30. bölüm · Gecenin Yassı
2. Sezon 19. Bölüm -SEZON FİNALİ-
Sadece camdan içeriye giren hava ve konum sesi dikkat çekiyordu arabada. Geveze Miraç’ın dahi sesi çıkmıyordu. Efe zaten konuşma zahmetinde bulunmak istemiyordu, onun içinde gün doğmuştu. Ama hepsinin kafasında delice sorular vardı.
Acaba Eflal ve Tuğra İshak’ın yanında mıydı? Yanındaysa onlara ne yapıyordu? Eflal ve Tuğra çok acı çekmişler miydi? Kim bilir ne haldelerdi? Bu üçlünün kafasının içinde sadece soru kalıpları mevcuttu. İşte bu yüzden sessizliğe gömülmüşlerdi.
Akıllarında bir planları yoktu ama Kaan sadece İshak’ın boğazına dayanmak için bekliyordu. Kardeşi gibi olan adam ve adamın sevdiğini kurtarmak için elinden geleni yapmak için hazırdı. Gözünün önüne perde inmişti. İnmesi zordu.
Kaan, sevdikleri için kendi canına bile kıyardı. Çünkü onunda geçmişi Tuğra’nın geçmişi kadar karanlıktı. Annesi ve babası zor dönemlerden geçirmişti o daha bebekken, annesi hep anlatırdı fakat bunun yanında daha dokuz yaşındaykende yaşadığı travmaları gözünün önündeydi.
Babaannesi Kaan’ın doğmasını istemediğini ve bu yüzden Kaan daha bebekken emziğini atıp oyuncaklarını kırmış bir kadındı. Kaan biraz daha büyüdüğünde annesi okula yollamak istediğinde karşı çıkıp, önceden alınan okul malzemelerini klozete atıp sifonu çekmiş, annesiyle ettiği sayısız kavgaları, dedesinin Kaan’ın annesini gelin olarak istemediği için Kaan’ın babası Davut ile birbirine girdiği geceler, Selma’nın kızına hamile olduğunu öğrendiği gün bebeği aldırmasını istediği babaannesiyle olan anılarını mezara dahi girseydi unutmazdı. Onun için geçmiş kolay kolay silinmezdi, hafızasına kazırdı.
Daha lisedeyken kendine söz vermişti Kaan. Geçmişte kendi yaşadıklarını gelecekte çocuklarına asla yaşatmayacaktı. Elinden geldiğince değil, zorunluluk olarak görüyordu güçlü bir baba olmayı. Çocuklarının her dediğini yapacaktı, bir dediğini iki etmeyecekti. Karısına oldukça lüks bir hayat yaşatacaktı, ailesine sahip çıkacaktı ve kimseye ezdirmeyecekti. Yılların sözüydü bu. Verdiği sözüde tutardı.
Son konuşmalardan sonra hiç konuşmayan üçlünün içinden tek bir kişi sessizliği böldü. Ve bu isim Miraç oldu.
“Ya arkadaşlar, siz böyle ceset gibi durmaya devam mı edeceksiniz?“
“Ne konuşalım bu durumda ağabey?” dedi Efe.
“Ne bileyim. İçinizden ne geliyorsa onu söyleyin. Sessiz sedasız kalıyoruz. Olmuyor böyle vallaha”
Miraç önce yanında oturan Kaan’a baktı. “Ağabey, ağzın bıçak açmıyor?” dedi başını tekrar cama çevirerek.
“Ne olmasını bekliyorsun? Ne söylememizi bekliyorsun kardeşim?” dedi Kaan boşta kalan eliyle sakalını kaşıyarak.
“Çok sessizsiniz. Baya sessizsiniz. Sanki mafyayız da birilerinden kaçıyor gibiyiz. Alt tarafı sıradan bir adamla konuşacağız” dedi Miraç.
Kaan önce derin bie nefes aldı. “Biz birilerinden kaçmıyoruz” dedi ve ekledi. “Birileri bizden kaçmazsa iyidir.”
“Doğru söylüyor” dedi Efe hemen.
“İyide mekana gideceğiz. Mekanında nereye kaçabilir ki?” dedi Miraç.
“O İshak” dedi Efe. “Kaçacak delik bulur kendine iki dakikada. Hiç belli olmaz bile”
“Amma konuştunuz lan” diyerek araya girdi Kaan. “Efe, şu konuma bak”
Efe elinde duran telefondan konuma baktı. “Yaklaşık iki dakika var ağabey. Git sen”
“Vay amına koyayım, bu nasıl bir mekandır. Git git bitmiyor” dedi Miraç.
“Ben şimdi amına koymayı göstereceğim sana” dedi büyük bir hiddetle Kaan. “Şu yayına sıçtığım ağzını açma bir!”
“Ağabey sakin ol da” diyerek Trabzon şivesini konuşturdu Miraç. Normalde hiç şiveyle konuşmazdı, fakat şirinlik yapmaya çalışıyordu kendi çapında.
Efe anında tüm ciddiyetini bozarak sordu. “Ağabey, sen nerelisin?” dedi dalga geçer şekilde kaşlarını çatarak.
“Trabzonluyuz ezelden” dedi Miraç dikiz aynasından Efe’ye bakıp kaşlarını havaya kaldırarak.
“Senin ailenden kimse gevezede değil. Sen nasıl geveze oldun hâlâ aklım almıyor biliyor musun Miraç?” dedi Kaan.
“Bir aralar evlatlık olduğumu düşündüm ama DNA testi hep bizimkilere doğru gösteriyor” dedi Miraç.
“Emin ol, evlatlık alan kişilerde seni çekmezdi kardeşim” dedi Kaan direksiyonu sağa kırarak.
“Hah. Burası ağabey!” dedi Efe.
