GECE kitap kapağı

3. bölüm / 3

GECE

-3 İLK KIVILCIM

Vaveyla Yazarı: Lina Şahin

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 3Şu an: -3 İLK KIVILCIM

"Barut kokulu bir nefretin ortasına düşen ilk kıvılcım, ya kalbi yakar ya da geçmişi yerle bir eder." 🖤🌪

Soğuktu... Tenimi jilet gibi kesen, ruhumu sızlatan bir soğuk vardı burada. Nerede olduğumu, buraya nasıl geldiğimi bilmeden sadece koşmaya başladım. Attığım her adımda zemin ayağımın altından kayıyor gibiydi ama durmadım; koştum, koştum...

Göz gözü görmez, karanlık ve korkutucu bir ormanın tam ortasındaydım. Ağaçların arasından, gecenin içinden fısıltıyla karışık korkunç sesler yükselmeye başladı. Kulaklarımı tıkayıp sakinleşmeye, nefesimi düzene sokmaya çalıştım ama olmadı. Korku bir yılan gibi boğazıma dolanırken daha da delice koştum. Avazım çıktığı kadar bağırdım, yardım istedim; ama kimse duymadı. Sesim o zifiri karanlıkta yankılanıp yine bana döndü. Kimse çığlıklarıma gelmedi, kimse beni bu cehennemden çekip çıkarmadı.

Tam umudumu kaybedip dizlerimin üzerine çökecekken, simsiyah ağaçların arasından cılız bir ışık belirdi. Işığın tam ortasında bir karaltı vardı... Kalbim göğüs kafesimi patlatırcasına çarpmaya başladı. O karanlık silüet... Babamdı. Sanki tamamen o gibiydi.
Sesini duydum. O bildik, güven veren ses tonuyla ormanı yankılatarak, "Almina!" diye bağırdı. Elini bana doğru uzatmıştı. "Gel kızım, bana gel... Babana gel."
Uzanmak, o eli sımsıkı tutmak için hamle yaptım ama ayaklarım yere çakılmış gibiydi. Bir santim bile ilerleyemedim, ona varamadım. Tam o anda, o meşum gece gibi, arkamdaki o devasa karanlık beni geriye doğru çekmeye başladı. Tıpkı 14 yaşımdaki o gece gibi...
Yine hiçbir şey yapamadım, yine elimden hiçbir şey gelmedi. Çaresizliğin parmakları boğazımı sıkarken, sesimin ulaştığı son güçle karanlığın içinde haykırdım:
"Baba! Lütfen... Lütfen beni bırakma!"

Yataktan bir hışımla kalktım bir kabus görmüştüm ama babam vardı orada kabus diyemem belki beni çağırıyordu inanıyorum ki babam ölmedi ben biliyorum. Hava hala karanlıktı saate baktığımda üçü çeyrek geçiyordu sırılsıklam olmuştum .
Elimi yüzümü yıkamak için lavaboya gittim soğuk suyu iyice yüzüme çarpıp kendime geldim. Odaya geri döndüğümde sürahinin boş olduğunu fark ettim normalde hiç boş olmazdı , çok susamıştım sinirim bozuldu “iş başa düştü Almina!” umarım hepsi uyuyordur onların yüzlerini görmek istemiyordum su almaya giderken.

Odadan çıkıp parmak uçlarımda mutfağın yolunu tuttum. İçerisi çok karanlık sayılmazdı, bu yüzden ışığı açma gereği duymadım. Neredeyse iki salon büyüklüğündeki bu devasa mutfakta yavaş adımlarla tezgaha, su doldurmaya doğru ilerledim. Tam o sırada arkamdan gelen ani bir çıtırtı sesiyle olduğum yerde çakılı kaldım.
Daha ne olduğunu anlayamadan omzumda hissettiğim elle dudaklarımdan küçük bir çığlık koptu. Hızla arkamı döndüğümde, onun o kalıplı bedeniyle karşılaşacağım aklımın ucundan bile geçmezdi. Üst bedeni çıplaktı; o da benim gibi su içmeye gelmiş olacak ki elinde boş bir su bardağı tutuyordu.
Şu evde, bu saatte görmek isteyeceğim en son kişi tam karşımdaydı. Üzerinde sadece gri bir eşofmanla dikiliyordu. Benim üzerimde ise ince bir atlet ve kısa bir şort vardı. Lanet olsun, beni bu halde görmemeliydi!
"Senin burada ne işin var?" diye fısıltıyla karışık bir sitemle çıkıştım.
O da beni görmeyi beklemiyor olacak ki şaşkınlığı yüzünden okunuyordu. Bakışları birkaç kez yüzümle üzerimdeki kıyafetler arasında gidip geldi. Alaycı bir tavırla kendini çabuk toparladı ve o sinir bozucu ses tonuyla, "Su içiyorum cici kardeş, yasak mı?" dedi.
Bakışlarındaki o rahatlık sinir katsayımı hızla yukarı tırmandırırken kollarımı göğsümde birleştirdim. "Gecenin köründe mutfakta yarı çıplak gezinmek adetindir herhalde?"
Hafifçe sırıttı, bardağı tezgaha bırakıp bana doğru bir adım attı. Aradaki mesafenin kapanmasıyla mutfağın loş ışığında gözleri daha da keskinleşmişti. "Kendi evimde nasıl gezineceğimi sana soracak değilim. Hem... Halinden memnun olmayan biri gibi durmuyorsun?" diyerek beni baştan aşağı süzdü.
"Sana bakıp memnun olacağımı falan mı sanıyorsun?" dedim, sesimi dik tutmaya çalışarak. "Göz zevkimin bir kalitesi var, merak etme. Ayrıca üzerine bir şeyler giymek bu kadar zor olmamalı."
"Öyle mi?" diyerek hafifçe eğildi, yüzü yüzüme o kadar yakındı ki nefesini tenimde hissettim. "Ama bakıyorum da, gözlerini benden almakta epey zorlanıyorsun, cici kardeş."
"Ben sadece..." dedim ama duraksadım. Haklı çıkmanın verdiği o ukala gülüşü yüzüne iyice yerleşirken pes etmedim. "Ben sadece karşımda bir insan evladı görmeyi umuyordum, bir dağ ayısı değil. Çekil önümden, suyumu alıp defolacağım."
"Burada ilk olan bendim," dedi geri adım atmayarak. "Sıranı beklemesini öğrenmelisin. Küçükler büyüklere saygı duyar, biliyorsun değil mi?"
"Saygı, hak edene duyulur," diye yapıştırdım lafı. Tezgaha doğru uzanıp bardağı elinden çeker gibi aldım. "Ve emin ol, senin listenin yakınından bile geçtiğin yok."

