnızca korkularım, cevaplanmamış sorularım ve kaybetmeyi göze alamadığım insanlar vardı.

Bir kez daha kendi hayatımın içinde kaybolmuştum.

Ve bu defa beni o girdaptan kimin çıkaracağını bilmiyordum.
Kendi sedyeme oturmuş, yalnızca Elif'e bakıyordum. O sırada odaya bir hemşire girdi. Elif'in kolundaki damar yolundan bir iğne yaptıktan sonra bir şeyler söyledi ama aklımdaki düşüncelerden dolayı onu duymamıştım bile. Aradan dakikalar geçmişti. Elif uyandığında buradan gidecektik. Rusya'dan ayrılacaktık. Aras hâlâ Türkiye'deydi ve ben her geçen dakika ondan biraz daha uzaklaşıyordum.

“Nare, Nare!”

Melis odaya girdi, kapıyı kapattıktan sonra anahtarla kilitledi ve hızlı adımlarla yanıma geldi. Tam önümde diz çökerek yüzüme baktı.

“Nare, bana bak. Sana bir şey söyleyeceğim. Bana bak.”

“Ne var, ne diyeceksin?” diye sordum.

“Aklında ne var? Buradan çıkmak için ne yapacaksın?”

“Aklımdakini söyleyeyim de Mehmet'e yetiştir, değil mi? Yemezler, kardeşim. Üzgünüm.”

“Ben gerçekten buradan çıkmaya çalışıyorum, Nare. Sana yemin ederim, dedene ulaşmaya çalıştım. İnternette Azad Şahmaran yazınca onunla ilgili her şey çıkıyor. Ama Mehmet, dedeme ulaşacağımı anlayınca telefonumu elimden aldı. Ona başka bir şekilde ulaşmamız lazım.”

Melis'e güvenmiyordum. Aklımdaki planı ona anlatmayacaktım.

“Aklımdaki plan, Mehmet'in karısı olmak, kardeşim. Altı aydır buradayız. Aras'a ulaşamıyorum. Aras beni çoktan unutmuştur, belki de başkasıyla evlenmiştir. Bu evden kaçamayacağım. Mehmet'le evleneceğim. Dedemi araştırmayı da bırakacağım. Mehmet haklı, benim ışığımı söndürdü.”

“Ne diyorsun sen, Nare? Saçmalama! Tamam, kafan şu an çok karışık ama buradan kaçmamız lazım. Kardeşim, lütfen!”

“Hayır!” diye bağırdım. “Hayır, Melis! Burada kalacağız. Buradan kaçmayacağız. Şimdi çık dışarı! Yoksa müstakbel kocama söylerim. Aklının bile almayacağı şeyler yapar sana, kardeşim olsan bile!”

Melis hiçbir şey söylemedi. Ayağa kalktı, kapının kilidini açtı ve dışarı çıktı. Onunla birlikte plan yapamazdım. Şimdilik aklımdakileri kendime saklayacaktım.

“Senin kardeşin benim sanıyordum.”

İnce bir sesle söylenen bu söz üzerine başımı kaldırıp karşımdaki sedyeye baktım. Elif uyanmıştı. Mavi gözleriyle bana bakıyordu ama göz kapaklarını açık tutmakta zorlanıyordu. Ben de ilk uyandığımda böyle miydim? Altı aydır uyuyorduk. Elbette gözlerini açık tutmakta zorlanacaktı.

Kendi sedyemden kalkıp Elif'in yanına gittim ve sedyenin kenarına oturdum.

“Kuzenim, uyandın!”

Sarı saçlarını okşadım. Elif şaşkınlıkla yüzüme bakarken yavaşça elimi tuttu. Gözlerini benim gözlerime dikti ve kurumuş dudaklarını güçlükle araladı.

“Nare… Ege?”

O da Ege'yi sormuştu. Ben de ilk uyandığımda Aras'ı sormuştum.

“Elif, sana her şeyi anlatacağım ama önce sakin olman lazım, tamam mı?”

Odanın çevresine baktım. İlerideki dolabın üzerinde su dolu bir pet şişe vardı. Ayağa kalkıp şişeyi aldım ve yeniden Elif'in yanına oturdum. Kapağını açarak ona uzattım.

“İçebilecek misin?”

“Evet,” diye fısıldadı.

Başını yavaşça yastıktan kaldırmasına yardım ettim ve şişeyi dudaklarına götürdüm. Birkaç yudum su içtikten sonra kaşlarını çattı. Boğazı aylardır su içmemiş gibi kurumuştu. Dudaklarını şişeden ayırıp başını yeniden yastığa bıraktı.

“Tamam, teşekkür ederim.”

“Nare, anlat. Burası neresi? Hastane mi? Biz neredeyiz? Ege ve Aras nerede? Melis neden sana kardeşim dedi?”

Derin bir nefes aldım. Söyleyeceklerim Elif'i üzecekti, bunu biliyordum ama gerçekleri öğrenmeliydi.

