29. bölüm · Gecenin Yassı
2. Sezon 18. Bölüm
Bir insan her ne kadar acı çekerse çeksin elbet bir gün tekrardan hayata bir adım daha atardı. Bu dünya sadece yaşamaktan ibaret değildi; çile çekmek, zorluklarla mücadele edebilmek, her savaş için direnmek, her şeyi kabullenmek ve en önemlisi yaşadıklarından ders çıkartabilmek. Bir çok insan yaşadıkları için her ne kadar isyan etsede aslında çektiği acıların her biri bir kurtuluşun simgesiydi. Tenimize değen en ufak iğne ucu bile hayatımızı kurtarabilecek tek bir nedendi aslında.
Hiç düşündük mü acı çekmeseydik nasıl bir dünyada yaşardık? Benim cevabımı soracak olursanız kesinlikle yaşanılmaz bir dünya olurdu derdim. Bebekken atılan ilk adımların zorluğu, yemekleri ayırt edebilme zorluğu, konuşabilme zorluğu.. Aslında bunların her biri bir zorluk ve biz bu zorluklarla yola çıkarak büyüyoruz. Belkide bu dünya acılarla süslenecek bir yerdi, belkide sürüneceğimiz. Hiç bilemezdik… sonuçta bilseydik hiç birinizin bu acılı dünyaya gelmek istediğimizi düşünmezdim.
Sabah saat ikiydi. Genelde evde kahvaltıyı Buğçe hazırlar sonra diğerlerini uyandırırdı. Yine aynı rutindi. Leziz bir kahvaltı hazırlamanın ardından önce kızları, sonra erkekleri kaldırmaya çalışmıştı.
Miraç ve Kaan bir odanın içinde iki ayrı yatakta yatıyorlardı, aynısı Buğçe, Senay ve Ecem içinde geçerliydi fakat Efe Tuğra’nın odasında üst katta uyuyordu. Efe küçükkende sevmezdi birileriyle uyumayı, ya tek yatacaktı ya da sabahlayacaktı. Huyu böyleydi, değiştirme şansı yoktu.
“Haydi bakalım gençler. Kalkın!” diyerek kapıyı açtı. Kapının hemen kenarında olan yatakta Kaan uyuduğu için önce Kaan’ı üstsüz şekilde gördü, önüne gelen bir tutam küt saçını arkasına atıp boğazını temizledi.
“Kalksanıza. Kaç saattir bağırıyorum burada!” derken Kaan birden uyandı.
“Kaç saattir?”
Buğçe, Kaan’ı üstü çıplak olduğu için gözlerini kapattı ve hemen arkasını döndü. Tabii bu durum Kaan’ın hiç hoşuna gitmedi.
“Neden arkanı döndün ya? Bir şey mi var arkada?” derken hiç inandırıcı şekilde sormuyordu Kaan.
“Rica etsem, üstünü giyer misin?” dedi Buğçe şeklini hiç bozmadan.
“Ne varmış ki üstümde?” dedi Kaan bıyık altından gülerek.
“Sorunda o zaten Kaan. Hiçbir şey yok”
Tuğra, Kaan ve Miraç’ın vücudu spor yaptıkları için oldukça dayanıklıydı soğuğa. Onlar için kış mevsimi yaz gibiydi, asla onlar kışı yaşamazdı. Hava sıfır derece dahi olsa üşümek nedir bilmezlerdi, çok nadir kıyafet ile yatarlardı. Bu yüzden bu duruma alışıklardı.
“Aman Buğçe. Bundan mı utanıyorsun gerçekten?” dedi Kaan umursamaz tavırla.
“Rica ediyorum Kaan. Üstünü giyer misin? Senin yüzünden Miraç’ı da uyandıramıyorum”
“Bırak o ayıyı, o kış uykusunda. Sen gel beni uyandır” dedi Kaan çapkın gülüşle.
“Kaan!” dedi Buğçe uyarı tonuyla.
“Buğçe, güzelim. Gerçekten üstüm yok diye bakmayacak mısın bu yana?” dedi Kaan yatağından doğrularak.
“Bakmayacağım” dedi saf kuş Buğçe.
“Gerçekten mi?” dedi Kaan ayağa kalkarak.