Hey o benim Bardağım diyip elimden almaya çalıştı ama ondan önce davranıp suyu doldurdum ve kafama diktim sırf inat olsun diye. Al şimdi suyunu içebilirsin diyip bardağı ona doğru uzattım ben senin elinden su içmem deyip bardağı kenara iteledi iyi sen bilirsin dedim ve elimdeki sürahiyi doldurdum. O da aynı hızla başka bir bardak alıp suyunu içmeye başladı. bana doğru dönüp sırıttı “Eeee cici kardeş…
Adliyede suçluları parmağında oynatıyorsun diye bu evde de kuralları senin koyacağını sanma” dedi anında gözlerime onun mavi gözlerine diktim ben sadece suçluları değil suça meyilli olan ukalaları da hizaya getirmeyi iyi bilirim Doğukan KARA . Haddini aşma yoksa sana bu evde adalet dersi vermek zorunda kalırım ve bu hiç hoşuna gitmeyebilir. Dudağının kenarı usulca kıvrıldı yavaş adımlarla üzerime doğru yürüdü yüzlerimizin arasında çok az bir mesafe kalınca durdu gözlerime öylece baktı o gözlerde ne gördüğüme ben de bilmiyordum boş bakıyordu gözleri tamamen hissizdi. Ne bir öfke, ne bir acıma, ne de başka bir duygu... Sadece uçsuz bucaksız bir karanlık vardı o bakışlarda. Bu hissizlik beni korkutmalıydı ama ben dik durmaya, titrediğimi saklamaya çalıştım.
Yavaşça kulağıma doğru eğildi. Sıcak nefesi saçlarımın arasından tenime sızıp beni ürpertirken, sesindeki o buz gibi tonla fısıldadı:
"Adalet mi? Yanlış mahkemede, yanlış hakime kafa tutuyorsun Almina. Benim olduğum yerde kuralları ben koyarım ve inan bana... Senin o adalet dersine değil, benden merhamet dersi almaya ihtiyacın olur. Şimdi suyunu al ve odana çık, sabrımı daha fazla zorlama."
Sinirden dişlerimi sıktım ve arkami dönüp mutfaktan uzaklaştım o hala orada durmuş sırıtıp beni izliyordu pek umursamadım ve koşar adımlarla odama çıktım "Hayır böyle hissetmemeliydim, deliydim. Bu duygu neyin nesiydi bilmiyorum, kalbim yerinden çıkacakmışçasına atıyordu. Hayır Almina dedim, yapamazsın, o senin düşmanın! Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Kalbimin sesini susturmalı, o karanlığa yenilmemeliydim…

********

Dün gece yaşanan o gerilimden sonra, utançtan ya da öfkeden odama kapanıp dışarı çıkamayacağımı sananlar varsa beni hiç tanımamışlardı. Ben asla öyle zayıf bir insan değildim. Dün gece sanki hiç yaşanmamış, o ağır laflar hiç havada uçuşmamış gibi dimdik bir şekilde yataktan kalktım. Bugün benim için çok önemli, ertelenemez bir duruşma vardı ve ne pahasına olursa olsun o adliyede olmalıydım.
Gözüm komodinin üzerindeki saate kaydığında bir an nefesim kesildi, beynimden vurulmuşa döndüm. Geç kalıyordum! Çok hızlı olmalıydım, saniyelerle yarışıyordum.
Koşar adımlarla banyoya ilerleyip elimi yüzümü yıkadım. Duş almaya vaktim yoktu, bu yüzden hemen giyinme odasına geçtim. Üzerime siyah, düz ve bedenimi tamamen saran, bileğime kadar uzanan asil bir elbise geçirdim. Siyah stilettolarımı ayağıma geçirirken bir yandan da aynanın karşısında saçlarımı hızlıca tarıyordum. Aceleyle hafif bir makyaj yaptım. Kulaklarımda gümüş renkli dört küpem ve vazgeçilmez piercingim parlıyordu; küpe takmaya bayılırdım. Onlara uyum sağlasın diye gümüş, "Y" şeklinde, ucu yıldızlı kolyemi boynuma taktım. Üzerime siyah deri ceketimi geçirip beyaz çantamın içine önüme ne geldiyse fırlattım. Askıdaki cübbemi de kaptığım gibi odadan fırladım.
Aşağı indiğimde evde garip bir sessizlik vardı. Hizmetlilerden öğrendiğime göre, akşam evde çok özel ve büyük bir davet verilecekti. Annem, Çetin ve Selen, o lanet hazırlıklar ve alışverişler için erkenden evden çıkmışlardı. Korumaların çoğunu da peşlerine takıp götürmüşlerdi. Evde sadece işe gitmek için hazırlanan Doğukan kalmıştı.
Adliyeye tam on dakika içinde varmam gerekiyordu, gecikmek gibi bir lüksüm yoktu. Hızla malikanenin kapısından çıkıp bahçeye doğru koştum. Tam çantamdan arabanın anahtarını çıkaracaktım ki adımlarım bıçak gibi kesildi. Kahretsin! Dün eve gelirken lastiğim patlamıştı ve arabayı çekiciyle tamire göndermiştim. Aceleden bunu tamamen unutmuştum!
Kendime içten içe okkalı bir küfür savurdum. "Nasıl unutursun Almina, nasıl!" diye homurdandım. Taksiyi arasam bu dağ başındaki malikaneye gelmesi en az yirmi dakika sürerdi. Korumalar da yoktu. Çaresizlik dalga dalga üzerime gelirken arkamdan gelen o tanıdık, ukala sesi duydum.
— Hayırdır cici kardeş? Adaletin kılıcı paslanmış da yolda mı kalmış?
Arkamı döndüğümde Doğukan, üzerinde kusursuz duran hastane kıyafetleri ve o sinir bozucu, alaycı gülümsemesiyle merdivenlerden iniyordu. Mavi gözlerini kısmış, benim bu çaresiz halimle eğleniyordu.
— Sana laf yetiştirecek vaktim yok Doğukan, önümden çekil, dedim buz gibi bir sesle.
— Arabanın tamirde olduğunu unutacak kadar ne yaşadın merak ettim doğrusu, dedi arabasının anahtarını parmağında sallayarak. — Bu saatte buralara taksi de gelmez. 10 dakikaya duruşman yok muydu senin?
Dişlerimi sıktım. Haklıydı. Saatime baktım, zaman daralıyordu. Hayatımda ilk defa birine, hem de bu adama mecbur kalmanın pişmanlığını yaşıyordum.
— Beni adliyeye bırakacaksın, dedim emir verir gibi. Başka çarem yoktu.
Doğukan arabasına doğru yürüyüp kapısını açtı, gitmeden önce bana doğru döndü: — Bir kalp cerrahından hayat kurtarmasını isteyebilirsin Almina ama ona emir veremezsin. Bin şu arabaya, yoksa geç kalacaksın.
Gözlerimi devirerek hızlı adımlarla arabanın yolcu koltuğuna bindim. Kapıyı sertçe kapattığımda Doğukan çoktan gaza basmıştı. Arabanın içi onun o erkeksi kokusuyla kaplıydı.
— Yavaş sür de katil etme beni, duruşmaya yetişmeye çalışıyorum, morguna değil, dedim kemerimi bağlarken.
Doğukan sırıtarak vitesi büyüttü: — Rahat ol Hakim Hanım, benim ellerimde kimse ölmez. Hele sen, daha yeni başladık.

