1. bölüm / 3
Freya'nın Tevrat'ı1.bölüm
Bölümler 3Şu an: 1.bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Beni kanatlarının gölgesinde gizle, beni yok etmek isteyen kötülüklerin elinden, çevremi saran can düşmanlarımdan koru
Dudaklarımdan dökülen fısıltı, kilisenin soğuk duvarlarında yankılanıp zihnime bir huzur gibi yayıldı. Ellerimi birbirine daha sıkı kenetledim; parmak boğumlarımın beyazlığı, üzerimdeki saf beyaz gelinlikle yarışıyordu. Kalbim, Rafael’e "Evet" demenin heyecanıyla değil, anlamlandıramadığım bir korkuyla çarpıyordu. İçimde, dua ettikçe derinleşen o tuhaf karanlık
Amen," dedim, titreyen bir nefes vererek. Haç çıkardım.
Kapı hafifçe aralandı. İçeri süzülen ışık huzmesi, annemin yüzündeki o heyecanlı gülümsemeyi aydınlattı. "Kızım, hazır değil misin? Nikah memuru ve Rafael seni bekliyor. Herkes içeride, Freya
Ayağa kalktım. Gelinliğimin eteği yerdeki soğuk taşlara sürtünürken, az önce ettiğim duanın beni gerçekten koruyup koruyamayacağını düşündüm. Annem gelinliğimin duvağını düzeltirken aynadaki aksime baktım. Rafael... Benim için her şeyi geride bırakmıştı. Ailesini, geçmişini ve doğduğu toprakların inancını... Bir Türk’tü o; ama aşkı o kadar büyüktü ki benimle aynı Tanrı’ya dua edebilmek için Hristiyan olmayı kabul etmişti
Kutsal su kokusuyla karışık tütsü dumanı tüm kiliseyi sarmıştı. Koridorun sonunda Rafael’i gördüğümde, göğsümdeki o tuhaf sıkışma yerini anlık bir zafer duygusuna bıraktı. O bir Türk'tü, benim uğruma her şeyinden vazgeçmişti ama yine de içimdeki o huzursuz ses susmuyordu
Yanına ulaştığımda elini tuttum. Parmakları terliydi. Kulağına doğru eğildim, dudaklarımda masum bir gülümseme vardı. "Sana bir sürprizim var hayatım," diye fısıldadım sevinçle. "Asla unutmayacağın bir hediye
Rafael bana bakıp gülümsedi, gözleri parladı. O an ne olduğunu sormasına fırsat kalmadan nikah memuru o ağır ritüeli başlattı: "Hastalıkta ve sağlıkta, ölüm sizi ayırana dek.
Ölüm Kelimesi kilisenin taş duvarlarında buz gibi bir yankı bıraktı. Birden Rafael'in eli elimden kaydı. Az önce sevgiyle bakan gözleri irileşti, elleri boğazına gitti. Kilisenin o huşu dolu sessizliği, Rafael'in boğuk hırıltısıyla yırtıldı
Ne oluyor hayatım?" dedim korkuyla. Sesim kilisenin yüksek tavanında çaresizce yankılandı. Rafael cevap veremedi. Boğazından gelen o korkunç, hırıltılı sesler ciğerlerimi parçalıyordu. Bir adım geriledim; az önce sevgiyle tuttuğum elleri, şimdi havayı dövüyordu. Gözlerindeki o parlak ışık, yerini simsiyah bir dehşete bırakmıştı
Dizlerinin üzerine çöktü. Tam önümde Bembeyaz gelinliğimin eteklerine doğru. "Rafael!" diye çığlık attım ama sanki sesim benden bağımsız bir boşluğa düşüyordu. Kilisedeki davetlilerin şaşkın mırıltıları, yerini panik dolu çığlıklara bıraktı. Annemin sesini duydum, babamın bize doğru koştuğunu... Ama ben hareket edemiyordum. Rafael’in yüzü morarmaya başlarken, gözleri son bir kez benimkilerle buluştu. O bakışta ne bir aşk vardı ne de bir veda; sadece cevabını asla alamayacağı o sessiz soru.
