3. bölüm / 3
GAM-Hayata İşlenen İzler3-Müphem
Bölümler 3Şu an: 3-Müphem
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Hızımı alamadım bu bölümü de yazdım. Umarım seversiniz 🫶🏻
-
Eşref’in Gözünden
Bir hafta geçmişti.
Yedi gün. Yüz altmış sekiz saat. İnsan bazen bir haftanın ne kadar uzun olabileceğini ancak bir şeyini kaybettiğinde anlıyordu. Günler birbirinin içine karışıyor, geceler bitmek bilmiyor, saatler duvardaki yerlerinde ilerlese de insanın içindeki zaman olduğu yerde kalıyordu. Benim için de öyleydi. Takvim yaprakları eksiliyor, güneş her sabah yeniden doğuyor, insanlar işe yetişmek için sokaklarda telaşla koşuşturuyordu. Hayat, kızımın yokluğundan habersizmiş gibi devam ediyordu.
Oysa benim hayatım, Nil’in lunaparkta gözden kaybolduğu o gün durmuştu.
Sabahları gözlerimi açtığımda ilk işim yatağın yanındaki boşluğa bakmak olmuştu. Elimi uzatsam saçlarını okşayabilecekmişim, uykusunda yüzünü buruşturup bana kızacakmış gibi geliyordu. Bazen evin içinde küçük ayak sesleri duyduğumu sanıyor, başımı kapıya çeviriyordum. Ardından sessizlik çöküyordu üzerime. İnsan aklının kendisine oynadığı oyunlara bir süre sonra alışır mıydı, bilmiyordum. Bildiğim tek şey, her seferinde aynı yerimden kırıldığımdı.
O sabah da erkenden uyandım. Henüz hava tam aydınlanmamıştı. Perdelerin arasından sızan solgun ışık, odamızın duvarlarına ince bir çizgi hâlinde düşüyordu. Yasemin yanımda uyuyordu ama uykusu huzurlu değildi. Kaşlarının arasındaki çizgi derinleşmiş, elleri yorganın üzerinde birbirine kenetlenmişti. Son günlerde geceleri sık sık uyanıyor, Nil’in adını sayıklıyor, sonra da kızımızın odasına gidip saatlerce yatağının başında oturuyordu.
Saçlarının arasına karışan birkaç beyaz tel gözüme ilişti. Onları daha önce de görmüştüm elbette ama şimdi her biri gözüme ayrı batıyordu. Bir haftada yaşlanmış gibiydi karım. Benim de ondan pek farklı olduğumu sanmıyordum.
Yavaşça yataktan kalktım. Üzerime bir gömlek geçirip odadan çıktığımda koridorun sonundaki kapının aralık olduğunu fark ettim. Nil’in odasıydı.
Kapıyı biraz daha ittim.
Yatağı her zamanki gibi düzenliydi. Pembe yastığı başucunda duruyor, küçük tavşanlı battaniyesi yatağın üzerine serili bekliyordu. Komodinin üzerinde yarısı içilmiş su bardağı, duvara asılı rengârenk çizimleri ve bir türlü tamamlamadığı boyama kitabı vardı. Odanın içinde hâlâ ona ait bir şeyler, belki de kokusundan kalan belli belirsiz bir iz vardı. İçeriye her girdiğimde onu birazdan kapıdan girecekmiş gibi bekliyordum.
Yatağının kenarına oturdum. Küçük yastığını elime alıp avuçlarımın arasında tuttum.
“Baban seni bulacak, kuzum,” diye fısıldadım. “Söz verdim sana.”
Söz vermek kolaydı. Bir babanın kızına verdiği sözü tutabilmesi için bazen dünyanın karşısına dikilmesi gerekirdi. Ben de dikilecektim. Karşıma kim çıkarsa çıksın, hangi kapıyı çalmam gerekirse gereksin, kızımı bulmadan durmayacaktım.
Koridordan gelen ayak sesleriyle başımı kaldırdım. Kapıda Barslan duruyordu. Üzerinde pijamaları vardı, saçları uykudan dağılmıştı. Dokuz yaşındaki oğlum son bir haftada olduğundan daha büyük görünmeye başlamıştı. Çocukların bazı şeyleri anlamadığını düşünürdük. Oysa bazen her şeyi anlıyor, yalnızca anlayamadıkları kadarını soramıyorlardı.
“Baba?”
“Gel oğlum.”
Yanıma gelip oturdu. Bir süre hiçbir şey söylemeden odanın içine baktı. Sonra gözlerini bana çevirdi.
