6. bölüm · Gecenin Aydınlığı

6. Bölüm Görünmeyen Çizgi

♡ELA ♡

Elzem
"Karan Soykan'dan uzak dur."
Yazıyı bir kez daha okudum.
Sonra bir kez daha...
Ve bir kez daha.
Sanki aynı cümle her okuyuşumda farklı bir anlam kazanıyordu.
Kağıdı katlayıp avucumun içine aldım.
Kim yazmıştı?
Neden bana vermişti?
Ve en önemlisi...
Neden özellikle Karan?
Koridor neredeyse tamamen boşalmıştı.
Az önceki kalabalıktan geriye yalnızca temizlik görevlisinin paspas sesi kalmıştı.
Çantamı omzuma geçirip sınıftan çıktım.
Merdivenlere yönelirken istemsizce arkamı döndüm.
Koridor bomboştu.
Sanki o not hiçbir zaman bırakılmamıştı.
Avucumdaki kağıdı biraz daha sıktım.
Belki de biri saçma bir şaka yapmıştı.
Evet...
Muhtemelen buydu.
Ama içimdeki huzursuzluk, bunun basit bir şaka olmadığını söylüyordu.
Okul bahçesine çıktığımda serin bir rüzgar yüzüme çarptı.
Gökyüzü sabahkinden daha koyuydu.
Yağmur yağacak gibiydi.
Otobüs durağına doğru yürürken cebimdeki telefonu çıkardım.
Eflal'den mesaj gelmişti.
Eflal:
"Eve vardığında yaz olur mu? 🤍"
İstemeden gülümsedim.
Daha iki gündür tanıyordum.
Ama sanki yıllardır arkadaşmışız gibi davranıyordu.
Ben:
"Yazarım."
Telefonu cebime koyarken önümde duran otobüsün kapıları açıldı.
İçeri girdim.
Cam kenarındaki boş koltuğa oturdum.
Şehir ağır ağır geride kalıyordu.
Ama zihnim hala okuldaydı.
Doruk'un şakaları...
Alp'in sakin tavrı...
Eflal'in bir şeyleri söylemek isteyip söyleyememesi...
Ve...
Karan.
Camdan dışarı bakarken onun son bakışı gözümün önüne geldi.
Öfke yoktu.
Kibir yoktu.
Yalnızca...
Yorgunluk.
Bir insanın gözleri gerçekten bu kadar yorgun olabilir miydi?
"Eve geldim."
Annem mutfaktan seslendi.
"Hoş geldin güzelim."
Ayakkabılarımı çıkarıp içeri girdim.
Mutfaktan gelen yemek kokusu bütün evi sarmıştı.
Annem önlüğünü çıkarırken bana döndü.
"Bugün nasıldı?"
"İyiydi."
"Arkadaş edindin mi?"
"Evet."
Yüzü aydınlandı.
"Gerçekten mi?"
Başımı salladım.
"Eflal diye biri."
"Güler yüzlü mü?"
"Hem de çok."
Annem gülümsedi.
"İyi olmuş."
"İnsan yeni bir yere tek başına alışmakta zorlanır."
Haklıydı.
Eflal olmasaydı...
Belki bugün çok daha zor geçecekti.
Masaya oturdum.
Annem tabağıma yemek koyarken konuşmaya devam etti.
"Öğretmenlerin nasıl?"
"Şimdilik iyi."
"Sınıf?"
"Onlar da."
Karan'dan bahsetmedim.
Nedense istemedim.
Sanki adını söylersem...
O not yeniden aklıma gelecekti.
Akşam odamdaydım.
Ders çalışmaya çalışıyordum.
Ama olmuyordu.
Defter açıktı.
Kalem elimdeydi.
Sayfaya tek satır bile yazamamıştım.
Sonunda pes edip çantamı açtım.
Katlanmış kağıdı çıkardım.
Masanın üzerine bıraktım.
Sembol...
İç içe geçmiş iki daire.
Ve ortasından geçen ince eğri çizgi.
Telefonumu aldım.
Sembolü çizmeye çalışıp internette arattım.
Karşıma yüzlerce farklı işaret çıktı.
Hiçbiri aynı değildi.
Birkaç dakika daha uğraştım.
Sonuç değişmedi.
Derin bir nefes verdim.
"Saçmalıyorsun Elzem."
Belki gerçekten biri eğleniyordu.
Belki de...
Kapım hafifçe çalındı.
"Girebilir miyim?"
"Gel anne."
Kapıyı aralayıp içeri girdi.
Elinde sıcak süt vardı.
"Hala çalışıyor musun?"
"Çalışmaya çalışıyorum."
Bardağı masaya bıraktı.
Sonra gözleri önümde duran kağıda kaydı.
"O nedir?"
Refleksle kâğıdı kapattım.
"Hiç."
Annem birkaç saniye bana baktı.
Sonra gülümsedi.
"İyi."
"Seni çok sıkmak istemiyorum."
"Yarın da okul var."
Başımı salladım.
"İyi geceler."
"İyi geceler."
Kapı kapandığında oda yeniden sessizleşti.
Kağıdı tekrar açtım.
"Karan Soykan'dan uzak dur."
Peki ya...
Uzak durmazsam?
Bu sorunun cevabını bilmiyordum.
Ama garip bir şekilde...
Bilmek istiyordum.

Karan
Telefonum çalışma masasının üzerinde titredi.
Doruk.
Aramayı açtım.
"Efendim?"
"Ne yapıyorsun?"
"Hiç."
"Yalan."
Kaşlarımı çattım.
"Neden?"
"Sen hiçbir zaman 'hiç' yapmıyorsun."
Sessiz kaldım.
Doruk güldü.
"Tamam tamam."
"Yarın grup işi için kütüphaneye gidiyoruz."
