Gecenin Rüzgarı kitap kapağı

3. bölüm / 3

Gecenin Rüzgarı

ANKA KUŞU VE KOR ATEŞ

Vaveyla Yazarı: 𝓔𝓬𝓻𝓲𝓷 𝓐𝓽𝓪𝔂

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 3Şu an: ANKA KUŞU VE KOR ATEŞ

O gece, hayatımın hem başlangıcı hem de un ufak olup bittiği yerdi... "İlkim ve sonum" dediğim, her şeyimi adadığım o devasa hikâye, mezuniyet gecesinin o büyülü sanılan atmosferinde başladı. Rüzgar ile aramızdaki aşk, dışarıdan bakan herkes için adeta rüya gibiydi. Babama "Ders çalışacağız" deyip odama kapandığımız, saatlerce yatakta yan yana uzanıp sadece birbirimizin nefesini dinlediğimiz o saatler... Günün yorgunluğunu birbirimizin sarılmasında unuttuğumuz, dünya üzerimize gelse bile o odaya sığınıp güvende hissettiğimiz o anlar meğer pamuk ipliğine bağlıymış.
Sonra o mezuniyet gecesi geldi. Her şey, tam da o büyülü gecenin ortasında devasa bir gürültüyle patladı. Hayatın yüzüme savurduğu o sert, acımasız gerçekler bir anda dünyamı başıma yıktı. Ne olduğunu, nerede durduğumu, kime inanacağımı bilemedim. Şaşkınlıktan, kalbimin acısından nefesim kesildi... Bir insanın, gözü önünde binbir emekle yetiştirdiği, üzerine titrediği o narin çiçeği gözünü bile kırpmadan ezebilmesine hayret ettim. O an anladım; doğanın en kanlı kanunu buydu belki de. Bu hayatta kimseye, ama hiç kimseye sonsuz güvenmeyecektin. Yoksa o çok güvendiğin el, gün gelir seni hiç tereddüt etmeden sırtından bıçaklardı.
Oysa her şey ne kadar tatlı bir telaşla başlamıştı o gün... Aynanın karşısında geçirilen saatler, "Elbisem nasıl oldu?", "Saçım güzel görünüyor mu?", "Onun gözünde güzel miyim?" sorularıyla geçen heyecanlı dakikalar... Gecenin sonuna doğru her şey bittiğinde, o sahte kahkahalar susup herkes kendi sessiz evine çekildiğinde, geriye sadece yıkıntılar kaldı. Rüzgar bana son bir kez, çok uzun, sanki kopmak istemiyormuş gibi sarıldı. O an üzerimde çökmüş olan o ağır halsizlik, o derin yorgunluk sadece fiziki değildi. İçimi tarifini imkânsız kılan simsiyah bir korku kaplamıştı. Sanki bedenim, ruhuma yaklaşmakta olan o büyük felaketi çoktan sezmişti; başıma geleceklerin karanlık gölgesi, daha o andan kanıma sızmıştı.
Eve döndüğümde odamdaki o dehşet anı hala zihnimde tazeliğini koruyordu. Kutay’ın havada asılı kalan eli, dünyamda kopan ilk kıyamet değildi belki ama en yıkıcı olanıydı. "Baba.. Hayır lütfen istemiyorum!" diye bağırmıştım, gözyaşlarıma hakim olamayarak kolunu tutmuştum. İlk defa eli kalkmıştı bana. O an Gece, yavaş yavaş babasının nasıl bir canavara dönüştüğünü gördü. Bu ilk değildi belki ama ben her zaman aileme güvenmiştim. Peki ya şimdi? Sırtımdan ilk bıçaklanmamı ailemden mi yemiştim? Çökmüş olan bedenim yere düştüğünde, babamın bacağına tutunmuştum son bir çaresizlikle. Tekrar dengemi babamın o bacağıyla bana attığı tekme ile bulmuştum. Bir baba bu kadar bencil olur duydu?
Herkesin gözünde Karacalar soylu bir aileydi, zenginlik ve itibar içindeydi. Kimse ailemin yeraltında bir mafya imparatorluğu olarak çalıştığını bilmiyordu. Fakat ben bu gerçekle yüz yüze geldiğim zaman ellerim titredi, dizlerimin bağı çözüldü. Ve bu kirli krallığın bedelini ödemek bana düşmüştü. Yapmamız gereken şey belliydi: Kolombiya'ya, yani Güney Amerika'nın kuzeybatısında olan o uzak şehre gidecektik. Aslında severdim Kolombiya’yı; romantik, gizemli gelirdi hep bana. Fakat içimde büyüttüğüm çığlıklar, odanın kapısının ardı kapandığı an duvarlarda yankılandı. O kapı kapandığında, kendimden 15 yaş büyük bir adamla evlendirildiğim gerçeği yüzüme bir tokat gibi çarptı. Yaşadığım bu durum benim için tarif edilemez bir şoktu.
Abimi aylar sonra ilk defa burada, bu yabancı ve karanlık konağın koridorunda görmüştüm. Bana doğru yürürken gözlerindeki o yabancılaşmayı, o suçluluk duygusunu görmek ruhumu daha da paramparça etti. Ağlamamak için dudaklarımı ısırdım. Rüzgar’ın kıyamadığı, okşamaya bile kıyamayıp uçlarından öptüğü saçlarıma bir kere bile dokunmamıştım o günden beri. O kadar kendimi yıpratmak, o kadar yok etmek istiyordum ki içimdeki bu acıyı durdurabilmek için... Vücuduma derin yaralar açmak, kanatmak istemiştim; ama yapamamıştım. Bedenime her baktığımda Rüzgar’ın dokunuşlarını hatırlıyordum çünkü. Rüzgar bana bu kadar kıyamamazken, incitmekten korkarken bana neler yapılmıştı öyle...
Sırf bir adamın dediğini yapmadım diye, onun otoritesine baş eğmedim diye beni yerden yere vurmuştu. O anları zihnimden silemiyordum, unutamıyordum. İlk defa böyle bir acı, böyle bir aşağılanma yaşıyordum. Bir insanın gururunun ve bedeninin nasıl böyle hiçe sayıldığını, bunun ne demek olduğunu bilmiyordum. Ruhum diri diri toprağa gömülmüş gibiydi.
Dışarıda Kolombiya'nın o neşeli, renkli ve sıcak sokakları uzanıyordu. İnsanların kahkahaları, müzik sesleri penceremden içeri sızıyordu ama o sıcaklık benim üzerime simsiyah bir gölge, ağır bir karagörke gibi düşmüştü. Bu neşeyle dolup taşan şehir, benim için dünyanın en büyük hapishanesine dönüşmüştü. Ne olacağını, bundan sonra nasıl yaşayacağımı bilemedim. Sustum, kaldım, öylece pencerenin önündeki soğuk koltuğa oturdum.