“Bugün de Nil’i aramaya gidecek misin?”
Elimi omzuna koydum.
“Gideceğim. Hem de dün olduğundan daha çok arayacağım.”
“Peki, onu bulabilecek misin?”
Sorusundaki tereddüt, içimde bir yere dokundu. Ona her şeyi açıkça anlatmak istiyordum. Bulacağımızı, kardeşinin bir yerlerde güvende olduğunu, birazdan kapıdan içeri girip her zamanki gibi kendisini rahatsız edeceğini söylemek istiyordum. Fakat bir babanın en zor sınavlarından biri de çocuklarına umut verirken onlara yalan söylememeyi öğrenmekti.
“Bulmak için elimden gelen her şeyi yapıyorum, Barslan.” Yüzünü kendime çevirdim. “Sen de biliyorsun, değil mi? Baban kolay kolay pes etmez.”
Dudaklarını birbirine bastırdı. Bir şey söyleyecekmiş gibi oldu, sonra vazgeçti.
“Ben o gün elini tutsaydım belki kaybolmazdı.”
Kaşlarımı çattım.
“Bunu bir daha söylemeni istemiyorum.”
“ama…”
“Barslan.” Sesimi yumuşattım, elini tuttum. “Kardeşinin kaybolması senin suçun değil. Sen çocuksun. Onu korumak senin görevin değildi. Onun da, senin de güvende olmanız benim görevim. Anladın mı beni?”
Gözleri doldu ama ağlamamak için başını öne eğdi. Onu kendime çekip sarıldım. Birkaç saniye sonra kollarını belime doladı. O küçücük kolların içindeki sıkılığı hissettiğimde, çocukların bazen teselli edilmekten çok birinin de kendileriyle birlikte üzülmesine ihtiyaç duyduğunu anladım.
“Nil gelince ona kızacağım,” dedi göğsüme yaslanmış hâlde.
İstemeden gülümsedim.
“Öyle mi?”
“Evet. Hem de çok kızacağım.”
“Peki, neden kızacakmışsın bakalım?”
“Bizi çok korkuttu. Bir de oyuncak ayımı alıp geri vermedi.”
Başını kaldırıp bana baktı. Gözlerinde küçücük bir parıltı belirmişti. Nil’in gerçekten döneceğine inanmak istiyordu. Belki de oyuncak ayı bahanesiyle kardeşinin yokluğuna bir sınır çiziyor, onu yeniden hayatlarının içine yerleştirmeye çalışıyordu.
“Tamam,” dedim, saçlarını karıştırarak. “Ama önce onu bulalım. Sonra ikiniz hesaplaşırsınız.”
Tam o sırada kapının arkasından daha küçük, çekingen bir ses duyuldu.
“Baba?”
Demir Eren’di. Kapının kenarından başını uzatmış, bir eliyle pijamasının kolunu tutuyordu. Ağabeyine göre daha ürkekti. Korktuğunda içine kapanır, canı yandığında bile çoğu zaman söylemezdi. Son günlerde geceleri odasına gittiğimde uyuyor gibi yaparken buluyordum onu. Belli ki benim de onun da uyuyamadığımızı biliyordu.
Kollarımı açtım.
“Gel bakalım, benim aslanım.”
Koşarak yanıma geldi. Onu kucağıma aldığımda başını boynuma gömdü.
“Nil bugün gelecek mi?”
Bu kez boğazımdaki düğümü yutkunarak bastırdım. İki oğlum da yüzüme bakıyordu. Birinin gözlerinde kendini suçlayan bir çocuk, diğerinin gözlerinde korkusunu saklamaya çalışan bir çocuk vardı.
“Bilmiyorum oğlum,” dedim dürüstçe. “Ama bugün de onu arayacağım. Yarın da arayacağım. Onu bulana kadar her gün arayacağım.”
Demir Eren küçük parmaklarıyla gömleğimi kavradı.
“Ben gece onu rüyamda gördüm. Bana sarıldı.”
Gözlerimi bir an kapattım. Keşke rüyalarımızın kapısını açıp sevdiklerimizi oradan çıkarabilseydik.
“Belki de seni çok özlediği içindir,” dedim. “Sen de onu çok özlüyorsun, değil mi?”
Başını salladı.
“Ben ona kendi çikolatalarımı vereceğim. Bir daha benimkileri istemese bile.”
Barslan hemen araya girdi.
“Nil zaten senin çikolatalarını hep alıyor.”