"Biliyorum."
"Yeni kız da geliyor."
Bunu zaten biliyordum.
Ama nedense Doruk'un söylemesi farklı hissettirdi.
"Hı."
"Bak."
"Yine tek heceli konuşmaya başladın."
"Doruk."
"Efendim?"
"Telefonu kapat."
Karşı taraftan kahkaha yükseldi.
"Tamam tamam."
"Yarın görüşürüz."
Arama sona erdi.
Telefonu masaya bıraktım.
Pencerenin önüne yürüdüm.
Sokak lambasının ışığı bahçeye vuruyordu.
Sessizlik...
Her zamanki gibiydi.
Ama bugün farklı olan bir şey vardı.
Aklım sürekli aynı yere gidiyordu.
Sınıfın kapısına.
Elzem'in elindeki o kağıda.
Yüzündeki şaşkın ifadeye.
Bir sorun vardı.
Bunu hissedebiliyordum.
Fakat hissetmek...
Çözmeye yetmiyordu.
Sabah alarm çaldığında hava kapalıydı.
Okula vardığımda Doruk her zamanki gibi okul kapısının önünde beni bekliyordu.
"Sonunda geldin."
"Erken gelmişsin."
"Yok."
"Sen geç kaldın."
Alp de birkaç saniye sonra yanımıza geldi.
"Günaydın."
"Günaydın."
Tam içeri girecekken Doruk'un bakışları okul bahçesinin diğer tarafına kaydı.
"Dikkat."
"Yeni kız geliyor."
İstemeden ben de başımı çevirdim.
Elzem...
Yanında Eflal'le birlikte yürüyordu.
Bir şey anlatıyorlardı.
Ve...
Elzem ilk kez gerçekten gülüyordu.
O an fark ettim.
Gülünce yüzündeki bütün gerginlik kayboluyordu.
Doruk dirseğiyle bana hafifçe vurdu.
"Bakıyorsun."
Bakışlarımı hemen çektim.
"Saçmalama."
"Ben bir şey demedim ki."
Alp sessizce güldü.
Ben ise hiçbir şey söylemeden okul binasına doğru yürüdüm.
Ama içimde, nedenini hala anlayamadığım bir his, ilk kez bu kadar belirginleşmeye başlamıştı...

Elzem
Sabah okula vardığımda hava dün akşamdan bile daha kasvetliydi. Gökyüzünü kaplayan gri bulutlar güneşi neredeyse tamamen gizlemişti. Bahçedeki ağaçların yaprakları hafif rüzgarla sallanıyor, okul binasının eski taş duvarları bu havada olduğundan daha soğuk görünüyordu.
Çantamın askısını omzuma biraz daha çekip derin bir nefes aldım. Yeni okulun ikinci günü bitmiş, üçüncü günü başlamıştı ama hala her sabah kapıdan girerken aynı yabancılık hissi içime doluyordu. Sanki bu binadaki herkes birbirini yıllardır tanıyordu da yalnızca ben yanlışlıkla onların hikayesine girmiştim.
"Elzeeem!"
Sesin sahibini artık tanıyordum.
Başımı çevirdiğimde Eflal yine her zamanki enerjisiyle bana doğru yürüyordu. Saçlarını aceleyle toplamıştı. Çantasının fermuarı yarıya kadar açıktı ve bir defter neredeyse düşmek üzereydi.
"Günaydın." dedim gülümseyerek.
"Günaydın mı? Ben bugün resmen maraton koştum. Alarm çalmamış, annem son anda uyandırdı. Koşarken tostumu bile elimde yedim."
İstemeden güldüm.
"Belli oluyor."
"Neden?"
"Saçın."
Eflal eliyle saçını yokladı. Birkaç tutamın dışarı çıktığını fark edince homurdanarak düzeltti.
"Tamam, bugün çok dağınığım kabul ediyorum."
Birlikte okulun kapısından içeri girdik. Koridor her zamanki gibi kalabalıktı. Bir yandan öğrenciler sınıflarına yetişmeye çalışıyor, bir yandan farklı sınıflardan arkadaşlar ayaküstü sohbet ediyordu. Gürültüye rağmen Eflal konuşmaya devam ediyordu.
"Dün seni tek bırakmak zorunda kaldığım için kusura bakma."
"Önemli değil."
"Annem beni aceleyle almaya gelmişti."
"Biliyorum."
Birkaç adım sessizce yürüdük. Çantamın ön gözünde duran o katlanmış kağıt aklıma geldi. Bir an duraksadım.
"Eflal..."
"Hı?"
"Sana bir şey soracağım."
Yüzü ciddileşti.
"Sor."
"Dün... Karan hakkında konuşurken bir şey söyleyecektin."
Gözleri bir anlığına önümdeki fayanslara kaydı.
"Sonra vazgeçtin."
Eflal dudaklarını birbirine bastırdı.
"Aslında..."
Tam konuşacak gibi olmuştu ki arkamızdan tanıdık bir ses yükseldi.
"Yine bizi mi çekiştiriyorsunuz?"
İkimiz de aynı anda arkamıza döndük.
Doruk.
Yanında Alp vardı.
Doruk iki elini ceketinin ceplerine sokmuş, yüzünde her zamanki rahat ifadeyle bize bakıyordu. Alp ise sessizce gülümsedi.
"Günaydın." dedi Alp.
"Günaydın."
Doruk bana döndü.
"Eee yeni kız..."
Elini çenesine koyup düşünüyormuş gibi yaptı.
"Okula alışabildin mi?"
"Galiba."
"Galiba mı?"
"Henüz emin değilim."
"Olur, birkaç haftaya sen de bizim gibi teneffüs zilini duyunca kantine koşmaya başlarsın."
Eflal güldü.
