2. bölüm / 3
GECE2- KURAL İHLALİ
Bölümler 3Şu an: 2- KURAL İHLALİ
- 1 -1GECENİN AYDINLIĞI2.459 kelime
- 2 2- KURAL İHLALİ2.151 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 -3 İLK KIVILCIM6.049 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
"Nefret dediğimiz şey, bazen aşkın en tehlikeli başlangıcı olur."
⚡️🌑
İnsan bazen yok olmak ister; görünmemek, var olmamak ister ama yapamaz. Ne kadar uğraşırsa uğraşsın, hayat onu bir şekilde ortaya çıkarır. Bugün de o günlerden biriydi. Sadece bu lanet malikaneden sıyrılıp işime gitmek istemiştim ama olmadı. Hayat, ne olurdu iki yüzüme gülseydin be!
"Merhaba cici kardeş, benimle tanışmayacak mısın?"
Duyduğum sesle adımlarım yere çakıldı. Olduğum yerde onlara dönmek zorunda kaldım. Çetin’in sesini kulağımda hissettiğimde irkilerek ona döndüm. "Ne var?" dercesine ona öldürücü bakışlar atıyordum. Beni artık tanıdığı için bakışlarımı pek umursamıyordu.
"Bak bu Doğukan, Londra'dan yeni geldi. Tanışsanıza... Siz yeni gelen misafire böyle mi davranıyorsunuz? Ne ayıp! Aysel, şu kızına bir şey söyle," dedi.
Sinirden dişlerimi sıktığımı fark etmemiştim, ağzıma kan tadı gelince anladım. Kendimi hemen toparlayıp başımı kaldırdım. Öldürücü bakışlarım hepsinin üzerinde dolandı; en son Doğukan’a gelince gözlerimi ona diktim. O zaten bana bakıyordu...
Mavi gözleri önce orman yeşilini andıran gözlerimde, sonra bütün yüzümde, en son da dudaklarımda takılı kaldı. Beni süzüyordu salak. Onu umursamadan, "Misafiriniz beni ilgilendirmiyor, duruşmama geç kalıyorum. Sizle vaktimi harcayamam," deyip arkamı döndüm ve koşar adımlarla malikaneden çıktım.
Arabama doğru ilerledim. Kapısını açıp cübbemi ve çantamı yan koltuğa savurdum. Çok sinirlenmiştim, o adama tahammül edemiyordum; sinir bozucu piçin tekiydi. Normalde küfür etmeyi sevmem ama bu adam hak ediyordu. O malikaneye geldiğim günden beri o pis bakışlarını üzerimden çekmedi. Her gece kapımı kilitlemek zorunda kaldığım o iğrenç bakışlarına maruz kalmadan yaşayıp gitmeye çalıştım.
Gitmek istedim, hem de çoğu kez. Kaç kere kaçtığımı anlatamam; her seferinde beni bulup bu lanetli eve tıkıyorlardı. Kaç gece, kaç sabah o evin bodrumunda kaldığımı kimse bilmez. Kaç kere aç susuz kaldım, annem denilen o şeytandan dayak yedim, hatırlamıyorum. Polise gittim, işe yaramadı. "Kızım hasta, halüsinasyonlar görüyor, iyi değil," diyerek beni kaç kere hastaneye yatırdı anlatamam. İşte Aysel Kara böyle iğrenç bir insandı. En sonunda pes ettim; tabii onlar pes ettiğimi sandı ama hayır, ben pes etmem, edemem. Babam için... Ona asla ihanet edemem.
Adliyeye gelmiştim. Arabamı park edip koşarak içeri girdim, neredeyse geç kalıyordum. Adliyedeki arkadaşlarıma selam verip duruşmanın olduğu yöne ilerledim, cübbemi giydim ve salona girdim.
Mahkeme salonuna girdiğim anda herkes ayağa kalktı. Dosyayı elimin altına alıp yerime oturdum. Salondaki gergin hava saniyesinde hissediliyordu. Karşımda sanık Kadir, yanında avukatı Selma vardı. Diğer tarafta ise davacı kadın ve avukatı Altuğ oturuyordu.
Altuğ her zamanki gibi sakin görünüyordu. Kumral saçları düzgünce geriye atılmıştı, kahverengi gözleri dosyadaki sayfalarda geziniyordu. Adliyede adı sık duyulan avukatlardandı; kazanmayı seven biriydi.