Malikanenin şehirden uzak yollarında araba adeta altımızdan kayarken, o on dakikanın nasıl geçtiğini ikimiz de anlamadık. Zaman su gibi akıyordu ama arabanın içinin o kadar sakin olduğu söylenemezdi. Doğukan’ın her vites değiştirişinde, aramızdaki o görünmez ip biraz daha geriliyordu.
— Genelde hız sınırını aşanları cezalandırırsınız Hakim Hanım, dedi Doğukan, gözlerini yoldan ayırmadan dudaklarında muzip bir kıvrılmayla. — Şu an bir suç ortağı gibi sessiz kalmanız gözümden kaçmıyor.
Gözlerimi yoldan ayırıp ona diktim. — Adliyeye tam zamanında varabilmem için bu kural ihlalini görmezden geliyorum Cerrah Bey. Ama unutma, suçun hafifletici sebepleri her zaman göz önünde bulundurulur. Şu an kamusal bir göreve yardım ediyorsun.
Doğukan hafifçe güldü, o erkeksi ses tonu arabada yankılandı. — Demek öyle... Ben de hayat kurtarmaya alışkın olduğum için, senin kariyerini kurtarmayı bir sosyal sorumluluk projesi olarak gördüm.
— Benim kariyerimin senin lütfuna ihtiyacı yok, dedim pürüzsüz bir sesle. — Sadece yanlış zamanda, yanlış arabanın tekeri patladı. hepsi bu.
— Tabii, kesinlikle öyledir, diyerek vitesi bir kez daha büyüttü. Ukalalığı damarlarında geziniyordu.
Sonunda adliyenin o heybetli, gri binası görüş açımıza girdiğinde saatime baktım. Tam zamanında gelmiştik. Araba büyük bir gürültüyle adliyenin önünde durduğunda, emniyet kemerimi açtım. Ne kadar istemesem de, ne kadar içim elvermese de babamın bana öğrettiği o nezaket kuralları ağır bastı. Derin bir nefes alıp ona döndüm.
— Teşekkür ederim, dedim, kelimeleri neredeyse zorla dudaklarımın arasından sızdırarak.
Doğukan da duruşunu bozmadan, direksiyona yaslanıp bana doğru döndü. Mavi gözlerinde tehlikeli bir ışıltı vardı. — Teşekkürünü aldım cici kardeş. Ödeşiriz... Nasıl olsa aynı evdeyiz, elbet bir gün benim de senden isteyeceğim bir adalet olur.
Cevap vermeme fırsat tanımadan kapıyı açıp kendimi dışarı attım. Stilettolarımın adliye merdivenlerinde çıkardığı o tok ses, benim güvenli alanıma döndüğümün kanıtıydı. Tam cübbemi koluma düzgünce yerleştiriyordum ki, kapıda bekleyen Altuğ’u gördüm.
Altuğ, benim adliyedeki en yakın arkadaşım, sırdaşım ve aynı zamanda meslektaşım olan o cana yakın adamdı. Beni görür görmez yüzünde kocaman bir rahatlama belirdi ve koşar adımlarla merdivenlerden aşağıya, yanıma doğru gelmeye başladı.
— Almina! Nerede kaldın be kızım? dedi, sesindeki o sahte sitemle koluma girerken. — Heyecandan burada dokuz doğurdum. Duruşma salonunun önü ana baba günü, Hakim Hanım hâlâ ortalıkta yok!
Yüzüme ilk defa içten bir tebessüm yerleşti. — Arabayla ilgili küçük bir aksilik oldu Altuğ, abartma. Bak tam vaktinde geldim işte.
— Ha, öyle mi? dedi Altuğ, gözleri benim arkamdaki lüks arabaya ve sürücü koltuğunda oturmuş, camdan bize bakan Doğukan’a kayarken. Kaşlarını hafifçe çattı. — Seni bırakan kim? Yeni bir koruma mı, yoksa?
Arkam dönük olduğu için Doğukan'ın yüz ifadesini göremiyordum ama bakışlarını sırtımda hissedebiliyordum. Umursamaz bir tavırla omzumu silktim.
— Boş ver, önemli biri değil. Çetin’in oğlu... Hadi, içeri girelim, davayı bekletmeyelim, diyerek Altuğ’u adliye binasının büyük kapısına doğru yönlendirdim.
Altuğ, "Çetin'in oğlu mu? O Londra'da değil miydi ya?" diye mırıldanarak arkamdan yürürken, ben çoktan adliyenin serin havasına adımı atmıştım.
O sırada arabasında oturan Doğukan, ellerini direksiyona sımsıkı bastırmış, adliyenin kapısından içeri giren ikiliyi izliyordu. Almina’nın o adama gülümseyişi, adamın onun koluna böylesine rahatça girişi... Doğukan’ın göğüs kafesinde garip, daha önce hiç tatmadığı bir huzursuzluk peydah oldu. Bu görüntüden, Almina’nın o adama gösterdiği o samimi ve tatlı toleranstan hiç ama hiç hoşlanmamıştı.
Dişlerini sıktı, gözlerini kapıya doğru kısıp mırıldandı: — Önemli biri değil demek... Göreceğiz bakalım Hakim Hanım.
Gaza sertçe basıp adliyenin önünden hızla uzaklaşırken, içinde Almina’ya karşı uyanan o garip duygunun adını henüz koyamıyordu.