Rüzgar’ı özlüyor muydum? Evet... Hem de her nefes alışımda ciğerlerimi yakan bir hasretle özlüyordum. Peki, gidip yanına gidebilir miydim? Hayır. Bu kapıdan bir adım bile atamazdım. Rüzgar buraya, bu cehennemin ortasına gelebilir miydi? Hayır. Gelirse onu yok ederlerdi, biliyordum. Belki bir gün, bir mucize olur da tekrardan buluşabilir miydik? Hiç sanmıyordum. Artık bizim yollarımız bir daha asla kesişmemek üzere ayrılmıştı. Benim yolum kanla, karanlıkla ve geri dönüşü olmayan bir yıkımla çizilmişti.
Konsolun üzerindeki belgelerde gördüğüm o isim zihnime bir mühür gibi kazınmıştı: Ivan Rodrigues. Güney Amerika'nın o karanlık yeraltı dünyasını yöneten, adı anıldığında insanların gölgesinden bile korktuğu adam... Kendimden 15 yaş büyük bu adam, benim kaderim haline getirilmişti.
Ivan, odanın kapısını gürültüyle açıp içeri girdiğinde düşüncelerimden sıyrıldım. Ağır adımlarla bana doğru yürüdü. Üzerindeki koyu renk takım elbisesi, keskin yüz hatları ve gözlerindeki o dondurucu ifadeyle tam bir kabustu. Siyah gözleri üzerimde gezindi.
"Bana öyle bakmayı kes," dedi, sesi o kadar alçak ama bir o kadar da emrediciydi ki iliklerime kadar titredim. "Karacalar soyadı seni buraya kadar koruyabildi ama bitti. Artık o şımarık, korunaklı hayatın geride kaldı. Sen benim karımsın ve bu evde benim kurallarım geçer."
Yutkundum. Boğazımda devasa, dikenli bir düğüm vardı. "Ben seni tanımıyorum bile..." diye fısıldayabildim, sesim pürüzlü ve çaresizdi. "Beni buraya satarak ne kazandınız? Babam beni sana nasıl verebildi, Ivan?"
Adını ağzımdan duyduğunda dudaklarında acımasız, karanlık bir tebessüm belirdi. Yaklaştı, aramızdaki mesafeyi tamamen kapattı. Parmakları çenemi bulduğunda geri çekilmeye çalıştım ama kavrayışı çelik bir kelepçe gibi sertti.
"Baban seni satmadı," dedi gözlerimin en derinine bakarak. "Baban sadece kendi canını ve çökmekte olan o süslü imparatorluğunu satın aldı. Karacalar'ın o çok övündüğü krallık batarken seni bana bir borç ödemesi olarak sundu. Rüzgar dediğin o çocuk mu kurtaracak seni sanıyorsun? O şimdi adını bile anmaya korkuyor, senin için parmağını bile kıpırdatamaz."
Rüzgar’ın adını onun kirli dudaklarından duyduğumda kalbime sanki binlerce kızgın iğne battı. "Yalan söylüyorsun!" diye bağırdım, gözümden fırlayan sıcak bir damla yaş adamın elinin üzerine düştü. "O beni seviyor! Bizi bu hale getiren sizsiniz!"
"Sevgi bu dünyada insanı hayatta tutmuyor, Gece," dedi Ivan, çenemi serbest bırakıp bir adım geri çekilirken. "Buradasın çünkü kaderin bu. Şimdi o gözyaşlarını sil ve kimin yanında durduğunu öğren. Çünkü Kolombiya'da zayıflara, ağlayanlara yer yoktur. Hele ki Ivan Rodrigues’in yanında hiç yoktur."
Ivan arkasını dönüp odadan çıkarken ben olduğum yere, soğuk parkelerin üzerine çöktüm. Dizlerimi göğsüme çekip başımı aralarına sakladım. İçimdeki çığlıklar boğazımı yırtıyordu ama dışarıya tek bir ses bile çıkaramıyordum. Babamın beni arkamdan vurması, abimin suskunluğu, o mezuniyet gecesinde elbisemin içinde hissettiğim o uğursuz halsizlik... Her şey devasa bir yapbozun parçaları gibi birleşiyordu. Bedenim daha o gün başıma gelecekleri sezmişti.
Şimdi bu soğuk odada, geçmişin tatlı anılarına tutunarak hayatta kalmaya çalışıyordum. Rüzgar'la yatakta uzanıp saatlerce sessizliği paylaştığımız o rüya gibi anlar, babamın attığı o ilk tekmeyle beraber paramparça olmuştu. Gözlerimi kapattığımda Rüzgar’ın yüzü belirdi zihnimde. "Beni affet..." diye fısıldadım karanlığa doğru. Ama biliyordum, bu şehir, bu adam ve bu yeni hayat beni yavaş yavaş yutacaktı. Bir çiçeğin köklerinden koparılıp ateşe atılması gibiydi bu. Ya o ateşte yanıp kül olacaktım ya da o ateşin kendisi olup bana bunu yaşatan herkesi yakacaktım. Ve o an, içimdeki o masum kız çocuğunun öldüğü yerde, nefretle beslenen yeni bir Gece doğmaya başladı.
Gözlerimi açtığımda gün çoktan ağarmıştı. Gece boyunca huzursuzlukla bölünen uykumun ardından hemen komodinin üzerindeki telefona uzandım. Ekran bomboştu. Ne bir mesaj, ne bir cevapsız arama...
Aşağıya indiğimde babam, yani Bay Lars Ateş, mutfakta kahvaltısını yapıyordu. Beni görünce yüzündeki o samimi, şefkatli gülümsemeyle bakışlarını bana çevirdi. "Günaydın oğlum," dedi babacan bir sesle. Ama benim aklım da, ruhum da dünkü o 22.42'de çakılı kalmıştı. Babamın neşeli sorularına, Esin'in "Ne zaman motorla gezeceğiz?" sıkıştırmalarına yarım yamalak cevaplar verip bir köşeye oturdum. Lokmalar boğazıma diziliyordu.
Dayanamadım, masanın altından tekrar Gece'ye yazmaya başladım:
"Gece, uyanmadın mı hâlâ?"
"Çıldıracağım, lütfen tek bir kelime yaz."
"Aramalarıma neden bakmıyorsun?"
Mesajlar iletilmiyordu bile. Çift tik olmuyordu. İçimdeki o akşamki huzursuzluk bir anda devasa bir paniğe dönüştü. Masadan nasıl kalktığımı, motorun anahtarını cebimden nasıl fırlatıp çıkardığımı hatırlamıyorum.
Motoru Karacalar malikânesinin sokağına doğru hedefsizce, deli gibi sürdüm. O sokağa girdiğim an kanım çekildi. Her zaman hareketli olan, lüks araçların mekik dokuduğu o sokak tamamen boşalmıştı. Karacalar malikânesi sanki yıllardır kimse yaşamıyormuş gibi kimsesiz, sessiz ve soğuk duruyordu. Garaj kapıları kapalıydı, pencerelerdeki perdeler tamamen çekilmişti.