“Yemin et lan” dedi Miraç.
“Vallaha burası” dedi Efe.
“Bizi keklemiyorsun değil mi lan?” dedi Kaan kaşlarını çatarak.
“Ya vallahi öyle bir şey yok. Ahanda burası işte” dedi Efe kendini kanıtlama çabasıyla.
“İyi tamam, uzatmayın da girelim içeriye” dedi Kaan emniyet kemerini çıkartarak.
“Haydi bismillah” diyerek Miraç’ta emniyet kemerini çıkarttı. Aynı şekilde Efe de.
Hep birlikte indikten sonra Kaan Miraç ve Efe’nin önüne geçti. “Bakın. Sessiz şekilde gireceğiz. Biz olduğumuzu belli etmeyeceğiz” dedikten sonra Miraç’a baktı Kaan. “Hele ki sen geveze” dedi baş parmağını sallayarak. “Sakın hata yapayım deme. Yemin ederim seni İshak’a yem olarak atarım önüne”
“Tamam ağabey” dedi Miraç kendinden emin şekilde.
“Efe” dedi Kaan Efe’ye dönerek. “Etrafa dikkatli bakıyorsun. Eflal ve Tuğra için en ufak bir detay bile olabilir. Senin diksiyonun iyi. Bu görevde senin”
“Tamam ağabey. Sıkıntı yok” dedi Efe.
“O zaman sessizce giriyoruz” dedikten sonra Kaan yavaş adımlar atıp Miraç ve Efe’ye ‘gelin’ işareti yaptı, bu sırada ikili Kaan’ın arkasından yavaşça gelip yürümeye başladılar.
Minik adımlardan sonra kapıya doğru geldiklerinde ili tane bekçi vardı kapının önünde. Üçlüyü gören bekçiler üçüsünüde sorguya çektiler.
“Kimsiniz?” diyerek öne atıldı siyah kapüşonlu.
“Biz..” deyip ağzında geveledi Miraç.
Ama durumu nihayet düzeltmek adına kendini ortaya attı Kaan. “Biz İshak Nobar’ın misafirleriyiz”
“İshak Bey’in haberi var mı?” dedi bekçi.
“Haberi olması mı lazım?” dedi Efe Kaan’ın konuşmasına fırsat vermeden.
“Artık böyle” dedi bekçi. “Kimse elini kolunu sallaya sallaya giremez mekana”
‘Bu boklu mekana kim girer ki zaten?’ dedi içinden Miraç mekanın dışını süzerek.
“Neyse ne” dedi Kaan. “İki dakika birine bakıp çıkacağız”
“Ancak İshak Bey’in haberi varsa içeriye alabilirim” dedi bekçi.
“Yav uzatma işte” dedi Efe ciddiyetle. “İki dakika diyoruz. İki saat demiyoruz”
“Siz, İshak Bey’in nesi oluyorsunuz?” dedi bekçi üçlüyü süzerek.
“Kardeşim ne yapacaksın neyi olup olmadığımızı?” dedi Kaan. “Taşlayacaklar mı sizi iki dakika içeriye girsek”
“Sadece iki dakika” dedi bekçi.
“Tamam, çekil” diyerek bekçileri ittirdi Kaan, ardından arkasından Miraç ve Efe yürüdü. Az sona kapıya geldiklerinde büyük bir sakinlikle açtı kapıyı Kaan. Kapıyı açmasıyla İshak’ın boğazına yapışması bir oldu. İshak bu duruma şaşırmış olmalıydı ki gözleri büyüdü.
“Bana bak lan yavşak!” dedi Kaan. “Bir saniye içinde kardeşim ve sevgilisinin nerede olduğunu söylemezsen ölümün benim elimden olur”
İshak kıpkırmızı kesilmişti, büyüyen gözleri kanlanmıştı anında. Fakat ona rağmen konuşmaya çalışıyordu. “Bilmiyorum” dedi ve ekledi “bilsemde söylemeyeceğim”
Kaan daha da sıktı boğazını. “Bilsemde söylemem ne lan! Sen dalga mı geçiyorsun benimle?”
“İstersen” bir öksürük “burada” bir öksürük “canımı al” bir öksürük “hatta kemiklerim yerle bir olsun” bir öksürük “yine de söylemeyeceğim”
“Canını da alırız orası ayrı mevzu” dedi Efe hemen öne atılarak. “Sen bize yerini söyleyecek misin? Söylemeyecek misin?”
“Söylemeyeceğim” derken zor nefes alıyordu İshak.
“Son kararın mı?” dedi Kaan İshak’ın boğazını daha çok sıkarak.
“Son” bir öksürük “son kararım”
“Emin misin!” dedi Miraç hemen.
“Emini-“ derken daha fazla dayanamadı İshak, olduğu yerde kıvrıldı.
“Lan” dedi Miraç. “Öldü mü yoksa?”
“Bu rezile bir şey olmaz” dedi Efe.
“Yinede bir bakalım oğlum. Ne olur ne olmaz” dedi Miraç.
Kaan işaret parmağı ve orta parmağını birleştirip İshak’ın nabzına dayadı. “Yaşıyor” dedi ters ve ciddi bir sesle.
“O zaman sorun yok” dedi Miraç.
“Bir iz bulabildiniz mi?” dedi Kaan.
“Yok” dedi Efe.
“Dikkatli baktınız mı?” diye sordu bu sefer Kaan.
“Hayır” dedi Miraç.
“Oğlum, siz beni delirtecek misiniz amına koyayım! Baksanıza etrafınıza ne var ne yok diye!” diyerek yükseldi Kaan.
“Ağabey” dedi Miraç. “Allah aşkına, bu bok kokan yerde nasıl bir iz bulabiliriz? Baksana her yer simsiyah” dedi Miraç.
