2. bölüm / 3
Freya'nın Tevrat'ı2.bölüm
Bölümler 3Şu an: 2.bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Taksiden inince gözüm hemen Esme’ye takıldı. Havalimanının o kalabalık ve gürültülü atmosferinde, o benim için tanıdık tek sığınaktı. Yanına gidip hıçkıra hıçkıra ağlayarak ona sarıldım. İçimdeki o kaskatı kesilmiş buz kütlesi, onun sıcaklığıyla bir anlığına çözülür gibi oldu.
Geçecek canım, geçecek..." diye fısıldadı Esme, saçlarımı okşarken.
Geçecek miydi gerçekten? Yoksa bu sadece daha büyük bir fırtınanın öncesindeki o aldatıcı sessizlik miydi? Rafael’in tabutu o uçağın karanlık gövdesine yüklenirken, içimdeki bir parçanın da onunla beraber sonsuzluğa gömüldüğünü hissediyordum.
Uçak saatimiz geldi," dedi Esme endişeyle etrafına bakarak. "Annen nerede?”
Gözlerimi havalimanının kalabalığından çekip ona baktım. Sesimdeki o donukluk geri gelmişti. "O sonra gelecek," dedim kısaca.
Ankara’ya giden o uçağın kapıları kapanırken; annem ve yanına almasını istediğim kutsal kitabım henüz ortada yoktu. Esme, "Gel, uçağa binelim," dedi ve elimden tutup beni o karanlık geleceğe doğru çekti. Uçağa binince cam kenarına oturdum. Dışarıdaki o gri dünyaya bakarken, bulutların arasına karışacak olanın sadece uçak değil, benim de masumiyetim olduğunu biliyordum.
Gözüm bir an Esme’ye takıldı. Gözlerini sıkıca kapatmıştı; uçaktan korkuyordu. Onun bu sessiz korkusunu dindirmek istercesine, sağ elimin üç parmağını birleştirip sırasıyla alnıma, göğsüme, sol omzuma ve sağ omzuma dokunarak haç çıkardım.
Göklerdeki Babamız, adın kutsal kılınsın. Egemenliğin gelsin. Gökte olduğu gibi yeryüzünde de senin istediğin olsun. Bugün bize gündelik ekmeğimizi ver. Bize karşı suç işleyenleri bağışladığımız gibi, sen de bizim suçlarımızı bağışla. Amen.”
Dudaklarımdan dökülen bu sözler, uçağın motor gürültüsünde kaybolup giderken içimi garip bir huzursuzluk kapladı. Rafael yanımda değildi; cenazeyi annemler getirecekti.
30 dakika sonra
Otuz dakika sonra uçaktan inmiştik. Ankara’nın o meşhur ayazı, havalimanının kapısından çıktığımız an yüzüme bir tokat gibi çarptı. Buradan direkt otele gidiyorduk.
Rafael’in doğduğu ama onu ölüsüne kadar reddeden bu şehrin sokaklarında ilerlerken camdan dışarıyı izliyordum. Gri binalar, puslu gökyüzü ve içimdeki o bitmek bilmeyen fırtına... Esme yanımda sessizce oturuyordu; uçuşun gerginliğini hâlâ üzerinden atamamıştı
Kendi kendime mırıldandım: "Artık geri dönüş yok." Rafael'in mezarı burada olduğu için bir daha memleketim Yunanistan'a gidemezdim. Onun toprağı neredeyse benim vatanım da artık orasıydı.
Dışarıdaki o puslu havaya bakarken, içimdeki o dini boşluğu doldurma ihtiyacıyla Esme’ye döndüm. "Otele gitmeden önce kiliseye gidelim," dedim. "Rafael için dua okuruz.”
Ankara’nın yabancı sokaklarında, ruhumuzu dindirecek o kutsal sessizliğe her şeyden çok ihtiyacımız vardı. Belki orada, bu şehrin buz gibi nefretinden bir anlığına da olsa kaçabilirdik.
Olur canım," dedi Esme yumuşak bir sesle. "Ondan sonra da onun hayrına yetimhanedeki çocuklara oyuncaklar alalım.”
Gözlerim doldu ama belli etmemeye çalıştım. "Olur," dedim fısıltıyla. "Alalım.”
Gördüğüm taksiye dur işareti yaptım. Taksi durduğunda yanına gittim ve şoföre seslendim: "Bizi en yakın kiliseye götürür müsün?”
Olur abla, binin," dedi şoför. Arabaya bindik. Ankara'nın trafiği ve gri binaları arasında, bir ölünün vasiyetini yerine getirir gibi sessizce ilerlemeye başladık.
