Gecenin Rüzgarı kitap kapağı

2. bölüm / 3

Gecenin Rüzgarı

Son eğlence

Vaveyla Yazarı: 𝓔𝓬𝓻𝓲𝓷 𝓐𝓽𝓪𝔂

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 3Şu an: Son eğlence

Ay, tabii ki geliriz!" dedim düşünmeden. Cümlem biter bitmez dirseğimi hafifçe Rüzgar'ın koluna geçirdim. "Değil mi, Rüzgar?"
Az önce uyuyor olan hödük “yolun açık olsun gececim”
"Aman..." diye mırıldandı. "Bana ne."

İçimden "Gelmezsen gelme." diye söylendim. Dünyanın sonu değildi ya. Sonuçta çocuk değildim; arkadaşlarımla bir gecelik kamp yapacak olmam için onun başımda nöbet tutmasına gerek yoktu. On sekiz yaşıma girmiştim. Kimsenin elinden tutup beni parka götürmesine ihtiyaç duyacak yaşları çoktan geride bırakmıştım.

Teklifi yapan kızın adı Aylin'di. Hakkını yememek lazımdı, gerçekten güzel kızdı. Uzun sarı saçları, kusursuz makyajı ve kendinden emin tavırlarıyla okulun dikkat çeken isimlerinden biriydi. Ama ben hiçbir zaman insanları dış görünüşleriyle değerlendiren biri olmamıştım. Bana göre insanı güzel yapan yüzü değil, karakteriydi.

Üstelik Aylin'in sevgilisi vardı.

Bora...

İşin ilginç yanı, Aylin'in Rüzgar'la konuşmasına en çok sinirlenen kişi de yine Bora'nın kendisiydi. Bunu anlamak için dâhi olmaya gerek yoktu. Çocuk, masanın üzerine oturmuş, bir bana yaslanmış duran Rüzgar'a bir de Aylin'e öyle bakıyordu ki birazdan ikimizi de camdan aşağı atacak sanırdın.

Aylin dudaklarını büzerek nazlı bir ifadeyle Bora'ya döndü.

"Rüzgarlar gelmemek için naz yapıyor."

Bora'nın yüzü bir anda gerildi. Sert bakışlarını Aylin'e çevirip soğuk bir sesle konuştu.

"Yer kalmadı zaten. Zorlama."

Aylin şaşkınlıkla gözlerini açtı.

"Koskoca ormanda iki kişilik yer mi yok Bora?"

Sınıfta kısa bir sessizlik oldu.

Sessizliği bozan kişi ise tahmin ettiğim gibi Rüzgar'dı.

Boğuk bir kahkaha attı. Yüzünde o sinir bozucu, alaycı sırıtışı belirmişti. Bora'ya tepeden bakan bir ifadeyle gözlerini kıstı.

"Seninle gelmek için yalvaran yok zaten." dedi umursamazca. "Sakin ol koçum."

Bora'nın çenesi sıkılırken ben gülmemek için dudağımı ısırıyordum. İkisi birbirine girdiği zaman araya girmek yerine izlemek daha eğlenceli oluyordu.

Rüzgar konuşmayı uzatmadı. Çantasını omzuna geçirdi, deri ceketini koluna aldı ve bana başıyla kapıyı işaret etti.

"Hadi."

Bu tek kelime bile emirdi sanki.

Çantamı sıradan alıp peşine takıldım. Önce ben, hemen arkamdan da o sınıftan çıktık. Daha koridora adımımızı atmıştık ki son ders zilinin sesi bütün okulu doldurdu. Bir anda sınıflardan öğrenciler taşmaya başladı.

Rüzgar kalabalığa aldırmadan okul dolaplarının olduğu tarafa yöneldi. Cebinden anahtarını çıkarıp dolabını açtı. İçeriden parlak siyah kaskını aldı. Kaskın iki yanında alev desenleri vardı. Soyadına gönderme yapmayı nedense çok seviyordu. Motoru da aynı şekilde kapkara renkteydi ve yakıt deposunun üzerinde iri harflerle ATEŞ yazıyordu.