"Sen sadece yemek düşünüyorsun."
"Haksız mıyım?"
"Biraz."
Doruk tam cevap verecekken koridordaki uğultu hafifçe azaldı.
Sebebini anlamak için etrafa bakmama gerek kalmadı.
Karan...
Koridorun diğer ucundan ağır adımlarla geliyordu.
Her zamanki gibi siyah kapüşonlu montunu giymişti. Çantası tek omzundaydı. Ne acele ediyor ne de etrafına bakıyordu. Sanki koridordaki onlarca kişi onun için yalnızca bulanık bir görüntüden ibaretti.
Doruk kolunu hafifçe kaldırdı.
"Buradayız."
Karan yanımıza geldiğinde önce Alp'e, sonra Doruk'a kısa bir bakış attı. En son gözleri bana kaydı.
Sadece birkaç saniyeliğine.
Sonra bakışlarını çekti.
"Günaydın." dedi Alp.
Karan başını hafifçe sallayarak karşılık verdi.
Doruk ise omzuna hafifçe vurdu.
"Bugün şaşırt beni."
"Neyle?"
"Bir cümleden uzun konuş."
Alp başını iki yana salladı.
"Her sabah aynı şakayı yapıyorsun."
"Bir gün gülecek."
"Karan mı?"
"Evet."
"İmkânsız."
Doruk bunu söyler söylemez hepimiz istemsizce Karan'a baktık.
Karan'ın yüzünde en ufak bir değişiklik yoktu.
Sadece Doruk'a dönüp sakin bir sesle,
"Derse geç kalacağız."
dedi.
"Bak!"
Doruk parmağıyla onu gösterdi.
"Toplam dört kelime."
"İlerleme var."
Bu kez ben de güldüm.
Farkında olmadan...
Gerçekten gülmüştüm.
O an Karan'ın bakışlarını üzerimde hissettim.
Başımı kaldırdığımda göz göze geldik.
İlk kez o bakışlarda sertlik göremedim.
Sanki beni inceliyor, neye güldüğümü anlamaya çalışıyordu.
Tam o sırada zil çaldı.
Koridordaki kalabalık yeniden hareketlendi.
Doruk iki elini havaya kaldırdı.
"Haydi çocuklar! Eğitim bizi bekler!"
Alp omzuna hafifçe vurdu.
"Eğitim seni hiç beklemiyor."
"Canımı sıkma."
Hep birlikte sınıfa yöneldik.
Sınıfa girdiğimizde öğretmen henüz gelmemişti. Herkes yerine otururken Doruk arkasına dönüp bana seslendi.
"Bu arada Elzem."
"Evet?"
"Bugün grup işi var."
"Biliyorum."
"Şimdiden söyleyeyim, bütün işi Karan'a bırakmayalım. Sonra bize trip atıyor."
Karan çantasını sırasına bırakırken hiç dönmeden konuştu.
"Attığım olmadı."
Doruk sırıttı.
"Atmıyorsun."
"Bakışların yetiyor."
Sınıfta küçük bir kahkaha yükseldi.
Ben ise farkında olmadan ilk kez o grubun içinde kendimi tamamen yabancı hissetmediğimi düşündüm.
Belki de...
Bu okul sandığım kadar yalnız bir yer değildi.

.......

İlk iki ders beklediğimden daha sakin geçti.
Öğretmenlerin anlattıklarını dinlemeye çalışıyor olsam da aklım zaman zaman çantamın ön gözünde duran katlanmış nota kayıyordu.
Kim bırakmıştı?
Ve neden?
Dünkü sembol gözümün önünden gitmiyordu.
Ders bitip teneffüs zili çaldığında sınıf bir anda hareketlendi.
Doruk daha zil sesi tamamen bitmeden ayağa fırladı.
"Arkadaşlar, ben kantine gidiyorum."
Alp başını kaldırmadan, "Şaşırdık mı?"
"Hayır."
"E o zaman niye söylüyorsun?"
Doruk dramatik bir şekilde elini göğsüne koydu.
"İnsan biraz 'Bize de bir şey al.' der."
Eflal sırıtıp, "Getirirsen parasını veririz."
"Olmaz."
"Neden?"
"Ben iyilik yapmayı sevmiyorum."
Alp kahkaha attı.
"Yalan söyleme. Geçen hafta bana tost almıştın."
"Canım istemişti."
"Hala parasını vermedim."
Doruk'un yüzündeki ifade bir anda değişti.
"Ne?"
"Evet."
"Alp..."
"Hı?"
"Sen bana borçlusun."
Sınıfta kısa bir kahkaha yükseldi.
İstemeden ben de güldüm.
Doruk parmağını bana doğru uzattı.
"Gördün mü yeni kız? Bu çocuk güvenilir biri değil."
Alp omzunu silkti.
"45 liraydı."
"Prensip meselesi."
Tam o sırada öğretmen sınıfa girdi.
"Herkes yerine."
Doruk iç çekerek sırasına döndü.
"Hayat çok zor."

Elzem
Sonraki iki ders beklediğimden daha hızlı geçti.
Öğretmen son cümlesini söyledikten sonra zil çaldı. Sınıfta sandalyelerin çekilme sesi yükselirken herkes bir an önce dışarı çıkmaya hazırlanıyordu.
Tam o sırada öğretmen masasının önüne geçti.
"Bir dakika, kimse çıkmasın."
Sınıf yeniden sessizleşti.
"Dün bahsettiğim grup çalışmasını hatırlıyorsunuz."
Herkes başını salladı.
"Bugün son iki dersinizi bu çalışma için kullanabilirsiniz. İsterseniz sınıfta kalın, isterseniz okul kütüphanesine gidin. Ama ders sonunda herkes yaptığı kısmı bana gösterecek."
Doruk'un yüzü aydınlandı.
