3. bölüm / 5
Geçmişin Gölgesinde 2ALTI AY SONRA
Bölümler 5Şu an: ALTI AY SONRA
- 1 KARŞILAŞMALAR5.626 kelime
- 2 TETİĞE BASILMADAN ÖNCE3.108 kelime
- 3 ALTI AY SONRA4.801 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 YENİ GELEN GEÇMİŞ4.279 kelime
- 5 ŞAHMARAN SOYU3.035 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
NARE'NİN DİLİNDEN
6 AY SONRA...
O evden kurtulmuştum. Çocukluğumun geçtiği, her köşesinde geçmişimin izlerini taşıyan o evden sonunda kurtulmuştum. Kendime yeni bir hayat kurmuş, yeni bir ev, yeni bir düzen bulmuştum. Üstelik bütün bunları geçmişten gelen bir misafirle yapmıştım.
Aras'la.
Hayatım boyunca kendime koyduğum sınırların hiçbirini onun yanında koruyamamıştım. Verdiğim sözleri tutamamış, ona dokunmamam gerektiğini bile bile ona dokunmuştum. Bunun cezasını da nereden geldiğini, neden bizi hedef aldığını bilmediğim bir adam kesmişti o gece. Üstelik yalnızca bizim değil, kardeşim dediğim insanların da cezası kesilmişti. Bir gecede hepimizin hayatı paramparça olmuş, kurmaya çalıştığımız düzen yerle bir edilmişti.
Ben hayatımı karanlıkların içinde yaşamaya alışmışken Aras çıkmıştı karşıma. İstemesem de onunla evlenmiştim. En küçük yanlışında onu boşayacağıma, ona asla alışmayacağıma, kalbimi bir daha kimseye açmayacağıma kendimi inandırmıştım. Planlarım vardı. Hem de hiç değişmeyecek sandığım planlar... Ama Aras, hayatımda ilk defa beni kendi kurduğum bütün planlara rağmen yanılttı. Çünkü ben ona aşık olmuştum.
Elim daha önce hiçbir erkeğin eline böyle dokunmamıştı. Kalbim de daha önce hiçbir kalbe bu kadar yaklaşmamıştı. Ama Aras'ın kalbine dokunmuştu benim kalbim. Hem de bir daha bırakmayacakmış gibi. Belki de asıl korkmam gereken şey buydu. Çünkü insanın en savunmasız olduğu yer, sevdiği insanın yanında kendini güvende hissettiği andı.
Ama asıl sorun aşkımız değildi.
Asıl sorun, geçmişten mi yoksa gelecekten mi geldiğini bilmediğim o adamdı.
O gece ikimizin kalbini de söküp atmıştı.
Hatırladığım kadarıyla sürekli rüya görüyordum. Ama bunun gerçekten bir rüya olup olmadığını bile bilmiyordum. Uyanık değildim, fakat uyuyor da sayılmazdım. Sesler çok uzaklardan geliyordu. Birilerinin konuştuğunu duyuyor, fakat seslerin kime ait olduğunu bir türlü anlayamıyordum. Kaç kez aynı rüyanın içine girdiğimi, kaç kez çıkıp yeniden başladığımı hatırlamıyordum artık. Gözlerimi açmak üzere olduğumu hissettiğim her an kendimi yeniden aynı karanlığın içinde buluyordum. Sanki biri beni uyanmaktan alıkoyuyor, ne kadar çabalarsam çabalayayım beni tekrar o gecenin içine çekiyordu.
Tek hatırladığım silah sesleriydi.
Camların parçalanma sesi...
Aras'ın bedenine saplanan mermiler...
Elif'in pembe kazağının bir anda kırmızıya dönüşmesi...
Ve benim ayağa kalktığım o an.
Sonra vücudumda patlayan korkunç bir acı.
Ben de vurulmuştum.
Kaç mermi yemiştim, hiçbir zaman anlayamamıştım. Mermilerden biri nereye isabet etmişti, hangisi beni yere düşürmüştü, bilmiyordum. Hatırladığım tek şey, Aras'ın yanına düştüğümdü. Onu gözlerimin önünde kaybederken kendi bedenimdeki acıyı bile hissedemeyecek kadar korkmuştum.
O gece geçmişimden kaçmaya çalışırken geleceğimi öldürmüştüm.
Geçmişimi yıkmaya çalışırken geleceğimi şekillendirememiştim.
Peki bunun suçlusu kimdi?
Ben mi?
Aras mı?
Yoksa nereden geldiğini bile bilmediğim o adam mı?
Belki de hepimiz biraz suçluyduk. Belki de hiçbirimiz suçlu değildik. Belki bazı insanların hayatına girmesi için izin vermediğimiz halde, bazı insanların hayatımızdan çıkması için ne kadar uğraşırsak uğraşalım yetmiyordu. Belki de kader dediğimiz şey tam olarak buydu; ne kadar kaçarsan kaç, seni bulması gereken şeyin bir gün mutlaka seni bulması.
Ama benim tek suçum neydi?
Yaşamaya çalışmak mı?
Ben sadece geçmişimden kurtulmak istemiştim. Babamın ellerinden, çocukluğumdan, yıllarca taşıdığım korkulardan, bana kendimi değersiz hissettiren o evden uzaklaşmak istemiştim. İlk defa kendime ait bir hayat kurmaya çalışmıştım. İlk defa biri bana aitmiş gibi hissetmişti. İlk defa geleceğe baktığımda orada karanlık yerine bir insan görmüştüm.
Aras'ı.
Belki de hayat bana en çok istediğim şeyi verdiği anda onu benden almak için bekliyordu.
Bazen kendi kendime düşünüyordum. O gece babamın beni dövdüğü zaman ölseydim ne olurdu? Elif'in çalıştığı hastaneye hiç gitmeseydim? Aras'la on yıl sonra karşılaştığımız o gün arkamı dönüp gitseydim? Ona bir daha bakmasaydım? Hayatıma hiç girmesine izin vermeseydim?
Belki bugün hâlâ yaşıyor olurdu.
Belki Elif'in kazağında kan yerine hâlâ pembe bir renk olurdu.
