1. bölüm / 3
Gecenin RüzgarıHuysuz ile Ateş böceği
Bölümler 3Şu an: Huysuz ile Ateş böceği
- 1 Huysuz ile Ateş böceği2.452 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 Son eğlence3.131 kelime
- 3 ANKA KUŞU VE KOR ATEŞ5.893 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
GECENİN RÜZGARI
Bu hikaye Anka kuşu gibi küllerinden doğan kadınlarımız içindir!
Özdemir Asaf’ın o zamansız dizeleri fısıldar kulaklara:
‘Sana gitme demeyeceğim
Ama gitme,Lavinia.’
Kimse yoktu.
Bir zamanlar "Ben hep yanındayım, dert etme." diyen insanların sözlerine tüm kalbinle inanıyordun. Onların varlığının hiç bitmeyeceğini, ne olursa olsun elini bırakmayacaklarını düşünüyordun. Ama zaman geçti. Doğum günü pastalarındaki mumların sayısı arttıkça, o cümlelerin çoğunun sadece güzel söylenmiş sözlerden ibaret olduğunu öğrendin.
Büyümek, sadece yaş almak değilmiş. Büyümek; insanların değişebildiğini görmek, verilen sözlerin her zaman tutulmadığını kabullenmek, en çok güvendiklerinin bile bir gün sessizce hayatından çıkıp gidebildiğini anlamakmış.
Çocukken her şey çok daha kolaydı. Canın yandığında annenin dizine başını koyar, birkaç sıcak sözle bütün acının geçtiğine inanırdın. Dünya güvenli bir yer gibi gelirdi. Ama büyüdükçe anlıyorsun ki hayat, annenin dizine başını koyup bütün dertlerini unuttuğun o günler kadar merhametli değilmiş.
Zaman sana, kalabalıkların içinde bile yalnız hissedilebileceğini öğretiyor. En zor anlarında yanında olacağını söyleyenlerin sessizce uzaklaşabileceğini, bazen en büyük savaşlarını tek başına vermen gerektiğini gösteriyor. Ve işte tam o anda fark ediyorsun; seni ayağa kaldıracak ilk kişi yine sensin.
Belki kimse yoktu. Belki beklediğin insanlar gelmedi. Belki verdiğin değerin karşılığını alamadın. Ama bütün bunlara rağmen ayakta kalmayı öğrendin. Her düştüğünde yeniden kalkmayı, gözyaşlarını kendi ellerinle silmeyi öğrendin.
Tebrikler... Büyüyorsun. Ve büyümek bazen can yaksa da, insanın en büyük öğretmeni oluyor.
2017/İZMİR/KONAK
Attığım her adımda sırt çantam omzumu biraz daha aşağı çekiyordu. Askısı neredeyse tenime gömülmüş, birkaç dakikadır aynı noktaya yaptığı baskıyla canımı yakmaya başlamıştı. Yüzümü buruşturup istemsizce omzumu silktim ama nafile... Çanta inatla yerinden kıpırdamıyor, sanki içindeki birkaç ders kitabı değil de bir çuval çimento taşıyormuşum gibi ağırlığını hissettiriyordu.
"Ben bunun içine yanlışlıkla ders kitabı yerine tuğla mı doldurdum?" diye homurdandım kendi kendime.
Sabah evden çıkarken uykulu kafayla neyi nereye koyduğumu hatırlamıyordum. Ama şu an tek bildiğim şey, sırtımın isyan etmek üzere olduğuydu. İçimden kendime etmediğim hakaret kalmazken koridorun sonundaki kişisel dolaplara doğru yürümeye devam ettim. Etrafımda öğrencilerin oluşturduğu uğultu vardı; bir köşede kahkahalar yükseliyor, başka bir tarafta son dakika ödev yetiştirmeye çalışanlar telaşla koşturuyordu. Kimileri daha ilk derse girmeden yorulmuş gibi duvarlara yaslanmıştı. Yeni okulun koridorları her zamanki gibi kalabalıktı ama hâlâ bana yabancı geliyordu.
Dolabımın önünde durunca çantayı tek omzumdan öne doğru savurdum. Askısından tutup fermuarını açarken derin bir nefes verdim. İçine baktığım an ise sabahki hâlime küfür edesim geldi.