Oruç tutuyor musun canım?”
Esme'nin sesiyle ona baktım. Gözlerindeki o saf şefkat içimi sızlattı. "Tabii ki tutuyorum Esme," dedim kararlılıkla.
Sadece merak ettim canım," dedi Esme mahcup bir tavırla.
Biliyorum canım ama sen de biliyorsun dinime ne kadar bağlı olduğumu. Sırf ilk başta Rafael Müslüman diye onu reddettiğimi unuttun galiba. Sırf bu yüzden Hristiyan olduğunu da…”
Sözlerim taksinin içindeki o ağır havada asılı kaldı. Bir zamanlar dinimiz bizi ayıran o aşılmaz uçurumken, şimdi benim tek sığınağım olmuştu. Onu inancı yüzünden reddettiğim o günler, şimdi kalbimde Rafael'in yokluğundan bile daha büyük bir sızıya dönüşmüştü.
Görüşünü biliyorum canım," dedi Esme anlayışla. "Kimse için dinini falan değiştirmemelisin zaten.”
Başımı cama yasladım, gözlerimi dışarıdaki gri fluluğa diktim. "Cennete gitsin diye sürekli dua ediyorum," diye fısıldadım.
Kendi inancıma göre, onun ruhu için tuttuğum bu oruç ve Ankara'nın bir kilisesinde yakacağım o mum, belki de geçmişte ona yaptığım o haksızlığın kefaretiydi. Onu bu dünyada ayırdığım sınırlardan, öteki dünyada kavuşabilmek için vazgeçiyordum
Sonunda kiliseye varmıştık. Taksiden inip Esme'ye baktım. "Ben biraz günah çıkaracağım duadan önce," dedim.
Kiliseye girdim. İçerideki o tütsü kokusu ve loş ışık beni karşıladı. Titreyen adımlarla o ahşap günah çıkarma kabinine yöneldim ve içeri girdim. Karanlık ve dar olan bu bölme, kalbimdeki o sıkışmışlığı temsil ediyor gibiydi. Pederin kabine girdiğini duyunca, nefesimi düzene sokup hemen söze girdim:
Beni bağışla peder, çünkü küçükken evcil hayvanımı öldürdüm.”
Sesinde suçlamadan çok, o anın dehşetini anlamaya çalışan bir ton vardı. Avuç içlerim terlemişti. "Küçüktüm," dedim titreyen bir sesle. "Sadece merak ettiğim için onu çamaşır makinesine koyup çalıştırdım. Bir daha kimseye zarar vermedim peder ama küçüktüm işte Sadece meraktı.”
Derin bir nefes aldım, gözyaşlarımın yanaklarımdan süzülmesine izin verdim. "Nişanlım biz evlenecekken kalp krizinden öldü," diye hıçkırdım. "Küçükken böyle bir şey yaptım diye Yüce İsa beni cezalandırmış olabilir mi peder? Bu benim bedelim mi?”
Pederin sesi, ahşap paravanın ardından baba şefkatiyle geldi: "Hayır evladım, bu senin suçun değil. Sadece kaderinde bu varmış. Tanrı seni çocukluk hataların için böyle bir acıyla cezalandırmaz. Kendini serbest bırak
Teşekkürler peder," dedim kabinden çıkmadan önce.
Ağır ahşap kapıyı aralayıp dışarı çıktığımda, kilisenin soğuk ama huzurlu havası yüzüme vurdu. Gözlerimdeki yaşları elimin tersiyle sildim ve derin bir nefes aldım. Esme, az ilerideki sıralardan birinde oturmuş, ellerini önünde birleştirmiş beni bekliyordu. Beni gördüğü an yerinden kalktı; yüzünde o her zamanki şefkatli ve meraklı bakış vardı.
Dua etmek için Esme'nin yanına gittim. Yanına vardığımda, hiçbir şey sormadan elimi tuttu. O an, sanki tüm o çocukluk günahlarım ve Rafael’e karşı duyduğum vicdan azabı, Esme’nin bu sessiz desteğinde eriyip gitti.
Daha iyi misin canım?" diye fısıldadı Esme, sesindeki endişeyi gizleyemeyerek.
Daha iyiyim," dedim zoraki bir gülümsemeyle. "Hadi, Rafael için mumlarımızı yakalım.”