Dosyayı açtım. "Duruşma başlamıştır."
Davacı kadın konuşmaya başladığında sesi titriyordu. Anlattıkları salondaki sessizliği daha da ağırlaştırıyordu: Psikolojik baskılar, tehditler, hakaretler...
Kadir aniden sinirle ayağa kalktı. "Yalan söylüyor!"
Bakışlarımı ona çevirdim. "Yerinizde oturun Sayın Kadir. Mahkeme düzenini bozmayın."
Selma hemen söze girdi: "Müvekkilim suçlamaları kabul etmiyor sayın hakim."
Tam cevap verecekken Altuğ ayağa kalktı. Sesi net ve sakindi: "Sayın hakim, sunmuş olduğumuz mesaj kayıtları ve uzman raporları dosyada açıkça mevcut." Salondaki herkes istemsizce ona dönüp baktı.
Selma sinirle itiraz etti: "İtiraz ediyorum!"
Hiç bekletmeden konuştum: "İtiraz reddedildi."
Kadir masaya yumruğunu vurdu. "Bu dava burada bitmeyecek!"
Dosyayı kapatıp ona baktım. "Mahkeme salonunda tehditvari konuşmalarınıza devam ederseniz bunun sonuçları olur Sayın Kadir." Salondaki sessizlik iyice ağırlaştı.
Karar dosyasını elime aldım. "Sunulan deliller, beyanlar ve raporlar doğrultusunda tarafların boşanmasına, davacı kadının korunmasına ve sanık Kadir hakkında hapis cezası uygulanmasına karar verilmiştir."
Kadir öfkeyle ayağa kalktı. "İtiraz edeceğim!"
Başımı hafifçe kaldırdım. "Elbette edebilirsiniz. Ancak mahkemenin kararı nettir." Ardından güvenliğe döndüm. "Sanığı çıkarın."
Görevliler Kadir'i salondan çıkarırken davacı kadın gözyaşlarını tutamadı. Altuğ ise sakin bir şekilde dosyalarını topladı. Ben de önümdeki dosyayı kapatırken mahkeme salonunda tekrar sessizlik hâkim oldu.
Eşyalarımı toplayıp salondan çıktım. Altuğ da hemen arkamdaydı. "İyi işti Almina," diyen sesini duyunca hemen arkamı döndüm. O benim en yakın arkadaşım, arkadaştan öte bir dostumdu. Onunla bu adliyede tanışmıştık üç sene önce. İlk başlarda birbirimizden pek haz etmesek de sonra hiç ayrılmadık; onu kardeşim gibi görüyorum. Aramızda bir yaş var, 27 yaşında, işini seven çok iyi bir avukat.
"Bir kahve içelim mi? Yorulmuşsundur," diye sordu. O anda telefonuma bir mesaj düştü:
"Almina akşam erken gel, aile yemeği yiyeceğiz. Çetin herkes burada olsun dedi, özellikle de Almina. (Gelmezsen ne olacağını biliyorsun!!)"
Yine yapıyordu, yine beni babamla tehdit ediyordu. Tabiki de onlara başımı eğmem ama sadece babam için dayanıyorum. Bekle beni baba, seni eninde sonunda bulacağım...
Altuğ'ya durumu izah ettim. O beni anlayan tek insandı, bir tek ona her şeyi anlatırdım; sadece o her şeyimi biliyordu.
Malikaneye iki saat önce gelmiştim. Kimsenin yüzünü görmek istemiyordum; sevmiyordum burayı, iliğimle kemiğimle nefret ediyordum buradan. Odamdaydım, müzik dinleyip bir yandan da hazırlanıyordum. Normalde özenmezdim ama onlara inat bugün hazırlanıyordum. Yine özensiz gelip masaya oturacağımı sanıyorlardı ama zorda olsa hazırlandım.
Üzerime bordo , omzu açık bir bluz giydim; altıma siyah bir etek geçirdim. Etek dizimin biraz üstündeydi, küçük bir yırtmacı vardı. Siyah, gür tutamlarımı tarayıp arkaya attım. Yüzüme az da olsa bir makyaj yaptım; yüzüm güzeldi, çok abartmaya gerek yoktu. Uzun çizmelerimi de giyip odadan çıktım.