“Doğru söylüyor” diyerek Miraç’ı onayladı Efe.
“Yapacağınız işi sikey-“ derken lafı ağzında kaldı Kaan’ın.
Tam o anda bekçiler gelmişti içeriye. Kaçacaklar mıydı bilinmiyordu ama rehin kalmalarını sanmıyordu.
“Ne yapıyorsunuz hâlâ? Bitmedi mi işiniz?” diyen bekçi Kaan’ların konuştuğu bekçi değildi. Yanındaki arkadaşıydı.
“Iıı şey” diyerek yerde kısa boyuna rağmen tüm alanı kaplayan İshak’ın önünü kapattı.
“Ney?” dedi bekçi. “Ne kekeliyorsun?”
“Yav bir şey olduğu yok” dedi Efe. “Hem bizim işimizde bitmişti. Çıkıyorduk şimdi”
Bekçi İshak’a göz ucuyla bakmaya çalıştı. “İshak Bey nerede?”
Miraç bu sefer etrafına dikkatli bakmak zorundaydı. Baktığında küçük bir kulübe gördü ve ultra lüks yalanını söyledi. “Bize çay koymaya gitti”
“Tamam. Ben bir bakıp geleyim” diyen bekçi kulübe doğru gittiğinde telaşlı alınan nefesler rahatlıkla verilmişti. Tabii bu rahatlık fazla sürmedi.
“Siz kimi kandırıyorsunuz lan!” diyerek koşarak gelen bekçi Miraç’a vurmak adına elini yumruk yapıp vurmaya kalkıştı, fakat saniyesinde Kaan tarafından sıyrıldı.
“Birde yalan söylüyorlar. İtlere bak!” derken diğer elinizde yumruk yaparak Efe’ye vurmaya çalışacaktı fakat o yumrukta yine Kaan tarafından okkalı şekilde sıyrıldı.
Yetmedi, bu sefer önlerinde duran masayı sıyırdığı yumruğuyla vurdu tüm gücüyle. Masa her ne kadar kalın olsada ikiye ayrıldı. Bekçide baya cüsseliydi.
Masanın kırılan ayağını eline alıp Kaan’ın kafasına vurmayı planlıyordu ki, bu seferde Miraç ve Efe tarafından sıyrıldı. Efe bekçinin arkasına geçip karnına vurduğunda Miraç masanın ayağını bekçinin elinden alıp kafasında parçalamıştı. Bekçi o anda kafasına aldığı darbeyle yere yığıldı.
“Haydi” dedi Kaan “bu kadar kaos yeterli” diyerek ayağa kalktı.
“Ağabey. Vallahi çok eğlenceliydi” dedi Miraç.
“Başlarım heyecanına” dedi Efe “az kalsın ölüyorduk”
“Biz varken bize hiçbir şey olmaz kardeş” dedi Miraç göz kırparak.
“Tamam lan. Fazla konuşmayın. Yürüyün” dedi Kaan ikisinin kolundan tutup. Sağa sola baktıklarında diğer bekçi vardı kapıda, onu oyalamak için Efe’de üstün yalanını söyledi. Kapıyı Hemen sonra arabaya doğru yürümeye başladılar.
“Ağabey. Şuradan tanınmayan bir araba geliyor galiba. Bir bak bence” deyip bekçiyi aşağıya gönderdi Efe.
“Oğlum sen ne yapıyorsun?” dedi Kaan.
“Bu bizi iki saniyeliğine idare edebilir. Çok gecikmeden gidelim”
“Aslında çok erken davrandın ağabey” dedi Miraç Kaan’a. “Bayıltmayacaksın, korkutacaktık ki gerçekleri söyleyecekti”
“Sen İshak’ın gerçekleri söyleyeceğine mi inanıyorsun?” dedi Efe alaycı tavırla.
“En azından korkacaktı bizden”
“Adam ölümü göze almış insan ağabey” dedi Efe. Bence gayet açıklayacıydı bu cümle.
“Çok tatava yaptınız. Haydi gidiyoruz” dedi Kaan.
“E hani Eflal ve Tuğra? Onlar ne olacak?” dedi Miraç.
“Peşlerini bırakmayacağız” dedi kesin Kaan bir sesle. “Sonuna kadar gideceğiz”
“Biraz zor gibi ağabey” dedi Miraç.
“Zoru çağırıp çağırıp durma geveze” dedi Kaan hemen.
“İnanamıyorum ya” deyip dert yandı yandan Efe.
“Ne oldu lan?” dedi Kaan kaşlarını çatarak.
“Miraç ağabey doğruyu söyledi aslında. Hiç bayıltmayacaktık. Korkutacaktık” dedi Efe.
“Oğlum kendi ağzınla söylüyorsun o hiçbir şeyden korkmaz diye. Bizden mi korkacaktı?” dedi Kaan.
“Başka türlü nasıl ağabeyimle Eflal ablayı kurtaracağız?” dedi Efe gözlerini kısarak.
“Elbet bir yolunu buluruz” dedi Kaan. “Haydi binin arabaya” dediği anda arabaya tüyediler.
🔗🔗
Yine soğuk fayansların üstünde tir tir titreyerek duruyordum. Dudaklarımı hissetmiyor, ellerim uyuşmuş ve vücudum buz gibi çekilmişcesine kıvranıyordum fayansta. Aşırı soğuktu odalar, belkide dışarısı bu kadar değildi ama burası çok soğuktu. Ellerim ve bacaklarım var ile yok arasındaydı. Fakat bunlara rağmen hâlâ hayattaydım ve buna binlerce şükür ediyordum.