Sunağın üzerindeki dev haç, üzerimize devasa bir gölge gibi düşmüştü. Rafael son bir hamleyle gelinliğimin dantellerine tutundu ve parmakları yavaşça gevşeyip mermer zemine düştü. Az önce dudaklarımdan dökülen dua zihnimde bir alay gibi döndü:
Ölüm sizi ayırana dek
Başım dönmeye başladı. Az önce ellerini tuttuğum, ömrümü adayacağımı sandığım adam; sevdiğim adam, şimdi ayaklarımın dibinde, mermer zeminde cansız yatıyordu. Gelinliğimin beyaz dantelleri onun soğuyan parmakları arasında sıkışmış, üzerime sıçrayan kan damlaları ise işlediğim günahların ilk mührü gibi parlıyordu. Kilisenin tavanı üzerime çöküyor, dünya ayaklarımın altından kayıyordu
Sonrasını hatırlamıyorum.
Kızım, gözlerini aç artık
Uzaklardan gelen, derinden yankılanan sesler duyuyordum. Sesler birer fısıltı gibi başlıyor, sonra kulaklarımda uğuldayan bir fırtınaya dönüşüyordu. Göz kapaklarımın üzerinde tonlarca ağırlık vardı; onları aralamak, o korkunç görüntüyle yeniden yüzleşmek demekti. Gözlerimi açmak istedim ama olmadı. Karanlık beni bırakmıyordu. Ya da belki de ben, o kanlı beyazlıktan kaçmak için karanlığa sığınmıştım.
Cenaze işlemleri için ailesini aradım." Annemin fısıltısını duydum. Sesi yorgun, bir o kadar da çaresiz geliyordu. "Çocuklarının cenazesini istemiyorlar.”
Duyduğum kelimeler zihnime birer kurşun gibi saplandı. Rafael... Benim için dinini, ailesini, her şeyini terk eden adam; şimdi ölüsüyle bile sokağa atılıyordu. Kendi kanı, kendi canı onu reddetmişti. Onu bu yalnızlığa ben mi itmiştim? Yoksa o "nefret ettiğim" halkının acımasızlığı mıydı bu?
Biz götüreceğiz cenazeyi ülkesine artık," dedi babam. Sesi otoriter ama bir o kadar da kederliydi. "Onlar kabul etmese de o bizim damadımızdı. Onu kendi topraklarında ama bizim usulümüzle uğurlayacağız.”
Zorlukla da olsa gözlerimi açtım. Beyaz tavan, gözlerimi acıtan o keskin ışık ve genzimi yakan ilaç kokusu Kilisedeki o ağır tütsü kokusu çoktan dağılmıştı ama Rafael’in sıcaklığı hâlâ tenimde gibiydi.
Kızım, iyi misin
Annem başucumda, gözleri ağlamaktan kan çanağına dönmüş bir halde bana bakıyordu. Elimi tutmak istedi ama geri çektim. Parmak uçlarım hâlâ Rafael’in cansız bedeninin soğukluğunu taşıyordu sanki. Ona döndüm; sesim çatallı ve yabancı birinin sesi gibi çıktı
Hayır, değilim
Geçecek kızım, her şey geçecek." dedi annem, sesindeki o umutsuz çabayla
Geçmeyecek anne," diye fısıldadım. Gözlerimi tavana diktim. "Rafael’in ailesi onu istememiş. Duydum sizi. Kendi kanı onu sokağa atmış... Onun tek ailesi benim zaten," dedim buz gibi bir sesle. "Onlar onu o gün, o kilisenin kapısından içeri adım attığında, benimle aynı Tanrı'ya dua etmeye başladığında sildiler. Şimdi ölüsünden korkuyorlar.”
Yataktan çıktım. Üzerimde hâlâ o kan lekeli gelinliğin parçaları vardı sanki; ruhum o lekeden temizlenemiyordu. "Onu kimsesizler mezarlığına bırakmayacağım anne. Babam haklı. Onu biz götüreceğiz. Onların yüzüne, sevdikleri adamın bizim ellerimizde nasıl bir azize dönüştüğünü çarpa çarpa götüreceğiz.
Eğer bir zarar gelirse; can yerine can, göz yerine göz, diş yerine diş, el yerine el, ayak yerine ayak
Amen," dedim içimden.