“Almıyor!”
“Geçen gün aldın demiştin.”
“Çünkü o benim kardeşim!”
İkisinin bu küçük tartışması karşısında yüzümde belli belirsiz bir gülümseme oluştu. Bir anlığına evimiz eski hâline dönmüş gibiydi. Nil’in araya girip ikisine birden bağırmasını, sonra da hiçbir şey olmamış gibi yanıma sokulmasını bekledim. Fakat odanın kapısı kapalıydı ve küçük kızım hâlâ yanımızda değildi.
İki oğlumu da kendime çekip öptüm.
“Haydi, yüzünüzü yıkayın. Kahvaltıya inelim. Anneniz birazdan bizi bekler.”
Yasemin mutfakta kahvaltı hazırlıyordu. Masaya dört kişilik tabak koymuştu. Nil’in sandalyesi boştu. Önündeki küçük tabak da her zamanki yerindeydi.
Bir süre kapının yanında durup onu izledim. Saçlarını ensesinde toplamış, ekmeği keserken dalıp gitmişti. Bıçağı elinde tutuyor ama ne yaptığının farkında değilmiş gibiydi.
“Günaydın, güzelim,” dedim yanına yaklaşarak.
Başını kaldırıp bana baktı. Gülümsemeye çalıştı.
“Günaydın.”
Yanağına bir öpücük kondurdum. Belinden sarılıp kendime çektim. Bir anlığına bana yaslandı, gözlerini kapattı. Sonra sanki kendisini toparlaması gerekiyormuş gibi geri çekilip tabağa uzandı.
“Çocuklara bir şeyler hazırladım. Sen de otur, soğumadan ye.”
“Önce sen otur.”
“Eşref…”
“Yasemin, bir sabah da dediğimi yap. Gel, otur yanıma.”
Bana yorgun bir bakış attı ama sonunda karşıma oturdu. Masanın üzerindeki çaydanlık fokurdayarak ses çıkarıyordu. Pencerenin önündeki saksıda duran çiçeklerin yaprakları güneş ışığında parlıyordu. Evimizin içindeki her şey yerli yerindeydi. Yalnızca bizim dünyamızın ortasında kocaman bir eksik vardı.
Demir Eren ekmeğinin kenarını koparırken annesine döndü.
“Anne, Nil gelince ona çikolata alacak mıyız?”
Yasemin’in elindeki çay kaşığı tabağa hafifçe çarptı.
“Alacağız kuzum,” dedi, sesini olabildiğince neşeli tutarak. “Hem de istediği kadar.”
Barslan başını kaldırdı.
“Baba bulacak onu.”
Yasemin’in gözleri bana döndü. O bakışta hem bana duyduğu güven hem de benden saklamaya çalıştığı korku vardı.
Elimi masanın üzerinden uzatıp elini tuttum.
“Bulacağım,” dedim.
Kahvaltı boyunca çocuklarla ilgilenmeye çalıştık. Barslan okulda o gün bir sınavı olduğunu söyledi, Demir Eren ise öğretmeninin verdiği resmi tamamlayamadığından yakındı. Onları dinledim, sorular sordum, bazen güldüm. Bir baba olarak yapmam gereken şeyleri yapmaya çalışıyordum. Çünkü kızımı ararken diğer iki çocuğumu da kaybetmeye hakkım yoktu.
Çocuklar odalarına çıktığında Yasemin yanıma geldi. Bir süre karşımdaki sandalyeye oturup parmaklarıyla yüzüğünü çevirdi.
“Dün gece Nil’i gördüm,” dedi.
Başımı kaldırdım.
“Rüyanda mı?”
“Kapıdan içeri girdi. Üzerinde o sarı elbisesi vardı, hani çok sevdiği…” Sesi titredi. “Bana koştu, boynuma sarıldı. Ben de ona sarıldım. Öyle sıkı sarıldım ki bir daha bırakmayacağımı düşündüm.”
Elimi uzatıp dizinin üzerine koydum.
“Bir gün gerçekten sarılacaksın.”
“Ya bulamazsak, Eşref?”
Soruyu o kadar kısık sesle sormuştu ki, sanki cevabın evin duvarlarına çarpıp çocuklara ulaşmasından korkuyordu.
Sandalyemi ona yaklaştırdım.
“Bana bak.”
Başını kaldırdı.