Burada kaldığım günden beri aklım Tuğra’daydı. Onunda dediği gibi yanımdaydı ama yanımda değildi ve bu beni asla keyiflendirmiyordu. Bazen sesiyle yetinmeye çalışıyordum ama artık seside yetmiyordu bana. Dokunmak istiyordum ellerine, sarılmak istiyordum sıcak bedenine, ellerimi gezdirmek istiyordum saçlarında, içimde ne kadar sevgi varsa yansıtmak istiyordum ona.
İşin garip tarafıda son iki gündür asla sesi çıkmıyordu. Son konuşmamızdan sonra daha hiçbir şekilde sesini duymamıştım. Emin de Tuğra’nın odasına gitmiyordu. Baya şüphelendiğim şeyler vardı ama sesimi çıkartamıyordum, gerçi çıkartmak istesemde çıkartamazdım. Ağzımı hissetmiyordum bile.
Aradan rahat beş-altı saat geçti. Yerde solucan gibi kıvranırken kapının hemen yanında tanıdık bir gölge gördüm. Bu kesinlikle Emin’di, adım gibi biliyordum. Çok geçmeden gölgenin sahibi geldiğinde yanılmamıştım. Emin’di.
Çapkın bir gülüş atarak kundurasını sert şekilde basarak geldi yanıma. Hatta başucuma. Gülmesi hâlâ suratında hiç bozulmadan duruyordu.
“Haydi yine iyisin” dedi minik minik kıkırdayarak. “Sevdiceğinle buluşturacağım seni”
Hiçbir şey söylemedim. Sadece ters bakışlarımla baktım ona.
“Sevinmedin mi?” dedi kıkırdamasını asla bozmadan.
“Konuşamıyorum” dedim zorlukla. Cümle kuramıyordum, her an ağzım yerinden çıkacak gibiydi.
“Ah yaa!” dedi nispetli bir sinirle. “Demirlikler açık kalmış”
“Allah’ın belası” dedim ama yarım yamalak söyleyebildim. Muhtemelen anlamıştı.
“Kaç gündür aç susuzsun kız?” dedi elini çenesine koyarak. “Bir? İki? Üç?”
Tepkisiz kaldım bu alaycı tavrına. İsteseydim de bir şey söyleyemezdim. Sadece bakmakla yetindim.
“Tamam tamam” dedi. “Sinirlendirdim sanırım. Neyse, getiriyorum biricik sevgilini” deyip o meşhur kundurasıyla aşağıya Tuğra’nın odasına doğru indi.
Uyandırmaya çalışıyordu ama uyanamıyordu Tuğra “ıııı” deyip duruyordu sadece. Kim bilir neler yapmıştı benim bilmediğim. Ah sevgilim ah…
Uyandıramadığı için döve döve getiriyordu odama. Geldiğinde her yerinin yarısı kabuklanmış yara, yarısıda yeni olan yaralardı. Ona her baktığımda benim kalbim hançerleniyordu. İçim parçalanıyordu ve boğazım yanıyordu. Gözlerim dolduğunu farkettiğim anda uyanıp “Eflal” dediğini duydum.
“Tuğra” dedim ama suratımda en ufak bir ifade bile yoktu. Ne yapacağımı, ne diyeceğimi şaşırmıştım.
“Sen mi geldin?”
“Sen bana geldin”
“Hiç gitmemek üzere” dedi yutkunarak. Onun ardından hemen ben yutkundum.
“Verdiğin sözü tuttun” dedim dolan gözlerimin içinden sevgi dolu bakarak.
“Yine ben tutamadım” dedi kafasını Emin’e çevirerek. “O tuttu”
Emin’e doğru baktığımda bize acımaz gözlerle bakıyordu. Kınayıcı bir bakış atıp tekrar Tuğra’ya döndüm.
“Olsun. Yine geldin, yine benimlesin” dediğimde Emin araya girdi.
“Yeter bu kadar drama size. Siz aşkınızı tazeleyin diye buluşturmadım sizi. Asıl amacım çok daha güzel bir şey”
Tekrar bakışlarım ona döndü. “Ne?” dedim sakince.
“Durun hatta alıp geleyim” dedi büyük bir hevesle. “Bu manzarayı sakın bozmayın canlarım” deyip aşağıya doğru indi.
O anda Tuğra bana yaklaşmaya çalıştı fakat yaklaşamadı. İkimizde günlerdir aç susuz olduğumuz için kımıldayacak halimiz kalmamıştı. Ne yaptığımızı bilmiyorduk.
“Eflal” dedi sadece.
“Efendim”
“Bir daha dünyaya gelsen” deyip bir saniyeliğine durdu. “Yine beni sever miydin?”
“Severdim” dedim. “Hemde çok”
“Sen bana sormayacak mısın?”
“Cevabını bildiğin soruları sorma” dediğimde güldü bu cümleme.
“O gün sana arabada söylediğim cümle bu”
“Ta kendisi” dedim gülerek.
“Aslında, başı beladan çıkmayan adamı bu kadar sevmen sana zarar vermiyor mu?” dedi içi sızlar bir sesle.
“Hayır” dedim. “Bazı belalar, kaderini bulman için gelen bir imtihandır”
Güldü. “Buraya geleli edebiyatın yükselmiş”
“Sana her zaman yüksek” dedim aynı şekilde gülerek.
“Eflal” dedi tekrardan.
“Hı?”
“Seni çok seviyorum”
Doluluğu dinmiş gözlerim tekrar doldu. “Bende seni”
“Çok mu?”
“Çok”
“Ne kadar çok?”
“Çok çok”
“Neden iki tane çok?” dedi bu sefer yüzüme bakarak.
“Uğurlu sayım iki. İlerde-“ derken Emin’in ayak sesleri ondan önce geldi.