"Tam gösteriş meraklısı..." diye geçirdim içimden.

Kaskını koluna alırken bana bakmadan konuştu.

"Dediklerimi unutma."

Ne demek istediğini gayet iyi anlamıştım.

Motor hareket hâlindeyken saçmalık yapmayacaktım.

En azından onun planı buydu.

Benim planım ise bambaşkaydı.

Çünkü motorun arkasında ayağa kalkmak, onu korkutmak ya da biraz olsun sinir etmek, yıllardır yapılacaklar listemin ilk sıralarında duruyordu.

Okulun çıkışına vardığımızda motoru çoktan hazırdı. Kaskını takıp selesine oturduktan sonra elini bana doğru uzattı. Bazen ona "hödük" desem de, konu güvenlik olduğunda asla şaka yapmazdı. İçten içe biliyordum; sert tavırlarının altında gerçekten iyi bir kalbi vardı. Onu bir gün sevecek kız, şanslı olacaktı.

Ayağımı motora atıp arkasına oturdum.

Dikiz aynasından beni dikkatle izledi.

"İki elin de bende olacak."

Gözlerimi devirsem de itiraz etmedim. Ellerimi yavaşça beline doladım.

Motor çalıştığı anda çıkan tok ses göğsümde yankılandı. Birkaç saniye sonra İzmir trafiğine karışmıştık. Rüzgar, araçların arasından ustalıkla ilerlerken ben de onu sinir etmek için elimden geleni yapıyordum. Ne zaman gaza biraz daha sert bassa, inadına ellerimi gevşetip bedenimi geriye bırakıyordum.

Bunu üçüncü kez yaptığımda ani bir hareketle sağ elimi yakaladı.

Hiç konuşmadan elimi yeniden beline bastırdı.

"Gece."

Sesindeki uyarı, adımı söyleyiş biçiminden bile belli oluyordu.

Yanaklarım istemsizce kızardı.

Başımı iki yana çevirip hiçbir şey olmamış gibi davranmaya çalıştım.

Motor, sahil yolunda ilerlerken hafif esen rüzgâr saçlarımı savuruyor, güneş yüzümü ısıtıyordu. Birkaç dakika sonra şehrin merkezindeki yüksek plazaların bulunduğu caddeye girdik.

Rüzgar motoru devasa cam binanın önünde yavaşça durdurdu.

Başımı kaldırdığımda binanın en üst katına kadar uzanan siyah cephede kocaman gümüş harfler parlıyordu.

ATEŞ HOLDİNG.

Rüzgar tek kelime etmeden holdingin girişine doğru yürümeye başladı. Onun bu kadar sessiz olması nedense beni daha çok tedirgin ediyordu. Normalde iki dakikada bir söylenir, beni sinir edecek bir şey bulurdu. Şimdi ise tek bir kelime etmiyordu. İşte asıl korkutucu olan buydu. Çünkü Rüzgar sustuğunda mutlaka kafasında bir şeyler dönüyor olurdu.

Üstelik içeride beni daha büyük bir sınav bekliyordu.

Babam da oradaydı.

Kamp için izin alabilmem adına elimdeki son şanstı. Eğer babam "Hayır." derse konu kapanırdı. Onu ikna etmek deveye hendek atlatmaktan daha zordu.

Motorun arkasından inerken ayağım hafifçe burkulmuştu. Keskin olmayan, ince bir sızı bileğime yayılmıştı ama belli etmemeye çalışıyordum. Topalladığımı görürse bütün yolu bana söylene söylene geçireceğini adım gibi biliyordum.

Rüzgar ise çoktan telefonunu kulağına götürmüş, biriyle konuşmaya başlamıştı. Uzun adımlarla ilerlediği için ona yetişebilmek adına neredeyse koşmam gerekiyordu.

"Biraz yavaş yürü be..." diye homurdandım.

Beni duyup duymadığı bile belli değildi.

Sendelene sendelene arkasından koşarken holdingin sensörlü cam kapısı aniden açıldı. Bir anlık dalgınlıkla neredeyse kapıya sinek gibi yapışıyordum ki son anda kendimi toparlayabildim.