Belki kardeşim dediğim insanların hayatları da o gece parçalanmazdı.
Belki Mehmet'i hiç tanımazdım.
Belki bütün bunların hiçbirini yaşamazdım.
Ama o zaman Aras'ı da hiç sevmezdim.
Ve insan bazen kendisine acı veren bir hayatı mı, yoksa hiç yaşanmamış bir hayatı mı tercih edeceğini bilemiyordu.
Ben Aras'ı seçmiştim.
Bütün korkularıma, geçmişime, verdiğim sözlere ve kendime çizdiğim bütün sınırlara rağmen onu seçmiştim. Şimdi ise elimde kalan tek şey, cevabını bulamadığım sorulardı.
O gece ne olmuştu?
Aras yaşıyor muydu?
Elif neredeydi?
Mehmet neden bizi almıştı?
Ve en önemlisi...
Ben neden hâlâ buradaydım?
Gözlerimi açmaya çalıştığımda içimde yükselen korkunun sebebini o an bilmiyordum. Sadece bir şeylerin yolunda olmadığını hissediyordum. Başım ağırdı. Bedenim bana ait değilmiş gibi uyuşuktu. Zaman kavramını kaybetmiştim. Son hatırladığım şey o geceydi. Silah sesleri, kırılan camlar, Aras'ın yere düşüşü ve kendi bedenime saplanan o korkunç acı...
Ama bilmediğim bir şey vardı.
Benim için o gecenin üzerinden yalnızca birkaç saat geçmiş gibiydi.
Oysa gerçek çok daha korkunçtu.
Çünkü ben o gecede kalmışken hayat devam etmişti.
Ve ben, hayatımdan çalınan altı ayın hiçbirini hatırlamıyordum.
Büyük bir girdabın içine girmiştim. Ne kadar çabalarsam çabalayayım oradan bir türlü çıkamıyordum. Her defasında aynı karanlığın içinde kayboluyor, tam kurtulduğumu sandığım anda kendimi yeniden o karanlığın derinliklerinde buluyordum. Sürekli rüyalar görüyordum. Ama gördüklerimin gerçekten rüya olup olmadığını artık bilmiyordum. Bazı geceler Mehmet'in bana gönderdiği notları duyuyordum. Kâğıda yazılmış cümleler, sanki birileri kulağımın dibinde yüksek sesle okuyormuş gibi zihnimin içinde yankılanıyordu. O notları daha önce defalarca okumuştum ama şimdi her kelime başka bir anlam taşıyordu. Bazen kendimi uçsuz bucaksız bir ormanın içinde buluyor, ağaçların arasında kayboluyor ve hangi yöne gitsem aynı yere çıktığımı görüyordum. Bazen ise çocukluğumun geçtiği mahalledeydim. Sokaklarını tanıyordum ama neden orada olduğumu bilmiyordum. Kimi arıyordum, neden o mahalleye geri dönüyordum, hiçbir fikrim yoktu.
Sonra başka bir mahalle gördüm.
Tanıdık değildi. En azından zihnimde ona ait bir yer yoktu. Sokaklarını daha önce hiç görmemiştim, evlerini bilmiyordum, orada hiç yaşamamıştım. Ama nedense o mahalleyi gördüğümde içimde garip bir his oluşuyordu. Sanki hafızamın unuttuğu bir şeyi kalbim hatırlıyordu. O sokaklarda benim bir parçam vardı. Bunu nereden bildiğimi bilmiyordum ama hissediyordum. Bir yerlerde, o mahallenin içinde, benim hayatımdan kopmuş bir parça yaşıyordu. Belki de ben onu arıyordum. Belki de yıllardır farkında olmadan ona ulaşmaya çalışıyordum.
Bir de biri vardı.
Bana ulaşmaya çalışan birisi...
Sesini tam olarak duyamıyordum. Yüzünü göremiyordum. Bazen yalnızca uzaktan gelen bir ses işitiyor, bazen de beni bulunduğum yerden çıkarmaya çalışan birinin varlığını hissediyordum. Kim olduğunu bilmiyordum. Neden bana ulaşmaya çalıştığını da bilmiyordum. Ama içimde, onun bana zarar vermek için değil, beni korumak için orada olduğuna dair tuhaf bir güven vardı. Belki de hayatımda ilk kez tanımadığım birine güveniyordum.
Sonra sesler yeniden kulağıma geldi.
Önce çok uzaktan geliyorlardı. Sanki aramızda kilometrelerce mesafe varmış gibiydi. Ardından yavaş yavaş yaklaştılar. Birinin konuştuğunu duyabiliyordum. Kelimeleri seçemiyordum ama sesin varlığını hissedebiliyordum. O ses yaklaştıkça içimdeki karanlık da hafiflemeye başladı. Gözlerimin arasından çok az bir ışık süzüldü. Göz kapaklarımı kaldırmaya çalıştım. Ağırdı. Sanki üzerlerine tonlarca ağırlık koymuşlardı. Yine de çabaladım.
Işık biraz daha yaklaştı.
Biraz daha...
Biraz daha...
Tam gözlerimi açabileceğimi düşündüğüm anda ışık yeniden kayboldu.
Sesler kesildi.
Ben yine zifiri karanlığın içinde kaldım.
Ve yeniden o girdabın içine düştüm.
Beni kim uyutuyordu?
Neden uyutuyordu?
Neredeydim?
Bir hastanede miydim?
Aras neredeydi?
Elif...
Ege...
Onlara ne olmuştu?
Hangimiz hayatta kalmıştık?
Bilmiyordum. Hiçbirini bilmiyordum. Hatırlamaya çalıştıkça zihnimde yalnızca parçalanmış görüntüler beliriyordu. Kırılan camların sesi, silahların patlaması, Aras'ın bedenine saplanan mermiler, Elif'in pembe kazağının gözlerimin önünde kırmızıya dönüşmesi ve ardından kendi bedenimde hissettiğim o dayanılmaz acı...
Sonrası yoktu.
Sanki hayatımın bir bölümü o gece elimden alınmıştı. Gözlerimi her kapattığımda aynı yere dönüyor, her açmaya çalıştığımda yeniden karanlığa gömülüyordum. Zamanın ilerleyip ilerlemediğini bile bilmiyordum. Bir gün mü geçmişti, bir hafta mı, yoksa aylar mı olmuştu, hiçbir fikrim yoktu.