“Moraliniz yerinde” dedi elindeki büyük camı göstererek. “Ama lütfen bozmayın. Vallahi çok tatlıydınız”
“O ne?” dedim hemen. “Sen ruh hastası mısın?”
Kollarını ‘bilmem’ şeklinde iki yana açtı. “Bilmem. Belkide öyleyimdir”
Psikopat pislik cümlesini bitirdikten sonra önceden gözüyle belirlediği kişi yani Tuğra’nın yanına geçti. Önce yavaş davrandı ve bana döndü.
“Şimdi sevgilin yanında. İstediğin zaman kurtarabilirsin.”
Elindeki cam ile tüm gücüyle Tuğra’nın kollarına girişti. Tuğra’nın bağırışları kulağımda yankılanırken sadece ayağımla vurup “Yapma!” diyebildim. Tabii bu yeter miydi? Hayır.
🔗🔗
“Geldik” diyerek sola çekti arabayı Kaan. Ardından diğer ikilinin arabadan inmesiyle Ecem’in kapıda belirmesi bir oldu.
“Miraç!” diyerek koştu Miraç’a.
“Güzelim!” diyerek sarıldı Ecem’e Miraç.
Arkasından Senay geldi. “Ne yaptınız?”
“Hiç” dedi Efe arkadan. “Sadece adam bayıltabildik”
“Hangi salak yaptı bunu?” diyerek kaşlarını çattı Buğçe.
“Ayıpsın yavrum” dedi hemen Kaan.
“Sen mi bayılttın adamı?” dedi Ecem Miraç’tan ayrılarak.
“Bu işsizler bir şey yapmayınca ben yapayım dedim” dedi Kaan büyük bir rahatlıkla.
“İnanamıyorum sana” dedi Buğçe.
“Ya alt tarafı bayılttık. Abartmayın” dedi Kaan.
“Ya ya, ne demezsin” deyip arkasına dönüp gittiğinde küt saçların dalgalandı Buğçe’nin.
“Trip mi yiyorum ben şimdi?” dedi Kaan. Buğçe ona dönmediğinde anlamıştı ekmek gibi trip yediğine. “Yapma be küt saçlım ya!” diyerek peşinden gitti Kaan.
Miraç onların arkasından güldüğünde Ecem ile göz göze geldiler. Miraç bunu fırsat bilip göz kırptı Ecem’e.
“Özlemedin mi sevgilini?” deyip kollarını açtı Miraç.
“Kim dedi?” dedi Ecem kaşlarını çatarak.
“Hani sevgililer birbirini özler ya. Ondan dedim”
“Belaya gittiniz. Uzaya değil”
“Olsun. Orasıda uzaktı sonuçta”
“Uzaya uçarsan belki özleyebilirim”
Bu diyaloglara daha fazla dayanamadan öfleyip araya girdi Efe.“Gerçekten burada mı yapacaksınız?”
“Neyi lan?” dedi Miraç.
“Olmayan cilvenizi” dedi Efe alaycı alaycı bakarak.
“Seninki içeride” dedi Ecem. “Sizde içeride cilve yapın. Allah Allah”
“Doğru söylüyor” dedi Miraç. “Yengenin sözünü dinle”
Ecem hızlıca Miraç’a doğru gelerek güzelce vurdu Miraç’ın koluna. “Daha kaç yaşındayız salak. Ne yengesi!”
Miraç acıyan şekilde baktı koluna. “Yavrum ne vuruyorsun ya?”
“Hak ettin” dedi Efe kaşlarını kaldırarak.
“Yürü git sende be” dedi Miraç.
“Neyse” dedi Ecem. “Tokadı yediğine göre artık eve girebiliriz bence”
“Yemek yaptın değil mi yenge?” dedi Efe yenge kelimesini söyleyip Miraç’a gülerek bakarak.
“Ben azar yedikten sonra mı söylüyorsun piç!” dedi Miraç.
Efe güldü.
“Saçmalamayın ya. Daha otuza var evlenmek için” dedi Ecem.
“Ben bundan otuz yaşında evleniriz çıkarımını yapıyorum” dedi Miraç.
Ecem gözünü devirdi.
“Evlenin evlenin. Hatta o zaman daha resmi şekilde yenge deriz” dedi Efe.
Ecem alay etti Efe’nin bu cümlesine.
“Hiç öyle bakma valla Ecem. Sarıbaş olacaksın, fena mı?” dedi Efe.
“Sarıbaş ne be? Daha asil bir soyismi lazım bana” dedi Ecem.
“Senin için soyadımı da değiştiririm. Hatta annemin eski soyadını alırız” dedi Miraç.
“Abartma” dedi Ecem kınayıcı bakışlarla.
“Of ya, bunları konuşmak için daha çok var. İçeriye geçinde yemek yiyelim” diyerek huysuzlandı Efe.
“Aç ayı” dedi Miraç.
“Hıı” dedi Efe arkasından.
🔗🔗
Tuğra’nın kolları kan içindeydi. Acımadan çizmişti kollarını hadsiz Emin. Ve hâlâ daha çizmeye devam ediyordu çizmeye. İçim yanıyordu Tuğra her bağırdığı anda. Her ne kadar ayağımla vursamda beni kâle almıyordu, aksine daha fazla çiziyordu. En sonunda dayanamadım. Var gücümle bağırdım.
“Yeter!” dedim göz yaşım süzülürken. “Yapma! Canı acıyor işte. Görmüyor musun? İstediğin oluyor!”
“Bende bunu istiyorum zaten. Daha çok birbirinizin acısına ortak olacaksınız. Bu daha hiçbir şey”
“Ne istiyorsun pislik köpek! Bırakta gidelim artık piç!” dedim avazım çıktığı kadar bağırarak.