Rüzgar telefon görüşmesini bitirip bana döndü.

Yüzündeki ifade görülmeye değerdi.

Sanki "Bir insan bu kadar mı sakar olur?" diye düşünüyordu.

Hiçbir şey söylemeden bileğimi tuttu.

"Gel."

Holdingin ferah lobisine adım attığımızda içeride hafif bir kahve kokusu vardı. Parlak mermer zemin, tavandan sarkan dev avizeler ve koşuşturan takım elbiseli insanlar... Burası okulun gürültülü koridorlarından tamamen farklı bir dünyaydı.

Resepsiyonun arkasında oturan ellili yaşlarında bir adam bizi görünce ayağa kalktı.

"Hoş geldin Rüzgar."

Rüzgar'ın yüzünde nadir görülen sıcak bir tebessüm belirdi.

"Hoş bulduk Recep Abi."

Adamın bakışları bana kayınca gülümsemesi daha da genişledi.

"Hoş geldin kızım."

"Hoş bulduk."

Rüzgar, asansörün düğmesine bastı. Birkaç saniye sonra kapılar sessizce açıldı. İçeri girer girmez her zamanki disiplinli duruşuyla ellerini önünde birleştirdi. Ben de birkaç adım atıp yanına geçtim.

Asansör yükselmeye başladığında sağ taraftaki kata ait düğmeye bastı.

Sessizlik...

Bir anda bütün dikkatim üzerimde toplandı.

Rüzgar yavaşça bana döndü.

Bir elini arkasındaki duvara yasladı.

Yemyeşil gözleri doğrudan gözlerime kilitlendi.

Kalbim duracakmış gibi hissediyordum.

"Neden böyle bakıyor bana?" diye geçirirken içimden, yüzümün yandığını hissettim. Eminim yanaklarım domates gibi kıpkırmızı olmuştu.

Sonra beklemediğim bir şey yaptı.

Saçımın yanağıma düşen tutamını usulca kulağımın arkasına itti.

O an...

Sanki bütün dünya durmuştu.

Karnımın içinde yüzlerce kelebek aynı anda kanat çırpmaya başladı.

"Hayır..."

Olmazdı.

Bu his...

Olmaması gereken bir histi.

Rüzgar çocukluk arkadaşımdı.

Baş belamdı.

Hödüktü.

Ama bütün bunlara rağmen ona bakarken kalbimin hızlanmasını engelleyemiyordum.

Bir an sonra elini ensemde hissettim.

Nefesim boğazımda düğümlendi.

Tam o sırada asansör "ding" sesiyle durdu.

Kapılar açılınca hiçbir şey olmamış gibi elimi tuttu.

İçimdeki sağ melek, "Bırak elini." diye fısıldıyordu.

Ama öbür ses çok daha baskındı.

"Bırakma."

Parmaklarım istemsizce onun parmaklarının arasına yerleşti.

Elini sıkıca tuttum.

Rüzgar bana dönüp kısa bir gülümseme attı.

O küçücük gülümseme bile kalbimi yerinden çıkaracak gibiydi.

Koridorun sonundaki büyük ceviz kapının önüne geldik.

Rüzgar kapıyı iki kez tıklattı.

İçeriden konuşma sesleri geliyordu.

Kapı açılmadan hemen önce sesler kesildi.

Rüzgar kapıyı aralayıp içeri girdi.

Odaya adım atar atmaz ilk dikkatimi çeken kişi Baylars Amca oldu.

Kalın pala bıyıkları, heybetli duruşu ve yüzünden eksik olmayan sıcak gülümsemesiyle ayağa kalkmış bize bakıyordu.

Rüzgar'ın babası...

Aynı zamanda babamın devremiydi.

Onu çocukluğumdan beri tanıyordum. Trabzon'a her gidişimizde insanlar ondan övgüyle bahsederdi. İhtiyaç sahiplerine yardım eder, yetim çocukların eğitim masraflarını karşılar, kimsesiz ailelere destek olurdu. Sokakta yürürken selam vermeyen neredeyse kimse çıkmazdı.