Adliye binasının koridorları adeta insan seliydi. Flaşlar patlıyor, adliyenin güvenlikleri öfkeli kalabalığı ve basın mensuplarını durdurmakta zorlanıyordu. Şehrin en nüfuzlu, en karanlık iş adamlarından birinin oğlu, lüks aracıyla alkollü bir şekilde genç bir yaya çarpmış, arkasında fren izi bile bırakmadan kaçmıştı. Çocuk ölmemişti ama şu an yoğun bakımda, yaşam savaşı veriyordu. Güçlü aile, mağdur aileyi susturmak için milyonlar teklif etmiş, adliyenin arkasından iş çevirip kazanın olduğu caddedeki tüm kamera kayıtlarını sildirmişti. Delil yetersizliğinden davanın düşeceğinden emin bir şekilde, ukala bir tavırla içeride bekliyorlardı.
Cübbemi omuzlarıma geçirip kürsüdeki yerime doğru yürürken, salondaki tüm uğultu bıçak gibi kesildi. Yanımda duran Altuğ, gözleriyle bana "Hazırız" işareti verdi. O da bu davanın temiz kalması için günlerdir benimle birlikte sabahlamıştı.
Sanık kürsüsünde oturan yirmili yaşlardaki çocuk, arkasındaki babasının gücüne güvenerek gevşek bir şekilde arkasına yaslanmıştı. Hemen önünde ise hukuk dünyasının en acımasız, en dişli isimlerinden biri duruyordu: Avukat Demir.
Demir, ceketinin önünü ilikleyip pürüzsüz, öz güvenli bir sesle konuşmaya başladı: — Sayın Hakim, müvekkilimin kazanın olduğu saatte o caddede bulunduğuna dair tek bir somut delil yoktur. Emniyetten gelen raporlar nettir; o geceye ait hiçbir kamera kaydı bulunamamıştır. Mağdur tarafın iddiaları asılsız bir karalamadan ibarettir. Davanın düşmesini ve müvekkilimin beraatini talep ediyorum.
Salondan itiraz sesleri yükseldi. Avukat Demir, zafer kazanmış bir edayla yerine otururken bana doğru bakıp hafifçe gülümsedi. Karşısında genç bir kadın hakim vardı ve bu davayı kolayca kapatabileceğini sanıyordu. Bilmediği şey, benim dersime ne kadar iyi çalıştığımdı.
Önümdeki kalın dosyayı yavaşça kapattım. Bakışlarımı önce Avukat Demir’e, ardından oğlunu kurtaracağını sanan o kibirli iş adamına diktim. Masadaki tokmağı sertçe vurdum; ses salonda yankılandı.
— Avukat Demir, dediğiniz gibi emniyetten gelen raporlarda ana caddeye bakan tüm kameraların "teknik bir arıza" sebebiyle o gece kayıt yapmadığı belirtilmiş, dedim, sesimdeki buz gibi ton salonu dondurdu. — Ancak unuttuğunuz, daha doğrusu paranızın gücünün yetmediği küçük bir detay var.
Avukat Demir’in yüzündeki o kendinden emin gülümseme bir anlığına dondu. İş adamı oturduğu koltukta dikleşti.
— Kazanın gerçekleştiği köşede, belediyeye ya da dükkanlara ait olmayan, eski bir apartmanın bodrum katında yaşayan yaşlı bir adamın penceresine taktırdığı, sokağın kör noktasını gören şahsi bir güvenlik kamerası var. Ekiplerim dün gece o kayıtlara ulaştı.
Altuğ hemen önündeki bilgisayardan düğmeye bastı ve mahkeme salonundaki dev ekrana bir video yansıdı. Görüntü netleştiğinde, sanık kürsüsündeki çocuğun lüks aracıyla son hızla caddeden geçtiği, çocuğa çarpıp kaçtığı ve arabadan inerken alkolden yürüyemeyecek halde olduğu gün gibi ortadaydı.
Salonda bir anda büyük bir uğultu koptu. Sanık çocuk korkuyla babasına döndü, yüzü kireç gibi olmuştu. Avukat Demir ise hayatında ilk kez bir duruşmada tamamen savunmasız kalmıştı; dosyaları birbirine girdi.
Tokmağı bir kez daha masaya vurdum. — Sessizlik!
Gözlerimi o güçlü iş adamına kenetledim. Gözlerinden bana karşı saf bir nefret ve kin fışkırıyordu. Ama ben Almina Çakır'dım; bu tehditkar bakışlara, adaleti parayla satın almaya çalışan zavallılara alışkındım. Onlardan korkacak olsam bu cübbeyi hiç giymezdim.
Kararımı açıklamak için ayağa kalktım. Salon saygıyla dikildi.
— Gereği düşünüldü... Sanığın alkollü araç kullanarak kasten yaralamaya sebebiyet vermesi, olay yerinden kaçması ve delilleri karartmaya teşebbüs etmesi göz önünde bulundurularak, tutuklu yargılanmasına ve en üst sınırdan cezalandırılmasına karar verilmiştir!
"Adalet mülkün temelidir" yazısının altında, o kibirli ailenin çöküşünü izledim. Polisler çocuğun bileklerine kelepçeyi geçirirken, iş adamı avukatların arkasından bana doğru adım attı. Gözlerini gözlerime dikip dişlerinin arasından fısıldadı: — Bu burada bitmedi Hakim Hanım. Bunun hesabını sana ödeteceğim.
Hiç istifimi bozmadım. Çenemi dikleştirip tam bir Hakim duruşuyla cevap verdim: — Hesap sormak mahkemelerin işidir. Şimdi salonu terk edin.
Onlar öfkeyle salondan çıkarken, Altuğ yanıma gelip derin bir nefes aldı. — Harikaydın Almina. Adam sana resmen düşman oldu ama o kamerayı nasıl buldun hala inanamıyorum.
Cübbemi düzelterek odama doğru yürümeye başladım. — Paranın satın alamayacağı tek şey adalettir Altuğ. Ama o adamın pes etmeyeceğini biliyorum. Varsın gelsin...

*******

Londra’nın o kasvetli, gri havasından sonra İstanbul’un kaotik ritmine alışmak zaman alacaktı, biliyordum. Bugün, Türkiye’deki ilk iş günümdü. Babam Çetin Kara’nın benim için kurduğu bu devasa özel hastanede, Kalp Cerrahisi Departmanı’nın başındaki isim olarak masamda oturuyordum. Yirmi sekiz yaşında, Londra’daki en zorlu ameliyatlardan alnının akıyla çıkmış bir cerrah olabilirdim ama bu şehirde, bu malikanede beni bekleyen bambaşka bir savaş vardı. Özellikle de sabah arabamda ağırladığım, o gözlerinden nefret ve adalet fışkıran cici kardeşimi, Hakim Almina Çakır’ı düşündükçe...
Derin bir nefes alıp arkama yaslandım, büyük camdan dışarıyı, İstanbul trafiğini izlemeye koyuldum. Akıl almaz bir kadındı. Bana diklenen, emir veren o buz gibi duruşunun arkasında, on iki yıl öncesinin derin bir kırgınlığı olduğunu hissetmemek için kör olmak gerekirdi.
Düşüncelerim, odamın kapısının büyük bir gürültüyle, aniden vurulmasıyla bıçak gibi kesildi. İçeriye nefes nefese giren başhemşirenin yüzü kireç gibiydi.
— Doğukan Bey! Acile kalp krizi vakası geldi, durumu çok kritik! Kardiyoloji ekibi müdahale ediyor ama hasta yanıt vermiyor, sizi çağırıyorlar!
Saniyeler içinde masadan fırladım. Londra’da aldığım o katı eğitim, damarlarımdaki tüm kişisel düşünceleri sildi ve yerini saf bir odaklanmaya bıraktı. Üzerimdeki beyaz önlüğü çıkarıp hızla acil servisin kırmızı koridorlarına doğru koşmaya başladım. İçeri girdiğimde sedyenin etrafındaki curcuna üst seviyedeydi.
Sedyede yatan hastayı gördüğümde göğüs kafesimin ortasına sert bir yumruk yemiş gibi hissettim. Karşımda yatan, henüz hayatın başında, on iki yaşlarında küçük bir kız çocuğuydu. Solunum cihazına bağlıydı, yüzü morarmıştı.
— Durumu ne?! diye bağırdım, hızla eldivenleri elime geçirirken.
— Doğumsal kalp anomalisi var hocam, dedi asistanlardan biri panikle. — Eve giderken aniden fenalaşmış, buraya getirildiğinde bilinci kapalıydı. Şu an ventriküler fibrilasyonda!
Monitörden gelen o keskin, ritmik acı ses salonda yankılandı. Küçük kızın kalbi durmuştu. Ekran dümdüz bir çizgiye büründü.
— Defibrilatörü hazırlayın! İki yüz jül! diye haykırdım.
Cihazın pedallarını elime alıp küçük kızın göğsüne yerleştirdim. — Çekilin!
Şok verdik. Göğsü hızla havalandı ama monitördeki o düz çizgi değişmedi. Zaman daralıyordu, beyne oksijen gitmeyen her saniye o küçük kızı bizden koparıyordu.
— Üç yüz jül! Çekilin!
Bir şok daha. Yok. Ritim gelmiyordu. Asistanlar umutsuzca birbirine bakmaya başlamıştı ama benim lügatimde pes etmek diye bir kelime yoktu. Pedalları kenara fırlatıp sedyenin üzerine çıktım. Elleriyle kalpleri iyileştiren adam diyerek arkamdan konuşanların hakkını vermek zorundaydım. Küçük göğsün üzerine ellerimi kenetleyip tüm gücümle kalp masajına başladım.
— Hadi küçük kız... Hadi, pes etme, diye mırıldandım dişlerimi sıkarak. Bir, iki, üç... — Adrenalin yapın, durmayın!
Dakikalar saniyeler gibi geçiyordu. Alnımdan süzülen ter damlaları gözlerimi yakarken kalp masajına devam ettim. Hayatla ölüm arasındaki o ince çizgide, o küçük kızı ölümün elinden çekip almaya kararlıydım.
Ve tam o anda, odadaki o ölüm sessizliğini bozan bir ses yükseldi. Monitörden zayıf ama ritmik bir "bip" sesi geldi. Kalbi yeniden atmaya başlamıştı.
— Ritim döndü! Sinüs ritmi alıyoruz hocam!
Sedyeden aşağı indim, derin bir nefes aldım ama işimiz henüz bitmemişti. Kalbi dönmüştü ama asıl hasarı tamir etmeden onu yaşatamazdım.
— Hemen ameliyathaneyi hazırlayın! Dakikamız yok, acil açık kalp ameliyatına alıyoruz. Ben yıkanmaya gidiyorum!
Hızla ameliyathaneye geçtim. Steril kıyafetleri giyinip, ellerimi yıkayıp içeri girdiğimde o küçük kız masada yatıyordu. Hayat kurtarmak, bir insanın kalbine dokunup onu yeniden hayata bağlamak benim bu dünyadaki tek varoluş sebebimdi.
Tam ameliyat lambalarının altına geçip neşteri elime aldığımda, zihnimin karanlık bir köşesinden Almina’nın o gururlu, dik duruşu geçti. "Bir kalp cerrahından hayat kurtarmasını isteyebilirsin ama ona emir veremezsin," demiştim ona sabah. Şimdi, tam olarak yaptığım şey buydu. Ölümle pazarlık ediyordum.
— Neşteri verin, dedim soğukkanlı ve pürüzsüz bir sesle. — Başlıyoruz.