Motoru bahçe kapısının önüne savururcasına park edip demir kapılara yüklendim. "Gece! Gece!" diye bağırmaya başladım. Kapıyı yumrukluyordum, sesim sokağın boşluğunda yankılanıyordu.
Derken, kapının arkasındaki kulübeden iki tane iri yarı, siyah takım elbiseli koruma çıktı. Yüzlerinde en ufak bir duygu kırıntısı bile yoktu. Ağır adımlarla kapıya doğru geldiler.
"Ne oluyor burada? Gece nerede?" diye bağırdım, demir parmaklıkları sıkarken. "Açın şu kapıyı, Gece’yle konuşmam lazım!"
Korumalardan biri soğuk bir sesle, "Yasak birader, çekil kapıdan," dedi.
"Ne demek yasak?!" diye çıldırdım, gırtlağım yırtılırcasına. "Nerede onlar? Gece nerede, ailesi nerede? Neden ev boş?"
Diğer koruma ellerini cebine atıp umursamazca yüzüme baktı. "Gittiler."
"Nereye gittiler?!" diye bağırdım, gözlerimden öfke ve çaresizlik yaşları süzülürken. "Nereye gittiklerini söyleyin! Sabahın köründe nereye gider bir aile?!"
Koruma tek bir kelime bile fazla etmedi. "Gittiler dedik sana. Sana açıklama yapmak zorunda değiliz. Bas git buradan."
Ağızlarını kilitlediler, tek bir ipucu bile vermediler. Birkaç dakika sonra arkalarını dönüp içeri girdiler ve beni o devasa, boş malikânenin kapısında tek başıma bıraktılar. Dünyam başıma yıkılmıştı. Dizlerimin bağı çözüldü, motorun yanına çöktüm. Telefonu çıkarıp defalarca aradım ama o buz gibi otomat sesi her seferinde Gece’nin yokluğunu yüzüme çarptı.
Motoru nasıl sürdüm, eve nasıl döndüm hatırlamıyorum. Zihnim durmuştu. İçeri girdiğim an babam Baylars Ateş beni salonda karşıladı. Yüzümdeki o yıkılmışlığı, gözlerimden süzülen yaşları görünce gazetesini bir kenara bırakıp hızla yanıma adımladı.
Paspasın üzerine dizlerimin üstüne çöktüm. Ağlamamı artık tutamıyordum, göğsüm sarsıla sarsıla ağlamaya başladım. Bir çocuk gibi hıçkırıklarım salonda yankılandı. Babam hiç tereddüt etmeden dizlerinin üzerine çöktü, kollarını etrafıma sarıp beni göğsüne bastırdı.
"Rüzgar... Oğlum, ne oldu? Ne bu halin, ne oldu sana?" dedi, sesi endişe ve derin bir şefkatle titriyordu.
"Baba..." dedim, sesim çatılardan geçilmiyordu, nefesim kesiliyordu. "Gitti baba... Gece yok. Evleri bomboş. Korumalar 'gittiler' diyor başka bir şey demiyorlar. Bana hiçbir şey söylemedi baba..."
"Tamam oğlum, dur nefes al..." dedi babam, elimi sımsıkı tutarak. Sırtımı şefkatle sıvazlıyor, beni sakinleştirmeye çalışıyordu.
"Baba, anlamıyorsun!" diye bağırdım çaresizce, başımı ellerimin arasına alarak. "Telefonu kapalı, son görülmesi dün gece 22.42! Bana öyle bir sarıldı ki dün gece... Sanki bir daha görmeyecekmiş gibi. Baba ben ne yapacağım? Ben onsuz ne yaparım? Nereye gitti bu kız? Neden gitti?! Ne olur bul onu baba, sen bulursun..."
Babam gözlerimin içine baktı. Bakışlarında bana karşı sonsuz bir anlayış, derin bir merhamet vardı ama aynı zamanda içini kavuran o gizli acıyı da saklamaya çalışıyordu.
Çünkü babam Lars Ateş biliyordu... Kutay Karaca’nın yeraltındaki kirli işlerini, batan imparatorluğunu ve Gece’yi Kolombiya’ya, Ivan Rodrigues adındaki o tehlikeli adama kurban olarak sattığını çok iyi biliyordu. İçinde benim için büyük bir üzüntü taşıyordu; oğlunun ilk aşkının, gözünden sakındığı o kızın böylesine bir cehenneme sürüklendiğini bilmek onun da yüreğini sızlatıyordu. Ama gerçeği bana söyleyemezdi... Önümde yaklaşmakta olan o kritik Milli Savunma mülakatı vardı. Eğer gerçeği öğrenirsem gözümü karartıp Kolombiya’ya gideceğimi, hayatımı ateşe atacağımı biliyordu. Bir baba olarak hem beni bu kanlı dünyadan korumak hem de geleceğimin bir hata yüzünden kararmasına engel olmak istiyordu.
"Oğlum, bak bana," dedi babam, sesini olabildiğince yumuşatarak, yüzümü ellerinin arasına aldı. "Acını anlıyorum, canının nasıl yandığını hissedebiliyorum. Sene boyunca Gece'nin senin için ne kadar özel olduğunu gördüm... Ama bazen hayat bizim kontrol edemediğimiz şekilde ilerler. Ailelerin kendi kararları, bizim bilmediğimiz kapalı kapıların arkasındaki durumlar olabilir."
"Baba ama bana hiçbir şey söylemedi!" dedim gözyaşları içinde.
"Biliyorum oğlum, biliyorum..." dedi Barlas Ateş, gözlerindeki o anlayışlı ifadeyle başımı göğsüne bastırırken. "Sana veda edememiş olması senin suçun değil. Ama şimdi kendini bırakamazsın. Günlerdir, aylardır gece gündüz çalıştın. Mülakatın çok yakın. Biliyorum şu an hiçbir şey umurunda değil ama benim için, kendi geleceğin için güçlü durmak zorundasın. Ben senin yanındayım, ne olursa olsun tutacağım elini. Ama senden ricam, o mülakata odaklan. Kendini mahvetmene izin veremem, seni bu kadar çok severken buna seyirci kalamam..."
Babamın o sıcak, anlayışlı sarılışının içinde hüngür hüngür ağladım. Beni yargılamıyordu, kızmıyordu; sadece bir babanın evladını sarıp sarmalayabileceği en derin şefkatle acımı hafifletmeye çalışıyordu.
Ama ben bilmiyordum... Babamın beni korumak için susmak zorunda kaldığı o acı gerçeği bilmiyordum. Ben onun omuzlarında gözyaşı dökerken, Gece Kolombiya yolunda kendinden 15 yaş büyük Ivan Rodrigues’in karanlığına doğru sürükleniyordu. Babam anlayışla saçlarımı okşarken, benim ruhum o 22.42 saatinde, Gece’siz bir karanlığın içinde yok olup gidiyordu.