“Gerçekten”
“Ama ya bakmak zorunda kalırsan?” diyerek Buğçe’ye doğru bir adım attı Kaan.
“Nasıl yani?” derken Kaan elleriyle Buğçe’yi kendi tarafına döndürdü.
“Kaan!” dedi Buğçe gözlerini kapatarak.
“He” dedi Kaan gülerek.
“Tahrik mi ediyorsun sen beni?” diyerek ellerini kapalı gözlerinin üstüne koydu Buğçe.
“Ya baksan ne olacak ki?” deyip Buğçe’ye yaklaştı Kaan. Ardından Buğçe’nin kollarından nazikçe tuttu.
“Kaan”
“Efendim”
“Giy şu üstünü”
“Giymeyeceğim”
“Giyeceksin”
“Giymeyeceğim”
“Giy artık”
“Hayır”
Buğçe ve Kaan’ın inatlaşmasına Miraç’ta uyanarak dahil oldu.
“Kardeşim şu üstünü giyde kızı sal ya” dedi Miraç uykulu bir sesle.
“Sanane oğlum. Sen yat uyu” dedi Kaan
Buğçe bunu fırsat bilip Kaan’ın ellerinin üstüne olan kollarını çekip mutfağa doğru ilerlerken “üstünü giymelisin” deyip adımlarını mutfağa doğru attı ve oradan ayrıldı.
“Bir kaç saat daha yatsaydın ölürdün değil mi?” dedi Kaan valizinden bir tişört çıkartarak.
“Çok ses yaptınız. Bende ondan uyandım” dedi Miraç her zaman ki umursamaz tavrıyla.
Kaan Miraç’a ayağıyla bir şamar attı. “O zaman kalk kızlara yardım et piç!”
“Dur ağabey ya. Zaten rüyamın etkisinden çıkamıyorum” dedi Miraç.
“Ne rüyası lan?” dedi Kaan kaşlarını çatıp tişörtü giyerek.
“Ağabey, Ecem ile evleniyorduk hatta bir kızımız oluyordu” diyerek gözlerini tavana dikti Miraç.
“Oğlum şimdi sırası mı?” dedi Kaan. “Önce bir Eflal yenge ile Tuğra’yı evlendirelim. Ondan sonrası Allah Kerim”
“Siz benim mutlu olmamı istemiyorsunuz. Püh sizin gibi arkadaşlara” dedi Miraç gözlerini kısarak.
“Çok konuştun. Kalkta bir duş al”
“Ne varmış bende ağabeyciğim?” dedi Miraç kaşlarını çatarak.
“Geldiğimizden beri sadece iki kere duş aldın kardeşim. Kokun on beş kilometreden geliyor. Ben senin yerine utanıyorum artık”
“O kadar olay oldu ağabey, bir zahmet o kadar da olsun ama. Değil mi?”
“Neyse” dedi Kaan. “Bir kalksana”
“Neden?”
“Kalk bir oğlum işte”
“Ne oldu ki?”
“Ya gevezelik yapma bir kere de. Kalk iki saniye” dedikten sonra usulca kalktı Miraç.
“Ne oldu ağabey?” dedi Miraç oflarcasına.
“Eflal ve Tuğra iki-üç gündür ortada yoklar farkettin mi?” dedi Kaan kısık sesle.
“Evet farkettim. Bir gariplik var ama çözemedim”
“Biz artık bir kalkıp aramaya mı geçsek diyorum” dedi Kaan. “Çünkü başka türlü asla bulamayız onları”
“Nasıl bulabiliriz ki?” dedi Miraç. “Elimizde ne ipucu var, ne de bir kanıt”
“İlla bir ipucu veya kanıt olmasına gerek yok. Aklımızlada halledebiliriz”
“İyide nasıl yapacağız? Senin aklından kesin bir şeyler geçiyor” dedi Miraç çapkın bakışlar atarak.
“Ne öyle bakıyorsun oğlum? Efe’yi de aramıza alacağız. Ancak o mantık yürütebilir”
“Ağabey Efe bekleyin dedi. Biz tam tersini yapıyoruz”
“Yok kardeşim” dedi Kaan “ben hiçbir şeyi bekleyemem. Konu benim kardeşim ve kardeşimin sevdiği”
“E hadi o zaman. Ne duruyoruz ki?” dedi Miraç önden yürüyerek.