Matematik kitabı... Yardımcı kaynak... Coğrafya... Tarih... Edebiyat... Bugün ihtiyacım olmayan ne varsa eksiksiz çantaya doldurmuşum.
"Bravo kızım..." dedim kendi kendime alay edercesine. "İnsan kendine bu kadar eziyeti bilerek yapar mı?"
Kitapları tek tek çıkarıp dolabıma yerleştirmeye başladım. Her çıkardığım kitapla birlikte çanta biraz daha hafifliyor, omzum üzerindeki baskı yavaş yavaş kayboluyordu. Son kitabı da dolaba bıraktığımda çantayı yeniden sırtıma geçirdim.
İşte şimdi olmuştu.
Omzum sonunda rahat bir nefes almış gibiydi. Yüzümde istemsiz bir gülümseme belirdi. İnsan bazen sadece birkaç kilo yükten kurtulunca bile mutlu olabiliyormuş meğer.
Dolabımı kilitleyip anahtarı cebime attım. On sekiz yaşıma daha yeni girmiştim. Garip bir histi. İnsan bir gecede değişmiyordu belki ama zihni değişiyordu. Kendini daha güçlü sanıyor, her işi tek başına halledebileceğine inanıyordu. Yardım istemeyi zayıflık gibi görüyor, dünyanın karşısına tek başına çıkabilecek cesareti kendinde buluyordu. Ben de tam olarak öyle hissediyordum. Ne olursa olsun üstesinden gelebileceğime inanıyor, kimseye ihtiyaç duymadan yoluma devam edebileceğimi düşünüyordum.
Koridorda ilerlerken istemsizce etrafı süzdüm. Okulumuz tadilata girince buraya geçici olarak taşınalı çok olmamıştı. İlk günlerde her köşe yabancı gelirken şimdi yavaş yavaş alışmaya başlamıştım. En azından sınıf arkadaşlarım benimleydi. Tanıdık yüzler görmek insanın içini rahatlatıyordu. Teneffüslerde tek başıma dolaşmak zorunda değildim.
Tabii bu, okulun sinir bozucu insanlarla dolu olduğu gerçeğini değiştirmiyordu.
Her okulda olduğu gibi burada da burnu Kaf Dağı'nda gezen tipler vardı. Koridorda yürüyüşlerinden bile kendilerini ne kadar önemli gördükleri belli oluyordu. Sanki okul onların soyadıyla açılmıştı. Etraflarına küçümseyerek bakıyor, herkesin onlara hayran olması gerektiğini düşünüyorlardı. Onları her gördüğümde içimden aynı cümle geçiyordu.
"Gel de seni bir kaşık suda boğma."
Ama ne yazık ki günümü mahvetmeye aday tek kişiler onlar değildi.
Asıl bela çok daha yakınımdaydı.
Babamın en yakın arkadaşının oğlu...
Çocukluğumuz aynı sokaklarda geçmişti. Küçükken birbirimizden ayrılmazdık; mahallede oyun oynar, kavga eder, beş dakika sonra hiçbir şey olmamış gibi yine yan yana dolaşırdık. Ama büyüdükçe onun en büyük hobisinin beni sinir etmek olduğunu fark etmiştim.
Normalde farklı okullardaydık ve ben bu durumdan oldukça memnundum. Ta ki babam, "Gece başına bir iş açar. Oğlum, sen de oraya kayıt ol, gözün üzerinde olsun." diyene kadar...
O günden sonra sözde korumam olarak peşime takılan o inatçı Karadenizli hödük, başıma gelebilecek bütün dertlerden daha büyük bir dert hâline gelmişti. Üstelik bunu bilerek yapıyordu. Sinirlendiğimi gördükçe daha çok uğraşıyor, sustuğumu görünce daha fazla konuşuyor, sabrımı zorlamayı kendine eğlence sanıyordu.
Bazen gerçekten düşünüyorum da... İnsanın düşmana ihtiyacı yoktu. Babamın en yakın arkadaşının oğlu zaten tek başına bütün o görevi fazlasıyla yerine getiriyordu.
Sınıfa girer girmez kendimi rastgele boş bulduğum sıraya bıraktım. Sırtımı sandalyeye yaslayıp derin bir nefes verdim. Daha gün yeni başlamıştı ama ben sanki bütün okulu sırtımda taşımış gibi hissediyordum. Omuzlarımı gevşetmeye çalışırken gözlerimi birkaç saniyeliğine kapattım. Koridordan yükselen öğrenci sesleri, sınıfın içindeki sohbet uğultusuna karışıyor, herkes kendi dünyasında güne hazırlanıyordu.