Bu artık sadece bir yas süreci değildi; bu bir savaştı. Rafael’in kanı yerde kalmayacaktı ve ben o topraklara, bu kutsal öfkeyle ayak basacaktım
"Kutsal Başmelek Mikail, savaşta bizi koru. Şeytanın kötülüklerine ve tuzaklarına karşı bize kalkan ol. Tanrı ona emretsin, dileriz. Ve sen, ey göksel orduların prensi; ruhları mahvetmek için dünyada dolaşan şeytanı ve diğer tüm kötü ruhları, Tanrı'nın gücüyle cehenneme sürgün et. Amen.”
Dudaklarımdan dökülen bu antik sözler, odanın soğuk havasında asılı kaldı. Şeytanı cehenneme sürgün etmek için dua ediyordum ama içimdeki o karanlık, bu sözlerle sanki daha da güçleniyordu. Rafael’in cansız bedenini ve yarım kalan hayatımızı yanımıza alıp yola çıkma vakti gelmişti
Cenaze işlemleri için Ankara’ya gidecektik. Nefret ettiğim o topraklara, Rafael’in doğduğu ama onu ölüsüne kadar reddeden o şehre doğru bir yolculuk başlıyordu. Uçak bileti değil, sanki bir savaş ilanı tutuyordum elimde. Ankara’nın ayazı, içimdeki intikam ateşiyle yarışabilecek miydi, görecektik.
Belki orada mesleğime başlayabilirdim; hep çocuk bakıcısı olmak istemişimdir. Bir yanda bir ölünün soğukluğu, diğer yanda bir çocuğun sıcak gülüşü... Kim bilir? Belki de masumiyet, içimdeki bu zifiri karanlığı biraz olsun dağıtırdı
Hastaneden çıkma vaktiydi artık. Üzerimdeki o steril ama ölüm kokan havayı arkamda bırakıp, Ankara’nın puslu sabahına ve Rafael’in ailesinin o buz gibi nefretine doğru ilk adımımı attım
Anne, havalimanına bizi bırakması için taksi çağırdın mı?" diye sordum odadan çıkarken.
"Evet canım, çağırdım," dedi annem, sesi hâlâ titrerken. "Esme de bizimle gelecek canım. Seni yalnız bırakmak istemiyor."
"Ben hastaneden çıkış işlemlerini yapayım canım," dedim anneme, sesimdeki o tuhaf kararlılıkla. "Sen de taksiye bin, havalimanına git. Ben arkandan gelirim
Yalnız kalmak istiyordum. O hastane koridorlarında, Rafael'in son nefesini verdiği o duvarların arasında, içimdeki o diğer kişiyle son bir kez hesaplaşmalıydım. Anneme son kez sarılıp hastaneden çıktım. Soğuk hava yüzüme çarptığında artık ağlamayı bırakmış, zihnimdeki o intikam yasasına teslim olmuştum. Hastanenin önündeki taksiye bindim. Şoföre dönüp buz gibi bir sesle, "Havalimanına sürer misin?" dedim
Araba çalışınca yolu izlemeye başladım. Rahatlamalıydım. Zihnimin kıvrımlarında o en bildik dua yankılandı: "Göklerdeki Babamız, adın kutsal kılınsın. Egemenliğin gelsin. Gökte olduğu gibi yeryüzünde de senin istediğin olsun. Bugün bize gündelik ekmeğimizi ver. Bize karşı suç işleyenleri bağışladığımız gibi, sen de bizim suçlarımızı bağışla. Amen.”
Dudaklarım bu sözleri fısıldarken, kalbimdeki buz kütlesi daha da sertleşti. Tam o anda, ruhumu asıl üşüten şeyi fark ettim. Yanıma İncil'imi almayı unutmuştum. Kalkanım, sığınağım, beni ben yapan o kutsal rehber... Hastane odasının o soğuk komodinin üzerinde mi kalmıştı, yoksa kilisenin kanlı zemininde mi? Savunmasızdım
Birden anneme yazmak aklıma geldi; o getirirdi. Hemen telefonumu çıkarıp anneme kısa bir mesaj gönderdim: "Anne, İncil'imi unutmuşum, lütfen getirir misin?”
Telefonu kapatıp camdan dışarı baktım. "Geldik abla." Taksicinin bana seslenmesiyle dışarı baktım. Havalimanının devasa ışıkları ve Rafael'in tabutunun yükleneceği o dev metal kuşlar beni bekliyordu.
Bölüm etkileşimi