Benim için de ikinci bir baba gibiydi.

Babam ise masanın diğer tarafında oturuyor, çatık kaşlarıyla bizi süzüyordu.

Özellikle...

Hâlâ el ele olduğumuzu.

Baylars Amca kahkaha atarak babama döndü.

"Demedim mi Kutay?" dedi keyifle. "Bunlar büyüyünce birbirine âşık olur, sonunda da yavuklu olurlar diye."

Gözlerim fal taşı gibi açıldı.

Ne?!

Tam itiraz edecektim ki Rüzgar boğazına kaçmış gibi öksürmeye başladı.

Baylars Amca'nın keyfi daha da yerine geldi.

"Bak bak... Şimdiden utanıyor."

Babam gözlerini kısarak bize baktı.

Baylars Amca kahvesinden bir yudum alıp gayet rahat bir ses tonuyla devam etti.

"Rüzgar Milli Savunma Üniversitesi'nden mezun olsun, vallahi hiç bekletmem. Alırım bizim gelini."

Beynim birkaç saniyeliğine durdu.

Ne dediğini ancak o zaman idrak edebildim.

Refleksle elimi Rüzgar'ın elinden çektim.

"Hiç boşuna heveslenmeyin amca." dedim aceleyle. "Aramızda öyle bir şey yok."

Bir an durup babama baktım.

"Ben baba evinde gayet mutluyum."

Babamın sert yüzünde belli belirsiz gururlu bir ifade oluştu.

Sanki gözleriyle, "Aferin benim aslan kızıma." diyordu.

Rüzgar ise başını öne eğmişti.

Dudaklarının kenarında bastırmaya çalıştığı belli olan o sinir bozucu gülümseme hâlâ duruyordu. "Âdi herif..." diye söylendim içimden. "İki kelime övmeye gelmiyor, hemen bozuyor kendini."

Yüzüme dünyanın en masum gülümsemesini yerleştirip babama döndüm.

"Babacığııım..."

Babam masanın arkasından gözlüğünü hafifçe indirerek bana baktı. Yılların yükü yüzündeki çizgileri belirginleştirmiş, şakaklarına düşen aklar onu olduğundan daha olgun göstermişti. Ama o masmavi gözleri hâlâ çocukluğumdaki kadar sıcaktı.

"Ne isteyeceksin bakalım Gece Hanım?" dedi gülümseyerek. "Anlat."

Birkaç adım atıp çantamı karşımdaki koltuğa bıraktım. Parmaklarımı birbirine kenetleyip çekinerek konuya girdim.

"Sınıftakilerle trekking kampına gidebilir miyim?"

Odadaki herkes aynı anda bana döndü. İlk konuşan Baylars Amca oldu.

"O nedur da?" diye ağır Laz şivesiyle sordu.

Rüzgar ise koltuğa yayılmış, iki elini şakaklarına götürüp gözlerini kapatmıştı.

"Orman yürüyüşüne gidiyorlarmış." dedi bıkkın bir ifadeyle. "Bir gece kamp yapacaklarmış. Sanki böcek görünce çığlık atıp kaçan kendisi değil."

Dilim ona cevap vermek için kıpırdansa da sustum.

Babam bu kez doğrudan Rüzgar'a döndü.

"Sen de gelecek misin?"

Tam "Hayır." diyecek diye düşünürken Rüzgar bana kısa bir bakış attı.

"Gideceğim amca." dedi sakin bir sesle. "Merak etmeyin. Bana emanet. Başına bir iş gelmeden size teslim ederim."

Şaşkınlıkla ona baktım.