Kapının açılma sesiyle istemsizce başımı kaldırdım.
Tam o anda göz göze geldik.
Kapının eşiğinde duran Rüzgar'ın yemyeşil gözleri doğrudan bana kilitlenmişti. Öyle sert bakıyordu ki sanki tek bakışıyla içimde sakladığım bütün sırları ortaya çıkarabilecek gibiydi. Gözlerini üzerimden ayırmıyor, en ufak hareketimi bile kaçırmıyordu. Her zamanki gibi siyah deri ceketini giymiş, bol pantolonunun ceplerine ellerini sokmuştu. Dağınık saçları yüzüne düşüyor, normalde bile sert duran ifadesini daha da keskinleştiriyordu.
Ama bugün farklıydı.
Yüzündeki öfkeyi metrelerce uzaktan hissedebiliyordum.
Kaşları çatılmış, çene kasları belirginleşmişti. Sanki biri sabrını sonuna kadar zorlamış da patlamasına birkaç saniye kalmıştı.
"Ben buna ne yaptım yine?" diye düşünürken beynimde bir şimşek çaktı.
Hafta sonu...
Lanet olsun.
Babamdan izin alabilmek için gayet rahat bir şekilde, "Baba, ben Rüzgar'la dışarı çıkıyorum." demiştim. Babam da onun adını duyunca tek kelime etmeden izin vermişti. Oysa Rüzgar'ın bundan haberi bile yoktu. Ben arkadaşlarımla buluşmuş, gece boyunca eğlenmiş, üstüne biraz da fazla içmiştim.
Demek öğrenmişti...
İçimden geçen "Şimdi sıçtım." cümlesini daha tamamlayamadan Rüzgar ağır adımlarla bana doğru yürümeye başladı.
Sınıfın içindeki uğultu yavaş yavaş kesildi.
Herkes bizi izliyordu.
O ise hiçbirine aldırış etmiyordu.
Yanıma geldiğinde tek kelime etmeden bileğimi kavradı. Parmağının baskısını daha ilk anda hissetmiştim.
"Rüzgar..." diye seslendim şaşkınlıkla.
Cevap vermedi.
Çantasını elinden çıkarıp sıranın üzerine bırakmadı bile; resmen fırlattı. Ardından beni oturduğum yerden ayağa kaldırdı.
"Bir dakika, ne yapıyorsun?"
Sözlerim havada kaldı.
Beni dinlemek gibi bir niyeti yoktu.
Kolumu bırakmadan sınıftan çıktı. Mecburen peşinden sürüklenirken koridordaki öğrenciler meraklı gözlerle bize bakıyordu. Kimisi arkadaşının kulağına bir şeyler fısıldıyor, kimisi açık açık olanları izliyordu.
Bense rezil olmanın eşiğindeyim.
"Rüzgar, yavaş!"
Hiç tepki vermedi.
Adımları sertleşiyor, parmakları kolumu biraz daha sıkıyordu. Bir süre sonra canım yanmaya başlamıştı. Gözüm istemsizce eline kaydı. Parmaklarının eklemleri sıkmaktan bembeyaz olmuştu.
Artık dayanamadım.
Kolumu kurtarmaya çalışarak sertçe çekiştirdim.
"Bıraksana kolumu, huysuz!"
Sesim koridorda yankılanırken sonunda durdu.
Başını bana çevirdi.
Göz göze geldik.
Bir an konuşacak sandım ama onun yerine gözlerini kapatıp başını hafifçe yana çevirdi. Burnundan uzun bir nefes verdi. Kendini sakinleştirmeye çalıştığı o kadar belliydi ki... Sanki beni boğmamak için son kalan sabrını kullanıyordu.
Birkaç saniye sonra tekrar bana döndü.
"Madem bir halt yiyeceksin..." dedi, sesi beklediğimden çok daha sakindi.
"...beni niye bahane ediyorsun?"
Sorusu havada asılı kaldı.
Kaşları hâlâ çatılmıştı. Gözlerini gözlerimden ayırmadan cevabımı bekliyordu.