Birlikte, titreyen mumların olduğu o loş köşeye ilerledik. Ankara’nın ayazı dışarıda kalsa da, içerideki bu kutsal sessizlik içimdeki o son fırtınayı dindirmeye yetti. Mumu yerine dikerken zihnimdeki tüm sesler sustu, sadece o kadim yemin yankılandı. Aklıma gelen o ağır duayı fısıldadım:
Eğer bir zarar gelirse; can yerine can, göz yerine göz, diş yerine diş, el yerine el, ayak yerine ayak…”
Eski Ahit'ten kalma bu sözler dudaklarımdan dökülürken, Rafael'in ölümüyle benden koparılan her şeyin hesabını bir gün soracağımı biliyordum. Gözlerimi sıkıca kapattım ve son noktayı koydum:
"Amen.”
Esme yanımda haç çıkarırken, ben o titreyen muma bakıyordum. Bu sadece Rafael'in ruhu için yakılmış bir mum değildi.
Topraktan geldin, toprağa döndün. Tanrı ruhunu huzura kavuştursun, günahlarını affetsin ve seni sonsuz ışığına kabul etsin. Amen.”
O mumu diğerlerinin yanına bıraktığımda, Rafael'in artık gerçekten bu topraklara emanet olduğunu hissettim. Kalbimdeki o ağırlık gitmemişti ama artık o ağırlıkla nasıl yürüyeceğimi biliyordum.
Artık otele gidelim, yoruldum," dedi Esme, sesi yorgunluktan kısılmış bir halde.
Haklıydı. Uzun bir yolculuk yapmış, üzerine Ankara’nın ayazını yemiş ve bir de benim bu ağır ruhsal gelgitlerime ortak olmuştu. Başımı hafifçe salladım, elini daha sıkı tuttum. "Gidelim canım," dedim fısıltıyla. "Gidelim.”
Kilisenin önündeki geniş caddede, puslu havanın içinde bir otel arıyorduk. Ankara’nın gri binaları üzerimize yıkılacakmış gibi duruyordu; her yer birbirine benziyor, her sokak Rafael’in yokluğunu yüzüme vuruyordu. Gözlerim tabelalar arasında gidip gelirken, içimdeki o "can yerine can" yemini hâlâ nabzımda atıyordu
Birden kolumda sert bir sarsıntı hissettim. Birinin çantamı hızla çekmesiyle ilk başta şoke oldum ama bu şok sadece bir saniye sürdü. İçimdeki o dinmek bilmeyen öfke, bir refleks gibi parmaklarıma yayıldı. Adam kaçmaya yeltenemeden, çevik bir hareketle ceketinden yakalayıp onu kendime doğru sertçe çektim
Daha ne olduğunu anlayamadan diğer elimi havaya kaldırdım ve tüm gücümle suratına bir yumruk indirdim. Kemiklerinin sesini duyduğumda içimde acıma duygusundan eser yoktu; sanki attığım o yumruk sadece o hırsıza değil, beni Rafael'den ayıran bu şehre ve kadereydi
Esme yanımda çığlık atarken hırsız sersemlemiş bir halde yere kapaklandı. Gözlerim kararmıştı, nabzım kulaklarımda uğulduyordu.
Yirmi dakika sonra kendimizi loş ışıklı, soğuk bir koridorda bulduk. Tabii ki sonu karakolda bitmese güzel olurdu... Ama buradaydık işte. Ankara’nın o sert yüzüyle sadece ayazında değil, polis telsizlerinin cızırtısı ve demlenmiş bayat çay kokusu arasında da tanışmıştık. Esme hâlâ titriyor, ben ise ifadesini vermeyi bekleyen bir mağdurdan çok, avını bekleyen bir avcı gibi sessizce oturuyordum.
"Hanımefendi, adamı hastanelik etmişsiniz," dedi komiser, önündeki kâğıtlardan başını kaldırıp bana dik dik bakarak. "Sizden şikâyetçi
Pardon, ne?”
Doğru mu duymuştum? Kulaklarımda hâlâ o herifin çantamı çekişindeki cüretkârlık çınlıyordu. Çantamı çalan, bizi bu ayazda sokak ortasında sarsan o aşağılık adam, şimdi benden şikâyetçi mi oluyordu?
Pislik herif, diye geçirdim içimden. Dua etsin onu komalık yapmadım. Eğer o an içimdeki Rafael’in acısı biraz daha yüzeye çıksaydı, o hastane odasından nefes alarak çıkamazdı.
Onun beni şikâyet etmeye hakkı yok," dedim kararlı bir sesle, gözlerimi komiserin gözlerine dikerek. "Çantamı çalacaktı, ben de onu sadece kibarca uyardım.”
Komiser, "kibarca" kelimesini duyduğunda kalemini masaya bırakıp hayretle yüzüme baktı. "Kibarca mı? Hanımefendi, adamın elmacık kemiği yerinden oynamış, burnu deseniz tanınmaz halde. Sizin 'kibarca uyarınız' buysa, bir de sinirlendiğinizi düşünemiyorum.”