“Elif, biz kuzeniz. Öz kuzeniz. Annen benim teyzemmiş. Melis de benim ikiz kardeşimmiş. Biliyorum, çok tuhaf ama gerçek bu. Beni büyüten annemle babamın kanından değilim. Biyolojik annemle babam ölmüş. Annem, Melis'le beni doğururken hayatını kaybetmiş. Zeynep teyze, benim teyzem olduğunu ve bizim kuzen olduğumuzu benden saklamış.”

Elif'e biraz zaman tanımak için sustum. Anlattıklarımı anlamaya çalışıyordu. Ardından derin bir nefes alarak devam ettim.

“Şu an Rusya'dayız. Altı aydır buradayız. Aras ve Ege ise Türkiye'de, İstanbul'dalar. Biz kaçırıldık.”

Bir kez daha derin bir nefes aldım ve gözlerimi kapattım. Bizi kaçıranın kim olduğunu söylediğimde Elif'in nasıl tepki vereceğini bilmiyordum.

“Bizi kaçıran kim, Nare? Biz kimin eline düştük?”

“Benim elime düştünüz, yenge.”

Mehmet odaya girmiş, yüzündeki o aptal gülümsemeyle bize bakıyordu. Elif onu görür görmez şaşkınlıktan gözlerini kocaman açtı.

“Sizi ben kaçırdım, hayatım. Aslında amacım Nare'yi kaçırmaktı ama senin de çok kan kaybettiğini görünce seni de almak zorunda kaldım.”

“Ne diyorsun lan sen?” diye bağırdı Elif.

Üzerindeki örtüyü hızla kenara attı ve kolundaki serumun kablosunu çıkardı. Kenara çekildim. Elif'in Mehmet'e saldıracağını biliyordum. Hiçbir şey yapmadan yalnızca olanları izledim.

“Merak etme, yenge. Ege de Aras da gayet iyi. Sizi burada ameliyat ettirdik. İkinizin de durumu gayet iyi.”

Elif'in yüzündeki öfke bir anlığına dağıldı.

“Vallahi Nare'ye bir şey olsaydı kendimi asla affetmezdim. Çok şükür ki o da iyi.”

Ancak Mehmet'in söyledikleri Elif'i sakinleştirmeye yetmedi. Elif, ona doğru yürümeye başladı. Her adımında Mehmet biraz daha geriye çekiliyordu.

“Ne diyorsun lan sen? Sen Ege'nin kuzenisin! Onu ölüme gönderen sensin!”

“Evet, sevgili kuzenim Ege'yi ölüme göndermiş olabilirim ama ne yapsaydım? Ben öldükten sonra bana kalan bütün mirası Ege mi yeseydi? Kısa yoldan onu ortadan kaldırmak istedim ama olmadı,” dedi Mehmet sırıtarak.

“Ne mirası lan? Yemin ederim seni kendi ellerimle öldürürüm! Gerizekâlı!”

Elif, benim anlattıklarımı henüz sindirememişken Mehmet'in itiraflarıyla iyice öfkelenmişti. Mehmet'in yakasına yapıştı ve koskoca adamı bir çamaşır gibi silkelemeye başladı.

“Öldürürüm seni lan! Biz seni evimize aldık, evimize soktuk! Şerefsiz yılan! Bizden ne istedin? Neden yaptın lan bunu?”

“Aşkımı korumam lazımdı,” dedi Mehmet.

“Sıçarım lan aşkına! Gerizekâlı mısın sen? Kafanın içinde beyin yerine ne var? Ot mu, saman mı?”

“Hayır. Benim hem kalbimde hem aklımda Nare var.”

Hâlâ ben vardım. Beni sevmekten vazgeçmeyeceğini, bana duyduğu şeyin zamanla eskimeyeceğini söylüyordu. Ne yaparsam yapayım, bu saplantısından kurtulmayacaktı.

“Öldürürüm seni, anladın mı beni? Geberteceğim seni!”

Elif, Mehmet'in yakasını bırakıp bu kez boğazına sarıldı ve onu sıkmaya başladı. Mehmet güçlükle nefes alırken sesini duyurmak için bağırdı.

“Yusuf! Miraç! Buraya gelin!”

Mehmet'in seslenmesiyle odaya iki adam girdi. Biri Miraç'tı ama diğeri kimdi? İkisi de Mehmet'e baktı.

“Ne yapalım, kardeşim?” diye sordu adamlardan biri.

Kardeşim mi? Mehmet'in bir kardeşi mi vardı?

“Miraç, alın kızları! Rusya'dan gidiyoruz. Hadi, çabuk olun!”

İkisi de tereddüt etmeden başlarını salladı. Miraç yanıma geldi ve tam karşımda durdu.

“Sakin ol, Nare. Canını acıtmayacağım, asla.”