Önce baktı bana. Sonra yaklaştı. “Sende çok oldun” dedi sessizce bana doğru eğilerek. “Seninde canın yanacak”
Ağlamaktan patlayacak gözlerimle ona baktım. Acımasız ve sertti. Normalde de öyleydi ama bu daha başkaydı. Bu sefer ölüm vardı gözlerinde.
“Ne yapacaksın? Benimde mi kollarımı çizeceksin?”
“Zaafından vuracağım” dediği anda elleri saçlarımla kaplandı. Yavaş yavaş arkadaki tutamları bırakıp ensemde olan saçlarıma değdi elleri. Her ne kadar elimle engellemeye çalışsamda başaramadım. Her an elim kan içinde kalabilirdi.
“Ne yapıyorsun lan?” dedi Tuğra.
“Sevgilinin” dedi ensemdeki bebek saçlarımı alarak. “Saçlarına bakıyorum. Ne kadar uzamış diye”
Doğduğumdan bu yana hiç bebek saçlarımı kesmemiştim. Ailemde kıyamıyordu kesmeye. Buraya geldiğim günden beri de hiç saçlarımı kesmemiştim, kestirseydim de özellikle bebek saçlarımı kestirmezdim. Onlar benim çocukluğumdu. Fakat Emin kıyacak gibiydi, elleriyle kaplamıştı bebek saçlarımı.
“Sakın” dedim sessizce. “Sakın dokunma saçıma”
“Onu küfür kotanı doldurmadan önce düşünecektin. Bir daha çıkmayacak olan iki tel bebek saçlarına veda et Eflal”
“Yapma” dedim gözlerimi kapatıp dişlerimi sıkarak.
“Gidiyor” dediği anda elindeki cam ile hiç düşünmeden saçımı kesti tem hamlede. “Ve gitti”
“O elinde tuttuğun camı kendi elinde keseceğim. Yavşak!” dedi Tuğra. .
Hiçbir şey yapamadım. Tek yapabildiğim şey ağlamaktı şuan. Hemde hıçkıra hıçkıra ağlamak. Ne Emin’e engel olabilmiş, ne de Tuğra’yı kurtarabilmiştim. Ailemin kesmeye kıyamadığı saçlarımı Emin denen şerefsiz kesmişti, yani ahirete kadar düşmanım olacak adam. Artık sanırım bu hikayenin masal kahramanı ben değildim. Ama olacaktım. Söz veriyordum buna.
“Şimdi diğer sevdiceğini arıyorum” dedi Tuğra ile ortamıza geçerek.
“Diğer sevdiceği kim lan?” dedi Tuğra.
“Sende bir susmadın. Ağzınada cam yiyeceksin öyle oturacaksın herhalde” dedi paçoz Emin.
“Yiyorsa yapsana” dedi Tuğra. “Şuradan bir çıkayım ecelin olacağım oğlum senin. Sen bekle”
Emin bu cümleye karşılık sadece güldü. Cevap gelmedi.
Kulağına götürdüğü telefona “Alo” cevabı verdi. Karşı tarafın sesini duyamıyordum ama Emin “Tamam. Gelirken getirirsin” , “Ayarlarız onu” diyordu. Ne ayarlayacaklardı veya ne yapacaklardı hiçbir fikrim yoktu, tek istediğim şey buradan çıkıp Tokyo’nun temiz havasını içime çekip rengarenk dünyama geri dönmekti. Sadece özgürce nefes almak istiyordum. Bunu ağlayarak içimden dua ederek sadece Allah’a yalvarıyordum.
🔗🔗
“Evde ilacım bitmiş!” diyerek bağırdı ev ahalisine Buğçe. “Ben bir ilacımı alıp geleyim”
“Bende geleyim kuzum” dedi Ecem.
“Gerek yok ya” dedi Buğçe tatlı tatlı. “Hem uzak sende benimle yorulma”
“Ya olsun. Hem gezmiş oluruz”
“Gerçekten gerek yok. Zaten fazla durmayacağım sokakta. Hemen geleceğim. Sonra gezeriz” dedi Buğçe Ecem’in kolunu sıvazlayarak.
“Peki” dedi Ecem tatlı bir tebessümle.
“Ben çıktım o zaman” diyerek ayakkabısını giymeye gitti Buğçe.
“Görüşürüz kuzum”
“Görüşürüz” dedi Buğçe eliyle öpücük atarak.
“Görüşürüz kuzum. Dikkatli ol” diyerek bağırdı Ecem Buğçe’nin arkasından. Buğçe arkasından el salladı sadece.
Buğçe ile Melisa önceden telefonda konuştukları için ilaçlarını içiyor musun diye sürekli olarak soruyor, tarih alıyor ve ne zaman yenisini alması gerektiğini tarihlere bakarak söylüyordu. Bu sefer Melisa’nın yerine Buğçe tarihleri tuttu. Hayatında her ne kadar kaos olsa bile asla hiçbir şeyini aksatmıyordu. Not defteri gibiydi aklı. Herşeyini aklına kaydedebiliyordu, bu yüzden doğum günleri dahil özel günleride unutmuyordu.
Tokyo’nun sıcak ve soğuk karışımı havasına karşılık şarkı söyleyerek yürüyordu Buğçe. Sessiz sokaklarda genelde şarkı söylemeyi tercih ederdi. Huzurlu hissederdi kendini şarkı söyleyince. Güç alırdı, hayal kurmasına yardımcı olurdu şarkılar. Hatta daha ilkokuldayken keşfetmişti bunu. O zamanlar birinci sınıftaydı. Sıkıldığı derslerde eline Elsa figürlü kalemini alır, hayal dünyasında ne varsa onu çizerdi. Renklendirirdi, şekillendirirdi, özene bözene yapardı her çizdiği resimleri. Ne hayalinin dışına çıkar, ne de bir fazlalık yapardı. Tam kıvamında çizerdi hayal gücünü.