"Hocam, kütüphaneye gidebilir miyiz gerçekten?"
"Gidebilirsiniz."
"Harikasınız."
Öğretmen hafifçe gülümsedi.
"Yalnız bunu ders yerine sohbet etmek için kullandığınızı görürsem, bir dahaki sefere izin vermem."
Doruk masum bir ifadeyle elini göğsüne koydu.
"Biz mi sohbet edeceğiz hocam?"
Alp alçak sesle,
"En çok sen konuşacaksın."
Doruk ona dönüp kaşlarını kaldırdı.
"Motivasyon konuşması yapacağım."
"Sana inanan var mı?"
"Eflal inanıyor."
Eflal hiç düşünmeden,
"Hayır."
dedi.
Sınıfta yine birkaç kişi güldü.
Öğretmen kapıyı işaret etti.
"Hadi bakalım."
Herkes gruplar halinde sınıftan çıkmaya başladı.
Biz de koridora yöneldik.
Doruk en önde yürüyordu.
"Kütüphaneye gitmeden önce kantine uğrasak mı?"
Alp derin bir nefes verdi.
"Beş dakika önce tost yemedin mi?"
"Yedim."
"E?"
"Bilgi açlığı başka, normal açlık başka."
Eflal başını iki yana salladı.
"Sen gerçekten iflah olmazsın."
Koridorun sonundaki merdivenlere geldiğimizde Doruk bir anda durdu.
"Tamam."
Hepimiz ona baktık.
"Bir karar almamız gerekiyor."
"Neymiş o?" diye sordu Eflal.
"Kütüphanede kim Karan'ın yanında oturacak?"
Karan tek kelime etmeden yürümeye devam etti.
Doruk ise arkasından seslendi.
"Çünkü yanında oturan kişi beş dakika sonra sessizlikten uyuyabilir."
Bu kez Karan durdu.
Yavaşça başını çevirip Doruk'a baktı.
"Deneyebilirsin."
Doruk sırıttı.
"Bakın!"
Elini havaya kaldırdı.
"Bugün beş kelime konuştu."
Alp gülerek omzuna vurdu.
"Sen gerçekten uslanmayacaksın."
Kütüphanenin kapısına geldiğimizde içerisi beklediğimden çok daha sakindi.
Yüksek tavanlı salonun iki yanında uzanan kitap rafları neredeyse tavana kadar yükseliyordu. Büyük pencerelerden içeri süzülen solgun gün ışığı masaların üzerine vuruyor, sayfa çevirme sesleri dışında neredeyse hiçbir şey duyulmuyordu.
Eflal fısıldadı.
"Burayı seviyorum."
Ben de etrafı incelerken başımı hafifçe salladım.
Gerçekten huzurlu bir yerdi.
Doruk ise daha kapıdan girer girmez görevliye bakıp kısık sesle,
"Burada nefes almak serbest mi?"
diye sordu.
Görevli gözlüğünün üzerinden sertçe baktı.
Doruk hemen iki elini kaldırdı.
"Tamam... Sessizlik."
Alp başını eğerek gülmesini gizlemeye çalıştı.
Ben de istemeden gülümsedim.
Sanırım...
Bu grubun içinde sessizlik bile sıkıcı değildi.

Kütüphanenin sessizliği, kapıdan içeri girdiğimiz anda üzerimize ince bir battaniye gibi serildi.
Görevli bize boş masaları gösterince pencereye yakın, altı kişilik uzun bir masaya yerleştik. Doruk sandalyeyi çekerken çıkardığı gıcırtıyla bütün salonun dönüp bize bakmasına sebep oldu.
Görevli sadece boğazını temizledi.
Doruk iki elini kaldırdı.
"Yanlışlıkla oldu."
Kimse cevap vermedi.
Alp usulca sandalyeyi düzeltti.
"İlk ve son uyarın olsun."
Doruk dudak büktü.
"Daha hiçbir şey yapmadım."
"İşte korkutucu olan da bu."
Kendimi tutamayıp güldüm.
Eflal da başını eğerek kıkırdadı.
Masaya oturur oturmaz herkes önündeki defterleri açtı. En azından ilk otuz saniye boyunca gerçekten çalışacakmışız gibi görünüyorduk.
Sonra...
Doruk kalemini havaya kaldırdı.
"Bir soru."
Alp gözlerini kapattı.
"Hayır."
"Daha sormadım."
"Cevap yine hayır."
Doruk bana döndü.
"Bak, bana haksızlık ediyor."
"Günün daha başındayız."
"Evet ama potansiyelimi biliyor."
Eflal gülümseyerek notlarını açtı.
"Bir kere olsun sessiz dursan ne olur?"
Doruk dramatik bir ifadeyle iç çekti.
"İnsanlar beni olduğum gibi kabul etmiyor."
Alp hiç başını kaldırmadan,
"Çünkü olduğun gibi çok konuşuyorsun."
dedi.
Masanın etrafında hafif bir gülüş yayıldı.
Sadece Karan konuşmuyordu.
Defterini açmış, sanki çevresinde kimse yokmuş gibi notlarını düzenliyordu.
Bir an onu izledim.
İnsan gerçekten bu kadar sessiz olabilir miydi?
Tam o sırada Doruk yine fısıltıyla konuştu.
"İddia ediyorum..."
Alp derin bir nefes aldı.
"Başlama."
"Karan bugün on cümle kurarsa size tost ısmarlıyorum."
Karan kalemini bırakmadan konuştu.
"Boşuna para harcama."
Doruk'un yüzü bir anda aydınlandı.
"İşte biri."
Parmak kaldırdı.
"Bir cümle."
Alp başını iki yana salladı.
"Gerçekten sayıyor musun?"
"Tabii."
Sonra Karan'a döndü.
