10. bölüm / 9
FlowerhillKızıl Uyanış
Bölümler 9Şu an: Kızıl Uyanış
Uyarı rahatsız edici içerik!!! Hasassan okumanızı önermem.
Clara, kendi odasının loş yanan şöminesinin karşısında, ter içindeki çarşafların arasında doğruldu. Kalbi, göğsünün içinde bir mahkum gibi çarpıyordu. Rüyadaki o siyah saçlı kızın sesi hâlâ kulaklarındaydı: Sevme o canavarı... Ama gerçeklik daha ağır, daha yapışkan bir kâbusa dönüşmüştü. Genç Efendi’nin baygın hali, o mavi unutma-beni çiçeklerinin sardığı bedeni, hâlâ gözlerinin önündeydi.
Koridorlara çıktığında malikâne sessizdi. Fazla sessiz. Ayak sesleri, ağır mermerlerde boğuk bir yankı bırakıyordu. Genç Efendi’nin odasının kapısı aralıktı. İçeriden yükselen kesik kesik soluklar ve metalik bir koku —kan, yanık et ve çürümüş gül karışımı— burnunu yakıyordu.
Düşes orada duruyordu. Genellikle dimdik, buz gibi zarafetiyle bilinen kadın, şimdi kamburunu çıkarmış, oğlunun yatağının kenarına çökmüştü. Elleri titriyordu. Clara’yı görür görmez gözleri alevlendi.
“Sen,” diye tısladı Düşes. Sesi, yılların biriktirdiği zehri kusuyordu. “Senin yüzünden. O bahçeye çıkmasaydınız... Bunlar olmazdı sen nasıl doktorsun onu öldürmek mi istiyorsun onu nasıl bahçeye çıkarırsın! ” Parmakları Genç Efendi’nin alnına dokundu, hemen çekti. “Ateşi hâlâ düşmüyor. Elleri... bak ellerine!”
Clara yaklaştı. Genç Efendi, ipek çarşafların arasında bir ceset gibi yatıyordu. Tenindeki o gümüş hararet yerini mat, kurşuni bir siyaha bırakmıştı. Damarları, derisinin altında siyah mürekkep gibi kabarmıştı. Elleri pençe gibi kasılmış, tırnakları avuç içlerine batmıştı. Arada bir, baygınlığına rağmen ağzından koyu, köpüklü kan boşalıyordu — sessiz, yapışkan bir öksürükle. Her kan kusuşunda Düşes’in omuzları sarsılıyor, sonra tekrar Clara’ya dönüp bakıyordu.
“Sen yüzünden! . Düke ne diycem... o gün... Ne yaptın ona? Ne yaptın?!” Düşes’in sesi yükseldi, sonra boğuldu. İlk kez bu kadar çaresiz, ilk kez bu kadar insan görünüyordu. Gözlerinde yaş yoktu; sadece çılgın bir suçlama ateşi vardı.
Clara bir şey diyemedi. Boğazı düğümlenmişti. Odadan çıkarken, koridorun duvarlarında bir şeyin hareket ettiğini görür gibi oldu — gölgeler fazla uzundu, fazla kıvrımlı. Bir anlığına, tavanda ters duran, ince uzun bir siluet... Ama gözlerini kırpınca kayboldu.
Bütün gün boyunca genç Efendi'nin başında bekledi şifalı otlar, soğuk su terapisi bütün yolları deniyordu çabalıyordu ama yine sonuç pıhtılı kan kusmaydı . Clara deliricek gibi hissediyordu ne kadar ilaç karışımı yaparsa yapsın hiç bir işe yaramıyordu.
Gece çöktükçe malikâne canlanıyordu.
Clara, Genç Efendi’nin odasının yakınındaki küçük odada ilaç yapmak için kullandığı minik bir atölyeye dönüştürmüştü ama çok yorgundu, bitkin halde yatağa yığıldı. Uyumak istemiyordu ama gözkapakları kurşun gibi ağırdı. Uyuduğunda, rüya değildi bu. Gerçekti.