Demek geliyordu…

Aygildenin o tanıdık sesi fısıldıyordu zihnimde: “Hayat şaşırtır bazen...”
Gerçekten de öyleydi; hayat en umulmadık anlarda, en beklemediğimiz virajları çıkarıyordu karşımıza. Babamın yüzünde en ufak bir mimik bile oynamadı. O alışık olduğum, adeta mermerden oyulmuş sert çehresiyle bana baktı.
"İyi, gidin akşam yemeğine," dedi pürüzlü, mesafeli bir sesle. "Kalmanıza gerek yok."
Bu sözleri söylerken, şaşkınlığımı ve içimdeki ani rahatlamayı gizlemeye çalışan küçük bir kız çocuğu gibi babamın o sert, tıraş kolonyası kokan yanaklarına sulu öpücükler kondurmakla meşguldüm. Rüzgar ise kapı eşiğinde durmuş, kaskını parmaklarının ucunda hafifçe döndürerek bizi izliyordu. Bakışlarında sessiz bir sorgulama, zihninde biriken onlarca soru vardı. Tıpkı benim gibi.
Yukarı çıkıp odama kapandığımda içimde tarifi zor bir telaş başladı. Gruptan aldığım mesaja göre bu gece İzmir’in sokak lezzetlerini aratmayan, Hasan Abi’nin o dumanı üstünde tavuk pilavından yiyecektik. Babam burada olsa anında kaşlarını çatar, "Kadın kısmı öyle ağır, acılı şeyler yemez, midenize dokunur," diye söylenirdi. Annem de bu yazılı olmayan kuralı hemen benimser, akşam yemeklerinde biber tabağını masanın en uzak köşesine, benden olabildiğince uzağa sürerdi. Oysa şimdi, o sınırların çok ötesinde bir gece beni bekliyordu.
Kamp çantamı hazırlarken adeta tüm hayatımı içine sığdırmaya çalışmıştım. Tarağım, en sevdiğim parfümüm, gece rahat edebileceğim pamuklu giysilerim, sinek kovucu losyonum ve metal su mataram... Ağzına kadar dolan çantanın fermuarını zorlukla çekerken kendi kendime gülümsedim. İçine bir tek kendimi koymamıştım.
Saat beşe on kala kendimi sokağa attım. Rüzgar, motorunun üzerinde, zamanlamanın verdiği o rahat tavırla beni bekliyordu. Çantam o kadar ağırdı ki, her adımımda omuzlarım biraz daha aşağı çöküyordu. Rüzgar’ın bakışları bendeki bu yükü fark ettiği an, gözlerindeki o tanıdık alaycı parıltı yeniden belirdi.
"Kızım," dedi, kaskının vizörünü kaldırıp beni tepeden tırnağa süzerek. "Savaşa mı gidiyoruz, yoksa temelli bir göç hazırlığı mı bu? Bu ne hal?"
Ardından sesini bilerek inceltip, çocuksu bir edayla taklidimi yaptı:

"Yolda giderken 'Rüzgar, çok ağır, taşıyamıyorum' diye sızlanmaya başlarsan, seni o çantanla birlikte ilk virajda bırakırım, haberin olsun."

Gözlerimi sabır dilercesine devirdim ve çantamın askılarını omuzlarımda düzelterek ona doğru dik bir adımla yürüdüm.