"Dokuz kaldı."
Karan cevap vermedi.
Ben yine istemeden gülümsedim.
Garipti...
Bu grubun yanında kendimi ilk kez yabancı gibi hissetmiyordum.
Çalışmaya başladık.
En azından çalışmaya çalışıyorduk.
Eflal bana eğildi.
"Bu konunun özetini çıkarmış mıydın?"
"Biraz."
Defterimi ona uzattım.
İnceledikten sonra gözleri büyüdü.
"Sen bayağı düzenli not tutuyormuşsun."
"Abartma."
"Abartmıyorum."
Kalemini salladı.
"Benim yazdıklarıma bak."
Defterine göz attım.
Sayfanın yarısında küçük çiçek çizimleri vardı.
Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.
"Çalışmak yerine resim mi yaptın?"
"Canım sıkılmıştı."
"O kadar belli ki."
Bir süre konu üzerine konuşmaya başladık.
Hangi öğretmenin daha zor soru sorduğunu, geçen seneki sınavları, okulun ilk günlerini...
Konuşurken zamanın nasıl geçtiğini anlamadım.
Eflal'ın yanında olmak düşündüğümden daha rahattı.
Sanki uzun zamandır tanıyormuşum gibiydi.
Tam o sırada Doruk yine dayanamadı.
"Size çocukken başıma gelen olayı anlattım mı?"
Alp iç çekti.
"Hayır."
"Anlatayım."
"Hayır."
Doruk hiç oralı olmadı.
"Ben altı yaşındayken..."
Hepimiz istemsizce ona döndük.
"...bisiklet sürmeye çalışıyordum. Sonra Karan..."
Bir anda sessizlik oldu.
Karan başını kaldırdı.
Doruk sırıtıyordu.
"...beni itt—"
"Sus."
Tek kelimeydi.
Ama Doruk gerçekten sustu.
Ben şaşkınlıkla Karan'a baktım.
Yüzünde her zamanki ifadesiz duruş vardı.
Ama...
Kulaklarının hafifçe kızardığını fark ettim.
Doruk sırıtmaya devam ediyordu.
"Tamam, tamam."
Alçak sesle ekledi.
"Anlatmıyorum."
Alp gülmesini gizlemek için başını eğdi.
Eflal bana doğru hafifçe eğildi.
"Çocukluk arkadaşları."
Fısıldayarak devam etti.
"Birbirlerinin bütün rezilliklerini biliyorlar."
Ben de istemsizce gülümsedim.
Demek Karan da utanabiliyordu.
Bunu görmek...
Nedense beklemediğim kadar insanca gelmişti.
Bir saat kadar çalıştıktan sonra kaynak kitaplardan birine ihtiyacımız oldu.
"Edebiyat rafında olması lazım."
dedi Eflal.
Ben ayağa kalktım.
"Ben bakarım."
Koridor boyunca uzanan rafların arasına girdim.
Kitapların arasında yürürken dışarıdaki hafif rüzgarın pencereye vurduğunu duyabiliyordum.
Aradığım kitabı sonunda gördüm.
En üst raftaydı.
Parmak uçlarımda yükseldim.
Tam uzanacakken...
Kitap parmaklarımın ucundan kaydı.
Refleksle yakalamaya çalıştım.
Ama yetişemedim.
Tam yere düşecekken...
Bir el kitabı havada yakaladı.
Şaşkınlıkla başımı kaldırdım.
Karan.
Kitabı tek eliyle rahatça tutuyordu.
Aramızdaki mesafe düşündüğümden çok daha yakındı.
Nefes alışını bile duyabilecek kadar.
Bir an ikimiz de konuşmadık.
Sonra kitabı bana uzattı.
"Buyur."
Sesini ilk kez bu kadar yakından duydum.
"D... teşekkür ederim."
Kitabı alırken parmaklarımız çok hafif birbirine değdi.
Sadece bir anlığına.
Ama nedense elimi hemen çekemedim.
O da birkaç saniye bana baktı.
İfadesini yine çözemedim.
Tam o sırada uzaktan Doruk'un fısıltısı duyuldu.
"Yakalandılar."
Arkasından Alp'in sesi geldi.
"Doruk."
"Ne var? Kitap alıyorlar."
"Evet."
"Ben de onu diyorum."
Eflal kısık sesle güldü.
Ben hızla kitabı alıp geri döndüm.
Yanaklarımın ısındığını hissediyordum.
Nedenini bilmiyordum.
Masaya oturduğumda Karan da hiçbir şey olmamış gibi yerine geçti.
Sanki az önce yaşanan o birkaç saniye sadece benim dikkatimi çekmişti.
Ama içimde garip bir his kalmıştı.
Onun sessizliği artık eskisi kadar soğuk gelmiyordu.
Aksine...
Sanki söylemediği cümleler, söylediklerinden çok daha fazlaydı.
Bu düşünce zihnime yerleşmişken gözlerim tekrar önümdeki kitaba kaydı.
"Bulabildin mi?"
Eflal'ın sesiyle başımı kaldırdım.
"Bulabildim."
Kitabı masanın ortasına bıraktım.
Alp hemen sayfaları çevirmeye başladı.
"Aradığımız konu burada."
Herkes kitabın etrafına biraz daha yaklaştı.
Doruk ise kitabın ilk sayfasına bakıp kaşlarını çattı.
"Bu kadar kalın kitabı kim yazmış?"
Alp gözlerini devirdi.
"Yazar."
"Komik."
"Değildi."
Doruk omuz silkti.
"Bence iyiydi."
Çalışmaya yeniden odaklanmaya çalışsak da Doruk'un beş dakikadan uzun sessiz kalması mümkün değildi.
Kalemini masaya bıraktı.
"Bir oyun oynayalım mı?"