“Ben de korkuyorum,” dedim. “Her sabah uyandığımda, her telefon çaldığında, her kapı açıldığında korkuyorum. Ama korktuğum için oturup bekleyemem. Nil bizim kızımız. Onu bulmak için ne gerekiyorsa yapacağım.”
Gözlerinden yaşlar süzüldü.
“Ben onu koruyamadım.”
“Hayır.” İki elini avuçlarımın içine aldım. “Bunu kendine yapma. O gün orada hepimiz vardık. Kimse kızımızın başına böyle bir şey geleceğini düşünemezdi. Sen onun annesisin, Yasemin. Onu sevdiğin için kendini suçlama.”
“Ben sadece eve dönmesini istiyorum.”
“Ben de.”
Alnına bir öpücük kondurdum. Bir süre öylece kaldık. Ona söyleyemediğim çok şey vardı. Öfkem, çaresizliğim, aklımın bir köşesinde büyümeye başlayan sorular… Hepsini bir kenara bırakıp karıma sarıldım. Çünkü o an benden güçlü olmamı değil, yanında olmamı istiyordu.
Biraz sonra ayağa kalktım, ceketimi aldım.
“Bugün lunaparka tekrar gideceğim. Görüntüleri yeniden inceleyeceğim. Oradaki çalışanlarla da konuşacağım.”
Yasemin de ayağa kalktı.
“Ben de geleyim.”
“Bugün burada kal. Çocuklar seni istiyor. Bir gelişme olursa seni hemen ararım.”
Dudaklarını araladı ama itiraz etmedi. Kapıya yöneldiğimde arkamdan seslendi.
“Eşref?”
Döndüm.
“Onu bulduğunda… önce bana getir.”
Yüzümdeki bütün ifadeyi bir anlığına kaybettim. Sonra başımı salladım.
“İlk sana getireceğim.”
Lunaparka vardığımda sabah kalabalığı henüz başlamamıştı. Renkli ışıkların bir kısmı sönüktü, dönme dolabın metal iskeleti gökyüzüne doğru yükseliyor, uzaktan birkaç görevlinin konuşmaları duyuluyordu. Bir hafta önce burası çocuk kahkahalarıyla doluydu. Şimdi aynı yerde yürürken her köşe başında kızımın izini arıyordum.
Beni karşılayan işletme müdürü, yüzüme bakarken ne söyleyeceğini bilemeyen bir adamın tedirginliğini taşıyordu.
“Eşref Bey, tekrar hoş geldiniz. Elimizden geleni yaptığımızı bilmenizi isterim.”
“Bunu daha önce de söylediniz.” Sesimi yükseltmedim ama sözlerimin ağırlığını hissetmesini istedim. “Ben buraya ne duymak istediğimi öğrenmeye gelmedim. Ne gördüğünüzü öğrenmeye geldim. Arada fark var.”
Adam başını salladı.
“Tabii efendim.”
Beni güvenlik odasına götürdü. Küçük odada monitörler yan yana dizilmişti. Bir sandalyeye oturup kayıtların yeniden açılmasını istedim. Kızımın kaybolduğu günü baştan sona izledim. Giriş kapıları, bilet gişeleri, oyuncakların çevresi, yiyecek tezgâhları… Her görüntüyü dikkatle inceledim.
İnsan bir kez birini kaybettiğinde, daha önce önemsiz görünen ayrıntılar birden hayatının en önemli meselesine dönüşüyordu. Birinin başını çevirmesi, bir aracın birkaç dakika beklemesi, kalabalığın arasından geçen yabancı bir yüz… Hepsine takılıp kalıyordum.
“Şu kısmı geri sarın,” dedim bir süre sonra.
Görevli görüntüyü geri aldı.
Ekranda birkaç çalışan, lunaparkın yan tarafındaki geçide doğru ilerliyordu. Aralarından biri başını kaldırıp güvenlik kamerasının bulunduğu yere baktıktan sonra hızla yürümeye devam etti.
“Bu adam kim?”
İşletme müdürü ekrana yaklaştı.
“Sanırım bakım ekibindendi.”
“Sanırım değil. Adını öğrenin.”
Görevli kayıtları kontrol ederken ben de görüntüyü izlemeyi sürdürdüm. Adamın yüzü net seçilmiyordu. Kayıt açısı kötüydü, görüntünün bir kısmı da gölgede kalıyordu. Yine de onu bir kez daha görmek istedim. Belki de bir şey yakalayabileceğimi düşünüyordum.
“Eşref Bey,” dedi müdür bir süre sonra, “bu personel olaydan birkaç gün sonra işten ayrılmış.”