"Sana ihtiyacım olduğunu da nereden çıkardın?" dedim, sesimdeki meydan okumayı saklamayarak. "Gücüm kuvvetim gayet yerinde benim. Kendi yükümü kendim taşırım.”
Babam bizi pek gezdirmezdi; dışarıdaki o koca dünya onun sınırlarının ötesindeydi. Abim ve ablam ise kendi hayatlarının, o bitmek bilmeyen iş tempolarının koşturmacasına kapılmış gitmişlerdi. Bu yüzden İzmir’in o öve öve bitirilemeyen sokak lezzetlerini tatmak, o caddeleri özgürce adımlamak hep içimde kalan ukdelerden biri olmuştu.
Gerçi bizim evdeki mutfak kültürü de bir hayli sıra dışıydı. Annemin kökenleri Güney Amerika’ya, aslen Kolombiya ve Romanya genlerinin o tuhaf karışımına dayanıyordu. Genlerine kesinlikle laf edemezdim ama bir insan her yemeğe de bu kadar yoğun baharat katmazdı ki! Evde adeta tropikal bir acı festivali yaşanırdı. Belki de bu yüzden, çok küçükken Rüzgarların evinde kaldığım o dönemler benim için bir tür kaçış noktası olmuştu. Sabahları onların mutfağında sakin sakin mısır gevreği yemeye bayılırdım. Gerçi bu durumu ne zaman Baybars amcama çıtlatsam, yüzünü buruşturur, "Bırak o yabancı icatlarını!" diyerek önüme dumanı üstünde bir Karadeniz mıhlaması koyardı. Zihnimin kuytularından sıyrılan bu tezat ama sıcak anı, dudaklarımın kenarına küçük bir tebessüm kondurdu.
Geçmişin tozlu sayfalarından sıyrıldığımda, Rüzgar ile birlikte kamp alanına varmıştık bile. Motoru tenha, gözlerden uzak müsait bir köşeye çekip üzerine siyah bir branda örttü.
Yol boyu... Evet, itiraf etmeliydim ki yol boyu sürekli sızlanmış, her adımda ne kadar zorlandığımı dile getirmiştim. Kolum, sanki yerinden kopacakmış gibi amansızca sızlıyordu. Önümde bir dağ gibi yürüyen o ayı ise, yol boyunca bir kez bile arkasına dönüp bana bakmamış, halime acımamıştı.

Sonunda, omuzlarımın çöktüğünü hissettiği o an durdu. Yavaşça arkasına dönüp gözlerimin içine baktı. Bakışlarında bu kez alay değil, tuhaf bir yumuşaklık vardı.

"Çok ağır geldi, değil mi?" diye sordu, sesi ilk defa bu kadar uysaldı.
Çaresizce, dudaklarımı büzerek başımı salladım. Güçlü görünme çabam buraya kadardı.

Rüzgar tek bir kelime bile etmeden omuzlarımdaki devasa çantayı kavradı ve kendi güçlü koluna taktı. Ardından, aramızdaki o görünmez mesafeleri tek bir hamlede yok ederek elimi tuttu ve beni göğsünün altına, kolunun koruyucu kanadı altına çekti.

O an zaman durdu. Burnuma dolan o yoğun, erkeksi parfümünün kokusu zihnimi bulandırdı. Ona her saniye biraz daha aşık oluyordum ve kahretsin ki bu dışarıdan bakıldığında bile çok belliydi. Bizi bu halde gören herkes tereddütsüz "sevgili" olduğumuzu düşünürdü.