Ben ise omuz silkip dudaklarımı büzdüm.
"Başka türlü izin vermiyorlar. Ne yapayım?"
Cümlem biter bitmez yüzündeki ifade değişti.
İnanmıyormuş gibi bana baktı.
Sonra iki elini yüzüne götürüp yavaşça aşağı indirdi.
Derin bir nefes aldı.
Sabrını topluyordu.
"Mesela..." dedi dişlerini sıkarak.
"...evde oturup ders çalışabilirsin."
Sesi koridoru dolduracak kadar yükselince birkaç öğrenci dönüp bize baktı.
Ben ise gözlerimi devirip kollarımı göğsümde birleştirdim.
"Bir gün de şaşırt be."
"Neyle?"
"Nasihat vermekle."
Kaşlarından biri hafifçe kalktı.
"Nasihat değil."
Bana doğru bir adım attı.
"Senin yaptığın aptallığın bedelini bir gün ben ödeyeceğim diye korkuyorum."
İlk kez sesindeki öfkenin altında başka bir şey hissettim.
Kızgınlıktan çok… Endişeliydi sesi.
Ama bunu asla kabul edecek biri değildi.
Ben de sormayacak kadar inatçıyım.
Pazartesi günlerini zaten oldum olası sevmezdim. Hafta sonunun verdiği rehavet daha üzerimden atılmamış’ken sabahın köründe okulun soğuk koridorlarında dolaşmak, üstüne üstlük günün daha ilk dakikalarında Rüzgar'la ağız dalaşına girmek, kafamın içinde zonklayan ağrıyı iyice dayanılmaz hâle getirmişti. Bir yandan işleyeceğimiz dersleri düşünüyor, bir yandan da "Keşke bugün yataktan hiç çıkmasaydım." diye iç geçiriyordum. Başımı önüme eğmiş, söylediklerinin yarısını bile dinlemeden yerdeki fayanslara bakıyordum. Onu tanıyordum; siniri geçene kadar konuşacak, ben de ne söylersem söyleyeyim haklı çıkmayacaktım. Çocukluğumuzdan beri böyleydi. Ben ne kadar inatçıysam o benden iki kat daha inatçıydı. Üstelik kendini haklı gördüğü konularda dünyanın sonu gelse geri adım atmazdı. O yüzden susmayı tercih etmiştim. Belki sıkılır da bırakır diye düşünüyordum ama Rüzgar'ın beni bırakmaya hiç niyeti yok gibiydi.
Tam içimden homurdanır ken çenemde hissettiğim sıcaklıkla istemsizce irkildim. İki parmağı çenemi kavrayıp başımı yavaşça yukarı kaldırmıştı. İster istemez göz göze geldik. O yemyeşil gözleri yine aynı sertlikle bana bakıyordu. İnsan bazen gerçekten onun gözlerinin renk değil de silah olduğunu düşünüyordu. Sanki baktığı kişiyi susturmak, kaçmasına izin vermemek gibi özel bir yetenekleri vardı. "Bana bak, Ateş Böceği." dediğinde sesindeki ton az önceki öfkeden biraz daha sakindi ama bu, sinirinin geçtiği anlamına gelmiyordu. Tam tersine, sakin konuştuğu zaman daha çok korkulması gerektiğini yıllar önce öğrenmiştim. Ben ise inadına dudaklarımı büktüm. "Ateş böceğinin ışığı götünde yansın, hödük." diye çıkışınca birkaç saniye yüzüme öylece baktı. Sonra kafasını hafifçe geriye atıp kahkaha attı. Ama bu bildiğimiz kahkaha değildi; tamamen benimle dalga geçmek için atılmış, insanın sinir katsayısını ikiye katlayan cinsten yapmacık bir kahkahaydı. Gülmesi biter bitmez "Vay be... Cem Yılmaz senin yanında halt etmiş." diye alay edince gözlerimi devirmekten kendimi alamadım. Şu çocukta gram utanma duygusu yoktu. Ben sinirlenince daha çok eğleniyor, ben bağırınca daha çok keyif alıyordu.