Başımı yavaşça ona çevirdim.
“Ne zaman ayrılmış?”
“Tam tarihini dosyalardan kontrol etmemiz gerekiyor.”
“Edin. İşe girişinden ayrıldığı güne kadar bütün bilgilerini istiyorum. Kimlerle çalışmış, vardiyaları neymiş, o gün nerede bulunmuş… Hepsini.”
Adam aceleyle not almaya başladı.
“Bir de o gün buraya giren çıkan araçların kayıtlarını tekrar kontrol edin. Çalışanların kullandığı araçlar da dâhil. Bir şey bulamazsanız yeniden kontrol edin.”
Güvenlik odasından çıktığımda lunaparkın ortasında bir süre durdum. Çocukların kahkahalarını duymak için başımı çevirdim ama ortalık sessizdi. Nil’in burada bir yerlerde ağladığını, beni çağırdığını düşünmeden edemiyordum. Oysa aradan bir hafta geçmişti ve ben hâlâ kızımın nerede olduğunu bilmiyordum.
Telefonumu çıkarıp Murat’ı aradım.
“Eşref Bey?”
“Lunapark çalışanlarıyla ilgili araştırma yapmanı istiyorum. Özellikle olaydan birkaç gün sonra işten ayrılan bir personel var. Adını ve adresini bul. O günkü vardiyasını, görüştüğü insanları, mümkünse son günlerdeki hareketlerini öğren.”
“Anlaşıldı. Başka bir şey var mı?”
“Var. Yakındaki işletmelerin kamera kayıtlarını da araştır. Lunaparkın kendi kameraları yeterli değil. Çıkış yollarına, otoparklara ve çevredeki dükkânlara bakın. O gün orada bulunan şüpheli bir araç var mı, öğrenmek istiyorum.”
Murat kısa bir sessizliğin ardından, “Bu işin peşini bırakmayacağız,” dedi.
“Bırakmayacağız,” diye tekrarladım. “Ama kimseyi uyandırmadan ilerleyin. Birinin bu işte parmağı varsa erken haber almasını istemiyorum.”
Telefonu kapattım. Bir süre daha çevreyi inceledikten sonra arabaya bindim. Kızımı bulmak için yalnızca lunaparkın kapılarını değil, gerektiğinde karşıma çıkacak bütün kapıları açtıracaktım.
Şirkete döndüğümde öğleden sonra olmuştu. Masamın üzerinde bekleyen dosyalar birikmişti. Telefonlar, toplantılar, imzalanması gereken belgeler… Dışarıdaki hayat, benden her zamanki Eşref olmamı bekliyordu. İşini bilen, sözü dinlenen, verdiği karardan kolay kolay dönmeyen adamı.
Fakat masamın karşısındaki koltuğa oturduğumda gözüm ilk olarak dosyalara değil, çekmecenin üzerinde duran küçük fotoğrafa kaydı. Nil’in doğum gününde çekilmişti. Üzerinde beyaz bir elbise vardı, saçlarına taktığımız tokayı çıkarmaya çalışıyor, bana da kızgın kızgın bakıyordu. Fotoğrafı çekmeden önce pastanın üzerindeki kremayı parmağıyla alıp burnuma sürmüştü. Ben de onu yakalayıp kucağıma oturtmuş, ikimiz kahkahalarla gülmüştük.
Fotoğrafı elime aldım.
“Bir daha yap bakalım,” diye mırıldandım. “Bir daha burnuma krema sür de göreyim.”
Odanın sessizliği sözlerimi yuttu.
Fotoğrafı yerine bırakıp dosyaları önüme çektim. Bir süre sonra Murat yeniden aradı.
“Bir isim bulduk,” dedi. “İşten ayrılan personelin adı Cemal. Şu anki adresini araştırıyoruz. Fakat olay günüyle ilgili elimizde henüz kesin bir şey yok.”
“Cemal’in kimlerle görüştüğünü de öğren. Ailesi, arkadaşları, işten ayrıldıktan sonra gittiği yerler… Ne bulursan haber ver.”
“Peki. Bir şey daha var. Personelin bir kısmı, o gün lunaparkın çevresinde yabancı bir araç gördüklerini söylüyor. Ancak aracın markasını ya da plakasını hatırlayan yok. Şimdilik yalnızca bir ifade.”
Sandalyeme yaslandım. Bu, aradığım cevap değildi ama üzerinde durmaya değer bir ayrıntıydı.