"Hayır."
Bu kez cevap hepimizden aynı anda çıkmıştı.
Doruk şaşkınlıkla etrafına baktı.
"Aranızda birlik olmuş."
Eflal gülerek başını salladı.
"Çünkü seni tanıyoruz."
"Bu bana iltifat mı?"
"Hayır."
Kütüphanenin sessizliğinde kahkahalarımızı bastırmaya çalışıyorduk.
Görevli uzaktan bize baktığında hepimiz yeniden önümüzdeki sayfalara döndük.
Yaklaşık yirmi dakika boyunca gerçekten çalıştık.
Soruları paylaştık.
Eksik yerleri tamamladık.
Ben yazarken bir yerde takıldım.
"Cümleyi tam anlayamadım."
Alp kitabı bana doğru çekti.
"Şuraya bak."
Gösterdiği satırı okudum.
"Ha... şimdi oldu."
"Eğer yine anlamazsan söyle."
"Tamam."
Grubun içinde kimse birbirini küçümsemiyor, kimse "Bunu da mı bilmiyorsun?" demiyordu.
Belki de bu yüzden kendimi rahat hissediyordum.
Ders çalışırken zamanın bu kadar hızlı geçebileceğini hiç düşünmezdim.
Tam notlarımı düzenlerken masanın diğer ucundan alçak bir ses geldi.
"Yanlış."
Başımı kaldırdım.
Karan, Doruk'un yazdığı sayfaya bakıyordu.
Doruk kaşlarını kaldırdı.
"Nesi yanlış?"
"Kavram."
Doruk birkaç saniye baktı.
"Harbiden yanlışmış."
Kalemini silgiye uzattı.
"Sen nasıl fark ettin?"
Karan omuz silkti.
"Okudum."
Doruk dudak büktü.
"Şov yaptı."
Alp gülümseyerek ekledi.
"Adam doğruyu söyledi."
"Yine de şov yaptı."
Karan cevap vermedi.
Doruk birkaç saniye onu izledi.
"Tamam ya..."
Sonra sessizce yanlışını düzeltti.
Ben farkında olmadan Karan'a baktım.
Az konuşuyordu.
Ama konuştuğunda herkes onu dinliyordu.
Bunun nedeni sesi değildi.
Söylediklerinin boşa çıkmamasıydı.
Dışarıdan hafif bir gök gürültüsü duyuldu.
Eflal pencereye döndü.
"Yağmur geliyor galiba."
Ben de camdan dışarı baktım.
Gökyüzü birkaç dakika öncesine göre tamamen değişmişti.
Koyu gri bulutlar okulun üzerine çökmüş, rüzgar ağaçların dallarını sertçe savurmaya başlamıştı.
İlk yağmur damlası cama çarptı.
Ardından bir tane daha.
Sonra onlarcası...
Kısa süre içinde camın diğer tarafı ince su çizgileriyle kaplandı.
Doruk dudaklarını büzdü.
"Ben şemsiye getirmedim."
Alp çantasını gösterdi.
"Ben getirdim."
"Sen yaşlı ruhlusun."
"Teşekkür ederim."
"İltifat etmedim."
"Fark ettim."
Eflal çantasını karıştırdı.
"Benimki de evde kalmış."
Ben de sessizce başımı salladım.
"Ben de almadım."
Doruk dramatik bir nefes verdi.
"Geçmiş olsun arkadaşlar."
"Neden?"
"Koşarak gideceğiz."
Eflal güldü.
"Belki ders bitene kadar diner."
Tam o sırada okulun zili uzun uzun çaldı.
Son iki ders de bitmişti.
Kütüphanedeki öğrenciler yavaş yavaş toparlanmaya başladı.
Biz de kitapları görevliye teslim edip çantalarımızı aldık.
Kapıya doğru yürürken yağmurun sesi daha da belirginleşiyordu.
Kapıyı açtığımız anda serin hava yüzüme çarptı.
Koridorun sonundaki geniş camlardan okul bahçesi görünüyordu.
Az önce öğrencilerle dolu olan bahçe şimdi neredeyse boştu.
Yağmur aralıksız yağıyordu.
Bazı öğrenciler koşarak çıkıyor, bazıları girişte bekliyordu.
Doruk camın önünde durdu.
"Bu yağmur durmaz."
Alp telefonuna baktı.
"Hava durumunda da en az bir saat daha yağacak diyordu."
"Eve yüzerek mi gideceğiz?"
Kimse cevap vermedi.
Tam o sırada okulun giriş kapısı açıldı.
Şiddetli rüzgarla birlikte yağmur damlaları içeri savruldu.
Herkes refleksle geri çekildi.
Ben de istemsizce dışarı baktım.
Yağmurun gri perdesinin arasından siyah bir arabanın okul kapısının önünde durduğunu gördüm.
Motoru hala çalışıyordu.
Farları yağmurun içinde silik bir ışık gibi görünüyordu.
Şoför kapıyı açıp hızla dışarı indi.
Doğruca okul binasına doğru yürümeye başladı.
Nedense...
İçime tarif edemediğim bir sıkıntı çöktü.
Yağmurun sesi okulun girişindeki uğultuya karışıyordu. Şoför, siyah takım elbisesinin omuzlarına düşen damlaları umursamadan içeri girdi. Elinde büyük, siyah bir şemsiye vardı.
Gözleri kalabalığın arasında birini arıyordu.
Sonra doğruca bizim bulunduğumuz tarafa yöneldi.
Bir an nefesimi tuttum.
Yanımıza geldiğinde başını hafifçe eğdi.
"Genç bey."
Sesi sakindi.
"Kalkmamız gerekiyor."
Hepimiz istemsizce birbirimize baktık.
Şoförün baktığı kişi...
Karan'dı.