“Nereye lan?”
“Efe’nin yanına”
“Bekle bende geliyorum” dedi Kaan. Kaan ve Miraç ikilisi odadan çıktı ve Efe’nin odasına doğru yürüdü. Anında odasına gelip kapıyı hemen açtılar.
“Kalk Efe kalk!” dedi Miraç yorganı öteye atıp Efe’nin ayak ucuna oturarak.
“Ne oluyor lan?” dedi Efe uykulu gözlerle.
“Kalk hadi. Eflal ve Tuğra hakkında konuşacağız” dedi Kaan.
“Yine mi o konu?” dedi Efe derin bir nefes alıp doğrularak.
“Kardeşim sen iyi misin?” dedi Kaan. “Ağabeyin ve yengen çıkmış gitmiş, nerede oldukları belli değil, biz oturmuş mal mal onların gelmesini bekliyoruz, sanki onlar yokmuş gibi hayatımıza devam etmeye çalışıyoruz. Sencede artık zamanı gelmedi mi ayağa kalkmak için?”
“Doğru söylüyor” dedi Miraç Kaan’ı destekleyerek. “Eğer şimdi ayağa kalkmazsak, daha hiç kalkamayız”
“Ee ne yapalım?” dedi Efe.
“Mantık yürütün azıcık. Nereye gitmiş olabilirler? Kaçırıldılar mı? Yoksa gerçektende kaçtılar mı? Bunlar olabilecek şeyler” dedi Kaan ciddiyetini koruyarak.
Birkaç saniye üçlünün arasında derin bir sessizlik oluştu. Üçüde Kaan’ın saydığı olanakları göz önünde bulundurarak düşünmeye başladılar fakat Eflal ve Tuğra hakkında bir şey olmadığı için düşünmekte zorlandılar. Fakat bir olanak vardı, bu olanakta Efe’nin aklını çeldi ve hiç düşünmeden söyleyiverdi.
“Aklımda bir şey var” dedi Efe.
“Söyle” dedi Kaan ciddiyetiyle.
“Hatta bir isim var” deyip duraksadı. “İshak”
“Nasıl yani?” dedi Miraç. “O adam karakolda değil miydi?”
“O soysuz ne yapıp ne edip bir şekilde çıkarttırır kendini. Ne zaman nefes alacağı bile belli olmaz” dedi Efe duvarlara boş boş bakarak.
“Şimdi ne yapacağız?” dedi Miraç.
“Ne ne yapacağız? Adamın gelmişini geçmişini, soyunu sopunu-“ derken Efe Kaan’ı susturdu.
“Yapacağımız tek şey İshak’ın mekanına gitmek. Tabii bizi görürde kaçmazsa şansımız daha da artar”
“Ben o adamın kimseden kaçacağını düşünmüyorum. Adam korksaydı evlendiği kadını vurma-“ derken bu seferde Kaan Miraç’ı susturdu.
“Tamam kardeşim” dedi Kaan Miraç’a sert bakışlarla uyararak “yeter.”
“Neyse” dedi Efe ayağa kalkarak.
“Nereye lan?” dedi Kaan kaşlarını çatarak.
“Önce kahvaltı. Sonra hesaplaşma vakti ağabey” dedi Efe.
“Sen var ya!” diyerek sırıtıp Efe’nin omzuna vurdu Kaan.
“Siz adamsınız lan!” dedi Miraç gaza gelip.
“Sen gidip bir duş al geveze. Bok kokuyorsun” dedi Kaan eliyle burnunu kapatarak.
“Abartma lan. Kaç gündür protein sütü içip beslenmeme dikkat edemiyorum. Ondandır”
“Amma bahane ürettin be kardeşim. Haydi düşün yolunu tut sen. Haydi!” dedi Kaan Miraç’ı banyoya doğru iterek.
“Bu arada” dedi Efe. “Kızlara ne diyeceğiz?”
“Gerçekleri söylemeliyiz. Nerede olduğumuzu bilsinler en azından” dedi Miraç.
“Ya bizi bırakmazlarsa?”
“Ben Ecem’e söylerim” dedi Miraç. “Ecem onları oyalar”
“Arkadaşlar, önce temel ihtiyaçlarımızı mı karşılasak?” dedi Kaan gür sesiyle.