“İfadeyi veren herkesle ayrı ayrı konuş. Birbirlerinden etkilenmesinler. Araçla ilgili bir şey hatırlayan çıkarsa bana bildir.”
“Anlaşıldı.”
Telefonu kapattıktan sonra bir süre düşüncelere daldım. Bunca insanın arasından kızımın seçilmiş olması, rastlantı ihtimalini aklımdan uzaklaştırıyordu. Fakat bir ihtimalin insanın aklına gelmesi, onu gerçek yapmazdı. Elimde kanıt yoktu. Öfkemin beni yanlış bir kapıya yönlendirmesine izin veremezdim.
Yıllardır iş dünyasında öğrendiğim bir şey vardı: Bazen en büyük hata, cevabı bulmak için acele etmekti. Önce doğru soruyu sormak gerekirdi.
Benim sorum ise hâlâ aynıydı.
Kızımı kim, neden almıştı?
Eve döndüğümde hava kararmıştı. Kapıyı açar açmaz mutfaktan gelen yemek kokusu ve çocukların sesiyle karşılaştım. Bir anlığına omuzlarımdaki ağırlığı kapının dışında bırakmak istedim.
Demir Eren beni görür görmez koşarak yanıma geldi.
“Baba, geldin!”
Onu kucağıma aldım.
“Geldim benim oğlum. Ne yaptın bakalım bugün?”
“Resmimi bitirdim. Bir de anneyle kek yaptık.”
“Öyle mi? Bana da kaldı mı?”
“Biraz kaldı ama Barslan çok yedi.”
Arkamdan gelen sesle başımı çevirdim.
“Yalan söylüyor, baba. Kendisi de yedi.”
“İkiniz de yemişsiniz demek.” Demir Eren’i yere indirip Barslan’ın saçlarını karıştırdım. “Peki, bana bir dilim ayırdınız mı?”
Barslan omuz silkti.
“Belki.”
“Belki mi? Benim evimde bana kek ayırmayan mı var?”
İkisi birden gülmeye başladı. Ben de onlara katıldım. Gülüşleri evin içinde yankılanırken, bir haftadır ilk kez içimdeki düğümün gevşediğini hissettim. Acım geçmemişti, geçmeyecekti de. Ama çocuklarımın yanında hâlâ babaları olabiliyordum. Onların benden beklediği şey kusursuz olmam değil, yanlarında durmamdı.
Yasemin salondan çıktı. Elinde bir tabak vardı.
“Geldin mi?” dedi.
Yanına gidip yanağından öptüm.
“Geldim. Sen nasılsın?”
“İyiyim.” Sonra yüzüme biraz daha dikkatli baktı. “Yalan söylüyorsun, değil mi?”
Gülümsemeye çalıştım.
“Sen de bana yalan söylüyorsun.”
Başını eğip hafifçe güldü. Elini tuttum, parmaklarını avucumun içine aldım.
“Bugün bir şey buldun mu?”
“Kesin bir şey yok. Bir çalışan olaydan birkaç gün sonra işten ayrılmış. Onunla ilgili araştırma yapıyoruz. Bir de çevredeki araç kayıtlarını inceliyoruz.”
“Yani hâlâ bilmiyoruz.”
“Henüz bilmiyoruz,” dedim. “Ama araştırıyoruz.”
Yasemin başını omzuma yasladı. Bir süre konuşmadık. Salondan oğullarımızın tartışması geliyordu. Barslan, Demir Eren’in yaptığı resmi görmek istiyor, Demir Eren de izin vermiyordu. Yasemin gözlerini kapattı.
“Bazen seslerini duyunca üçü de evdeymiş gibi geliyor.”
Boğazım düğümlendi. Başımı saçlarına yasladım.
“Üçü de evde olacak,” dedim. “Nil de gelecek. Bu evin eksik kalmasına izin vermeyeceğim.”
O gece çocukları yatırırken her birine ayrı ayrı sarıldım. Demir Eren benden masal anlatmamı istedi. Her zamanki masalımızı anlattım. Ormanda yolunu kaybeden küçük bir kuşun, yuvasını bulana kadar karşılaştığı bütün zorlukları nasıl aştığını… Hikâyenin sonuna geldiğimde Demir Eren çoktan uyumuştu. Barslan ise yatağının içinde gözlerini açık tutuyordu.
“Baba?”
“Efendim oğlum?”
“Nil bizi unutmaz, değil mi?”
Bir süre yüzüne baktım. Bu soru, gün boyunca duyduğum bütün sorulardan daha ağırdı.