Günümüz 03/04/2026 Ankara sınırı

Pervane sesleri Isparta’nın dumanlı, buz tutmuş dağlarını bir bıçak gibi keserken, Skorsky’nin açılan kapısından dışarıya doğru baktım. Rüzgâr yüzümü kavuruyor, gözlerimin önüne dağların heybetli gölgesini seriyordu. Üzerimdeki askeri kamuflaj, omuzlarımdaki Kurmay Yüzbaşı rütbesi ve göğsümdeki ay-yıldızlı arma... Dışarıdan bakan biri için yıkılmaz, bükülmez, çelikten bir adamdım.
Ama o kamuflajın ardında, kimsenin göremediği derin bir enkaz yatıyordu.
2021 yılında Kara Harp Okulu’ndan birincilikle mezun olup ilk görev yerim olan Isparta topraklarına Teğmen Rüzgar Ateş olarak ayak bastığımda, kalbimde sadece vatan sevdası vardı. Şafak Timi’nde pişmiş, dağların sertliğini ruhuma kazımıştım. 2025’e gelindiğinde ise çe fiziki yeterlilik sınavlarını dereceyle geçip kendi timimi kurmuştum.
Biz kim miydik?
Kurmay Yüzbaşı Rüzgar Ateş
Üsteğmen Mert Alpkurt
Teğmen İskender Plevne
Asteğmen Atilla Sezgin
Astsubay Başçavuş Derya Apak
Astsubay Kıdemli Üstçavuş Tufan Turanoğlu
Astsubay Üstçavuş Akif Topal
Astsubay Kıdemli Çavuş Ufuk Sarıca
Astsubay Kıdemli Çavuş Gökhan Gönül
Astsubay Çavuş Göktuğ Gönül
Onlar Kara Pençe’ydi. Vatan uğruna gövdelerini siper eden, cesaretleri ve fedakârlıklarıyla anılan, gözüm kapalı arkamı yasladığım çelik kardeşlerimdi.
Helikopter alçalırken zihnim yine o lanetli geçmişe kaydı. Bir gün bir yuvam olsun, evimde çocuklarım cıvıl cıvıl koşuştursun isterdim. Çocukları çok severdim, bir çocuk gördüğümde içim titrerdi. Ama ne zaman kendi yuvamın hayalini kursam, aklım çok uzaklarda, başka bir kadında kalıyordu. Yüreğimde sönmeyen o alev, beni her gece içten içe yakmaya devam ediyordu.
Dağın eteklerindeki karanlık mağaraya sızdığımızda, dışarıda helikopterin sesi yavaş yavaş yaklaşıyordu. Mağaranın derinliklerine doğru ilerlediğimizde karşımızda oldukça korkmuş iki küçük çocuk bulduk. Eli yüzü toprak olmuştu, üzerlerinde yırtık pırtık kıyafetler vardı.
Onları gördüğüm an içimdeki o sert asker bir kenara çekildi. İlk önce elimi tahmini sekiz yaşlarında olan erkek çocuğuna uzattım. Küçük çocuk bir an bile tereddüt etmeden iki kolunu iki yana açtı ve arkasındaki kız kardeşini gövdesiyle korumaya çalıştı. Dudağım keyifle kıvrıldı; onun bu yaşındaki cesaretini, kardeşini canı pahasına koruma güdüsünü çok sevmiştim.
Havanın gittikçe serinlediğini fark ettim. Üzerimdeki askeri kamuflaj desenli ceketimi çıkarıp kenara koydum. Çocuğun yanına diz çöktüm.
"Ben Türk Silahlı Kuvvetleri'nden Yüzbaşı Rüzgar Ateş," dedim yumuşak bir sesle. Sonra arkamda elini arkasına bağlamış, dikkatle beni izleyen Üsteğmen Mert Alpkurt’a baktım.
"...Bu da silah arkadaşım Üsteğmen Mert Alpkurt. Güven bize."
Sözlerim mağaranın sessizliğinde yankılanırken küçük çocuğun gözleri bir bana, bir de arkamda dimdik duran Mert'e kaydı. Yüzündeki korku hâlâ geçmemişti. Kollarını iki yana açmış, arkasındaki kız çocuğunu bütün gücüyle korumaya çalışıyordu. Üzerindeki yırtık kıyafetler, dizlerindeki yaralar ve toz içinde kalmış yüzü günlerdir neler yaşadığını anlatmaya yetiyordu. Buna rağmen geri çekilmiyor, kardeşini bana emanet etmeye hazır görünmüyordu.
Yavaşça cebimden eldivenimi çıkarıp yere bıraktım. Silahımdan sonra bunu da bırakmamın tek sebebi, ona zarar vermeyeceğimi göstermekti. Gözlerinin içine bakarak hafifçe gülümsedim.
"Cesur bir ağabeysin. Kardeşini koruman gerektiğini düşünüyorsun, biliyorum. Ama artık bunu tek başına yapmak zorunda değilsin."
Küçük çocuk dudaklarını ısırdı. Gözleri dolmuştu ama ağlamamak için direniyordu. Arkasındaki kız ise ürkek bakışlarla bana bakıyor, omuzlarına örttüğüm kamuflaj ceketine sıkıca sarılıyordu. Mağaranın içi gittikçe soğuyor, dışarıdan gelen helikopterin rotor sesi biraz daha yaklaşıyordu.
Arkamdan Derya sessizce yanıma geldi. Elindeki su şişesini bana uzattı. Şişeyi alıp kapağını açtım, önce kendim bir yudum içtim, ardından çocuğa uzattım.
"Bak... İçilebilir. Sana zarar vermeyeceğiz."
Çocuk birkaç saniye bana baktı. Sonra titreyen eliyle şişeyi aldı ama beklediğim gibi önce kendisi içmedi. Şişeyi hemen arkasındaki küçük kıza uzattı. Kız, iki eliyle tuttuğu şişeden aceleyle su içerken gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. O an boğazım düğümlendi. Operasyonlarda çok şey görmüştüm ama açlıktan ve korkudan titreyen çocukları görmek insanın yüreğine başka dokunuyordu.
Mert sessizce yanıma eğildi.
"Komutanım, helikopter iniş için hazır."
Başımı hafifçe salladım ama gözlerimi çocuklardan ayırmadım.
"Birazdan buradan çıkacağız," dedim sakin bir sesle. "Dışarıda sizi güvenli bir yere götürecek insanlar bekliyor."
Küçük çocuk ilk defa omuzlarını biraz olsun gevşetti.
"Bizi... geri getirmeyecekler değil mi?"
Bu soru mağaranın içindeki sessizlikten daha ağırdı. Bir an sustum. Sonra dizlerimin üzerinde ona biraz daha yaklaşıp göz hizasına indim.
"Hayır. Bundan sonra kimse size zarar veremeyecek."
Elimi uzattım. Bu kez tereddüt etti ama geri çekilmedi. Küçük parmakları yavaşça avucuma dokundu. Eli buz gibiydi. O küçücük elin bana güvenmeye başlaması, o gün kazandığımız en büyük başarıydı.
"Adın ne?"
"Arda."
"Kız kardeşinin?"
"Elif."
"Güzel isimleriniz var."