“Sesini sikeyim Kaan” diyerek duşa girdi Miraç.
🔗🔗
Bilmem kaç saat, kaç dakika, kaç saniye, kaç gün buradaydık bilmiyordum. Başımın üstünde her ne kadar küçük bir demirlik olsada artık gökyüzünü özlemiştim. Hatta sadece gökyüzünü değil, Tokyo’nun deli rüzgarlarında dalgalanan siyah saçlarımın enseme vurmasını özlemiştim.
Artık kimsem olmayınca bileğime bağlanmış olan ince zincirle arkadaşlık kurmuştum. İkimizde sessiz olduğumuz için ne demek istediklerimizi çok iyi anlıyorduk. O da sıkılmıştı buradan ve aynı şekilde bende. Ama ne olursa olsun ikimizde birbirimize çok sıkı kenetlenmiştik. Her şeye rağmen, her zorluğa rağmen…
Üstünde kaç gündür yattığım soğuk fayansı artık yabancılamıyordum. Aksine, benimsiyordum. Her ne olursa olsun alışmıştım bu soğuğa, tanıdıktı benim için. Değişen bir şey yoktu. Fakat tek istediğim şey şuan Tuğra’nın ellerini ellerimin içine alıp tüm sıcaklığıyla ısıtmasıydı.
Belki ısınırdım şimdi, belki de hasta olmazdım, ya da ellerim ısınmasada olurdu sadece kalbim ısınsaydı yeterdi benim için. Ama şimdilik şuan sadece birbirimizin sesini işitebiliyor, uzaktan konuşabiliyorduk. Yan yana durmamız imkansızın ötesindeydi. Ya da ben öyle hissediyordum.
Üstünde yattığım soğuk fayansın her bir milimini incelemekten ezberlemiştim artık. Aslında ezberlenecek herhangi bir iz yoktu. Soğuktu, siyahtı, acımasız bir aurası vardı. Evet, yanlış duymadınız bahsettiğim fayansta acımasız bir aura vardı ve ben bunu iliklerime kadar hissediyordum. Sonuçta sıradan bir fayansla bile düşmandım şimdi.
Her saat geldiği gibi şimdide beni kontrole gelmişti Emin. Sert ve kibirli kundurasının sesini duyunca irkilmemek elde değildi. Ondan önce kundurasının sesi tüm mekana yankılıyordu zaten.
“Sıkıldın mı burada?” diyerek yaklaştığını hissettim.
Konuşamıyordum. Açtım. Susuzdum. Ne halim ne de mecalim kalmamıştı
“Ayıp ama” dedi en acımasız sesiyle. “Konuşmazsan küserim seninle” diyerek alaycı bir konuşma yaptı.
Soğuktan titreyen dudaklarıma, buz kesen vücuduma inat konuşmaya çalıştım. Tabii bu yeterli olur muydu orası kesin değildi.
“Siktir git o zaman”
“Azıcık dertleşmek istedim seninle. Ne var bunda?” diyerek daha da yaklaştı. “Hem, senin gibi güzel ve saf bir kıza yakışmıyor küfürlü konuşmak”
“Emin ol, senin ağzına bile-“ derken sözümü kesti.
“Gerçekten küfür ederken zevk mi alıyorsun?”
“Yakışana ediyorum sadece” dediğimde titreyen vücudum artık ‘dur, konuşma’ sinyalini vermişti. Zaten konuştukça vücudum hararetleniyordu.
“Neyse” dedi derin bir iç çekerek. “Damat geldikten sonra seni bırakacağız. Az daha sabret” dediğinde bu sefer vücudumun sinyaline asla kulak asmadım.
“Ne damadı?” dedim başımı ona doğru çevirerek.
“Zamanı gelince öğrenirsin” dedikten sonra kunduralarını kapıya doğru çevirip dikkatlice yürüdü, daha sonra aşağıya inme seslerini duydum.
Tuğra’ya “Merhaba” deyişi kulaklarımı tırmaladığında kendimi rahatsız hissettim. Çünkü biliyordum, bu hiç hayra alamet bir merhaba deyişi değildi.
Birkaç kez bir şeyler söyledi fakat fazla duyamadım vücut titrememden dolayı. Bu yüzden olduğum yerde sadece kıvranabildim.