Ameliyathanenin o soğuk, steril havasında tam beş saat devirmiştik. Zaman bizim için durmuştu; ne dışarıdaki dünya ne de akıp giden saatler umurumuzdaydı. Benim için sadece o lambanın altındaki küçük kalp ve elimdeki neşter vardı. Beş saat boyunca milimetrik kesilerle, adeta iğne oyası işler gibi o küçük kızın doğumsal anomalisini tamir ettim. Bir ara tansiyonu fena düştü, odadaki herkes nefesini tuttu ama soğukkanlılığımı bir an bile kaybetmedim. Londra’da en zorlu hocaların yanında boşuna dirsek çürütmemiştim.
Son dikişi de atıp göğüs kafesini kapattığımda, gözlerim ekrandaki monitöre kaydı. Küçük kızın kalbi, az önce duran o kalp, şimdi saat gibi tıkır tıkır, muazzam bir ritimle atıyordu.
Derin, ciğerlerimi dolduran bir nefes aldım. Eldivenlerimi çıkarıp kenara fırlatırken ameliyathanedeki asistanların ve hemşirelerin gözlerindeki o rahatlamayı ve hayranlığı gördüm.
— Geçmiş olsun arkadaşlar, ellerinize sağlık. Ameliyat başarıyla tamamlanmıştır, hastayı yoğun bakıma alabiliriz, dedim. Sesim yorgun ama bir o kadar gururluydu.
Ameliyathanenin kapısından dışarı adımımı attığım an, koridorda bekleyen ameliyat ekibi ve hastanenin diğer doktorları beni alkışlamaya başladı. Başhekim yanıma kadar gelip omzumu sıktı.
— Müthiş bir iş çıkardın Doğukan Bey, dedi hayranlıkla. — Beş saat boyunca içeride resmen bir mucize yarattın. Kardiyoloji ekibinin umudunu kestiği o çocuğu ölümün elinden aldın. Seni yürekten tebrik ederim, hastanemiz senin gibi bir deha kazandığı için çok şanslı.
— Teşekkür ederim, görevimizi yaptık, dedim tebessüm ederek.
Tam o sırada koridorun sonundan küçük kızın anne ve babası hıçkırıklar içinde bana doğru koştu. Adam ellerime kapandı, kadın ağlamaktan konuşamıyordu. — Doktor bey... Kızımız, meleğimiz iyi mi? ne olur bir şey söyleyin, dedi adam titreyen sesiyle.
Eğilip adamı omuzlarından tutarak kaldırdım. — Kızınız çok güçlü bir çocuk. Beş saatlik zorlu bir ameliyattı ama atlattı. Kalbi eskisinden de sağlam şimdi, merak etmeyin, dedim.
Kadın ellerimi tutup, "Siz bizim ailemizin mucizesisiniz, Allah sizden razı olsun," diye ağlarken göğsümde tarif edilemez bir tatmin duygusu belirdi. İşte bu yüzden cerrah olmuştum. Bir hayatı kurtarmanın, bir aileye dünyaları vermenin hissi hiçbir şeyle ölçülemezdi.
Tebrikleri kabul edip odama doğru yürürken üzerimdeki o ağır yorgunluğu ancak fark ediyordum. Saatlerdir ayaktaydım ve her yerim sızlıyordu. Odama girip koltuğuma oturdum, arkama yaslandım. Tam gözlerimi kapatıp dinlenecektim ki masamın üzerindeki televizyonda bir son dakika haberi dikkatimi çekti.
Televizyonun sesini açtım. Muhabir adliyenin önünden heyecanla konuşuyordu: "...Evet sayın seyirciler, şehrin en güçlü iş adamlarından birinin oğlunun alkollü kazasıyla ilgili davada bugün adliyede kelimenin tam anlamıyla bir hukuk savaşı yaşandı. Kimsenin bulamadığı o gizli kamera kaydını ortaya çıkaran genç ve başarılı Hakim Almina Çakır, paranın adaleti satın alamayacağını kanıtladı ve sanığın en üst sınırdan tutuklanmasına karar verdi! İşte o tarihi anlar..."
Ekranda Almina belirdi. Üzerinde cübbesi, saçları rüzgarda savrulurken o adliye merdivenlerinden dimdik, bir kraliçe gibi iniyordu. Az önce arkasından tehditler savuran o zengin adama dönüp, "Hesap sormak mahkemelerin işidir. Şimdi salonu terk edin," deyişi canlandırıldı. O an gözlerindeki o korkusuz, taviz vermez ışığı gördüm.
Dudaklarımda istemsizce bir gülümseme belirdi. Ben içeride beş saat boyunca bir kalbi kurtarmak için savaşmıştım, o ise adliyede adaleti kurtarmak için fırtınalar koparmıştı. İkimiz de bugün kendi savaş meydanlarımızdan zaferle çıkmıştık.
Ekrandaki görüntüsü adliye kapısındaki o adama —Altuğ’a— gülümseyişiyle son bulduğunda, içimdeki o garip huzursuzluk ve garip sızı yeniden baş gösterdi. Ekranı kapatıp ayağa kalktım.

— Demek adalet dağıttın bugün cici kardeş... dedim kendi kendime. — Bakalım akşamki davette, o kurtlar sofrasında da bu kadar dik durabilecek misin?
Ceketimi alıp odadan çıktım. Akşam evdeki o büyük davet için malikaneye dönme vakti gelmişti ve Almina ile karşılaşmak için sabırsızlanıyordum.