Tek bildiğim, geçmişimden kaçmaya çalışırken geleceğimi kaybettiğimdi.
Ve artık aklımda tek bir soru vardı.
Kim, hayatımdan çaldığı zamanı bana geri verecekti?
Gözlerime yeniden bir ışık vurdu. Bu kez ışık çok daha güçlüydü ve sesler de artık kulağıma çok daha yakından gelmeye başlamıştı. Önce birbirine karışan fısıltılar gibiydiler, ne söylediklerini anlayamıyordum ama gittikçe yaklaştıklarını hissedebiliyordum. Göz kapaklarım acımasına rağmen onları açmaya çalıştım. Tam biraz olsun araladığımı hissettiğim anda kulağımda yeniden o uğultu başladı ve sesler bir anda benden uzaklaştı. Gözlerime vuran ışık da aynı şekilde kayboldu ve kendimi yeniden o zifiri karanlığın içinde buldum. Karanlık tekrar ışığa, ışık tekrar seslere dönüşüyor, ben ise hangisinin gerçek, hangisinin rüya olduğunu artık ayırt edemiyordum. Rüya görmekten yorulmuştum. Artık rüyaların içinde kalmak istemiyordum. Gerçek hayata, gerçek yaşama dönmek, gözlerimi açıp nerede olduğumu görmek istiyordum.
Fakat bu sefer gördüğüm rüya diğerlerinden farklıydı. Kendimi hiç bilmediğim bir sokakta, daha önce hiç görmediğim bir mahallede buldum. Buraya daha önce hiç gelmemiştim, en azından zihnim böyle söylüyordu ama kalbim bunun aksini söylüyordu. Sanki bu sokakları daha önce görmüş, bu evlerin arasında daha önce yürümüş, burada yaşanan bir hikâyenin bir parçası olmuş gibiydim. Dar sokakların iki yanında gecekondular vardı. Küçük bir kuaför, bir berber, eski bir bakkal dükkânı ve kapalı kepenkler... Mahalle tamamen sessizdi. Sanki herkes bir anda evlerini terk etmiş, geriye yalnızca boş sokaklar kalmıştı. Nereye gittiğimi bilmiyordum ama içimde bir şey beni yürümeye devam etmeye zorluyordu. Tam o sırada bir bebek sesi duydum. Bir bebek ağlıyordu ve sesi önümde duran, dışı pembeye boyanmış küçük bir gecekondudan geliyordu. Ses o kadar gerçekti ki bir an bunun bir rüya olduğunu unuttum ve hiç düşünmeden eve doğru yöneldim.
Tahtadan yapılmış kapının önünde durduğumda elimi kapıya uzattım. Parmaklarım kapıya dokunur dokunmaz kapı kendiliğinden açıldı. Birkaç saniye olduğum yerde kalıp içeri baktım. Ev boştu. İçeride kimse yoktu ama bebeğin ağlama sesi hâlâ devam ediyordu. Yavaşça kapıyı biraz daha açıp içeri girdim. Evin içinde ilerledikçe göğsümün daraldığını hissediyordum. Bu evi daha önce hiç görmemiştim, bundan emindim ama yine de ev bana yabancı gelmiyordu. Sanki hafızamın ulaşamadığı bir yerde bu evin görüntüsü saklıydı. Duvarlarına baktıkça, odaların arasında ilerledikçe içimde açıklayamadığım bir tanıdıklık oluşuyordu. Burası kimin eviydi? Neden buradaydım? Neden daha önce hiç görmediğim bir yer kalbimde bu kadar derin bir iz bırakıyordu?
Bebeğin ağlama sesi beni evin içinde ilerlemeye devam ettirdi. Koridorun sonunda bir oda vardı. Sesin oradan geldiğini düşünerek adımlarımı yavaşlattım. Ne ile karşılaşacağımı bilmiyordum. Kapının önüne geldiğimde bir süre yalnızca içeriyi seyrettim. Burası bir çocuk odasıydı. Beyaz bir kıyafet dolabı odanın bir köşesinde duruyor, duvarlarda sevimli hayvan figürlerinin bulunduğu resimler asılıyordu. Odanın içinde yan yana duran iki tane pembe beşik vardı. Yavaşça beşiklere doğru yaklaştım ve ikisinin içinde duran yastıklara baktım. Birinin üzerinde Melis, diğerinin üzerinde ise Nare yazıyordu. Gözlerim iki isim arasında gidip geldi. Melis... Nare... İki isim yan yana duruyordu ve ben o an bunun nedenini anlayamıyordum. Burası benim doğduğum, büyüdüğüm ev değildi. Çocukluğumun geçtiği evin her köşesini biliyordum ama burası bambaşkaydı. Yine de bu evde bir ailenin yaşadığını hissedebiliyordum. Bir aile vardı ve bir şey o aileyi dağıtmıştı. İçimde tarif edemediğim bir korku yükseldi. Acaba o aileyi dağıtan şey benim yüzümden mi olmuştu?
Bebek ağlaması yeniden duyulduğunda düşüncelerimden sıyrıldım. Fakat bu kez ses çocuk odasından gelmiyordu. Arkamı dönüp salona doğru baktım. Ağlama sesi oradan geliyordu. Yavaşça koridordan ilerledim ve salon kapısının önünde durdum. Büyük kanepenin üzerinde iki tane bebek vardı. İkisi de uyuyordu. Onlara doğru birkaç adım daha attım. Bunun bir rüya olduğunu biliyordum ama gördüğüm her şey o kadar gerçekti ki rüya olduğunu bilmek bile korkumu azaltmıyordu. Bebeklerin ikisinin de başında pembe bandanalar, üzerlerinde pembe elbiseler vardı. İkisi de kızdı ve bileklerinde isimlikler bulunuyordu. İlk bebeğin bileğindeki isme baktığımda Melis yazdığını gördüm. Sonra diğer bebeğin bileğine baktım ve orada da Nare yazıyordu. Kalbim hızla çarpmaya başladı. Kimdi bu bebekler? Benim hiç tanımadığım kuzenlerim mi vardı? Bu ev kimin eviydi? Neden bana sürekli aynı iki ismi gösteriyordu? Kim bana ne anlatmaya çalışıyordu? Bebeğin ağlaması yeniden yükseldi ama bu kez sesi benden uzaklaşıyordu. Ev, bebekler, sokak ve bütün o görüntüler yavaş yavaş silinmeye başlarken başka bir ses duydum. Bu sesi tanıyordum. Hem de çok iyi tanıyordum. Mehmet'in sesiydi. Onun sesini duyduğum anda önümdeki görüntüler parçalanmaya, o hiç bilmediğim ev ve mahalle hafızamdan silinmeye başladı. Gözlerime yeniden ışık vurdu ve bu kez gözlerim gerçekten acıdı. Sesler artık çok yakındı. İlk defa konuşulanları net bir şekilde duyabiliyordum.