Arkamdaki tim sessizce güvenlik düzenini almıştı. İskender mağaranın girişini kontrol ediyor, Atilla çevreyi gözetliyor, Tufan telsizden tahliye ekibiyle konuşuyordu. Kimse tek kelime etmiyordu; herkes o iki çocuğun artık güvende olduğunu hissedene kadar sessiz kalmayı tercih etmişti.
Ayağa kalktım, Elif'i dikkatlice kucağıma aldım. Önce ürkse de birkaç saniye sonra başını omzuma yasladı. Arda ise yanı başımda yürüyordu. Mağaranın çıkışına doğru ilerlerken helikopterin oluşturduğu rüzgâr yüzümüze çarpıyordu. Gün batımının kızıllığı kayaların üzerine vurmuştu. Dışarı çıktığımız an Arda derin bir nefes aldı. Belki de günler sonra ilk kez temiz havayı içine çekiyordu.
Helikopterin kapısı açıldığında, rüzgârın şiddetinden korunmak için çocukları gövdemle perdeledim. Önce Elif’i dikkatlice helikopterin içine doğru kaldırdım, ardından Arda’nın elinden tutup onu yanıma çektim. Yan yana oturduk. Helikopterin kulakları sağır eden gürültüsü içinde Arda’nın gözlerindeki o tedirginlik hâlâ tamamen silinmiş değildi.
Elimi kamuflajımın yan cebine attım. Zulamda her zaman acil durumlar için sakladığım çikolatalı bisküvi paketini çıkardım. Paketin kenarını yavaşça yırtıp Arda’ya uzattım.
"Al bakalım cesur adam," dedim bağırarak, sesimi motor gürültüsünün üstüne çıkarmaya çalışarak. "Bu seni biraz idare eder."
Arda önce bisküviye, sonra benim gözlerimin içine baktı. Dudaklarında beliren minik tebessüm, o an dünyalara bedeldi. Bisküviyi aldı, ilk bisküviyi yine kardeşine uzattı, ardından kendisi ısırdı. Bisküvinin tadını aldıkça yüzündeki o sert çocuk ifadesi yumuşadı, nihayet sekiz yaşında bir çocuk olduğunu hatırladı. O bisküviyi yerken ben de kolumu onun omzuna attım, göğsüme doğru çektim.
Rotorların sesi yükselip dağların kızıllığı geride kalırken, Kara Pençe timi helikopterin içine yayılmıştı. Mert bana bakıp başıyla onaylayan bir hareket yaptı. Derya çocukların üzerini battaniyeyle örttü. Tufan, Akif, İskender, Atilla, Ufuk, Gökhan ve Göktuğ... Hepsi gözleriyle çocukları süzüyor, onların güvende oluşunun huzurunu yaşıyordu. Operasyon başarıyla tamamlanmıştı. Ama benim için kazanılan zafer yalnızca bir görev değil; iki masum canın hayatına dokunabilmekti.
Ancak görev henüz bitmemişti. Telsizden gelen ani bir kriptolu çağrı ile rotamız değişti. Isparta birliğine dönmek yerine doğrudan Ankara’ya intikal emri aldık.
Saatler süren yolculuğun ardından helikopter Ankara Askeri Hava Üssü’ne iniş yaptı. Pervaneler yavaşlarken kapılar açıldı. Pistin kenarında çocukları teslim almak üzere bekleyen Sosyal Hizmetler yetkilileri ve askeri doktorlar vardı. Arda helikopterden inmeden önce elimi son bir kez sıktı.
"Komutan..." dedi, gözlerimin içine bakarak. "Bizi gerçekten kurtardınız."
Gülümsedim, başını okşadım. "Biz bunun için buradayız evlat."
Çocuklar güvenle ambulansa bindirildikten sonra, pistin diğer tarafında büyük bir hareketlilik başladı. Kara Pençe timi helikopterden sırayla indi.
Pist alanında, aylardır görevde olan askerleri karşılamak için bekleyen aileler, nişanlılar, eşler ve sevgililer vardı. Mert’i kapıda bekleyen nişanlısı sarılarak karşıladı. İskender’i annesi gözyaşlarıyla bağrına bastı. Derya’ya sarılan kardeşleri, Tufan’ın boynuna atlayan küçük kızı... Herkesin sarılacağı, gözünün içine bakacağı, "şükürler olsun döndün" diyeceği bir sevdiği vardı orada. Kahkahalar, sarılmalar, kavuşma gözyaşları pistin ayazını ısıtıyordu.
Ben ise pistin ortasında, kamuflajımın içinde tek başıma duruyordum.
Etrafımdaki o mutlu kalabalığı izlerken göğsümün ortasına derin bir yalnızlık oturdu. Herkes sevdiğine koşarken, benim adımlarımı atabileceğim tek bir kucak bile yoktu. Aklımda yine o aynı kadın, yüreğimde aynı derin sızı...
Gözlerimi kalabalıktan kaçırdım. Botlarımın beton zeminde çıkardığı ritmik ve soğuk sesler eşliğinde, kimseden tebrik beklemeden, kimseye takılmadan karargah binasına doğru yürümeye başladım. Kalabalığın neşesi arkamda fading bir ses gibi uzaklaşırken ben Genelkurmay karargahının buz gibi koridorlarına girdim.
Uzun koridoru tek başıma adımladım. Postallarımın sesi boş duvarda yankılanıyordu. Albay’ın makam odasının önüne geldiğimde durdum. Üzerimdeki kamuflajı düzelttim, omuzlarımı dikleştirdim.
Kapıyı iki kez sertçe çaldım.
"Gir!" sesini duyduğum an kapıyı açıp içeri girdim.
Masa başında oturan kıdemli Albay başını dosyadan kaldırdı. Sert, pürüzsüz bir asker selamı verdim.
"Kurmay Yüzbaşı Rüzgar Ateş / Ankara. Beni emretmişsiniz komutanım!"
Albay selamımı aldıktan sonra gözlerimin içine baktı. Yüzünde, pistteki o kalabalığın arasında yalnız yürüyen adama duyulan derin bir saygı ve takdir vardı.
"Rahat Yüzbaşı," dedi Albay, önündeki kalın gizli dosyayı bana doğru kaydırarak. "Pistteki kavuşmaları gördüm Rüzgar. Ama senin yerin burası, biliyorum. Isparta’daki operasyonu ve çocukları tahliye edişini takip ettik. Kara Pençe yine adına yakışanı yaptı. Şimdi ise dinlenmek yok. Ankara merkezli devasa bir harekât başlıyor."
Dosyanın kapağını açtığımda karşıma çıkan haritalara baktım.
"Emredersiniz komutanım," dedim, sesimdeki tek bir titreme bile olmadan. "Kara Pençe emrinizdedir."
Ankara’nın ayazı odanın pencerelerine vururken, ben yine vatanım için, hiç gelmeyecek olan o kadının hatırası ve masum çocukların geleceği için yeni bir savaşın tam ortasındaydım.