Saçlarının arasından elini geçirip derin bir nefes aldıktan sonra konuşmanın yönünü değiştirdi. "Her neyse." dedi, sanki az önce beni delirten o değilmiş gibi. "Okul çıkışı benim motorla holdinge gidiyoruz. Oradan da bizim eve geçeceğiz. Akşam yemeği var." Cümlesi biter bitmez bütün sinirim yerini çocukça bir sevince bıraktı. "Gerçekten mi?" diye sorduğumu fark ettiğimde sesimin normalden bir oktav daha ince çıktığını hissettim. Bunun sebebi Rüzgar değildi elbette. Teyzesinin yemeklerine çocukluğumdan beri zaafım vardı. O evin mutfağından çıkan her şey ayrı bir efsaneydi. Daha şimdiden aklıma mantısı, yaprak sarması, fırından yeni çıkmış börekleri gelmeye başlamıştı. Muhtemelen teyze yine masayı donatmış olurdu. Çocukluğumuzun en güzel anıları o sofralarda geçmişti. Ben hayal kurmaya başlamışken Rüzgar tek cümlesiyle bütün hevesimi kursağımda bıraktı.
"Öyle sevindiğine göre aklına yine saçma sapan şeyler gelmiştir." dedi ifadesiz bir yüzle. Kaşlarımı çatarak "Ne alaka?" diye sordum ama beni yıllardır tanıyan biri olarak cevabı çoktan hazırlamıştı.
"Motorun arkasına oturunca ayağa kalkmaya, beni korkutmaya ya da artistlik yapmaya kalkarsan seni ilk gördüğüm petrol ofisinde indiririm."
Bunu söylerken yüzünde en ufak bir mimik bile oynamıyordu. İşte asıl korkutucu olan da buydu. Şaka yapmıyordu. Gerçekten beni yolun ortasında bırakabilecek kadar gıcıktı.
Omuzlarım düşerken dramatik bir ses tonuyla "Sağ ol huysuz..." dedim.
"Daha hayalini kurmadan bütün hevesimi öldürdün."
O ise sadece burnundan kısa bir nefes verip başını iki yana salladı.
"Senin hayallerin bana hep masraf çıkarıyor."
diye mırıldandı. İçimden yüz tane cevap vermek geçse de sustum. Çünkü ne zaman onunla tartışsam son sözü söyleyen mutlaka Rüzgar oluyordu. Bu huyundan çocukluğundan beri nefret ediyordum... ama nedense ne kadar sinir olsamda hayatımın en önemli anlarında dönüp dolaşıp yine onun yanında buluyorum ki kendimi
Tam Rüzgar'a cevap vermek üzereydim ki koridoru çınlatan tok bir ses ikimizi de yerimizden sıçrattı.
"Gençler! Zil çaldı. Sağır mısınız siz?"
İkimiz de aynı anda sesin geldiği yöne döndük. Koridorun sonunda dikilen nöbetçi öğretmen, kollarını göğsünde birleştirmiş, kaşlarını çatmış bir şekilde bize bakıyordu. Rüzgar'ın yüzündeki sert ifade bir anda değişti. Hafif mahcup bir gülümsemeyle ensesini kaşıdı.
"Özür dileriz hocam, kusura bakmayın."
Bunu söyledikten sonra bileğimi yeniden tuttu. Bu kez öfkeli değildi; sadece beni peşinden sürüklüyordu. Sessizce sınıfa döndük. Az önce bizi izleyen meraklı bakışlar hâlâ üzerimizdeydi. Kimisi gülümseyerek arkadaşının kulağına bir şeyler fısıldıyor, kimisi hiçbir şey olmamış gibi yerine oturuyordu. Ben ise duymazdan gelmeyi seçtim. İnsanların ne düşündüğünü önemsemeye kalksam her gün yeni bir dert edinirdim.
Ders başladıktan birkaç dakika sonra sınıf eski sessizliğine büründü. Öğretmenin sesi tahtaya vuran tebeşirin cızırtısına karışıyor, pencereden süzülen güneş ışıkları sıraların üzerine uzun gölgeler bırakıyordu. Aslında dersi dinliyordum... Daha doğrusu dinlemek zorunda kalıyordum. Göz kapaklarım her ağırlaştığında, kafam önümde düşecek gibi olduğunda yanımdan gelen hafif bir dirsek darbesiyle yeniden kendime geliyordum. Rüzgar, beni uyutmamaya yemin etmiş gibiydi. Her gözlerimi kapatışımda kolumdan dürtüyor, ben ters ters baktıkça hiçbir şey olmamış gibi önüne dönüyordu. Bir ara gerçekten kafasına kalem fırlatmayı düşündüm ama öğretmenin bakışlarını üzerimde hissedince vazgeçtim.