"Merak etme ikizim, Aras seni kurtaracak."
Bu ses Melis'e aitti. Melis'in sesini duyar duymaz zihnimde yalnızca tek bir kelime yankılandı: ikizim. Aras beni kurtaracak mıydı? Aras kurtulmuş muydu? Ben onun öldüğünü mü sanmıştım? Aras neredeydi? Ben neredeydim? Zaman ne kadar geçmişti? Kaç saat, kaç dakika ya da kaç gün olmuştu? Üstelik Melis neden bana ikizim demişti? Bu kelimenin zihnimde yarattığı şaşkınlığı anlamlandırmaya çalışırken ilk kez bedenimi yeniden hissettim. Ellerimi, kollarımı, bacaklarımı hissedebiliyordum. Parmaklarımı hareket ettirmeye çalıştım ve acımasına rağmen bunu başardım. Göz kapaklarım titremeye başladı. Işık çok güçlüydü ama bu kez kaçmak istemedim. Yavaşça gözlerimi açtım.
Gördüğüm ilk şey bembeyaz bir tavandı. Birkaç saniye boyunca yalnızca tavana baktım. Nerede olduğumu anlamaya çalışıyor, zihnimdeki bütün görüntüleri bir araya getirmeye çalışıyordum. Sonra başımı yavaşça sağ tarafıma çevirdim. Kimse yoktu. Başımı diğer tarafa çevirdiğimde ise gözlerim Melis'e takıldı. Sandalyede oturuyordu ve uyuyordu. Onun arkasındaki sedyeye baktığımda ise nefesim kesildi. Elif oradaydı. Yanımdaki sedyede yatıyordu. Kolunda serum vardı, parmağında adını bilmediğim küçük bir cihaz bulunuyordu ve yanında kalp atışlarını gösteren bir makineye bağlıydı. Birkaç saniye boyunca ona baktım. Hayattaydı. Elif hayattaydı. Dudaklarımı yavaşça araladım. Boğazım kurumuş, sesim neredeyse yok olmuştu ama yine de konuşmayı denedim. Uzun zamandır kullanmadığım bir kelimeyi söylemeye çalışır gibi zorlandım ve sonunda yalnızca tek bir isim çıkabildi ağzımdan.
"Elif."
Sesim çok kısık çıkmıştı ama konuşabilmiştim. O an hayatta olduğumu ilk kez gerçekten anladım. Elif de hayattaydı. Fakat gözlerim hâlâ Melis'in üzerindeydi ve zihnimde tek bir kelime dönüp duruyordu. İkizim. Melis bana neden ikizim demişti? Aras gerçekten hayatta mıydı? Ben neredeydim ve bütün bunlar neden olmuştu? En önemlisi ise, son hatırladığım gece ile şu an arasında ne kadar zaman geçmişti?
“Nare, uyandın sonunda. İyi misin?” Başımın başında bekleyen Melis'in sesini duyduğumda gözlerimi ona çevirdim. Birkaç saniye boyunca yüzüne baktım ama zihnim hâlâ gördüğüm rüyanın içindeydi. Gerçekten uyanmış mıydım, yoksa bu da o karanlık rüyalardan birinin devamı mıydı, bilmiyordum. Yavaşça yutkundum. Boğazım o kadar kurumuş ve acıyordu ki sanki günlerce su içmemiştim. Sahra Çölü'nden farksızdı boğazım. Dudaklarımı güçlükle araladım ve aklıma gelen ilk şeyi sordum.
“Aras nerede?”
Melis'in yüzündeki ifade bir anda değişti. Birkaç saniye bana baktıktan sonra sesini olabildiğince sakin tutmaya çalışarak, “Nare, biraz dinlen. Sana her şeyi anlatacağım. Lütfen sakin ol, tamam mı?” dedi. Söylediklerini duyuyordum ama hiçbirini anlamıyordum. Bana her şeyi anlatacakmış... Benim bilmediğim ne vardı? Aras nerede olduğunu sormuştum, bana neden sakin olmamı söylüyordu? İçimde yükselen öfkenin ne zaman patladığını bile fark etmedim. “Allah belanızı versin, orospu!” dedim. Bir kadına küfür edilmesini asla doğru bulmazdım. Hayatım boyunca ağzımdan böyle sözler çıkarmamaya çalışmıştım ama o an ne söylediğimi ben bile bilmiyordum. Kendi sesimi bile duymuyordum. Tek bildiğim şey Aras'ın burada olmadığıydı. Hatta ben Aras'tan çok uzakta bir yerdeydim ve nerede olduğumu bilmiyordum.
“Nare, lütfen sakin ol ve sessiz ol. Seni Mehmet'ten korumam için sessiz olman lazım, tamam mı? Sana her şeyi anlatacağım, sakın merak etme.”
Derin bir nefes almaya çalıştım ama göğsümün içindeki sıkışma nefes almama bile izin vermiyordu. Birkaç saniye gözlerimi kapatıp kendimi toparlamaya çalıştıktan sonra yeniden Melis'e baktım. “Su...” diyebildim. Sesim neredeyse fısıltıdan ibaretti. “Bana su verebilir misin, Melis?” Melis hemen ayağa kalktı. Odanın içinde bulunan küçük, beş çekmeceli dolabın üzerinde duran sürahiyi aldı ve bardağa su doldurdu. Sürahiyi tekrar yerine bıraktıktan sonra yanıma gelip bardağı bana uzattı. Başımı hafifçe kaldırmaya çalıştığımda ensemi eliyle destekledi ve suyu içmeme yardım etti. Koca su bardağını birkaç saniye içinde bitirdim. Boğazım hâlâ yanıyordu ama en azından biraz olsun ferahlamıştı.