⋆˚₊ 𖤓☽˚.⋆

Kolombiya/Lavinnia Rodriguez

Gökyüzü o çarşamba günü, tıpikı Rüzgar’ın fısıltıları gibi gri ve pusluydu. Yıllar önce, o askeriye binasının telleri ardına çarpan rüzgar kulaklarıma hep aynı şeyi fısıldardı: "Sen de asker ol, biz asker bir çift olalım." Lisedeyken sürekli bunu söyler dururdu. O zamanlar hayatım pembe hayallerle süslenmiş, acıdan uzak, silinmez sanılan sahte bir parıltıdan ibaretti. Gerçek dünya ile ne zaman tanıştım, aklım başıma ne zaman geldi derseniz; evlendikten sonra. O toz pembe örtü kalktığında, içimdeki o yırtıcı gücü keşfettim. Hemen sınava girdim, o zorlu eğitimleri birer birer aştım ve özel kuvvetlerin gölgesinde bir asteğmen oldum: Lavinnia Rodriguez.
Bundan tam beş sene evveldi. Türkiye’ye gitme, orada kök salma şansım olmuştu. Ağrı’nın o dondurucu soğuğuna abim getirmişti beni. Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde, alnının akıyla görev yapan, gözünü kırpmadan hedefe kilitlenen bir keskin nişancıydım; uzman teğmendim. Ama kaderin benim için yazdığı senaryo çok daha acımasızdı. Sağlık raporlarım her geçen gün daha kötüye gidiyordu. Sırtıma dökülen o lanet kimyasal yüzünden etim kavrulmuş, sırtım derin yaralarla kaplanmıştı. Acıya dayanıklıydım. "Göreve gidemeyecek durumda değilim," diye haykırıyordu iradem. Fakat her şey, ruhumun ve aklımın benden çalındığı o karanlık dönemle başladı.
İvan bir haftadır evde yoktu. Onun yokluğunun getirdiği o tuhaf, sessiz rahatlığın içinde, bu gece evimin salonunda ansızın beliren iki rütbeli askeri misafir ediyordum. Karşımda iki komutan duruyordu. Birini çok iyi tanıyordum; beni ben yapan, beni eğiten komutanım Taylan Alp’ti. Yanındaki diğer rütbelinin yüzü ise bana yabancıydı.
Taylan komutan, gözlerimin içine bakarak o ağır soruyu sordu: "Lavinnia, Türkiye'deki göreve hazır mısın?"
Dudaklarım titredi, ilk başta tereddüt ettim. Sırtımdaki kimyasal yaralar kabuk bağlamıştı, sızısı hafiflemişti ama ruhumdaki yaralar hâlâ taptazeydi. Ve bu fiziksel acı yetmezmiş gibi, kader bana en ağır yükünü taşımıştı: Kendi rızam olmadan hamile kalmıştım. O küçücük can, karnımda sadece iki hafta tutunabilmişti bana. Anneliğin ne demek olduğunu, o tarifsiz, koruyucu duyguyu ilk defa o zaman öğrenmiştim. Aslında hiç istemediğim, zorla hayatıma sokulan bir gerçekti; ama o duygu nasıl bir şeyse artık, içgüdüsel olarak onu korumak, göğsüme bastırmak istemiştim.
Gittiğinde, onu bana beyaz bir kavanozun içerisinde teslim ettiler. Yüreğim paramparça oldu, göğsümün sol tarafında bir yerlerin kopup gittiğini hissettim. O beyaz kavanoza bakarken dünya durdu, nefesim kesildi. Ama en acısı neydi biliyor musunuz? Babası olacak o adam, gözlerimin içine bile bakmadı. Arkasını dönüp gitti. Bir kez olsun dönüp bakmadı o kavanoza. Hiç mi canı acımamıştı? Hiç mi içi sızlamamıştı insanın kendi kanından, kendi canından olana karşı?
Sırtımdaki kimyasal yanıklar elbet iyileşirdi, ama o gün o beyaz kavanozla ve İvan'ın o buz gibi sessizliğiyle içimde açılan yara bir daha asla kapanmayacak cinstendi.
Şimdi ise salonun ortasında durmuş, Taylan Albay ve yanındaki komutanla önümüzdeki kritik görevin ayrıntılarını konuşuyordum. Taylan Albay, yanımdaki yabancı komutanı işaret ederek söze girdi:
"Lavinnia, seni Yarbay Hakan ile tanıştırayım. Türkiye’deki yeni operasyonda birlikte çalışacaksınız."
Yarbay Hakan başıyla beni selamlarken gözlerinde profesyonel bir ciddiyet vardı. Masanın üzerine serilen haritalar ve görev dosyaları, geçmişin tüm karanlığına rağmen asker kimliğimi yeniden uyandırmıştı. Rüzgar'ın lise yıllarında fısıldadığı o hayal, şimdi iki yabancı rütbelinin arasında, bambaşka ve tehlikeli bir görevin eşiğinde son buluyordu.