Merdivenlere doğru ilerledim, o sırada o da karşı merdivenden iniyordu. Kısa bir an göz göze geldik. Beni görünce dudağının kenarı kıvrıldı, sessizce bir şeyler mırıldandı. Dudak okumayı bildiğim için ne söylediğini anlamıştım maalesef: "Merhaba cici kardeş." Lanet olsun, keşke bilmeseydim! Ona öldürücü bakışlar atmayı bırakıp hızlı adımlarla salondaki büyük masaya yöneldim.
Masanın en ucunda Çetin, sağında annem denen kadın, onun solunda Çetin'in kardeşi Ahmet, onun yanında karısı Fulya, kızları Asya ve oğlu Arda vardı. Kendilerinden pek haz etmesem de masaya doğru ilerledim. Asya bana doğru koşup sarıldı. Ona kızamıyordum, bu evde en masum oydu; 17 yaşındaydı, sarı saçları benim gibi beline uzanıyordu. Mavi gözleri, yuvarlak yüzü, küçük burnu ve dolgun dudakları vardı; çok sevimli biriydi. Bu evde Kara ailesinden bir tek onu seviyordum.
"Almina abla merhaba, seni özledim," dedi. Ben de ona bakıp başını okşadım. Annesi uyarır bir sesle, "Asya, gel şuraya!" diye bağırdı. Kız kendini hemen toparlayıp yerine geçti. Fulya denen kadın, en az annem denen kadın kadar sinsiydi.
Bana bakıp, "Sonunda teşrif edebildin Almina," diyen sesini duydum ama umursamadım. Masadaki bu sahte düzeni bozmaya hiç niyetim yokmuş gibi, sanki sıradan bir kafede boş bir tabure arıyormuşum rahatlığıyla hareket ettim.
Masanın başköşesinden tok ve emir kipi kokan bir ses yükseldi. Çetin, çatalını tabağın kenarına bırakıp o her zamanki otoriter bakışlarını üzerime dikti. "Geç kalmak bir alışkanlık haline gelmeye başladı Almina. Bu masanın kuralları olduğunu biliyorsun."
Yüzümde en ufak bir pişmanlık kırıntısı bile belirmeden, masadaki boş sandalyelerden birine doğru yürürken gözlerimi ona çevirdim. "Kurallarınız benim saatime uymuyor demek ki, Çetin Bey. Ben aç değilim zaten, sadece masayı eksik bırakmayayım dedim."
Annem denen o kadın, yani Aysel, hemen araya girerek sesini yükseltti; yüzündeki yapay kibarlık yerini öfkeye bırakmıştı. "Almina! Saygılı ol! Karşında kimin olduğunu unutuyorsun herhalde. Bu ne başıboşluk, ne biçim konuşuyorsun sen?"
Annemin o cırlak sesini duymazdan geldim, söyledikleri kulaklarımın pasını bile silmeye yetmiyordu. Tam o sırada masanın diğer ucundan, gerginliği daha da tırmandıracak o ses yükseldi. "Annene kulak versen iyi olur cici kız, burada kimse senin kaprislerini çekmek zorunda değil."
Lafa atlayan Arda’ydı. Ona doğru döndüğümde, o bilindik sert ve buyurgan çehresiyle karşılaştım. Arda, bu evdeki en tehlikeli tiplerden biriydi. Simsiyah, gür saçları alnına dökülüyor, kömür karası gözleri insana bakarken adeta içini okumaya çalışıyordu. Uzun boylu ve kalıplı cüssesiyle oturduğu sandalyeye bile sığmıyor gibiydi. Keskin çene hatları, çatık kaşları ve o hiç değişmeyen sinirli ifadesiyle masadaki herkes üzerinde bir baskı kuruyordu. Tıpkı şu an bana yaptığı gibi.
Ben tam ona ters bir cevap vermek için alan seçiyordum ki, salonun kapısı açıldı ve içeriye Doğukan ile Selen girdi. İki kardeş, ağır adımlarla masaya doğru yaklaştılar. Selen, orta boylarda, dalgalı kumral saçları omuzlarına dökülen bir kızdı. Kahverengi gözlerini doğrudan bana dikmişti; o gözlerdeki babasına çekmiş, kibirli ve hırslı ifadeyi tanımamak imkansızdı. Benden, yani varlığımdan nefret ettiği her halinden belliydi. Bakışlarındaki o soğuk pırıltıyla beni süzdükten sonra, abisi Doğukan’la birlikte gidip annem Aysel’in hemen yanındaki boş sandalyelere kuruldular. Üvey kardeş olmanın getirdiği o görünmez duvar, aramızda bir kez daha örülmüştü.