Buğçe şarkı söyleyerek hedefindeki eczaneye varmıştı. Kapısı açıktı ve içeride dört tane çalışan vardı. Müşterinin çok olacağını düşündüğü için yavaş adımlarla ilerleyerek kapının eşiğinden baktı içeriye. Görünürde kimse olmadığı için rahatlıkla girdi.
“Merhaba” dedi tatlı bir tebessümle.
“Merhaba. Hoş geldiniz” dedi çalışan gülerek.
“Kolay gelsin” diyerek kasaya doğru gitti Buğçe.
“Buyrun” dedi çalışan.
Buğçe elindeki reçeteyi çalışana gösterdi. “Sizde, bu ilaçtan kaldı mı?”
“Hemen bakalım” dedi çalışan arkasını dönüp. Ardından ilaçları kontrol etti. “Şansınıza” dedi çalışan Buğçe’ye dönerek “bir tane kalmış”
“Ya eğer yoksa vermeyin” dedi Buğçe mahcubiyetle.
“Yok hanımefendi. Depoda illaki vardır. Ayrıca bu ilaç için geldiniz, demek ki bu da sizin kısmetinizmiş” diyerek ilacı Buğçe’ye uzattı çalışan.
“Peki” dedi Buğçe dudağını birbirine bastırarak.
“Kimliğiniz lazım” dedi çalışan bilgisayara bakarak.
“A, tabii” diyerek panikle çantasından kimliğini çıkarttı Buğçe. “Buyrun” diyerek çalışana verdi.
Çalışan iki dakikada halledip kimliği Buğçe’ye uzattı. “Bitti” dedi büyük bir tebessümle.
“Teşekkürler” diyerek borcunun ne kadar olduğunu sordu.
“İki yüz”
“Neden o kadar az?” dedi Buğçe kaşlarını çatıp.
“Burası pek bilindik bir eczane değil” dedi çalışan. “Çoğunlukla bu civarlarda oturanlar geliyor buraya. O yüzden fiyat düşük”
“Bilindik bir yerde açsaydınız. Daha kârlı çıkmaz mıydınız?” dedi Buğçe.
“Kalabalık bize göre değil” dedi çalışan kafasını cama çevirerek. “Buraya alıştık bir kere. Daha da döneceğimizi sanmıyorum”
“Neyse” dedi Buğçe gülerek. “Artık bende buraya gelirim o zaman”
Çalışan aynı gülümsemeyle cevap verdi. “Ama sadece ilaç için değil. Kahve içmeyede gelin”
“Sizde bize gelin. Mutlaka bekleriz” dedi Buğçe parayı çalışana vererek. “Bu arada, adınız ne?”
“İlayda” dedi çalışan elini Buğçe’ye uzatarak.
“Buğçe” dedi Buğçe de elini uzatıp İlayda’nın elini tutarak.
“Memnun oldum” dedi İlayda gülerek. “Mutlaka kahve içmeye beklerim”
“Aynı şekilde. Bende seni bekliyorum” dediğinde ikisininde elleri ayrıldı. Buğçe’nin gözleri saate takıldı, saat altıya geliyordu. “Saat geç olmuş” diyerek hızlıca iç çekti. “Tekrardan kolay gelsin” diyerek adımlarımı kapıya hedefledi.
Ardından hemen Buğçe çıktı eczaneden. Tekrardan yürümeye başladı Ama bu sefer baya hızlıydı çünkü hava kararmaya meyilliydi, Tokyo’nun sokaklarıda karanlık olunca korkunç oluyordu. Bu duruma mahkum kalamazdı.
Buğçe hızlıca yürüdüğünde çantasının içinde titreyen telefonu hissetmişti. Çantayı açıp telefonu eline aldığında Kaan’ın aradığını gördü. Zaman kaybetmeden açtı telefonu.
“Alo” dedi Buğçe pamuk gibi sesiyle.
“Buğçe. Neredesin?” dedi Kaan.
“İlaçlarımı almak için eczaneye geldim” dedi Buğçe sağa sola bakarak.
“Bana haber vermeden mi?” dedi Kaan. “Ecem söylemese hiç daha haberim olmayacak”
“Melisa ilaçlar bittiği zaman hiç vaktini geçirmeden al dedi. Bende o yüzden söylemedim” dedi Buğçe. “Ayrıca yalnız kalmak istedim biraz”
“Sen sürekli bayılıyorsun Buğçe. Senin bir hastalığın var. Lütfen bana söylemeden hiçbir yere gitme”
“Çocuk muyum ben Kaan? Bayılmamak için ilaçlarımı düzenli kullanıp bittiği gibi alıyorum zaten”
“Hayır yavrum. Tabiiki çocuk değilsin ama dediğim gibi. Senin kontrolsüz bir hastalığın var. Her an bayılabilirsin. Belli olmaz”
“Neyse tama-“ derken sağa doğru baktığı tarafta garip bir adam gördü. Bu adam siyah bir binanın içine giriyordu. Hemen bunu Kaan’a söylemeliydi. “Kaan” dedi sesinin dışarıya gitmemesi adına elini ağzıyla kapatarak.
“Söyle yavrum”
“Siyah bir bina var burada. İçinede korkunç suratlı biri girdi”
“Nasıl yani?”
“Duyduğun gibi işte”
“Binayı tarif eder misin Buğçe?”