Yaptığım şey için bana teşekkür etmelisiniz komiser bey," dedim, sesimi bir ton daha alçaltıp masaya doğru hafifçe eğilerek. "Artık hırsızlık yapmaya kolay kolay cesaret edemez. Birinin ona bu şehrin sahipsiz olmadığını hatırlatması gerekiyordu.”
Komiser bir süre sessiz kaldı. Bakışlarındaki o sert otorite, yerini tarif edemediğim bir şaşkınlığa bıraktı. Esme yanımda hâlâ titriyordu ama ben kendimi hiç olmadığım kadar huzurlu hissediyordum.
"Bu seferlik görmezden geliyorum," dedi komiser, sesi az önceki otoritesini kaybetmiş ama hâlâ temkinliydi. "Ama bir dahaki sefere bu kadar şanslı olmayabilirsiniz. Burası sizin memleketinize benzemez.”
Evet," dedim buz gibi bir ifadeyle. "Benzemez.”
Başımı çevirip kapıda endişeyle bekleyen Esme’ye dışarıyı işaret ettim ve kararlı adımlarla karakoldan çıktım. Çünkü burası Rafael'in memleketiydi ve benim için Yunanistan'dan çok daha iyisi, çok daha değerlisiydi. Artık bu sokaklarda sadece yürümeyecek, bu şehrin tozuna toprağına kendi kurallarımı kazıyacaktım.
Yine de karakolun o ağır demir kapısı arkamızdan kapandığında derin bir nefes aldım. Soğuk hava ciğerlerime dolarken dişlerimi sıktım. Daha şehre ayak basalı birkaç saat olmuştu ve ilk dakikadan sinirim bozulmuştu. Önce hırsızlık, sonra karakol... Ankara bizi hiç de misafirperver karşılamamıştı
Freya, iyi misin? Elin kanıyor," dedi Esme titreyen bir sesle.
Kendi ellerime baktım. Hırsızın yüzüne indirdiğim o yumruğun izleri boğumlarımda kızarmıştı. "İyiyim Esme," dedim, sesimdeki öfkeyi bastırmaya çalışarak. "Sadece bir an önce otele gidip bu günü bitirmek istiyorum.”
Karakolun o ağır ve insanın üzerine sinen bayat çay kokusunu arkamızda bırakıp Ankara’nın soğuk sokaklarına geri döndüğümüzde, ikimiz de bir süre konuşmadık. Esme hâlâ yaşadığı şoku atlatmaya çalışıyor, bense sızlayan el eklemlerime bakarak içimdeki o bitmek bilmeyen öfkeyi dizginlemeye çalışıyordum.
Otuz dakika sonra, nihayet gözümüze kestirdiğimiz bir otel bulmuştuk. Işıl ışıl yanan tabelası, Ankara’nın o gri ve puslu havasında bir vaha gibi görünüyordu. Döner kapıdan içeri girdiğimizde, içerideki sıcak hava yüzüme vurdu; sanki sadece bedenim değil, ruhum da biraz olsun çözülmeye başlamıştı. Esme, derin bir nefes alıp omuzlarını düşürdü. "Sonunda," diye fısıldadı. "Sonunda sıcak bir yer.”
Anahtarları alıp asansöre doğru yürürken aklımda odaya çıkıp Rafael'in ailesini araştırmak vardı. Resepsiyondaki o sahte nezaket, asansörün aynasındaki yorgun aksim... Hiçbiri zihnimdeki o tek soru kadar net değildi: Rafael'i benden koparanların kan bağı nereye uzanıyordu? Odaya girdiğimiz an Esme'nin dinlenmesine izin verecektim ama benim için gece yeni başlıyordu
Dizüstü bilgisayarımı açıp Instagram'a girdim. Arama motoruna o ismi yazdım: Alin Sancak. Rafael’in söylediğine göre Alin bir yazardı ve ailesinden sakladığı bir sırrı vardı; o bir lezbiyendi. Ailesinin bundan haberi yoktu. İlk hedefim oydu. Gittiği yerleri bulup onunla tesadüfen tanışmış gibi yapacaktım. Ona yeterince yakınlaştığımda kendimin de lezbiyen olduğumu söyleyecektim. Bu ortak payda sayesinde aramızdaki duvarlar kalkacak, güvenini kazanacaktım. Böylece Sancak ailesi hakkında her şeyi, her kirli detayı doğrudan kaynağından öğrenebilirdim.
Bölüm etkileşimi