Karan'ın yüzünde şaşkınlık yoktu.
Sanki onu bekliyormuş gibi çantasını omzuna aldı.
"Söylediler mi?"
"Evet."
"Tamam."
Hepsi buydu.
Şoför bir adım geri çekildi.
"Araba hazır."
Doruk kaşlarını kaldırdı.
"Vay be..."
Fısıltıyla devam etti.
"Biz otobüs bekliyoruz, adamın özel şoförü geliyor."
Alp dirseğiyle hafifçe dürttü.
"Sesini alçalt."
"Duymaz."
Karan bize döndü.
"Yarın görüşürüz."
İlk kez bunu kendiliğinden söylemişti.
Kısa...
Ama samimiyetsiz de değildi.
Doruk gülümsedi.
"Görüşürüz."
Eflal elini salladı.
"İyi git."
Ben ise sadece başımı hafifçe sallayabildim.
Karan ve şoför birlikte okuldan çıktılar.
Şemsiye açıldı.
Yağmurun altında birkaç saniye içinde arabanın yanına ulaştılar.
Karan arka koltuğa bindi.
Kapı kapandı.
Siyah araç ağır ağır okulun önünden uzaklaştı.
Doruk derin bir nefes verdi.
"Şimdi..."
Hepimiz ona baktık.
"Bu çocuk kesin gizli ajan."
Alp güldü.
"Niye?"
"Bak."
Parmaklarıyla saymaya başladı.
"Az konuşuyor."
"Evet."
"Sürekli ciddi."
"Evet."
"Her yere siyah giyiniyor."
"Evet."
"Bir de özel şoförü var."
Alp omuz silkti.
"Belki ailesi öyledir."
Doruk ikna olmamıştı.
"Bence geceleri gizli görev yapıyor."
Eflal kahkaha atmamak için dudaklarını ısırdı.
"Filmleri biraz azalt."
"Hayal gücü önemli."
Tam konuşmaları dinlerken telefonum cebimde hafifçe titreşti.
Ekrana baktım.
Babam.
Aramıştı.
Hemen geri döndüm.
"Alo?"
"Çıktın mı?"
"Henüz."
"Yağmur çok arttı. Eve yürüyerek gelme."
"Otobüse binerim."
"Kendini ıslatma."
"Tamam."
Telefon kapandı.
Ekrana birkaç saniye daha baktım.
Sonra telefonu cebime koydum.
"Bir sorun mu var?"
Eflal sormuştu.
"Yok."
"Annen mi aradı?"
"Babam."
"Ha."
Başını salladı.
"Benimkiler de birazdan arar."
Doruk telefonu çıkarıp ekrana baktı.
"Benimkiler aramıyor."
"Neden?"
"Çünkü biliyorlar."
"Neyi?"
"Nerede olduğumu."
Alp güldü.
"Konumunu zaten sen açıyorsun."
"Evet."
"Sonra da dramatik konuşuyorsun."
"Biraz izin ver."
Yağmur hala hız kesmeden yağıyordu.
Okul girişindeki kalabalık dağılmıyordu.
Bazıları ailelerini bekliyor, bazıları yağmurun hafiflemesini umut ediyordu.
Ben dışarıyı izlerken Eflal yanıma geldi.
"Otobüsle mi gidiyorsun?"
"Evet."
"Ben de."
"Gerçekten mi?"
"Evet."
Gülümsedi.
"En azından birlikte bekleriz."
İçimdeki huzursuzluk biraz olsun hafifledi.
"Olur."
Doruk hemen araya girdi.
"Ben de geliyorum."
Alp ona baktı.
"Sen ters yönde oturmuyor musun?"
"Doğru."
"E?"
"Canım sıkıldı."
"Hala sıkılabilir mi?"
"Benim özel yeteneğim."
Eflal gülerek başını salladı.
"Sen iflah olmazsın."
Tam o sırada okulun elektrikleri bir anlığına titredi.
Koridordaki ışıklar söndü.
Bir saniye...
Belki iki...
Sonra yeniden yandı.
Kalabalığın içinden hafif bir uğultu yükseldi.
Doruk tavana baktı.
"Harika."
"Nesi?"
"Korku filmi başlangıcı gibi."
Alp cevap verecekken...
Okulun hoparlörlerinden cızırtılı bir ses yükseldi.
Herkes istemsizce sustu.
Ama beklenen anons gelmedi.
Sadece birkaç saniyelik parazit sesi duyuldu.
Ardından sessizlik.
Görevlilerden biri hızla idare koridoruna doğru yürüdü.
Öğrenciler kendi aralarında konuşmaya başladı.
Ben ise nedense gözlerimi giriş kapısından ayıramıyordum.
Az önce Karan'ın bindiği siyah araba çoktan gitmişti.
Ama içimdeki o garip his...
Gitmemişti.
Aksine, yağmur şiddetlendikçe daha da büyüyordu..
Okulun girişindeki kalabalık yavaş yavaş azalmaya başlamıştı. Ya ailesi gelenler çoktan gitmişti ya da yağmuru göze alıp koşarak çıkmışlardı.
Biz ise hala kapının önündeydik.
Doruk camdan dışarı bakıp derin bir iç çekti.
"Tamam."
Alp kaşını kaldırdı.
"Neye karar verdin?"
"Bugün kader bizi sınıyor."
"Kader değil, hava durumu."
"Bence ikisi ortak çalışıyor."
Eflal gülümseyerek telefonunu çıkardı.
"Otobüs kaç dakika sonra geliyor bakalım."
Ekrana birkaç saniye baktı.
Sonra yüzü düştü.
"On sekiz dakika."
Doruk dramatik bir şekilde tavana baktı.
"Ben burada yaşlanırım."
Alp omzuna hafifçe vurdu.
"Abartma."