Ama değildik işte... Sadece, sınırları belirsiz bir çizgide yan yana yürüyen iki ruh fırtınasıydık.
Höyt! Ayı, ne yapıyorsun?" diyerek sırtına hafifçe vurdum.
Rüzgar, adımlarını bozmadan kafasını hafifçe bana doğru çevirdi. Yüzündeki o ciddi, sınır çizen ifadeye rağmen gözlerinde muzip bir parıltı vardı. "Ne yapıyormuşum? Ciddiyetle yoluma bakıyorum. Ayrıca tam bir ilgi manyağısın, biliyorsun değil mi?"
Ona cevap vermek yerine konuyu değiştirdim. "Mayonu aldın mı? Su ısınmış, gruptakiler denize girelim diyor."
Gözleri aniden parladı, yüzündeki o sert ifade bir anda dağılıverdi. " gerçekten mi?"
Onun bu çocuksu heyecanına gülümserken, arkamızdan Nisa’nın sesi yükseldi. "Kızım, ne yapıyorsun orada? Gelsenize artık!" Sesinde bariz bir ima, yüzünde ise her şeyi anladığını belirten bir sırıtış vardı. Dudaklarımı büzüp, ne yapacağımı bilemez bir halde kafamı salladım ve Rüzgar'ın yanından ayrılıp adımlarımı hızlandırdım.
Aradan birkaç saat geçmişti. Güneş, gökyüzünü turuncunun ve morun en güzel tonlarına boyayarak yerini gecenin karanlığına bırakırken, biz çoktan çadırları kurmuş, kamp ateşini yakmıştık. İçimdeki o sabırsız kıpırtıya engel olamayarak mayomu giymiş ve kendimi serin sulara bırakmıştım. Gece denizi büyüleyici ama bir o kadar da ürperticiydi. Su serin olduğu için kıyıda yavaş yavaş, ürkek adımlarla yürüyordum.
Tam o sırada, karanlığın içinden kocaman kulaçlar atarak bana doğru gelen bir karaltı fark ettim. Bizim gruptakilerden biri olmadığını düşünerek panikle yana doğru kaçtım ve sırtımı o yöne döndüm. Ay ışığının altında su o kadar berrak, o kadar temizdi ki dipteki çakıl taşları bile seçiliyordu.
Aniden, suyun altından uzanan güçlü bir el bileğimi kavradı.
Korkuyla karışık bir çığlık kopardım. Dengemi kaybedip hızla suya gömüldüğümde, suyun altındaki o bulanık dünyada Rüzgar’ın Yemyeşil gözleriyle karşı karşıya geldim. Daha ne olduğunu, nefesimi nasıl tutacağımı bile idrak edemeden sıcak dudakları dudaklarıma kapandı. Sudan çıkmanın verdiği o şaşkınlıkla ne yapacağımı bilemez halde kalakaldım.
Nefessiz kaldığımızı hissettiğimiz an ikimiz de hızla suyun yüzeyine çıktık. Akciğerlerime dolan soğuk havayı soluyamadan, Rüzgar beni tekrar kendine çekti ve dudaklarımıza yeniden kapandı. Bu seferki ilki gibi değildi; daha hırçın, daha talepkardı. Alt dudağımı sertçe ezdiğinde, içimdeki tüm barajlar yıkıldı. Kendimi akışa bırakarak üst dudağını tutkuyla öpmeye başladım.
Biz ne yapıyorduk? Bu delilik de neyin nesiydi? Ama içimde öyle bir his vardı ki, tüm mantığımı altüst ediyordu.
Tutku. Saf, yakıcı ve durdurulamaz bir tutku.
Dudaklarımız nihayet ayrıldığında, Rüzgar nefes nefese alnını alnıma yasladı. Suyun damlaları yüzümüzden süzülürken, sesinin en derinden gelen tonuyla fısıldadı:
"Seni seviyorum."
Cevap vermeme fırsat tanımadan dudaklarımı tekrar küçük, sahiplenici bir öpücükle mühürledi.
"Rüzgar..." dedim, etrafa endişeli bir bakış atarak. "Biri görecek şimdi."
"Görürse görsün," dedi, sesindeki o korumacı, kıskanç tını anında kendini belli ederken. Bakışları üzerimdeki bikiniye kaydı, kaşları çatıldı. "Kızım, niye giyiyorsun şu bikiniyi? Sahildeki o mal it dönüp dönüp bakıp durdu zaten."
Hafifçe kıkırdadım. "Ne yani, hemen kıskanmaya mı başladın?"
"Aşığım sana," dedi, itirafı göğsümü titretirken. "Birinin sana bakması bile ağzıma sıçıyor, anlıyor musun?"
Bu kez hamle sırası bendeydi. Ellerimi onun geniş, ıslak beline yerleştirdim. Kendime doğru çekip dudaklarımızı sertçe birbirine bastırdım. Tam bu büyülü anın tadını çıkararak geri çekiliyordum ki, sahilden yükselen ıslık ve tezahürat sesleri kulaklarımızı doldurdu.