Bardağı Melis'e uzatırken, “Kalkmama yardım eder misin? Sırtım ağrıyor. Otursam iyi olur,” dedim. Melis hafifçe gülümsedi. Ne yapmaya çalışıyordu bu kız? Neyin peşindeydi? Neden bana bu kadar iyi davranıyordu? Üstelik Aras'ın eski sevgilisiydi bu salak kız. Bütün bunlara rağmen yanımda oturuyor, bana su içiriyor, başımı destekliyor ve sanki yıllardır kardeşiymişim gibi benimle ilgileniyordu. Hiçbir şey anlamıyordum.
Melis'in yardımıyla yavaşça doğruldum. Sedyenin baş kısmını kaldırıp sırtımı dikleştirdi. Artık kalçamın üzerine oturabiliyordum ve sırtımı biraz olsun dik tuttuğumda bedenimdeki ağrının azaldığını hissediyordum. Melis gözlerimin içine bakarak, “İyi misin?” diye sordu. Ona baktım ve hafifçe gülümsedim. Hatta öyle bir gülümsedim ki otuz iki dişimi gösterdiğime emindim. “Bak bakalım, nasılım?” dedim. Derin bir nefes aldığım anda ise göğsümün içinden kopan çığlık bütün odayı doldurdu.
“Sus Nare! Lütfen sus, yalvarırım sus!” Melis bir anda üzerime doğru eğildi. Ağzımı kapatmaya çalışıyordu ama artık duramıyordum. Vücudumun her yerinden yükselen acı, korku ve öfke tek bir çığlığa dönüşmüştü. Kendi çığlığımın sesinden Melis'in söylediklerini bile duyamıyordum. “Nare, lütfen! Nare sus, nolur! Bak, sana her şeyi anlatacağım!” diyordu ama ben onu duymuyordum. O an yalnızca Aras'ı düşünüyordum. Aras nerede? Bize ne olmuştu? Neden buradaydım? Neden kimse bana hiçbir şey anlatmıyordu?
Melis'in sesi yeniden kulağıma ulaştığında söylediği tek bir kelime bütün bedenimi daha da gerdi.
“Nare, Mehmet gelecek şimdi. Susar mısın, nolur?”
Mehmet.
En son duymak istediğim isimdi. Belki de o an en çok korktuğum insanın adıydı. Melis'in ağzından Mehmet ismini duyduğum anda çığlıklarım daha da yükseldi. Melis hâlâ ağzımı kapatmaya çalışıyordu. “Sus Nare, Mehmet geli—” dediği sırada kapının açıldığını duydum.
“Ne oluyor burada? Bu ses ne?”
Sesin ardından Mehmet içeri girdi. Yanında adını ve kim olduğunu bilmediğim başka bir adam vardı. Muhtemelen aşiretten biriydi. Mardin'in en büyük aşiretlerinden birinin başında olduğunu bildiğim Mehmet Bolkan, bütün sakinliğiyle odanın içinde durdu. Fakat onun içeri girmesiyle benim çığlığım bir anda kesildi. Gözlerim istemsizce Mehmet'e çevrildi. Onun gözleri de beni buldu.
“Uyandın demek, uyuyan prenses.”
Gözlerimi devirerek ona baktım. “Üfff, sen de karar ver. Türkan Şoray mıyım, uyuyan prenses mi?”
Mehmet'in yüzünde belli belirsiz bir gülümseme oluştu. “Her şeysin sen.”
“Çok komik. Asıl sen Çöpçüler Kralı'm, nerede sen onu söyle, gerizekâlı?”
Mehmet'in yanında duran adam şaşkınlıkla ona baktı. “Çöpçüler Kralı kim?” diye sordu. Adamın yüzüne baktım ama kim olduğunu bilmiyordum. Muhtemelen Mehmet'in aşiretinden biriydi. Mehmet ise gözlerini benden hiç ayırmıyordu. Birkaç saniye boyunca sessiz kaldı. Sonra hiç beklemediğim bir sakinlikle konuştu.
“Çöpçüler Kralı öldü. Yanındaki sefil arkadaşı da öldü.”
Kalbim bir anda duracakmış gibi oldu. “Ne diyorsun sen? Saçmalama! Aras nerede? Yalan söyleme, Mehmet!”
“Hayır, ciddiyim Nare. Aras da Ege de öldü. Biz de sizi Rusya'ya kaçırdık. Altı aydır buradasınız. Altı aydır sizi uyutuyoruz.”
Söylediklerini anlamaya çalıştım ama beynim hiçbirini kabul etmiyordu. Altı ay... Rusya... Uyutmak... Aras... Ege... Kelimeler zihnimin içinde birbirine karışıyordu. “Ne... Ne diyorsun? İnanmıyorum. Söylediklerine inanmıyorum, Mehmet. Yalan söylüyorsun.”
Mehmet birkaç adım bana doğru yaklaştı. Gözlerini gözlerimden ayırmadan, “Ama Nare, ben sana demiştim, değil mi? Çöpçüler Kralı'nı seçersen sonucuna katlanırsın diye. Bu sonu sen seçtin. Ben ne yapayım? Ben sana seçenek sundum. Sen beni değil, Aras'ı seçtin,” dedi.
Gözlerimden yaşlar süzülmeye başlamıştı. Ellerim üzerimdeki beyaz pikeyi öylesine sıkı tutuyordu ki parmaklarımın acıdığını bile hissediyordum. Söylediklerine inanmak istemiyordum. Aras ölmemişti. Ölemezdi. Bana söz vermişti. Ucunda ölüm bile olsa beni bırakmayacağına söz vermişti. Ben onun sözlerine inanmıştım. Bir insan verdiği söz uğruna nasıl ölürdü? Aras beni bırakmazdı. Bırakamazdı. Belki Mehmet yalan söylüyordu. Belki beni korkutmak için böyle konuşuyordu. Belki birazdan kapı açılacak ve Aras içeri girecekti. Belki bana yine o kendinden emin gülümsemesiyle bakıp her şeyin bir oyun olduğunu söyleyecekti.