********

Adliyeden ayrıldıktan sonra Altuğ ile her zamanki sakin yerimizde bir şeyler atıştırdık. Kafamın içinde akşamki davetin provası dönüyordu. Bu gecenin Çetin Kara için bir gövde gösterisi olduğunu biliyordum ama benim için anlamı başkaydı; toplanan yardımlar yetim çocukların fonuna aktarılacaktı. Sırf o çocuklar için, o malikanede bir sülük gibi yaşayan herkese inat orada dimdik durmalıydım. Altuğ’un "Birlikte seçelim," teklifini nazikçe geri çevirdim. Bu gece giyeceğim zırhı tek başıma kuşanmak, kendi zevkimle o salona ağırlığımı koymak istiyordum.
Mağazaları tek tek gezdim. Sonunda aradığım o asil sessizliği bir elbisede buldum: Ağır, kaliteli bir siyah kadife... Derin bir bacak yırtmacı vardı ama göğüs dekoltesi o yırtmacın iddiasını dengeleyecek kadar aristokrat duruyordu. Altına şık , zamansız bir stiletto seçtim. Ne çok abartılıydı ne de sönük; tam bir Hakim duruşuydu. Tam olarak beni yansıtıyordu bayılmıştım. Şimdi biraz da onlar düşünsün akşamki davette neler olucağını.

*************

Eve dönüp odama geçtiğimde kapı tıklatıldı ve Asya içeri sızdı. Yüzünde o Selen’le aynı evde yaşamaktan bıkmış, sığınacak bir liman arayan yorgun ifade vardı.
— Abla... Aşağısı şimdiden panayır yerine döndü. Selen aynanın karşısında üç saattir kuaförü azarlıyor, dedi bıkkın bir nefes vererek. Yatağımın ucuna ilişti. — Seninle hazırlansam olur mu? O kadının yapmacık sesini bir dakika daha çekersem davet başlamadan bir cinayet işleyeceğim.
Gülümsedim. Olur ablacım dedim ona tebessüm ederek . O çoktan kıyafetini giymişti sadece makyaj yapması gerekti .
“Abla yardım lazımmı ? ”. Olur dedim tatlı bir sesle .Aynanın karşısına geçip saçlarımı serbest bıraktım Asya da arkamda elbisemin fermuarını kapatmama yardım etti .Gözleri aynadaki yansımama takıldı, yüzünde ilk defa saf bir hayranlık belirdi. — Abla... Çok güçlü duruyorsun. Yani, sadece güzel değil. Aşağıdaki o kalabalığı tek bir bakışınla dağıtacak gibi.
— Aşağıdakiler sadece paradan anlar Asya, dedim dudaklarıma kırmızı ruju sürerken. — Güç görmek istiyorlarsa, onlara istediklerini vereceğiz.
Asya kendi zümrüt yeşili elbisesini düzeltip saçlarına son bir dokunuş yaptı. "Ben önden inip o kurtların arasına karışayım, havayı koklarım," diyerek odadan çıktı. Onun bu evde bana tutunmaya çalışan o ürkek ama zeki halini seviyordum. Boynuma zarif şık bir kolye taktım kulağımda yine haddinden fazla küpe vardı ama seviyordum . Aşağıya inmeden önce aynanın karşısında son kez durdum. Yeşil gözlerimdeki o sert, taviz vermeyen otoriter ifadeye baktım; bugün o malikanede kimsenin önünde eğilmeye niyetim yoktu. Masanın üzerindeki o özel şişeye uzandım. Boynuma ve bileklerime hafifçe sıktım. Odadaki o yapmacık kokuları anında boğan sert bir esinti yayıldı. Yağmur sonrası balta girmemiş bir orman gibi kokuyordum şimdi; ezilmiş yaprakların hırçınlığı ve ıslak toprağın sarsılmaz gücü tenimdeydi. Bu koku benim imzam, insanlara karşı ördüğüm o asil kalkanımdı. Merdivenlere yöneldiğimde, arkamda bıraktığım o sert orman havası benimle birlikte aşağı süzülüyordu.

Birkaç dakika sonra ben de odadan çıktım. Merdivenlerin başına geldiğimde, salonun tavanından sarkan devasa kristal avizenin ışığı elbisemin kadifesinde kırıldı. Aşağıdaki uğultu, topuklarımın ahşap basamaklardaki tok sesiyle birlikte yavaş yavaş yön değiştirdi.
Merdivenlerden inerken gözlerim salondaki o tanıdık yüzleri tek tek analiz etti. Çetin Kara ve annem Aysel, şehrin önde gelen finansörleriyle konuşuyordu. Annemin gözleri beni bulduğunda, yüzündeki o sinsi, "bakın bu da benim kusursuz kızım" maskesi takıldı ama gözlerindeki o tedirginliği gördüm. Selen, elindeki şampanya kadehini parmakları beyazlayana kadar sıkmış, bakışlarıyla elbisemi yırtmak ister gibi bakıyordu.

Onların biraz uzağında, salonun loş bir köşesindeki bar taburesine tünemiş olan Arda’yı gördüm. Üzerindeki takımı bile öyle bir taşıyordu ki, umursamazlığı paçalarından akıyordu. Telefonunu cebine koyup kadehini hafifçe bana doğru kaldırdı. Yüzünde ne bir kıskançlık ne de sahte bir övgü vardı; sadece "Güzel oyun, Almina" der gibi bakan o bildiğim, her şeyi boş vermiş zeki alaycılığı vardı. Bu evde Çetin'in otoritesini zerre takmayan tek kişi oydu belki de.

Ve Doğukan...
Salonun merkezinde, jilet gibi siyah bir takım elbisenin içinde, bir heykel kadar kusursuz duruyordu. Saçları özenle taranmıştı. Beni gördüğü an, o her zamanki kibirli, dünyayı ben yarattım edasındaki gardı tamamen düşmedi. Doğukan kolay kolay teslim olacak bir adam değildi. Mavi gözleri daraldı, derin bir nefes alıp omuzlarını dikleştirdi. Bakışlarında bir hayranlık vardı, evet, ama bu hayranlığı hemen bir öfkeye, bir analiz süzgecine çevirdi. Yırtmacıma ve kırmızı tabanlı ayakkabılarıma bakarken çenesi hafifçe kasıldı; içten içe o cerrah soğukkanlılığının sarsıldığını hissettiğini biliyordum ama dışarıya sadece dikkatli, meydan okuyan bir bakış fırlattı. Gözleriyle beni tartıyordu.
Onun bu üstten bakan, beni inceleyen tavrını tamamen pas geçtim. Bakışlarımı gözlerinden sertçe koparıp adımlarımı salonun girişine doğru çevirdim. Doğukan'ın yanından bir yabancı gibi, rüzgârımı bırakarak geçtim…

DOĞUKAN

Salonun merkezinde, jilet gibi siyah takım elbisemin içinde, elimdeki içeceği hafifçe çevirerek mesafeli bir tavırla etrafımdaki o yapmacık kalabalığı izliyordum. Saçlarım özenle taranmıştı; nemli tenimden yayılan o pahalı parfümün kokusu bile buradaki boğucu havayı dağıtmaya yetmiyordu. Cerrah soğukkanlılığımla etrafa görünmez bir duvar örmüş, öylece dikiliyordum.
Tam o sırada salondaki o sinir bozucu uğultu bıçak gibi kesildi. Herkesin bakışları eş zamanlı olarak merdivenleri bulunca, istemsizce ben de bakışlarımı ağır ağır o yöne çevirdim.