Onların bu gövde gösterisine ve masadaki o çiğ havaya karşılık dudaklarımda hafif, umursamaz bir tebessüm belirdi. Kimsenin ne düşündüğü, ne söylediği zerre umurumda değildi. Onlara inat, masanın en ucundaki, hepsinden en uzak sandalyeyi sertçe geriye çektim ve kendimden emin bir tavırla oturdum.
Masadaki o gergin sessizliği tamamen yok etmek ister gibi, cebimden telefonumu çıkardım. Kulaklığımın tekini kulağıma iliştirip keyifle bir şarkı açtım; fonda çalan ritimle birlikte, masadaki sahte bakışları izlemeye başladım. Hepsi bana ters bakışlar atıyordu, umursamadım; kulağımda çalan şarkı daha cazip geldi. Şebnem Ferah “Küllerinden “ çalıyordu, en sevdiğim şarkılardandı.
Masanın sarsıntısıyla irkilerek onlara döndüm. “Almina kes şu saygısızlığı, kendine gel! Şurada aile yemeği yiyoruz, edebini takın,” dedi Çetin.
"Edebimi sizden öğrenecek değilim," dedim ve kulaklığımı çıkarıp sertçe masaya koydum.
Hizmetçiler tek tek yemekleri servis ediyordu. Burada bir orduya yetecek yemek vardı ama hiçbirini canım çekmedi; israftan başka bir şey değildi. Canım sadece tatlı çekti. Tatlıları Hafize anne yapmıştı; burada Asya'dan sonra tek değer verdiğim oydu, kendi annemden daha fazla annelik yapmıştır bana.
Onları umursamadan Hafize anneye dönüp, "Hafize anne, bana oradan büyük bir dilim pasta verir misin?" dedim. Annem hemen araya girip, o her zamanki kibirli ses tonuyla hizmetçilerle aramızda mesafe olması gerektiğine dair bir şeyler geveledi durdu. Gözlerimi devirdim. "Onlar bana senden daha çok annelik yaptı yalnız," diyerek lafı tam ağzına tıktım.
Annemin yüzü asılırken aramıza giren Çetin’in sesi oldu. Doğukan’ın Londra’dan yeni geldiğini ve artık temelli burada yaşayacağını söyledi. Londra’da tıp eğitimi aldığını, buradaki kendi hastanelerinde çalışacağını anlatıp durdu, bir sürü şey geveledi. Normalde hiç umurumda olmazdı ama içimdeki merakı yenemedim. Bakışlarımı masanın diğer ucundaki Doğukan’a diktim ve soğuk bir sesle sordum: "Anlamıyorum, Londra gibi her açıdan mükemmel bir yeri bırakıp neden buraya, temelli döndün ki?"
Aslında bu yaptığı ülkemiz için gayet iyi ve gurur verici bir şeydi ama sırf ona gıcık olduğum ve buradaki varlığından rahatsız olduğum için bunu bilerek, iğneleyici bir tonda sormuştum.
Doğukan elindeki çatalı yavaşça tabağının kenarına bıraktı. Dudaklarında ukala bir tebessüm peydah olurken, gözlerini doğrudan benimkilere dikti ve o rahat tavrıyla cevap verdi: "Çünkü Almina, bazen insan ne kadar uzağa giderse gitsin, ait olduğu yerin cazibesine karşı koyamıyor. Hem orada her şey fazla düzenli ve sıkıcıydı. Buradaki... karmaşayı ve uslanmaz insanları özlemişim."
Bakışlarındaki o imalı ifade sinirimi bozmaya yetmişti bile. Bu saçma sohbete ve buradaki yapmacıklığa daha fazla dayanamayacaktım. Sandalyeyi gürültüyle geriye itip ayağa kalktım. "Sohbetinize doyum olmuyor ama bana müsaade," dedim gözlerimi masadakilerde gezdirerek. Sonra bakışlarımı doğrudan Çetin'e diktim: "Yemeğiniz bittiyse ben odama çıkıyorum, izninizle Çetin Bey." Cevap vermesini beklemeden arkamı döndüm.