Lavinnia, seni Yarbay Hakan ile tanıştırayım," dedi Taylan Albay, sesi her zamanki gibi otoriter ama bir o kadar da koruyucuydu. "Türkiye’deki sınır ötesi ve kritik istihbarat operasyonunda biriminizin başında Hakan Komutan olacak."
Yarbay Hakan, adının geçmesiyle birlikte hafifçe öne doğru adım attı. Keskin bakışları, salonun loş ışığında yüzümdeki ve duruşumdaki her detayı saniyeler içinde analiz eder gibiydi. Bana uzattığı elini tutarken gözlerindeki profesyonel ciddiyeti ve askeri disiplini hissetmek zor değildi.
"Memnun oldum, Teğmen," dedi tok bir sesle. "Taylan Albay yeteneklerinden ve nişancılığından övgüyle bahsetti. Ancak gideceğimiz yer ve gireceğimiz yük, sadece iyi bir nişancı olmaktan çok daha fazlasını gerektiriyor."
"Hazırım komutanım," dedim, sesimdeki titremeyi bastırmaya çalışarak. Sırtımdaki yaralar tam bu an, elbisenin altından gizlice sızladı ama yüzümdeki tek bir kas bile oynamadı. Ruhumdaki o büyük enkazı, evlat acısını ve İvan'ın bıraktığı derin tiksintiyi bu üniformanın arkasına saklamak zorundaydım.
Taylan Albay sehpanın üzerine kalın, siyah bir dosya bıraktı ve haritayı açtı. "İvan'ın yokluğunu fırsata çevirmek zorundayız Lavinnia. Sırtındaki fiziksel durumunu biliyorum, rapora geçip geçmemek senin iradene kaldı dedin ve biz sana güvendik. Ama Türkiye sınırındaki bu operasyon doğrudan terör odaklı bir istihbarat ağını çökertmek üzerine. Hata kabul etmez."
Yarbay Hakan dosyadan birkaç fotoğraf çıkarıp masaya yaydı. "Bölge dondurucu, arazi şartları çetin. Bir keskin nişancı olarak günlerce aynı mevzide, sıfır hareketle beklemen gerekecek. Fiziksel dayanıklılığın ve zihinsel odaklanman ne durumda?"
O an gözüm masadaki haritaya takıldı. Zihnim bir anlığına lise yıllarına, Rüzgar'ın askeriyenin telleri arkasından bana gülümseyerek "Biz asker bir çift olacağız" dediği o sahte cennete kaydı. Şimdi ise karşımda duran iki rütbeliyle, gerçek savaşın, kanın ve ihanetin tam ortasındaydım.
"Benim iradem bedenimden her zaman daha güçlü oldu komutanım," dedim Yarbay Hakan’ın gözlerinin içine bakarak. "Sırtımdaki yanıklar da, geçmişim de görevime engel olamaz. Tetiğe bastığımda ne elimin titrediğini görürsünüz ne de odağımın kaydığını."
Taylan Albay hafifçe başını salladı, tatmin olmuş gibiydi. "Güzel. Yarın sabah 05.00’te intikal başlıyor. Hazırlıklarını yap. Bu görev sadece bir operasyon değil Lavinnia... Bu senin kendi küllerinden yeniden doğuşun olacak."
Gitmek üzere doğrulduklarında, salonda kapının kapanma sesi yankılandı. İki komutanın ardından kalan o ağır sessizlikte, masadaki dosyalara ve parmağımdaki o soğuk alyansa baktım. İvan'ın bana bıraktığı tek şey yıkımdı; ama ben bu yıkımın altında kalmayacak, o üniformayı giyip o sahaya inecektim.
Ankara’nın gri ve puslu havası, Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın yüksek beton duvarlarına çarparak dağılıyordu. Askerî helikopterin pervaneleri yavaşlayıp tamamen durduğunda, kapı açıldı ve dışarıdaki o dondurucu ayaz doğrudan yüzüme çarptı. Postallarımı betona bastığım ilk an, sırtımdaki kimyasal yanıklar kumaşın sürtünmesiyle bir anlığına kor bir ateş gibi yandı. Ağrıyı içime gömdüm, nefesimi tuttum ve dik duruşumdan tek bir milim bile taviz vermeden aşağı indim.
Ağrı’daki o dondurucu yalnızlıktan, İvan’ın yokluğunda eve gelen iki albayın getirdiği o ağır tekliften sonra kendimi bir anda Ankara’nın kalbinde bulmuştum. Askerlik binasına doğru yürürken adımlarım kararlıydı ama içimde devasa bir enkaz taşıyordum. Karnımda sadece iki hafta tutunabilen o küçücük canın, bana beyaz bir kavanozda teslim edilen o acı hatırasının sızısı hâlâ sol göğsümün altındaydı. Babası olacak adamın bir kez olsun dönüp bakmadığı o kavanoz... Sırtımdaki yaralar elbet kapanırdı ama ruhumdaki o yırtık asla dikiş tutmayacaktı. Yine de buradaydım. Kendimi yeniden var etmek, o üniformanın çelik gibi zırhına sığınmak için gelmiştim.
Uzun koridorlardan geçtik. Postalların tahta kaplı zeminde çıkardığı yankı, yaklaşan fırtınanın habercisi gibiydi. Taylan Albay’ın odasının önüne geldiğimizde Taylan Komutan kapıyı açıp içeri geçmemi işaret etti.
Oda genişti; duvarlarda haritalar, masanın üzerinde ise gizli ibareli kalın operasyon dosyaları saçılmıştı. Taylan Albay çalışma masasının arkasına geçti, ellerini masaya dayayarak gözlerimin içine baktı.
"Gel Teğmen," dedi sesi her zamanki gibi babacan ama bir o kadar da çelik gibi otoriterdi. "Bu operasyon doğrudan Özel Kuvvetler ile ortak yürütülecek. Bölge çetin, düşman acımasız. Geçmişini, yaşadıklarını, içindeki tüm acıları o kapının dışında bırakmak zorundasın. Burası en ufak bir dalgınlığı, insani bir zafiyeti affetmez."
"Hazırım komutanım," dedim, sesimdeki en ufak bir titremeyi bile bastırarak. "İradem bedenimden de geçmişimden de üstündür."
Tam o sırada kapı iki kez sert ve ritmik bir şekilde vuruldu. Taylan Albay’ın tok bir sesle verdiği "Gir!" emriyle birlikte kapının kolu indi. İçeri giren askerin postallarının çıkardığı ses odada yankılandı.
"Kurmay Yüzbaşı Rüzgar Ateş, emrinizdeyim komutanım!"
O sesi duyduğum an, damarlarımdaki kanın çekildiğini hissettim. Yıllar önce askeriye binasının telleri ardına çarpan rüzgarla birlikte kulaklarıma "Sen de asker ol, biz asker bir çift olalım" diye hayaller fısıldayan o ses... Şimdi bir katil kadar soğuk, bir dağ kadar heybetli ve bir asker kadar sertti.
Rüzgar, Taylan Albay’a esas duruşta selam verdikten sonra başını ağır ağır, adeta zamanı yavaşlatmak ister gibi bana doğru çevirdi. Gözleri doğrudan Gece’nin simsiyah gözlerine kilitlendi. O katran karası gözlerde geçen kayıp dokuz yılı, cevapsız kalan soruları, öfkeyi ve derin bir hasreti aradı. Odadaki oksijen bir anda tükenmiş, ikimizin arasında görünmez ama yakıcı bir elektrik ağı çekilmişti.
Taylan Albay aradaki o ağır ve gerilimli havayı hissetmemiş gibi masadaki birkaç dosyayı topladı. "Ben operasyon başkanlığıyla son detayları görüşüp geliyorum. Siz burada ön hazırlığı tamamlayın, harita üzerindeki noktaları gözden geçirin," diyerek odadan çıktı.
Kapının kapanma sesiyle birlikte odadaki sessizlik devasa bir çığlığa dönüştü. Rüzgar üzerime doğru yavaş ama tehditkâr bir adımla yaklaştı. Bakışları o kadar yakıcıydı ki nefesim boğazımda düğümlendi.
"Rüzgar, manyak mısın? Rahat bırak artık beni!" dedim geri adım atmadan, ama içimdeki çalkantıyı bastırmaya çalışarak.
Rüzgar’ın gözleri inanamıyormuş gibi açıldı, yüzündeki kaslar seğirdi. "Gece biz seninle sevgiliydik... 9 yıl yoktun! Ne yapmamı bekliyorsun? Öldüğünü söylediler!"
Sesi odanın duvarlarında bir kırbaç gibi patladı. Dokuz yılın birikmiş acısı, gecelerce tutulan yası ve aldatılmışlık hissi o tek cümleye sığmıştı.
Bakışlarımı kaçırıp arama soğuk ve geçilmez bir duvar ördüm. "O 9 yıl eskide kaldı. Önüne bak artık, benimle ilgilenme."
O an Rüzgar’ın keskin bakışları elime, parmağımdaki o alyansa kaydı. Birkaç saniye boyunca odada sadece ikimizin düzensiz nefes alıp verişleri duyuldu. Sesi aniden kısıldı; öfkesi yerini kahredici, derin bir burukluğa bıraktı.
"Vay be..." diye mırıldandı, acı ve kırık bir gülüşle. "Vay be... Ben seni hâlâ unutamamışken sen yerime başkasını koymuşsun bile. Tebrik ederim."
İçim söküldü, kalbime binlerce iğne battı. Rüzgar’ı hâlâ seviyordum, gerçeğin ta kendisiydi bu. Kimse onun boşluğunu dolduramamış, bıraktığı yer hep eksik, hep yara kalmıştı. Yine de benim yüzümden hayatının kararmasını istemezdim; özellikle de bunca şeyden sonra böyle şanlı, gurur duyulacak bir asker olmuşken. Ama gerçekleri duysa, İvan’ın bana yaşattığı cehennemi, o kimyasal yanıkları ve kaybettiğim bebeğimi öğrense, dünyayı ve hayatı herkese cehennem edeceğini çok iyi biliyordum.