Ne olduğunu anlayamadan beni sırtına aldı. Çırpınmaya, omuzlarına ve sırtına vurmaya başladım. Diğer adam da Elif'i sırtına almıştı. Elif de benim gibi kurtulmaya çalışıyor, adamın omuzlarına vuruyordu.

“Ne yapıyoruz, abi?” diye sordu Miraç.

Mehmet'i göremiyordum ama yüzündeki zafer dolu ifadeyi tahmin edebiliyordum. Beni Aras'tan daha da uzağa götürecekti.

“Adamları toplayın. Aylin'e ve Melis'e de haber verin. Buradan gidiyoruz,” dedi Mehmet.

“Nereye?” diye sordu Elif'i sırtına alan adam.

“Pilot nereye gideceğimizi biliyor. Siz kızları arabaya alın, gözlerini bağlayın. Özel jetle gideceğiz.”

Mehmet odadan çıkarken iki elini arkasında birleştirmişti. Arkasından bakakaldım. Yine istediğini yapmış, bizi bir kez daha kendi kararlarına mahkûm etmişti.

“Hadi, gidelim,” dedi Miraç.

Miraç beni sırtında taşıyarak odadan çıktı. Merdivenlerden yukarı çıkıyorduk. Kaç basamak çıktığımızı sayamıyordum. Mehmet bizi malikanenin en alt köşesine saklamıştı. Uzun bir merdivenin ardından ana kata ulaştık.

“Miraç, bu ne hâl?” diye sordu Melis.

“Mehmet, toparlanın. Rusya'dan gidiyoruz dedi . Hadi, çabuk!”

“Nereye gidiyoruz?” diye sordu Melis'in yanındaki kadın.

Miraç cevap vermeden beni malikanenin dış kapısından çıkardı. Evin önünde sıralanmış arabalar vardı. Beni siyah arabanın önünde sırtından indirerek yere bıraktı.

“Hadi, Nare. Zorluk çıkarma, bin şu arabaya.”

Miraç'a baktım.

“Ölürüm de binmem!”

Arkamı dönüp bahçenin dış kapısına doğru koşmaya başladım. Bir yandan da bütün gücümle bağırıyordum.

“Yardım edin! Lütfen, yardım edin!”

Ancak Miraç arkamdan yetişerek beni yeniden sırtına aldı.

“Bırak beni, Miraç! Lütfen, bırak beni! Yalvarırım!”

“Nefesini boşuna tüketme, Nare. Gidiyoruz buradan.”

Gidiyorduk. Aras'tan bir kez daha ayrılıyordum. Belki altı ay daha ayrı kalacaktık, belki de ondan sonsuza kadar uzaklaşacaktım. Belki sesimi duymayacaktı ama ben yine de susmayacaktım. Miraç'ın omzundayken derin bir nefes aldım ve sesimin sonuna kadar bağırdım.

“ARAS, SENİ ÇOK SEVİYORUM! DUYDUN MU? ARAS, BEN SANA ÂŞIK OLDUM! HERKES DUYSUN, HERKES BİLSİN! SANA KAVUŞTUĞUM GÜN BANA DOKUNMANA İZİN VERECEĞİM! ARAS, SESİMİ DUY ARTIK!”

Önümüzdeki diğer arabanın yanında Elif'i sırtında taşıyan adam duruyordu. Elif bana baktı. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu. O da derin bir nefes aldı, gökyüzüne baktı ve bütün gücüyle bağırdı.

“EGE, SENİ ÇOK SEVİYORUM, SEVGİLİM! SENİ ÖMRÜMÜN SONUNA KADAR ASLA UNUTMAYACAĞIM! SENİN KUZENİN YÜZÜNDEN AYRILDIK AMA BENİM KUZENİM SAYESİNDE SANA KAVUŞACAĞIM! SEVGİLİM, SENİ ÇOK SEVİYORUM!”

Artık ikimiz de gözyaşlarımızı durduramıyorduk. Özgürlüğüm bir kez daha elimden alınmıştı. Yine bir adama mahkûm kalmıştım. Üstelik bu kez yalnızca kendi hayatımı değil, Elif'in hayatını da düşünmek zorundaydım. Benim yüzümden onun da özgürlüğü çalınmıştı.

Aras'tan, Ege'den, ailemizden ve bildiğimiz her şeyden bir kez daha koparılıyorduk. Bizi bekleyen arabalara doğru götürülürken tek yapabildiğim ağlamak ve sevdiğim adama son kez seslenmekti. Aras beni duymamış olabilirdi ama ben onu sevdiğimi söylemiştim. Hem de bütün gücümle, bütün kalbimle.

Şimdi tek bildiğim, Rusya'dan ayrılacağımız ve bizi nereye götüreceklerini bilmediğimizdi. Mehmet yine kazanmıştı. Biz ise sevdiğimiz adamlardan uzaklaşırken bir kez daha çaresizliğin içinde kalmıştık.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

16okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18