Günün nasıl geçtiğini bile anlamamıştım. Teneffüsler birbirine karışmış, dersler ardı ardına akıp gitmişti. Hatırladığım tek şey öğle arasında aç olmadığım için kantine inmeyip sınıfta kalmam ve Rüzgar'ın gelmesini beklememdi. Midemden çok uykum vardı. Gece doğru düzgün uyuyamamıştım, sabah da erkenden kalkınca bütün yorgunluk üzerime çökmüştü.
Son iki ders beden eğitimiydi. Sınıf birkaç dakika içinde boşalmış, herkes soyunma odalarına ya da bahçeye inmişti. Gitmeye üşendiğim için yerimden bile kalkmadım. Başımı sıraya koyarım diye düşünürken göz kapaklarım ne zaman kapandı, ne zaman uykuya yenik düştüm hiçbir fikrim yoktu.
Gözlerimi açtığımda ise birkaç saniye nerede olduğumu anlayamadım.
Başım sert ama bir o kadar da sıcak bir yere yaslanmıştı. Burnuma tanıdık bir erkek parfümü kokusu geliyordu. Birkaç kez gözlerimi kırpıştırdıktan sonra gerçeği fark edince bütün uykum bir anda kaçtı.
Başımı...
Rüzgar'ın göğsüne yaslayarak uyumuştum.
"Tövbe estağfurullah..."
Panikle doğruldum. Yanaklarımın ısındığını hissedebiliyordum. O kadar hızlı toparlanmıştım ki saçlarım yüzüme dökülmüş, çantam neredeyse yere düşecekti. Rüzgar ise hâlâ gözleri kapalı bir şekilde oturuyordu. Nefes alışverişi sakindi. Uyuyordu.
Ya da ben öyle sanıyordum.
İlk kez bu kadar yakından bakma fırsatım olmuştu. Sürekli çatık duran kaşları gevşemiş, yüzündeki o sert ifade kaybolmuştu. Açık konuşmak gerekirse uykusunda, uyanık hâlinden çok daha masum görünüyordu. İnsan, gün içinde herkese kafa tutan o huysuz çocuğun aynı kişi olduğuna inanmakta zorlanırdı.
Bakışlarımı ondan kaçırıp karşı duvarda asılı duran saate çevirdim.
14.50.
Demek ki zil az önce çalmıştı.
İçimden sessizce söylenerek yeniden arkamı yasladım. Birkaç dakika daha sessizce otursam kimsenin haberi olmayacaktı belki ama kader, bana huzurlu iki dakika bile çok görüyordu.
Sınıfın kapısı gürültüyle açıldı.
İçeri önce kahkahalar, sonra da ağır parfüm kokuları doldu.
Ardından bir grup kız...
Son birkaç haftadır bu okula alışmaya çalışıyordum ama bu kız grubuna alışabileceğimi hiç sanmıyordum. Saçları kuaförden yeni çıkmış gibi kusursuz, makyajları derse değil defileye gelmiş kadar özenliydi. Konuşurken her kelimeyi uzatıyor, sanki bütün okulun dikkatini üzerlerine çekmek zorundaymış gibi davranıyorlardı.
En öndeki sarışın kız saçını omzunun arkasına savurup Rüzgar'a baktı.
"Rüzgar..." dedi sesindeki yapay neşeyi gizleme gereği bile duymadan. "Lavii, treninge geliyor musun?"
İngilizce söylediği kelimeyi öyle bir katletmişti ki gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırmak zorunda kaldım.
Sarışının hemen arkasındaki, diğerlerine göre daha samimi görünen kumral kız gözlerini devirip arkadaşını düzeltti.
"Anlatamıyor işte..." diyerek hafifçe güldü. Sonra bakışlarını ikimizin arasında gezdirdi. "Bu akşam bütün sınıf gidiyoruz. Bir gecelik kamp yapacağız, sabah döneceğiz. Siz de gelir misiniz diye soracaktık."
İçimde, bu teklifin başımıza yeni bir dert açacağına dair tuhaf bir his belirdi.
Bölüm etkileşimi