“Hayır,” dedim, elimi saçlarının üzerinde gezdirerek. “Siz onun ailesisiniz. İnsan ailesini unutmaz.”
Bunu söylerken kendi sesime tutunuyordum. Çünkü bilmediğim bir şeyin sözünü veriyor, ama oğlumun o gece huzurla uyuyabilmesi için elimden geleni yapıyordum.
Barslan gözlerini kapattı. Ben de alnını öpüp odadan çıktım.
Çalışma odama geçtiğimde ev sessizliğe bürünmüştü. Masanın üzerindeki dosyaları yeniden açtım. Fotoğraflar, ifadeler, kayıt saatleri ve isimler önümde sıralanıyordu. Her ayrıntıyı tek tek not ettim. Birbirine uymayan noktaların altını çizdim, eksik kalan bilgileri işaretledim. Saat ilerledikçe gözlerim yoruluyor, zihnim aynı soruların çevresinde dönüp duruyordu.
Sonunda elim yine Nil’in fotoğrafına gitti.
Küçük kızım, fotoğrafta kahkahalarla gülüyordu. Başını yana eğmiş, gözlerini kısarak kameraya bakmıştı. Onu son gördüğümde de bana böyle gülümsemiş miydi? Hatırlamaya çalıştım. O günün ayrıntılarını defalarca zihnimde canlandırmıştım. Keşke elini biraz daha sıkı tutsaydım. Keşke gözümün önünden bir an bile ayırmasaydım. Keşke…
Fakat keşkelere sığınarak hiçbir yere varamazdım.
Fotoğrafı dikkatle masanın üzerine bıraktım ve önüme yeni bir sayfa çektim. Üstüne büyük harflerle tek bir cümle yazdım:
Nil’i gören herkes bulunacak. O gün orada olan hiç kimse gözden kaçmayacak.
Kalemimi bıraktım. Dışarıda gece derinleşiyordu. Evimin üst katında karım ve çocuklarım uyuyordu, kızımın odasıysa hâlâ boştu.
Ben o gece de uyumadım.
Çünkü bir baba, kızının nerede olduğunu bilmeden başını yastığa rahatça koyamazdı.
-
Dağhan kapıyı açıp içeri girdiğinde Eşref, başını kaldırmadan önündeki dosyayı incelemeye devam ediyordu. Masanın üzeri kâğıtlarla doluydu. Birkaç gündür aynı görüntüler tekrar tekrar incelenmiş, aynı isimler farklı kişiler tarafından sorgulanmış, buna rağmen Nil’in nerede olduğuna dair elle tutulur tek bir bilgiye ulaşılamamıştı.
Dağhan elindeki kahveyi masaya bıraktı.
“Bir şey yedin mi?”
Eşref, önündeki sayfayı çevirdi.
“Yedim.”
“Neyi?”
Kalemi elinde durdu. Birkaç saniye sonra başını kaldırıp arkadaşına baktı.
“Sen de annem gibi başlama.”
“Annen haklı kadınmış demek ki.”
Dağhan’ın sesinde alaydan çok alışılmış bir yakınlık vardı. Eşref’in karşısındaki koltuğa oturdu, masanın üzerinde duran diğer kahveye uzandı. Eşref bir şey söylemeden onu izledi.
“Onu bana mı getirdin?” diye sordu.
Dağhan bardağı elinde durdurdu.
“Hayır, kendime. Seninkini de yolda içerim diye düşünmüştüm ama buraya gelince vazgeçtim.”
Eşref ilk kez belli belirsiz gülümsedi. Dağhan da üstelemedi. Kahvesinden bir yudum alıp odanın içindeki sessizliğe eşlik etti.
Bir süre sonra masanın köşesindeki fotoğrafı fark etti. Nil’in küçük yüzü, çerçevenin içinden onlara bakıyordu. Dağhan fotoğrafı eline almadı, yalnızca gözlerini üzerinde gezdirdi.
“Yasemin nasıl?” diye sordu.
Eşref’in yüzündeki ifade değişti.
“İyi değil. Belli etmemeye çalışıyor ama geceleri uyuyamıyor. Çocuklar bir şey sorduğunda ne diyeceğini bilemiyor.”
Dağhan başını eğdi. Bu kez hemen cevap vermedi. Eşref’in karşısında otururken söyleyebileceği pek çok şey vardı ama hiçbirinin onların yaşadığı boşluğu doldurmayacağını biliyordu.