“Simsiyah, çevresinde neredeyse hiç insan yok, tenha bir binaya benziyor ve kapısı arkada sanırım”
“Tamam” dedi Kaan. “Kapat güzelim. Biz polisi arayıp geliyoruz. Sakın bir adım atma o tarafa”
“Tamam” deyip telefonu kapattı Buğçe. Daha sonra kaldırıma çömelip oturup beklemeye başladı.
🔗🔗
Yerle birdim. Daha doğrusu yerle birdik. Sessiz sessiz ağlıyordum, hem buradan çıkamadığımıza hem de kesilen bebek saçlarıma. Belkide bu ana kadar yaşadığım hiçbir olay beni bu olay kadar yıpratmamıştı. Ayrıca giden sadece bebek saçlarım değildi, anılardı.
İlk çıkan saç tellerimin anıları. Annemin ve babamın binlerce kez sevip okşadığı saçlarım. Babam bebekliğimden bu yaşıma kadar hep bebek saçlarımı sevip ‘kara saçlım’ derdi bana. Bana sinirlendiğinde, benimle gururlandığında, benimle ilgili ne olursa olsun hep kara saçlım diye hitap ederdi.
Ama genel olarak hiç kızmazdı. Kıyamazdı bana ilk ve son kızıyım diye. El bebek gül bebek büyüttü beni hep. Bundan dolayı çok acı çekiyordum sanırım. Babam bana dokunmaya kıyamazken başka birinin acımadan saçlarımı kesmesi, bilmediğim zinciri bileğime bağlayıp beni günlerce aç susuz bırakması ve daha sayamayacağım tonlarca şey…
Kimsenin görmediği, bilmediği, duymadığı o kadar şey yaşamıştık ki; artık nefes alırken bile boğazımız düğümleniyordu. Bir insan hiç nefes almaktan bıkar mıydı? Biz bıkmıştık. Hemde çok bıkmıştık. Ölüm ve yaşam arasındaki ince çizgide yaşıyorduk. Açtık, susuzduk. Ağzımıza bir lokma dahi girmeden hayatta yaşama mücadelesi veriyorduk.
Aslında dünya böyle bir yerdi. İnsanoğlu ya rahat edecekti ya da acı çekecekti. Fakat burada bilinmeyen bir şey vardı. Rahat insan bir gün acı çeker, acı çeken insan bir gün rahat ederdi. Bu böyleydi, değişmez ve değiştirilemezdi.
Başımızda dikilen gölgeye bakmak adına kafamı kaldırdığımda tanıdık bir sima belirdi gözüme. Bu Emre’ydi. Aptalca göz kırpıştırmaktan başka ne yapacağımı bilmiyordum. Belkide en iyisi bir şey yapmamaktı. Ya da ben zorda kaldığım için öyle hissediyordum.
“Eflal” dedi Emre sevinçli bir sesle. “Tekrardan buluştuk”
Göz ucuyla baktım. “Maalesef”
“Beni böyle mi karşılıyorsun? Aşk olsun” dedi kınayıcı bakışla.
“Siktirme lan aşkına!” diyerek bağırdı arkasından Tuğra.
Tuğra’ya dönüp tekrardan bana döndü Emre. “Yediremiyor galiba birileri evleneceğimize”
“Evlenmek mi?” dedim kaşlarımı çatarak.
“Sanada aşk olsun Eminciğim” dedi Emre Emin’e bakarak. “Ben nişan tarihini bile ayarlamıştım ama”
“Sen psikopat falan mısın!” dedim bağırarak.
“Böyle olmaz” dedi sahte bir sinirle. “Gerçekten böyle olmaz. Evlenme teklifi etmek için geliyorum, müstakbel karımın yaptığına bak”
“Seni istemediği biriyle evlenmeyi kendine yedirebiliyor musun ya?” dedim kınayıcı bakışla. “Acıyorum sana”
Güldü pişkin pişkin. Hatta daha da zorlasaydı kahkahada atardı. Bu cümlem oldukça onu sevindirmişti galiba.
“Ben seni gördüğüm ilk andan beri vuruldum Eflal. Sana hislerimi açıklamama izin vermedin. Beni geri ittin, beni hep arka planda gördün. Suratını astın, konuşmak istemedin, benimle zorla konuşuyormuş gibi davrandın, beni hiçe saydın. Ben bunlara rağmen sana olan sevgimden vazgeçmedim. Tek istediğim şey benimle evlenmen. Bu hayatta sadece bir ailem, bir huzurum, bir yuvam olsun istedim” deyip önümde diz çöktü.
“Ne yapıyorsun lan sen!” diye bağıran Tuğra’ya kafamı eğip ‘yapma lütfen’ dercesine baktım. Tabii o bunu takmadı, ileriye doğru kendini sürüklemeye çalıştı ama yapamadı. Zinciri kırmasına imkan yoktu.
Emre arkasına dönüp Tuğra’ya bakmadan cümlesine devam etti. “Lütfen Eflal” derken göz yaşları süzüldü. “Lütfen benimle evlen. Bu yüzüğü kabul et”
“Sen, sen gerçekten hastasın” dedim sessizce. “Senin derdin ben değilim. Sen beni takıntı yaptın”
“Hayır” derken titremeye başladı. “Sevdim”
“Sevmedin” dedim duraksayarak. “Sen beni kuruntu yaptın ve sevdiğini sandın”
Yüzük kutusunu açmaya çalıştığında elleri daha da titremeye başladı. “Takacaksın bu yüzüğü” diyerek yüzüğü kurusundan alıp parmağıma takmaya çalıştı.
“İstemiyorum!” diyen bendim.
“Takacaksın!” diyen Emre’ydi.
“İstemiyorum!”
“Zorunlusun!”
“Bırak lan kızı!” diyen Tuğra’ydı.
Ben Emre ile cebelleşirken arkadan bir ses geldi.
“Polis! Teslim ol”