Ve onu gördüm. Almina...
Merdivenlerin başında belirdiği o ilk salisede, her zamanki kibirli, dünyayı ben yarattım edasındaki sarsılmaz gardımın ilk defa bu kadar derinden sarsıldığını hissettim. Kolay kolay teslim olacak, dengesi bozulacak bir adam değildim ama Almina bana bakmıyordu bile. Bakışları salondaki kalabalığın üzerinde asil bir kibirle gezinirken, ben resmen büyülenmiş gibi kalakalmıştım. Kırmızı tabanlı ayakkabılarının parkede bıraktığı her bir kendinden emin ses zihnime kazınırken, elbisesinin o derin yırtmacından süzülen bacakları ve o cesur dekoltesi dikkatimi tamamen dağıtmaya yetti. Bakışlarımda bir hayranlık vardı, evet, ama bu hayranlığı hemen kendime itiraf edemediğim bir öfkeye, bir analiz süzgecine çevirdim. Mavi gözlerimi dekoltesine ve yırtmacına kilitlemekten kendimi alıkoyamıyor, onu baştan aşağı büyük bir dikkatle tartıyordum. Çenemin içten içe kasıldığını, o cerrah soğukkanlılığımın sarsıldığını hissetmek beni delirtiyordu; bu yüzden dışarıya sadece dikkatli, meydan okuyan bir bakış fırlattım.
Almina ise benim bu üstten bakan, onu inceleyen tavrımı tamamen pas geçti. Bakışlarını gözlerimden sertçe koparıp adımlarını salonun girişine doğru çevirdi. Yanımdan tam bir yabancı gibi, kendi rüzgârını yüzüme çarparak geçip gitti. İşte tam o anda, o koku genzimi yakarak ciğerlerime doldu. Bu gece, o ağırbaşlı, balta girmemiş sert orman kokusunu tenine daha fazla, çok daha fazla sıkmıştı. Yağmur yemiş ıslak toprağın ve ezilmiş yeşil yaprakların o keskin otoritesi, salondaki tüm o pahalı parfümleri tek bir nefeste boğup geçerken arkamızda sessiz, gergin bir duraksama bıraktı.
O keskin kokunun peşinden giden bakışlarım salonun biraz ilerisinde bekleyen Altuğ’u bulduğunda, içimdeki o gerilim katlanarak büyüdü. Almina adımlarını milim saptırmadan doğrudan ona doğru ilerledi. Altuğ, smokini içinde her zamanki o asil duruşuyla oradaydı ama Almina’yı gördüğü an gözlerindeki o hırçın adliye havası tamamen dağıldı; yerini derin bir saygıya bıraktı.
Gözlerimin önünde kollarını Altuğ’un boynuna doladı, Altuğ da kollarını onun beline sarıp onu sıkıca sarmaladı. Almina o adamın kollarının arasında kaybolduğu an dişlerimi birbirine bastırdım. Çenem öfkeyle, sertçe seğirdi. Göğsümüzün tam ortasında, tarifi imkânsız ama beni deli eden, buram buram kıskançlık kokan bir rahatsızlık dalga dalga yayıldı tüm bedenime…

*********

Girişte Altuğ ve ailesi duruyordu. Altuğ, smokini içinde her zamanki o asil, güven veren duruşuyla oradaydı. Beni gördüğünde gözlerindeki o hırçın adliye havası tamamen dağıldı, yerini derin bir saygıya ve hayranlığa bıraktı. Ona doğru yürüyüp kollarımı boynuna doladım. Altuğ da kollarını belime sarıp beni sıkıca sarmaladı.
Geri çekildiğimde kulağıma doğru eğildi, sesi salondaki müzikten çok daha pürüzsüzdü: — Bu gece buraya gelmek hayatımda verdiğim en doğru karar olmuş, Almina. Çok asil görünüyorsun.
Tebessüm ettim. Hemen yanında duran, baro çevrelerinde ve iş dünyasında ağırlıklarıyla bilinen anne ve babasına döndüm. Babası Haldun Bey, ağırbaşlı bir tavırla başını sallayarak beni selamladı.
— İyi akşamlar Almina kızım, dedi Haldun Bey, sesindeki o babacan ama mesafeli tonla. — Altuğ bu gece yoksul çocuklar için buraya mutlaka gelmemiz gerektiğini söylediğinde şaşırmıştım. Ama seni bu kadar kararlı ve asil görünce, oğlumun neden bu kadar ısrar ettiğini şimdi daha iyi anlıyorum. Tebrik ederim, adliyedeki duruşmanı da yakından takip ettik.
— Çok teşekkür ederim Haldun Bey, hoş geldiniz, dedim nezaketle. Annesi Melahat Hanım da elimi hafifçe sıkarak, "Zevkiniz çok ince Almina Hanım, siyah size çok yakışmış," diyerek elit bir tebessüm sundu.
Biz onlarla konuşurken, arkamdaki o havanın birden ağırlaştığını, adımların bize doğru yaklaştığını hissettim.