Rüzgar, lütfen... Önüne bak artık, diye fısıldadım sadece içimden. Seni korumak için senden uzak durmak zorundayım.
Rüzgar aniden aramızdaki mesafeyi tamamen kapattı. Bedeninden yayılan sıcaklık ve öfke beni kuşattı. Yaklaştıkça gözleri koluma, üniformamın kumaşının hafifçe sıyrıldığı yerdeki o morluklara takıldı. Yüzü bir anda kül gibi oldu, gözlerindeki hüzün yerini tehlikeli, yırtıcı bir karanlığa bıraktı.
"Bana bak Gece..." dedi dişlerinin arasından; sesi fırtına öncesi o ürkütücü sessizlik gibiydi. "O kolundaki morlukların bu evlilikle bir alakası varsa, o adamı bulur yerin dibine gömerim, haberin olsun!"
O an Rüzgar’ı hâlâ ne kadar iyi tanıdığıma bir kez daha tanık oldum. Tüm gururumu, koruma kalkanlarımı unutup boynuna sarılmak, dudaklarına yapışmak ve içimdeki bu kahredici, yıllanmış özlemi dindirmek için can atıyordum. Ama hayır... Onun hayatını kendi ellerimle mahvedemezdim. O bu vatanın şanlı bir subayıydı, benim karanlığıma çekilemezdi.
"Benim hayatım, benim kararlarım Yüzbaşı," dedim sesimi zorla sertleştirip gözlerinin içine buz gibi bakarak. "Görevimize odaklansak iyi olur."Kapının kapanma sesiyle birlikte odadaki sessizlik devasa bir çığlığa dönüştü. Rüzgar üzerime doğru yavaş ama tehditkâr bir adımla yaklaştı. Bakışları o kadar yakıcıydı ki nefesim boğazımda düğümlendi.
"Rüzgar, manyak mısın? Rahat bırak artık beni!" dedim geri adım atmadan, ama içimdeki çalkantıyı bastırmaya çalışarak.
Rüzgar’ın gözleri inanamıyormuş gibi açıldı, yüzündeki kaslar seğirdi. "Gece biz seninle sevgiliydik... 9 yıl yoktun! Ne yapmamı bekliyorsun? Öldüğünü söylediler!"
Sesi odanın duvarlarında bir kırbaç gibi patladı. Dokuz yılın birikmiş acısı, gecelerce tutulan yası ve aldatılmışlık hissi o tek cümleye sığmıştı.
Bakışlarımı kaçırıp arama soğuk ve geçilmez bir duvar ördüm. "O 9 yıl eskide kaldı. Önüne bak artık, benimle ilgilenme."
O an Rüzgar’ın keskin bakışları elime, parmağımdaki o alyansa kaydı. Birkaç saniye boyunca odada sadece ikimizin düzensiz nefes alıp verişleri duyuldu. Sesi aniden kısıldı; öfkesi yerini kahredici, derin bir burukluğa bıraktı.
"Vay be..." diye mırıldandı acı ve kırık bir gülüşle. "Vay be... Ben seni hâlâ unutamamışken sen yerime başkasını koymuşsun bile. Tebrik ederim."
İçim söküldü, kalbime binlerce iğne battı. Rüzgar’ı hâlâ seviyordum, gerçeğin ta kendisiydi bu. Kimse onun boşluğunu dolduramamış, bıraktığı yer hep eksik, hep yara kalmıştı. Yine de benim yüzümden hayatının kararmasını istemezdim; özellikle de bunca şeyden sonra böyle şanlı, gurur duyulacak bir asker olmuşken. Ama gerçekleri duysa, İvan’ın bana yaşattığı cehennemi, o kimyasal yanıkları ve kaybettiğim bebeğimi öğrense, dünyayı ve hayatı herkese cehennem edeceğini çok iyi biliyordum.
Rüzgar, lütfen... Önüne bak artık, diye fısıldadım sadece içimden. Seni korumak için senden uzak durmak zorundayım.
Rüzgar aniden aramızdaki mesafeyi tamamen kapattı. Bedeninden yayılan sıcaklık ve öfke beni kuşattı. Yaklaştıkça gözleri koluma, üniformamın kumaşının hafifçe sıyrıldığı yerdeki o morluklara takıldı. Yüzü bir anda kül gibi oldu, gözlerindeki hüzün yerini tehlikeli, yırtıcı bir karanlığa bıraktı.
"Bana bak Gece..." dedi dişlerinin arasından. Sesi fırtına öncesi o ürkütücü sessizlik gibiydi. "O kolundaki morlukların bu evlilikle bir alakası varsa, o adamı bulur yerin dibine gömerim, haberin olsun!"
O an Rüzgar’ı hâlâ ne kadar iyi tanıdığıma bir kez daha tanık oldum. Tüm gururumu, koruma kalkanlarımı unutup boynuna sarılmak, dudaklarına yapışmak ve içimdeki bu kahredici, yıllanmış özlemi dindirmek için can atıyordum. Ama hayır... Onun hayatını kendi ellerimle mahvedemezdim. O bu vatanın şanlı bir subayıydı, benim karanlığıma çekilemezdi.
"Benim hayatım, benim kararlarım Yüzbaşı," dedim sesimi zorla sertleştirip gözlerinin içine buz gibi bakarak. "Görevimize odaklansak iyi olur."Ankara Karargâhı’ndaki o yakıcı yüzleşmenin ardından Taylan Albay odaya dönmüş, gerginlik rafa kaldırılmak zorunda kalmıştı. Ancak Rüzgar için hiçbir şey kapanmış değildi. Gece kararlı adımlarla koridora çıkıp binadan uzaklaşmaya çalışırken, Rüzgar daha fazla dayanamadı. Askerî botlarının beton zemindeki yankısı koridoru inletti; Rüzgar, Gece’nin peşinden gitti.
Gece, arkasından gelen hızlı ve ağır adım seslerini duyduğu an durmadı; aksine adımlarını daha da hızlandırdı. Kaçmak, bu binadan ve Rüzgar’ın gözlerindeki o yakıcı bakışlardan bir an önce uzaklaşmak istiyordu. Ancak bahçeye çıkan ağır demir kapının eşiğinde, Rüzgar’ın güçlü eli Gece’nin bileğine kapandı.
Sertçe kendine doğru çevirdi onu.
"Benden kaçamazsın Gece!" dedi Rüzgar. Sesi bastırılmış bir öfke ve çaresizlikle titriyordu. "O odada komutanın karşısında askercilik oynayabilirsin ama benden kaçamazsın. Bana bir açıklama borçlusun!"
Gece, bileğini hırsla Rüzgar’ın elinden kurtarmaya çalıştı ama Rüzgar’ın kavrayışı çelik gibiydi. Simsiyah gözlerini Rüzgar’ın gözlerine dikti. İçindeki o büyük yangını, dudaklarına yapışıp özlem giderme isteğini bastırmak için çenesini sıktı.
"Sana hiçbir borcum yok Yüzbaşı!" dedi Gece, sesine buz gibi bir soğukluk katmaya çalışarak. "Bırak kolumu. Karargâhın ortasındayız, kendinde misin sen?"
"Kendimde falan değilim!" diye kestirip attı Rüzgar. Gözleri Gece’nin yüzünde, boynunda, parmağındaki o soğuk alyans üzerinde mekik dokuyordu. "9 yıl... Dokuz yıl boyunca öldün bildim ben seni! Her gece mezarına gelip toprağınla konuştum! Şimdi karşıma geçmiş, 'Önüne bak' diyorsun. Nasıl önüme bakayım Gece? Nasıl?"
Gece’nin gözleri bir anlığına dolacak gibi oldu ama başını dik tuttu. Sırtındaki kimyasal yanıklar elbiselerin altında sızlarken, kalbindeki yara çok daha ağır bastı. Rüzgar’ı korumak zorundaydı. İvan’ın nasıl bir canavar olduğunu, kaybettiği o küçücük bebeği ve yaşadığı cehennemi öğrenirse Rüzgar’ın hayatı mahvolurdu. Şanlı bir subaydı o; kendi karanlığına Rüzgar’ı çekemezdi.
"Öldü bildiysen, öldü kabul etmeye devam et Rüzgar," dedi Gece. Sesi bu kez fısıltı kadar kısık ama bir bıçak kadar keskindi. "O gördüğün kız öldü. Karşında duran sadece bir Teğmen. Benim bir hayatım var, bir evliliğim var. Anla artık..."
Rüzgar’ın gözlerinde tehlikeli bir şimşek çaktı. Gece’nin bileğini bırakıp yüzüne doğru yaklaştı, aralarında milimler kaldı. Gözleri doğrudan Gece’nin kolundaki, elbisenin kapatmaya yettiği ama tam gizleyemediği o morluğa kaydı.
"Evlilik mi?" dedi Rüzgar. Sesi dişlerinin arasından bir tıslama gibi çıktı. "Seni morartan, canını yakan bir evlilik mi Gece? Bana bak... Bak gözlerimin içine. Eğer o adam sana tek bir zarar verdiyse, eğer o morlukların sebebi o herifse... Yemin ederim üniformamı yakar, o adamı bulur yerin yedi kat dibine gömerim! Bana yalan söyleme!"
Gece nefesini tuttu. Rüzgar’ın bu tehlikeli korumacılığı karşısında kalbi göğüs kafesini zorluyordu. İçinden 'Rüzgar yapma... Seni korumak için kendimi yakıyorum, lütfen anla' diye haykırmak geçse de dışarıya tamamen duygusuz bir maske taktı.
"Benim hayatıma karışamazsın," dedi Gece, Rüzgar’ın göğsüne elini koyup onu hafifçe geriye iterek. "O morluklar da, benim hayatım da seni ilgilendirmez. Görev başladı Yüzbaşı. Ya profesyonel ol ya da bu operasyondan çekil."
Gece arkasını dönüp hızla ilerlerken, Rüzgar arkasından bakakaldı. Çenesi kasılmış, elleri yumruk olmuştu.
"Çekilmeyeceğim Gece," dedi Rüzgar kendi kendine, sesi rüzgara karışırken. "Gerçeği öğrenene kadar, seni o karanlıktan söküp alana kadar peşini bırakmayacağım."

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

29okunma 4beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 139

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile sırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18