"Çikolatalı pastamı odaya gönderin," dedim nazik bir sesle hizmetçilere. Sert adımlarla merdivenlerden yukarı tırmandım, bir an önce odama gidip uyumak istiyordum yoksa daha fazla dayanamazdım. Odamın kapısını sertçe kapatıp kilitledim. Kulaklığımı ve telefonumu yatağıma fırlattım. Kıyafetlerden hızlı bir şekilde kurtulmam gerekiyordu. Önce bir duş aldım, sonrasında rahat kıyafetler giyip yatağıma oturdum.
Bir anda kapı çaldı, Hafize annenin sesiydi. "Kızım ben geldim, sana en sevdiğin çikolatalı pastanı getirdim," diyordu. Sesini duyduğum anda yumuşacık oldum, hemen kapıyı açtım ve elindeki pastayı aldım. Ona sımsıkı sarıldım; bu malikanede beni anlayan tek kişi oydu.
"Duş mu aldın? Saçını neden kurutmadın, hasta olacaksın! Bu üstündekiler ne? İncecik atlet, bir de kısa şort... Bunlarla mı uyuyacaksın? Hasta olursun, giy üstüne bir şeyler," diyerek beni azarladı. Kızmasını seviyordum. Onu ikiletmeyip üstüme uzun bir hırka geçirdim. Uykulu olduğumu anlamış gibi yanağımdan öptü ve odadan çıktı. O kadına asla hayır diyemiyorum.
14 yaşında bu eve ilk adımımı attığımda, hepsinin gözlerinde bana karşı saf bir nefret görmüştüm. Bir tek Hafize anne bana öyle bakmadı. O cehennem gibi günlerde ne zaman aç kalsam yanıma o koştu, beni o doyurdu. Canım yandığında yaralarıma pansuman yaptı, hasta olduğumda başımda bekleyip bana baktı. Onun üzerimdeki hakkını asla ödeyemem.
18 yaşıma geldiğimde, bu evden ve bu lanet insanlardan kurtulabilmek için köpek gibi üniversite sınavına çalıştım. Geceyi gündüze kattığım o zorlu günlerde yanımda sadece yine o vardı. Ve sonunda başardım; üniversiteyi kazanmıştım. O gün, zincirlerimi kırdığımı ve buradan tamamen kurtulduğumu sanmıştım. Kendime ait, onlardan uzakta, bembeyaz ve yepyeni bir sayfa açacağımı düşünmüştüm.
Beş yıl boyunca tam da hayal ettiğim gibi yaşadım. Yurtta kalıyor, bir yandan okurken bir yandan da harçlığımı çıkarmak için ek işlerde deli gibi çalışıyordum. Kendi ayaklarımın üzerinde durmak beni gururlandırıyordu. Ama o kadın... O annem denen lanet kadın peşimi yine bırakmadı. Ben nereye gitsem, gölgem gibi arkamdan korumalarını gönderdi. Attığım her adımı izleterek beni o özgür hayatta bile görünmez bir parmaklığın arkasına mahkum etti. Randevularımdan iş görüşmelerime kadar her anımı zehirledi.
Aslında yine de kaçabilirdim. Buradan, onlardan kilometrelerce uzağa, izimi tamamen kaybettirebileceğim yerlere gitmeyi her şeyden çok istedim. Şu anda da gitme şansım var, evet. Arkama bile bakmadan çekip gidebilirim ama gidemem. Çünkü her şeyden önce, babamı bulmam gerek.
Onu bulmak için aramadığım sokak, sormadığım insan, kapısını aşındırmadığım polis kalmadı ama hiçbir yerde izine rastlayamadım. O lanet kadın, bana babamın öldüğünü söylediğinde dünyayı yaktım, yıktım ama o yalana asla inanmadım. Kalbim bana onun yaşadığını söylüyor ve ben o kalbe inanıyorum. İşte bu yüzden, nefret ettiğim bu malikanede tıkılıp kaldım. Ama öğreneceğim... Bu evde saklanan tüm kirli sırları tek tek gün yüzüne çıkaracağım. Çetin'i ve o kadını kendi ellerimle bitirene, babamı bulup buradan özgürlüğüme yürüyene kadar bu savaş bitmeyecek…
Evetttt ikinci bölüm sizlerle koşunnn iyi okumalarr 😌
Bölüm etkileşimi