Mehmet'e inanmak istemiyordum. Ona güvenmek istemiyordum. Fakat bakışları, duruşu ve sesindeki o kesinlik, söylediklerinin benim duymak istediğim bir yalan olmadığını gösteriyordu. İçimdeki son umut kırıntısına tutunmaya çalışırken aklımda tek bir düşünce vardı: Eğer gerçekten altı ay geçmişse ve Aras gerçekten yoksa, ben neden hâlâ buradaydım? Benden ne istiyordu Mehmet? Neden beni öldürmemişti? Neden altı ay boyunca beni uyutmuştu? Ve en önemlisi, bana söylediği bütün bu yalanların arasında gerçekten doğru olan tek bir şey varsa, o da Aras'ın artık hayatımda olmadığı mıydı?
Bunu düşünmek bile nefesimi kesiyordu. Başımı öne eğdim, gözyaşlarım pikeye düşerken içimden aynı cümleyi tekrar tekrar söyledim. Aras ölmemişti. Ölmemiş olmalıydı. Çünkü ben onu kaybetmeyi kabul edemiyordum. Altı ayımı, geçmişimi, özgürlüğümü, hatta hayatımı kaybetmiş olabilirdim ama Aras'ı kaybetmeyecektim. Onu kaybetmeye henüz hazır değildim.
“Mehmet, kapa çeneni!” Melis'in sesi odanın içinde yankılandı. Mehmet'e bağırmıştı. Ona karşı gelmişti. Benim için karşı çıkmıştı. Gözlerimden akan yaşlar durmuyordu. Onlar konuştukça gözyaşlarım daha da çoğalıyor, üzerimdeki beyaz pikeyi iki elimle daha sıkı tutuyordum. Ne kadar güçlü durmaya çalışsam da bedenim titriyordu.
“Neden susacakmışım, Melis? Ben ikizini uyardım. Ona dokunursa sonucuna sen katlanırsın dedim ama Nare beni dinlemedi. Hatta daha çok dokundu. Aras'a, Nare Hanım'a benim gücümü hatırlatmak istedim.”
“Mehmet, çık dışarı!” diye bir kez daha bağırdı Melis.
“Kardeşin benim gücümün farkına varacak.”
“Mehmet, çık!”
“Paramın ve gücümün farkına varacaksın, Nare.”
“Mirâç, çıkar Mehmet'i!”
Odadaki sesler birbirine karışıyordu. Melis'in Mehmet'e bağırması, Mehmet'in sakin ama tehditkâr sesi, Mirâç'ın onu dışarı çıkarmaya çalışması... Hiçbirini tam olarak ayırt edemiyordum. Mehmet'in son söylediği cümle ise zihnimin içinde dönüp duruyordu.
“Sana ona dokunma dedim, Nare. Aras'ın ölümü senin yüzünden oldu.”
Gözlerimi kapattım. Hayır. Hayır, bunu düşünmek istemiyordum. Aras'ın öldüğünü kabul etmek istemiyordum. Ama Melis'in Mehmet'i susturmak için verdiği mücadele, onun karşısında duruşu ve söylediklerine duyduğu öfke, içimdeki bütün umutları birer birer yok ediyordu. Eğer Mehmet yalan söylüyor olsaydı Melis neden böyle davranıyordu? Neden onu susturmaya çalışıyordu? Neden bana bakarken gözleri doluyordu? Ellerim üzerimdeki örtüyü daha da sıkı tuttu. Gözyaşlarım beyaz pikeyi ıslatırken, ilk defa içimdeki o korkunç gerçeği kabul etmeye başladım.
Aras ölmüştü.
Aras benim yüzümden ölmüştü.
Ona dokunduğum için...
Onu sevdiğim için...
Verdiğim sözleri bozduğum için...
“Nare... Nare, lütfen bana bak.”
Melis'in elleri yanaklarıma geldi. Parmaklarıyla yüzüme hafifçe dokunuyor, beni kendime getirmeye çalışıyordu. Başımı kaldırdım ve gözlerimi onun gözlerine diktim. Yüzü gözyaşları içindeydi.
“Nare, bana bak. Sana her şeyi anlatacağım, tamam mı? Ama sessiz olman lazım.”
“Ne anlatacaksın, Melis?” dedim. Sesim titriyordu. “Aras ölmüş. Daha ne diyeceksiniz?”
Melis bir anda ayağa kalktı. Odanın kapısına gidip kapıyı hızlıca kapattı. Üzerindeki anahtarla kapıyı kilitledikten sonra yeniden yanıma geldi ve karşımdaki sandalyeye oturdu. Birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemeden bana baktı. Sanki söyleyeceklerinin hayatımı bir kez daha paramparça edeceğini biliyor ama yine de anlatmak zorunda olduğunu hissediyordu.
“Aras ölmedi, Nare.”
Kalbim bir anlığına durdu.
“Aras ölmedi mi?”
“Hayır.”
“Ama Mehmet Aras öldü dedi.”
“Mehmet sana yalan söyledi.”
Ne olduğunu anlamıyordum. Birkaç dakika önce Aras'ın öldüğüne inanmaya çalışıyordum, şimdi ise hayatta olduğunu öğreniyordum. İçinde bulunduğum bu yer, duyduğum bu sesler, gördüğüm rüyalar, altı ay... Her şey birbirine karışmıştı. Ben neyin içine düşmüştüm?
Melis derin bir nefes aldı ve gözlerini gözlerime kenetledi. “Bak Nare, anlatacaklarıma belki inanmayacaksın ya da inanmak istemeyeceksin ama sana anlatacağım her şey gerçek. Nare, tamam mı?”
Ne anlatacağını bilmiyordum. Bana daha hangi sırrı söyleyeceğini, hayatımda daha neyin yalan olduğunu açıklayacağını bilmiyordum. İçimdeki bütün korkulara rağmen yalnızca başımı sallayabildim.