Utançla dudaklarımızı ayırıp kafamı Rüzgar’ın gövdesine gömdüm. Kollarımı arkasında birleştirmek için sardım ama maşallah, o kadar geniş bir cüssesi vardı ki kollarım yetmiyordu bile.
Kıyıdan Baran’ın sesi yankılandı: "BEN DEDİM SANA ÖP DİYE! BAK, NASIL İŞE YARADI AMA!"
Daha ne olduğunu anlayamadan, karanlığın içinden iki gölge balıklama atlayarak doğrudan Rüzgar’ın üzerine doğru uçtu. Su büyük bir gürültüyle köpürürken, büyülü gecemiz bir anda kahkahalarla dolu bir kaos savaşına dönüştü.
Baran’ın balıklama atlayışıyla birlikte deniz adeta ikiye bölündü. Dev bir dalga yüzümüze doğru çarparken, Rüzgar beni korumak ister gibi anında önüne çekti. Ama çok geçmeden suyun altından fırlayan diğer kafalarla birlikte etrafımız tamamen sarılmıştı. Ekip tam kadro buradaydı; Baran, Nisa, soyadını hak eden fırlamalıklarıyla diğerleri… Hepsi pusuda bu anı bekliyormuş gibi haince sırıtıyorlardı.
"Ulan Baran!" diye kükredi Rüzgar, saçlarından süzülen suları arkaya doğru atarken. Sesi kızgın gibi çıksa da yüzündeki o nadir görülen, içten gülümseme her şeyi ele veriyordu. "Oğlum rahat yok mu lan size? Romantizmin içine ettiniz!"
"Ne romantizmi kardeşim, icraat dedik, getirdik!" diye bağırdı Baran, suyun üzerinde batıp çıkarken. "Ama bu kadar sahne yeter, şimdi intikam zamanı!"
Baran’ın bu cümlesi, gizli bir savaş ilanının fitilini ateşledi. Daha ne olduğunu anlayamadan, sağ tarafımdan Nisa’nın gönderdiği devasa bir su dalgası yüzümde patladı. Gözlerimi kırpıştırarak nefes almaya çalışırken, "Nisa! Aşk olsun!" diye çığlık attım.
"Kusura bakma kanka, savaşta aşk ve dostluk dinlenmez!" diyerek kahkaha attı ve elleriyle suyu bana doğru püskürtmeye devam etti.
Tabii ki altta kalacak değildim. Hemen eğilip iki elimi birden suyun yüzeyine gömdüm ve bütün gücümle Nisa’ya doğru bir su duvarı fırlattım. Ama asıl büyük kapışma erkekler arasında dönüyordu. Rüzgar, az önce o alnımı alnına yaslayan duygusal adam değilmiş gibi tam bir terminatör moduna bağlamıştı.
"Gelin ulan buraya!" diye bağırdı. O devasa kollarını kürek gibi kullanarak Baran ve arkasından gelen iki çocuğu adeta su bombardımanına tuttu. Rüzgar’ın attığı her su dalgası karşı tarafta tsunami etkisi yaratıyordu, ama çocuklar da pes etmiyordu. Üçü birden birleşmiş, Rüzgar’ı ortalarına alıp her yönden üzerine su sıçratıyorlardı.
Bir ara Baran, Rüzgar’ın arkasından sinsice yaklaşıp onu suyun altına itmeye çalıştı ama Rüzgar onun bileğini havada yakaladığı gibi denize fırlattı. Su çılgınca köpürüyor, karanlık denizin ortasında sadece bizim kahkahalarımız ve su şapırtıları yankılanıyordu.
Nisa ile birbirimizi tamamen ıslatıp yorulduğumuzda, Rüzgar’ın yanına doğru yüzdüm. Hâlâ Baran’ı suyun altına batırmakla meşguldü. Arkasından yaklaşıp ıslak omuzlarına tutundum. Kafasını hafifçe geriye çevirip bana baktı, gözleri ay ışığının altında çapkınca parıldıyordu.
"Kurtar beni bunlardan," diye fısıldadı nefes nefese, sahte bir çaresizlikle.
"Hiç sanmıyorum kaptan," dedim ve ellerimi onun omzundan çekip tam yüzüne doğru kocaman bir su dalgası fırlattım.
Rüzgar şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırırken, Baran feryat figan bağırdı: "Yürü be yenge! Arkandayız!"
Rüzgar, yüzündeki suları silip bana doğru tehlikeli adımlarla yürümeye başladığında, çığlık atarak kıyıya doğru kaçmaya başladım. Gece yarısı, denizin soğuk sularında, kalbimin ortasındaki o sıcacık tutku ve etrafımdaki dostların kahkahalarıyla, hayatımın en kusursuz şaşırtmacasını yaşadığımı biliyordum.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

41okunma 6beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18