Bölümler 9Şu an: Siyah saçlı kız
Bahçenin en kuytu köşesinde, Flowers Hill’in o boğucu ve yapay ihtişamından uzakta, zaman ansızın yönünü şaşırdı. Genç Efendi, az önce Clara’nın omuzunda sükuneti arayan o mağrur başını, şimdi dayanılmaz bir sancıyla geriye attı. Bedeni, sanki damarlarından akan kan değil de erimiş gümüşmüşçesine bir hararetle sarsılıyor; teninden yayılan o yakıcı sıcaklık, etrafındaki serin güz havasını bile ağırlaştırıyordu. Clara, bir dükün heybetinin un ufak oluşuna tanıklık ederken, onu son bir gayretle nemli toprağın, çürümüş yaprak kokularının kucağına yatırdı. Efendi’nin çehresi, bulutların ardına saklanmış olan Güneşin, altında porselen bir maske gibi parlıyor ancak dudaklarından dökülen her soluk, içindeki yangının dumanını taşıyordu.
Clara’nın gözleri çaresizlikten büyümüş halde etrafta gezindi. Az ötede, sarmaşıkların insafına terk edilmiş, kederli bir melek heykeli yükseliyordu. Melek, narin parmakları arasında som altından bir gül tutuyor; taş gözlerinden süzülen tek bir su damlası, sanki bu malikanenin asırlık günahlarına ağlayan ebedi bir şahit gibi heykelin yanaklarından aşağı süzülüyordu. Clara, hiç düşünmeden büyük bir güçle elbisesinden büyük bir parça kopardı; kumaşın yırtılma sesi, bahçenin o uğursuz sessizliğini bir bıçak gibi yardı. Koşup bezi heykelin o buz gibi, meleğin o gümüşi gözyaşıyla ıslattı ve nefesi kesilerek Efendi’nin yanına döndü.
Ancak o kısa saniyeler içinde toprak dile gelmişti. Genç Efendi’nin yattığı yerin çevresinden, sanki onun acısıyla beslenen birer parazit gibi binlerce unutma beni çiçeği fışkırmıştı. Bu masmavi çiçekler, Efendi’nin titreyen bedenini dünyadan koparmak, onu Flowers Hill’in karanlık bağrına hapsetmek isteyen canlı bir koza gibi hızla yükseliyordu. Clara, korkusunu bir kenara itip genç efendiyi saran unutma beni çiçeklerini yoldu, elindeki ıslak bezi onun yanan alnına bıraktı. Nabzını kontrol etmek için parmaklarını o sıcak boyna dokundurduğu an, evren infilak*etti. Parmak uçlarından ruhunun en derin odalarına kadar yayılan o vahşi elektrik akımı, Clara’yı sarsarak gerçekliğin dışına fırlattı. Gökyüzü bir anda tersine döndü, zemin altından kaydı ve Clara, bilincini bir sis denizine teslim etti.
Gözlerini açtığında, ne Flowers Hill’in o ağır kokusu vardı ne de Genç Efendi’nin sıcaklığı. Clara, uçsuz bucaksız, gökyüzünün bile yas tuttuğu koyu kızıl bir kırın ortasındaydı. Etrafındaki her şey; başlarını toprağın derinliklerindeki bir sırra bükmüş, kan ağlayan binlerce ters lale ile doluydu. Bu çiçekler, sanki yerçekimine değil de, yerin altından gelen bir feryada itaat ediyorlardı.
Biraz ileride, bir ayna kadar berrak ama bir o kadar da dipsiz görünen bir gölet parlıyordu. Göletin kıyısında, sırtı dünyaya dönük, öylece oturan bir kız vardı. Saçları gece yarısından daha siyah, bir gece pelerini gibi suyun kenarına dökülüyordu. Güzelliği öylesine büyüleyiciydi ki, bakmak insanın ruhuna iyi geliyordu . Fakat bu güzelliği, omuzlarını sarsan o hıçkırıklar paramparça ediyordu. Kız ağlıyordu; sanki bu toprakların tüm kederi onun gözpınarlarında birikmişti.
Clara, sesinin titremesine engel olamayarak sordu: "Neden ağlıyorsun?" Kız cevap vermedi, sadece hıçkırıkları göletin yüzeyinde küçük halkalar oluşturdu. Clara yutkundu , "burası neresi?" Derin sesizlik."Buraya nasıl geldim biliyormusun? " "Benim gitmem gerek genç efendi ateşler içinde yanıyor!" "Nasıl geri dönücem? "sordu ama karşısındaki o gizemli silüet sessizliğini korudu. En sonunda Clara, sorularının bu keder denizinde boğulacağını anlayarak, çaresizce kızın yanına çöktü. Birlikte, gümüş göletin durgunluğundaki o sessiz yansımayı izlediler.
Uzun, asırlar kadar ağır bir sessizliğin ardından kızın sesi, rüzgarın içinden süzülen bir iç çekiş gibi duyuldu:
"Burası benim altın kafesim."
Clara, bu cevabın altındaki dehşeti kavrayamadan zihni bulanmaya başladı. Renkler soluyor, ters laleler üzerine kapanıyordu. Tam karanlığa teslim olurken, siyah saçlı kızın sesi son bir uyarı gibi zihnine kazındı:
"Sevme o canavarı... Onun kökleri senin de ruhunu boğacak. Bu kafes, ikiniz için de çok dar."
Clara, kendi odasında, göğsüne oturan o devasa ağırlıkla uyandı. Her yanı, o elektrik çarpmasının bıraktığı sızılarla uyuşmuştu. Alnından akan soğuk terler, yorgun ruhunun birer kanıtı gibiydi. Odanın sessizliğinde hala o siyah saçlı kızın ağlayışını duyar gibiydi. Genç Efendi’nin o mavi çiçekler arasındaki solgun yüzü ve kızın uğursuz uyarısı arasında sıkışıp kalmıştı. Flowers Hill’in sırları artık sadece birer fısıltı değil, Clara’nın ruhunu boğan birer sarmaşıktı.
Bölüm sonu~
*şiddetli patlama yüksek bir ses
Bölümü ve kitabı beyenmeyi unutmayın lütfen.
Bölüm etkileşimi