“Tamam.”
Melis konuşmaya başladığında söylediklerini anlamaya çalışıyordum. “Önce Aras ölmedi. Aras İstanbul'da. Ege'yle birlikte her yerde seni ve Elif'i arıyor. Biz şu an Rusya'dayız ve altı aydır buradayız. O gece, evde çatışma çıktığında Mehmet sizi buraya kaçırdı. Mehmet'in jetiyle geldik. Sen de Elif de ameliyat oldunuz. Elif'te beş, sende üç kurşun vardı ama çok şükür ikiniz de iyisiniz. Şu an sağlık durumunuz gayet iyi. Asıl sorun bu değil, Nare. Belki hayatının bir yalandan ibaret olduğunu öğreneceksin. Belki şimdiye kadar bildiğin her şey değişecek ama ne olursa olsun bana inanmaktan asla vazgeçme.”
“Yalan mı?” diye sordum.
Melis derin bir nefes aldı.
“Evet, Nare.”
Gözlerini gözlerimden ayırmadan konuşmaya devam etti. “Nare, biz ikiziz. Çift yumurta ikiziyiz. Gerçek öz annemiz bizi doğururken ölmüş. Babamız bize bakmaya çalışmış ama ikimiz de çok küçük olduğumuz için tek başına zorlanmış ve başka bir kadınla evlenmiş. O kadın, babamız işteyken eve başka bir adam getirmiş. Babamız eve geldiğinde onları birlikte yakalamış. Eve gelen adam babamızı silahla vurup öldürmüş. Babamız Mardinliymiş. Üvey annemiz beni caminin önüne bırakmış. Sonra birisi beni bulup evlat edinmiş. Ben on dokuz yaşımda üvey olduğumu öğrendim. O günden beri seni bulmak için uğraşıyorum. Sonunda seni bul—”
“Peki ben ne olmuşum?” diye sözünü kestim. Gözyaşlarım yeniden yanaklarımdan süzülmeye başlamıştı. “Beni kim büyüttü, Melis?”
Melis birkaç saniye sustu. Sonra gözlerini kaçırmadan cevap verdi.
“Seni üvey annemiz ve onun sevgilisi büyütmüş.”
Sanki içimde bir şey kırıldı.
Ama Melis'in söyleyecekleri henüz bitmemişti.
“Bir şey daha var, Nare. Annemizin bir kız kardeşi varmış. Adı Zeynep. Bir kızı varmış. Elif. Mavi gözlü, sarı saçlıymış.”
Mavi gözlü...
Sarı saçlı...
Başımı yavaşça kaldırdım. Gözlerim istemsizce yanımdaki sedyeye kaydı.
Elif.
Elif benim kuzenim miydi?
Elif'in annesi benim öz teyzemdi.
Elif'in babası benim öz eniştemdi.
Elif benim canımdandı.
Benim kanımdandı.
Yıllardır kardeşim bildiğim insan, aslında kuzenimdi. Hayatım boyunca yanımda olan, düştüğümde elimden tutan, ağladığımda benimle ağlayan, en kötü günlerimde bile beni yalnız bırakmayan insan, benimle aynı kanı taşıyordu. Bunu öğrendiğim anda Elif'e bakarken içimde tarif edemediğim bir sıcaklık oluştu. Meğer hayatım boyunca kayıp sandığım ailem, farkında olmadan yanı başımda durmuştu.
Ama asıl acı bundan sonra başladı.
Yirmi üç yaşına kadar gerçek annem ve babam sandığım insanlar tarafından büyütülmüştüm. Babam sandığım adamın elleriyle dövülmüştüm. Daha üç yaşındayken yürüyemediğim için ayak tabanlarımı bıçakla çizmişti. Bazen neden yürüyemediğimi bile anlamıyordum. Sadece acıyordu. O yaşta bir çocuğun neden acı çektiğini anlaması mümkün değildi. Ben yalnızca babam sandığım adamın bana kızdığını, benim kötü bir çocuk olduğumu, biraz daha iyi olursam belki beni seveceğini sanıyordum. İlkokulda yazı yazamadığım için parmaklarımı kırmıştı. Ellerime baktığımda hâlâ o günlerin acısını hissediyordum. O ellerle yazmayı öğrenmeye çalışmış, o ellerle hayatımı kurmaya çalışmıştım.
Onlar benim ailem değildi.
Ben onların kanından değildim.
Ben onların canından değildim.
Ama yıllarca onların sevgisini kazanmak için kendimden vazgeçmiştim.
Odamda dayak yerken üvey annem beni yalnızca izlemişti. Bazen gözlerinin içine bakmıştım. Belki beni kurtarır diye beklemiştim. Belki bir gün beni sarıp sarmalar, “Artık sana kimse dokunmayacak,” der diye düşünmüştüm. Ama hiçbir zaman yapmadı. Ben sustum, o sustu. Ben ağladım, o baktı. Ben büyüdüm, onlar benim üzerimden hayatlarını devam ettirdiler. Babam sandığım adamın borçlarını bile ben ödemek zorunda kaldım. Kendi hayatımı yaşamam gerekirken, bana ait olmayan bir hayatın bedelini ödedim.
Melis ise on dokuz yaşında üvey olduğunu öğrendiğinde ailesinin onu sevmediğini değil, aslında onu seçtiğini öğrenmişti. Pamuklara sarılarak büyütülmüştü. Onun çocukluğunda kahkahalar vardı. Benim çocukluğumda ise kapıların kapanma sesleri, bağırışlar ve geceleri yorganın altında sakladığım gözyaşları vardı. O güvenli bir evde büyürken ben ev dediğim yerde kendimi korumayı öğrenmiştim. O annesinin kucağında uyurken ben bazı geceler üzerime giyecek kıyafetim olmadığı için yalnızca iç çamaşırımla yatağa girmiştim. O ailesinin sevgisini bilerek büyürken ben sevginin ne olduğunu öğrenebilmek için yıllarca yanlış insanların peşinden koşmuştum.
Ve şimdi karşımda oturan kız...
Melis...
Benim ikizimdi.