"Gerçekleri söylüyorum."
Ben de telefonumdan uygulamayı açtım.
Gerçekten de aynı görünüyordu.
On sekiz dakika...
Yağmur dinmeye de hiç niyetli değildi.
Bir anda giriş kapısı yeniden açıldı.
İçeri rüzgarla birlikte serin hava doldu.
Üç öğrenci sırılsıklam bir halde kahkahalar atarak içeri girdi.
Üzerlerinden damlayan sular zeminde küçük izler bırakıyordu.
Doruk onları görünce güldü.
"Bakın."
"E?"
"Bizden daha kötü durumdalar."
Alp başını iki yana salladı.
"Empati diye bir şey var."
"Var."
"Hiç kullanmıyorsun."
"Kullanıyorum."
"Ne zaman?"
"Düşünüyorum."
Eflal gülmesini tutamadı.
Görevli yerleri silmeye başlayınca biz biraz geri çekildik.
Koridorun duvarına yaslandım.
Yağmuru izlemek nedense hoşuma gidiyordu.
Damla sesleri...
Toprağın kokusu...
Gökyüzünün griye bürünmesi...
Çocukluğumdan beri yağmuru severdim.
"Sen yağmuru seviyorsun galiba."
Başımı çevirdim.
Eflal bana bakıyordu.
"Evet."
"Gülüşünden belli."
"Ben gülümsüyor muydum?"
"Evet."
Fark etmemiştim.
"Sen sevmiyor musun?"
"Seviyorum."
Camın dışına baktı.
"Ama camın arkasından."
İkimiz de hafifçe güldük.
Doruk hemen konuşmaya dahil oldu.
"Ben de severim."
Alp sordu.
"Koşmak şartıyla mı?"
"Hayır."
"Islanmak şartıyla mı?"
"Hayır."
"E?"
"Evde battaniyenin altında otururken."
Eflal kahkaha attı.
"Tam senlik."
Doruk gururla başını salladı.
"Teşekkür ederim."
Aramızdaki sohbet giderek daha doğal hale geliyordu.
Sanki daha birkaç gün önce tanışmamışız da uzun zamandır aynı gruptaymışız gibi.
Bir süre sonra Alp saate baktı.
"Ben çıkacağım."
"Daha otobüs gelmedi."
"Biliyorum."
"Niye?"
"Babam geldi."
Gerçekten de okulun önünde gri renkli bir araba durmuştu.
Alp çantasını omzuna taktı.
"Yarın görüşürüz."
"Hadi görüşürüz."
Doruk el salladı.
"Ödevi unutma."
"Sen de unutma."
"Ben zaten senden alacağım."
Alp gülerek başını salladı.
"Hiç şaşırmadım."
O da yağmurun altına koşarak arabaya bindi.
Şimdi geriye dördümüz kalmıştık.
Ben...
Eflal...
Doruk...
Ve yağmur.
Doruk birkaç saniye sessiz kaldı.
Sonra bu sessizliğe daha fazla dayanamadı.
"Size bir itirafta bulunacağım."
Eflal gözlerini kıstı.
"Korkuyorum."
"Korkma."
"E söyle."
Doruk ciddi bir ifadeyle etrafına baktı.
"Ben..."
Bir an durdu.
"...kütüphaneden yanlışlıkla kalem çaldım."
Ben şaşkınlıkla ona baktım.
"Ne?"
Cebinden mavi bir tükenmez kalem çıkardı.
"Masada unutmuşum."
Eflal kahkaha attı.
"Git geri ver."
"Şimdi utanıyorum."
"Az önce hiç utanmıyordun."
"O farklı."
Ben de gülmeye başladım.
Doruk'un yüzündeki ifade o kadar ciddiydi ki gerçekten suç işlemiş gibi duruyordu.
"Eğer geri vermezsem..."
diye devam etti.
"...beni ararlar mı?"
Eflal gözlerini devirdi.
"Doruk."
"Efendim."
"Sadece götür yerine bırak."
"Tamam."
İçeri geri koştu.
Yaklaşık iki dakika sonra elini havaya kaldırarak geri döndü.
"Görev tamamlandı."
Alkış bekler gibi bize baktı.
Eflal gerçekten alkışladı.
"Aferin."
"Gördünüz mü?"
"Ne?"
"İyi bir vatandaşım."
Ben istemsizce gülmeye devam ediyordum.
O sırada cebimdeki telefon yeniden titredi.
Bu kez mesaj gelmişti.
Babamdı.
"Yağmur dinmezse taksiyle gel. Geç kalma."
Mesajı okuyup telefonu kapattım.
Tam başımı kaldırmıştım ki okulun önüne bir otobüs yanaştı.
Eflal heyecanla cama yaklaştı.
"Bizimki!"
Doruk da peşinden baktı.
"Koşuyor muyuz?"
"Koşuyoruz."
Kapı açılır açılmaz üçümüz aynı anda dışarı fırladık.
Yağmur düşündüğümden çok daha şiddetliydi.
Birkaç saniyede saçlarımın uçları ıslandı.
Otobüse yetişmemize sadece birkaç metre kalmıştı ki...
Kapılar kapanmaya başladı.
"Bekleyin!"
Doruk'un sesi yağmurun arasında yankılandı.
Şoför bizi fark etti.
Kapıyı yeniden açtı.
Nefes nefese otobüse bindik.
Üçümüz de aynı anda derin bir nefes aldık.
Üzerimizden damlayan yağmur suları zemine düşerken birbirimize baktık.
Ve aynı anda gülmeye başladık.

Bu bölümde böyle oldu artık bölümler uzuyor fark etmişsinizdir. Sizin yorumlarınızı bekliyor olacağım.
Umarım beğenirsiniz.🤍✨
Sizi seviyorumm💝