Bir ağırlık... Göğsüne çöken, kemikli, ıslak bir ağırlık. Gözlerini açamıyordu önce. Sadece kokuyu aldı: çamur, çürümüş et ve bakır. Bir şey üzerine tırmanıyordu. Yavaşça, eklem sesleri çıkararak. Çoklu bacakları yoktu ama hareketi böcek gibiydi — aceleci, aç.Gözleri çapaklanmıştı ve açamıyordu.
Clara’nın gözleri nihayet aralandı.
Üzerinde duran şey, insan değildi. Bir zamanlar belki bir hizmetçiydi; ama şimdi... Derisi yer yer soyulmuş, altında parlak, siyahımsı kaslar görünüyordu. Yüzü erimiş balmumu gibi yamulmuştu; ağzı kulaklarına kadar yırtılmış, içinden sarımsı salyalar akıyordu. Göz çukurları boştu ama içinde iki küçük, kırmızı ışık noktası yanıyordu. Elleri —hayır, pençeleri— fazla uzundu, parmakları eklemli borular gibiydi.
Varlık, Clara’nın üzerine iyice abandı. Soğuk, yapışkan bedeni genç kadının göğsünü eziyordu. Clara çığlık atmak istedi ama ağzı açılır açılmaz o pençe girdi. Parmaklar boğazından aşağı kaydı — ıslak, kaygan, yakıcı. Clara’nın gözleri faltaşı gibi açıldı. Acı inanılmazdı; sanki iç organları tek tek sökülüyordu. Ciğerlerine kan doluyor.Pençe, midesine, ciğerlerine, kalbine dokundu. Her dokunuşta bir parça koparıyor, dışarı çekiyordu. Clara’nın ağzından kendi kanı, safra sıvısı ve o şeyin salyası karışımı fışkırdı. Boğuluyordu. Ciğerleri yanıyordu.
Varlık eğildi, o yarık ağzını Clara’nın kulağına yaklaştırdı. Fısıltısı, kurtçukların kaynaması gibiydi:
“hah şeytanın azizesi...”
Clara çırpındı. Tırnaklarıyla yaratığın kolunu parçaladı. Derisi yırtıldı, içinden kara, yapışkan bir sıvı aktı.Clara boğuluyordu .Son bir gayretle dizini kaldırıp varlığı itti. Yaratık tıslayarak geriye düştü ama önce Clara’nın kolunu pençeledi — derin, yanık izler bırakan üç uzun çizik.
Clara çığlık atarak uyandı.
Oda boştu. Şöminedeki ateş sönmek üzereydi. Ama kolundaki acılar gerçekti. Üç derin çizik, kanıyordu. Tırnak izleri... insan tırnağı değildi bunlar. Yatağın kenarında, küçük bir şişe yuvarlanmıştı — Genç Efendi’nin ateşini düşürmek için kullandığı nadir bitki iksiri. Kaybolmuştu. Başka birkaç sağlık malzemesi de... sanki biri alıp götürmüştü.
Clara titreyerek doğruldu. Aynaya baktı. Yüzü solgundu, dudaklarında kurumuş kan izleri vardı. Gerçek miydi? Yoksa malikâne artık rüyayla gerçeği ayırt etmesine izin vermiyor muydu?
Koridordan, uzaktan, Genç Efendi’nin odasından yeni bir kan kusma sesi geldi. Ardından Düşes’in çığlığı:
“Clara! Neredesin sen? Yine mi bıraktın onu?!”
Clara kapıya yöneldi. Kolundaki çizikler yanıyordu. Duvarlarda, gölgeler yine kıpırdanıyordu. Kadife çiçeğinin o keskin kokusu, odanın içinde bile hissediliyordu şimdi.
Flowers Hill uyanmıştı. Ve açtı.
Bölüm sonu yorum bırakmayı unutmayın🩷🩷🩷🩷
Bölüm etkileşimi