Aynı anneden doğmuştuk.
Aynı babanın kanını taşıyorduk.
Aynı gün, aynı saatlerde dünyaya gelmiştik.
Belki doğduğumuzda aynı odada yan yana yatmıştık. Belki annemiz ikimize de aynı anda bakmıştı. Belki babamız bizi kucağına aldığında ikimizin de küçücük ellerini aynı anda tutmuştu. Sonra hayat bizi iki ayrı yola savurmuştu. Melis'in yolu sevgiye çıkmıştı, benimki ise acıya. O büyürken ben hayatta kalmaya çalışmıştım. O evinde kahkahalar atarken ben gözyaşlarımı saklamıştım. O ailesinin içinde kendini güvende hissederken ben ailem sandığım insanların arasında kendimi korumayı öğrenmiştim.
Sonra bütün yollarımız yeniden kesişmişti.
Melis'in nikâh salonuna gelmesinin sebebi de buydu.
Beni durdurmak istemişti.
Çünkü karşısında yalnızca Aras'ın sevdiği kadın yoktu.
Karşısında kendi ikizi vardı.
Ben ise yıllarca kendimi yapayalnız sanmıştım.
Hayatım boyunca bir ailem olmadığını düşünmüştüm. Beni döven adamı babam, beni izleyen kadını annem sanmıştım. Onların sevgisini kazanmak için çocukluğumu, gençliğimi, hayallerimi, hatta bazen kendimi bile feda etmiştim. Oysa ben onların değildim. Ben başka bir ailenin yarısıydım. Bir annenin ve bir babanın iki kızından biriydim. Bir zamanlar yan yana duran iki pembe beşikten birinde ben yatmıştım, diğerinde ise Melis.
Gözlerimi kapattım.
Çocukken neden hep eksik hissettiğimi ilk defa anlıyordum.
Belki de bir yanım, diğer yarısını arıyordu.
Belki de yıllarca içimde taşıdığım o boşluk, hiçbir zaman gerçekten bana ait değildi. Çünkü ben yalnız değildim. Sadece benden koparılmıştım.
Gözlerimi yeniden açtığımda Melis hâlâ karşımdaydı. Ona baktım. Yüzündeki gözyaşlarını gördüm. Sonra Elif'e baktım. Hayatım boyunca kardeşim sandığım insanın aslında kuzenim olduğunu düşündüm. Ardından zihnimde çocukluğumun bütün görüntüleri birbiri ardına canlandı. Sobaya fırlatıldığım o gün, ayak tabanlarımın kesildiği gece, kırılan parmaklarım, sakladığım gözyaşlarım, üzerime örtecek doğru düzgün bir şey bulamadığım geceler, borçlarını ödemek için çalıştığım yıllar... Hepsi aynı anda üzerime geldi.
Ve o an hayatımda ilk defa kendime acıdım.
Çünkü küçük Nare'nin hiçbir suçu yoktu.
O yalnızca sevilmek istemişti.
Bir çocuğun isteyebileceği en basit şeyi istemişti.
Bir annesinin onu sarılmasını, bir babasının başını okşamasını, eve gittiğinde korkmak yerine güvende hissetmeyi istemişti.
Ama ona bunların hiçbiri verilmemişti.
Şimdi ise bütün hayatımın yalan olduğunu öğrenmiştim. Beni büyüten insanlar ailem değildi. Yanımdaki kadın annem değildi. Bana baba dediğim adam babam değildi. Yıllarca kendimi suçladığım her şey benim suçum değildi.
Ben kötü bir çocuk değildim.
Ben sevilmeye değmez biri değildim.
Ben yalnızca yanlış insanların elinde büyümüş bir çocuktum.
Ve ilk defa, bütün hayatım boyunca içimde taşıdığım o küçük kızın sesini duyabiliyordum.
Keşke daha önce biri bana bunları söyleseydi.
Keşke biri beni o evden alsaydı.
Keşke biri bana, “Senin suçun değil,” deseydi.
Belki o zaman kendimden bu kadar nefret etmezdim.
Belki o zaman geçmişimden kaçmak için bütün hayatımı tüketmezdim.
Belki Aras'a sarıldığımda, onu kaybetme korkusuyla sevgimi saklamazdım.
Belki de ilk defa birinin beni gerçekten sevdiğine inanabilirdim.
Ama artık hiçbir şey eskisi gibi değildi.
Ben Melis'in ikiziydim.
Elif benim kuzenimdi.
Aras hayattaydı.
Mehmet ise hâlâ hayatımın içindeydi.
Ve ben, yirmi üç yıl boyunca kim olduğumu bilmeden yaşamıştım.
O gün öğrendiğim tek şey ailemin kim olduğu değildi.
O gün, bütün hayatım boyunca taşıdığım suçların aslında bana ait olmadığını da öğrenmiştim.
Fakat insan bazen gerçeği öğrendiğinde özgürleşmiyordu.
Bazen gerçek, insanın taşıdığı en ağır yük oluyordu.
Üzerimdeki beyaz pikeyi ellerimin arasında sıkarken gözyaşlarım yeniden yüzümden süzülmeye başladı ve o an hayatımda ilk defa kendime acıdım. Küçük Nare'ye, yıllarca tek başına savaşan o kıza, kimseye anlatamadığı acıları geceleri yastığının altına saklayan çocuğa acıdım. Keşke biri ona daha önce sarılsaydı, keşke biri kulağına eğilip “Bunların hiçbiri senin suçun değil,” deseydi. Belki o zaman kendinden bu kadar nefret etmezdi, belki geçmişinden kaçarken kendini de yanında sürüklemezdi, belki Aras'a aşık olduğunda onu kaybetmekten korktuğu için sevgisini saklamazdı. Ama artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
Çünkü ben o gün yalnızca ailemin kim olduğunu öğrenmemiştim; hayatım boyunca kendime ait sandığım geçmişin aslında başkasının yazdığı bir hikâye olduğunu da öğrenmiştim. Ve şimdi önümde tek bir soru vardı: Eğer hayatım boyunca bildiğim her şey bir yalandan ibaretse, bundan sonra kendi gerçeğimi kim yazacaktı?
Bölüm etkileşimi