“Dün akşam arayacaktım seni,” dedi sonunda. “Sonra saat geç olmuştu. Rahatsız etmek istemedim.”
“Arasaydın keşke.”
“Ararım diye düşündüm, sonra senin yine bir yerlerde Nil’i aradığını tahmin ettim.”
Eşref yorgun bir nefes verdi.
“Başka ne yapabilirim ki?”
Dağhan, arkadaşının gözlerine baktı. Eşref’in kendisini güçlü tutmaya çalıştığını görebiliyordu. Fakat insanın gücü de bir yere kadardı. Üstelik Eşref, çevresindeki herkesi ayakta tutmaya çalışırken kendi yorgunluğunu görmezden geliyordu.
“Bilmiyorum,” dedi Dağhan. “Ama tek başına kalma. Bir şeye ihtiyacın olursa beni ara. Saatin kaç olduğunun bir önemi yok.”
Eşref bir süre ona baktıktan sonra başını salladı.
“Biliyorum.”
Bu iki kelimenin arasında yılların alışkanlığı vardı. Eşref, Dağhan’a teşekkür etmek zorunda hissetmiyordu kendisini. Dağhan da arkadaşının yanında bulunmak için bir karşılık beklemiyordu. En azından Eşref’in bildiği buydu.
Dağhan masadaki dosyalara göz attı.
“Yeni bir şey var mı?”
“Lunaparkta çalışan bir adamın olaydan birkaç gün sonra işten ayrıldığını öğrendik. Murat araştırıyor. Bir de vardiya değişikliği meselesi var.”
“Adamın kim olduğunu biliyor musunuz?”
“Cemal. Şimdilik elimizdeki tek şey bu.”
Dağhan dosyaya biraz daha yaklaştı. İsimleri ve tarihleri gözden geçirdi, ardından kâğıdı yerine bıraktı.
“Umarım bir şey çıkar.”
“Ben de.”
Eşref sandalyesinde geriye yaslandı. Bir an için gözlerini kapatıp alnını ovuşturdu. Dağhan bunu fark edince ayağa kalktı, ceketini düzeltti.
“Haydi, kalk.”
Eşref gözlerini açtı.
“Nereye?”
“Eve gideceksin. Yasemin seni bekliyordur. Çocukları da günlerdir doğru düzgün göremiyorsun.”
“Birazdan Murat’la konuşacağım.”
“Konuş. Sonra eve gidersin. Ben de seninle geliyorum.”
Eşref itiraz edecek gibi oldu ama Dağhan devam etti.
“Yasemin’e uğrarım, çocukları görürüm. Hem seninle biraz otururuz. Her akşam bu odada sabahlaman bir şeyi değiştirmiyor.”
Eşref’in bakışları yeniden fotoğrafa kaydı. Söyleyecek bir şey bulamadı. Çünkü Dağhan’ın haksız olmadığını biliyordu.
“Peki,” dedi sonunda. “Ama önce şu dosyaları toparlayayım.”
Dağhan yeniden koltuğa oturdu.
“Tamam. Acelemiz yok.”
Arkadaşının yanında sessizce beklemeye başladı. Eşref dosyaları düzenlerken ona yardım etti, arada birkaç ayrıntı hakkında soru sordu. Konuştukları şeyler sıradandı. Birlikte geçirdikleri yıllar boyunca kaç kez aynı masada oturmuş, kaç kez birbirlerinin işlerini kolaylaştırmışlardı? Bu yüzden Dağhan’ın orada bulunması Eşref’e yabancı gelmiyordu.
Bir süre sonra birlikte odadan çıktılar.
Eşref, dostunun kendisiyle gelmesinden memnundu. En azından eve vardığında bütün sorulara tek başına cevap vermek zorunda kalmayacaktı. Dağhan ise yanında yürürken telefonunun ekranına düşen bildirimi gördü. Ekrana yalnızca bir an baktı, sonra telefonu cebine koydu.
Yüzünde hiçbir değişiklik olmadı.
Eşref de bunu fark etmedi.
Çünkü insan, en çok güvendiği kişinin sessizliğinde bile kendisine ait bir huzur bulabiliyordu. Eşref için Dağhan, yıllardır hayatında olan, ailesini tanıyan ve en zor gününde yanında duran adamdı.
Henüz bilmiyordu ki bazen bir insanın size en yakın olduğu yer, ondan şüphelenmenizi en çok zorlaştıran yerdi.
-
🤭🤭
Bölüm etkileşimi