🔗🔗
Kahvaltı sofrasında oluşan sessizliği nihayet Efe bozmuştu. Kendinden ödün vermeden açık ve net bir şekilde konuştu.
“Hanımlar. Biz çıkıyoruz şimdi” dedi Efe dan diye.
“Nereye?” dedi Senay kaşlarını çatarak.
“İshak’ın yanına” dedi Miraç.
“Ne!” dedi Ecem.
“Şaka mısınız siz!” dedi Buğçe.
“Yoo, gayette ciddiyiz” dedi Kaan.
“Saçmalıyorsunuzdur umarım” dedi Senay.
“Yavrum uzatmayalım, lütfen” dedi Efe sakince.
“Haydi ağabey. Ne bekliyoruz daha?” dedi Miraç.
“Bencede kalkalım” dedi Kaan. “Geç olmadan gidelim şu itin yanına.”
Kaan, Miraç ve Efe üçlüsü yavaşça kalkıp son dokunuşlarını yaptılar. Kaan saçlarına jöle sürdü. Miraç parfüm sıktı. Efe ise ayakkabılarını temizledi. Üçlü daha sonra Miraç’ın arabasına bindiler. Direksiyonun başında Kaan. Kaan’ın yanında ise Miraç. En arkada Efe vardı.
“İshak’ın mekanı tam olarak nerede?” dedi Kaan.
“Konuma göre gideceğiz” dedi Efe.
“Konum yanıltmaz değil mi lan?” dedi Miraç.
“İshak denen şahıs mekanını değiştirmediyse konum doğru gider” dedi Efe bilmiş bilmiş.
Kaan oflayarak sağa sola bakınıp arabayı çalıştırmaya başlayıp yola çıktı.
“Sizce bir ipucu falan bulabilecek miyiz?” dedi Miraç Kaan’ın sıkıcı oflamalarını bastırarak.
“Sanmıyorum ama şansımızı deneyeceğiz” dedi Efe.
O anda Kaan boşta kalan kolunu kapının koluna koyup çenesinde olan sakallarını elleriyle taramaya başladı. Kaan her stresli olduğu zaman bunu yapardı ve Miraç bunu çok iyi bilirdi. Fakat Miraç Kaan’a aldırmamaya çalışarak konuşmaya devam etti.
“Hiç kimse umrunda değil. Tek istediğim Tuğra ve Eflal’i kurtarmak o kadar” dedi Miraç.
“Gerisi bizi ilgilendirmiyor zaten” dedi Efe.
Miraç her ne kadar konuşup Kaan’ın kafasını dağıtmaya çalışsada Kaan’ın bakışları asla camdan geriye bakmıyordu. Ağzını açmıyor, hiçbir şeye yorum yapmıyordu.
Arabaya bindiğinden beri içinde değişik hisler vardı fakat bunu kimseye belli etmiyordu. Küçükkende belli etmezdi zaten. Ama onu bir tek annesi anlardı. Ancak o da Kaan’ın yanında değildi.
Geçen sene kendi ailesi ve Miraç’ın ailesi hep birlikte Samsun’a gitmişlerdi. Çok eskiden de iki aile komşuydu zaten Kaan’ın annesi Selma ve Miraç’ın annesi Derya küçük kızlarının okumaları için Samsun’a gitmişlerdi. Miraç, Kaan ve Tuğra üçlüsüde liseden bu yana arkadaşlardı ve arkadaşlıkları hâlâ devam ediyordu. Bu üçlününde asıl macerası liseden dayanıyordu..
Üçlü, sürekli olarak dersleri kaytarır. Sınavlardan düşük alır. Bazen okula gitmemek için ellerinden geleni yaparlardı. Ama genelde en çalışkan olan kişi Miraç’tı. Sınavın gelmesine bir ay kala notlarla kendine çok ayrı bir bağ kurardı, hatta sırf bunun için Tuğra ve Kaan lise sonuncu sınıfa kadar makarasını yapmışlardı.
Tabii o günler üçlü için asla vazgeçilmezdi. Ayrı bir atmosferi vardı o yılların. Şimdi ise hayatlarında bambaşka bir atmosfer vardı. Her birinin hayatında asla kaos, gerilim ve kavga eksik olmuyordu. Tıpkı şimdide eskiden olduğu gibi.