Doğukan, o sarsılan egosunu ve içten içe biriken o gizli kıskançlığını maskesinin arkasına saklayarak tam arkamızda durmuştu. Mavi gözleri, Altuğ’un hâlâ benim dirseğime yakın duran eline kilitlenmişti.
Birkaç saniye sadece o elin varlığını izledi, ardından bakışlarını ağır ağır yukarı kaldırıp Altuğ’un meydan okuyan kahverengi gözlerine dikti. Londra’da uzun yıllar kalmış olduğu için Altuğ’un ailesiyle şahsen hiç haşır neşir olmamıştı ama Kara Holding ile Benli Şirketler Grubu’nun geçmişteki büyük iş ortaklıklarını, ailelerin birbirini finansal olarak çok iyi tanıdığını biliyordu. Doğukan, o asil ve kibirli guardını tamamen kuşanarak aramıza sızdı. Yüzüne, tıp fakültesinden beri ustalaştığı o kusursuz cemiyet maskesini yerleştirdi.
— Haldun Bey, Melahat Hanım... İyi akşamlar, dedi, sesindeki o tok ve pürüzsüz tını salonun gürültüsünü delip geçti. — Ben Doğukan Kara. Londra’dayken babamdan adınızı ve başarılarınızı çok duymuştum. Şehrimize geri döndüğümde sizin gibi köklü bir aileyle, üstelik yoksul çocuklar yararına düzenlenen böyle anlamlı bir gecede karşılaşmak benim için büyük şeref.
Haldun Bey, Doğukan’ın uzattığı eli ağırbaşlı bir takdirle sıktı. — Hoş bulduk Doğukan Bey. Başarılarınız buraya kadar geliyor, Çetin Bey’in sizinle gurur duymakta ne kadar haklı olduğunu tıp dünyası zaten konuşuyor, dedi.
Doğukan nezaketle başını eğdi ama gözleri anında bana döndü. Bakışlarındaki o kor, beni baştan aşağı yakacak cinstendi. Sesini sadece bizim duyabileceğimiz bir tona düşürerek, lafı gediğine koydu: — Almina’nın da bu gece bizimle, Kara malikanesinin çatısı altında olması davete ayrı bir asalet katmış... Gerçi adliye koridorlarının o gergin havasından sonra bu tarz elit ortamlar ona biraz ağır gelebilir ama... Neyse ki yanında ben varım.
Ona doğru yarım adım yaklaştım, stilettomun üzerinde yükselip gözlerinin tam içine, meydan okuyarak baktım: — Adliye koridorları sahte maskeler barındırmaz Cerrah Bey. Orada kim suçlu, kim haklı saniyeler içinde ortaya çıkar. Benim asaletim ortama göre değişmez, ben her yerde aynıyım. Ama senin bu her ortama uyan maskelerin... Gerçekten hayran olunası.
Doğukan’ın çenesi kasıldı, gözleri daraldı. Tam bana cevap verecekken Altuğ araya girdi, bedenini aramıza koyarak Doğukan’ın açısını kapattı. Tam o esnada salonun merkezindeki büyük kürsüden mikrofon sesi yükseldi ve Çetin Kara’nın gür sesi malikanede yankılandı.
— Değerli misafirler, vakfımızın bu anlamlı bağış gecesine hepiniz hoş geldiniz!
Herkes kürsüye döndü. Çetin Kara, o sahte hayırsever gülümsemesiyle mikrofonu tutuyordu. Yanında annem Aysel duruyordu. Çetin, büyük bir gövde gösterisiyle konuşmasına başladı: — Bu gece yoksul ve kimsesiz çocuklarımız için buradayız. Ama gecenin açılışını yapmadan önce, Londra’daki tıp kariyerini bırakıp vatanına, aile hastanemizin başına dönen, bugün de şehre gelir gelmez beş saatlik mucizevi bir kalp ameliyatıyla bir çocuğun hayatını kurtaran sevgili oğlum... Dahi Kalp Cerrahı Doğukan Kara’yı huzurlarınıza davet etmek istiyorum!
Salonda bir anda alkış tufanı koptu. Herkes Doğukan’a dönmüş, onu hayranlıkla alkışlıyordu. Doğukan, o spot ışıklarının altında kibirli bir zarafetle başını eğerek alkışları kabul etti. Gözleri bir an bana kaydı; "Bak, burası benim krallığım" der gibiydi.
Alkışlar dindiğinde, salonun ön sıralarında oturan, adliye camiasının en saygın ismi, benim üzerimde emeği büyük olan Ağır Ceza Reisi Yavuz Bey ayağa kalktı. Elindeki kadehi hafifçe kaldırarak mikrofonu rica etti. Çetin Kara, Yavuz Bey’in ağırlığı karşısında bozuntuya vermeden mikrofonu ona uzatmak zorunda kaldı.
Yavuz Bey, o babacan ama salona diz çöktüren adalet sesiyle konuştu: — Tıp dünyasının başarıları şüphesiz göz kamaştırıcı Çetin Bey... Ama bu şehirde sadece hayat kurtaranlar değil, o hayatları adaletiyle koruyanlar da var. Bugün adliyede, şehrin en azılı çetesine ve arkasındaki güçlere tek başına meydan okuyan, hukukun çiğnenmesine izin vermeyen gencecik bir Hakimimiz vardı. Kendi öz kızım gibi yetiştirdiğim, adaletine ve dürüstlüğüne canımı feda edeceğim Hakim Almina Çakır... Bu ülkenin yetim çocukları sadece parayla değil, senin gibi adil insanların varlığıyla yaşayacak. Seninle gurur duyuyorum kızım.
Yavuz Bey’in bu hamlesiyle salonda bu kez çok daha güçlü, çok daha asil bir alkış koptu. Altuğ ve ailesi beni gururla alkışlarken, Çetin Kara’nın ve annemin yüzünün kireç gibi olduğunu gördüm. Doğukan ise o cerrah soğukkanlılığıyla bana bakıyor, Yavuz Bey'in beni bu kadar yüksek bir mertebeye koymasını içten içe tartıyordu. Göz göze geldik; bu raundu ben kazanmıştım.
Gecenin ilerleyen saatlerinde, bağışlar havada uçuşurken Altuğ’a döndüm. — Altuğ, ben bir lavaboya gidip makyajımı tazeleyeyim, hemen dönerim, diyerek izin istedim. — Dikkat et güzelim, buralardayım, dedi Altuğ güven veren bir sesle.
Salondan çıkıp koridora geçtim ama merdivenlerin oraya geldiğimde önüme bir duvar gibi Selen çıktı. Üzerindeki rüküş, abartılı parıltılı elbisesiyle tam bir fiyaskoydu. Vakıf parasını babasından alıp özel bir üniversitede Moda Tasarımıokuyordu ve kendini modanın dâhisi sanıyordu. Bana o sinsi, iğneleyici bakış fırlattı.
— Bak sen şu adliye faresine... Üzerindeki o düz kadife kumaşla çocuklara bağış toplamaya mı geldin, yoksa yas tutmaya mı Almina? Moda okulunda ilk öğrettikleri şey, asil görünmek için çabalamanın insanı ne kadar ucuz gösterdiğidir. Bu elbise tam bir rüküşlük abidesi.
Ona acıyan gözlerle baktım. Yanından geçip giderken omzunun üzerinden fısıldadım: — Moda okuyorsun ama asaletin parayla satın alınamayacağını, kadifenin ağırlığını taşıyamayacak kadar zayıf olduğunu hâlâ öğrenememişsin Selen. Git biraz daha babanın parasını harca, belki vizyon satın alırsın.
Onu arkamda öfkeden köpürür halde bırakıp alt kattaki lavabolara yöneldim ama aşağıdakilerin önünde kuyruk vardı. Yoğunluktan kaçmak için üst kata, o sessiz koridora çıkan merdivenleri tırmandım. Üst kattaki boş lavaboya girip kapıyı kilitledim. Aynanın karşısına geçip akan kırmızı rujumu tazeledim, saçlarımı düzelttim. Derin bir nefes alıp kapıyı açtım ve dışarı çıktım.
Çıktığım an, sert bir göğse çarpmaktan son anda kurtuldum.
Karşımda Doğukan duruyordu.
Aşağıdaki kalabalıktan ve o yoğun ilgiden bunalmış, kimsenin olmadığı üst kattaki lavaboyu kullanmak için buraya çıkmıştı ama benim burada olduğumdan tamamen habersizdi. Beni gördüğü an mavi gözleri şaşkınlıkla kısıldı. Koridorun loş ışığı altında, ikimiz baş başa kalmıştık. Aşağıdaki müzik sesi buraya çok derinden geliyordu.
— Ne o Hakim Hanım? dedi, sesindeki o tehlikeli, alaycı tını geri gelmişti. Adımlarını bozmadı, aramızdaki mesafeyi kapatarak beni lavabonun kapısıyla kendi gövdesi arasına sıkıştırdı. — Aşağıdaki o büyük adalet alkışından sonra kaçacak yer mi aradın? Yoksa avukat arkadaşının ilgisi fazla mı boğucu geldi?
Sırtım kapıya yaslanırken başımı dikleştirdim, gözlerimi o yakıcı mavi gözlerine diktim: — Ben hiçbir şeyden kaçmam Doğukan. Hele ki senin o şişirilmiş egondan asla. Aşağıda aldığın o alkışlar seni kör etmiş olabilir ama unuttuğun bir şey var; senin o iyileştirdiğin kalplerin hükmünü, gün gelir ben yazarım.
Doğukan hafifçe gülümsedi, yüzü yüzüme o kadar yakındı ki, nemli saçlarından yayılan o erkeksi koku nefesimi kesti. Elini başımın hemen yanındaki kapıya yasladı, tamamen üzerime eğildi: — Benim iyileştirdiğim kalplere hüküm yazamazsın Almina... Çünkü o kalplerin nasıl attığını, ne zaman duracağını sadece ben bilirim. Tıpkı şu an... senin nabzının nasıl hızlandığını bildiğim gibi….

Bölümü nasıl buldunuzzz yorumları alalım🖤🌑

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

9okunma 3beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18