UNUTULAN BEDEN VE KOVANIN GÖLGESİ

Vaveyla Yazarı: Ebrar Kurt

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 3Şu an: UNUTULAN BEDEN VE KOVANIN GÖLGESİ

​Bir insanın başına gelebilecek en korkunç felaket bedenin ölümü müdür, yoksa kim olduğunu, nereden geldiğini ve hangi gayeyle var edildiğini tamamen unutarak yaşamaya devam etmek mi?
​Hafıza, insanın bu dünyadaki yegâne özgürlük illüzyonudur. Bizi biz yapan şey zihnimizde taşıdığımız yüzeysel sevinçler değil; ruhumuza kazınmış olan acıların, pişmanlıkların ve telafisi imkânsız kayıpların ağır birikimidir. Bir adamın geçmişini elinden aldığınızda, geriye sadece nefes alan, acıkan, soğuktan büzülen ve karanlıktan korkan etten bir çuval kalır. Peki ya insan zihni, bir gece vakti kendi geçmişinin kapılarını kilitler ve anahtarı dipsiz bir kuyuya atarsa? Adını unutan bir ruh hâlâ kendisine mi aittir, yoksa hiçliğin o soğuk, köpüklü sularında boğulup gitmiş midir?
​Sormak gerekir: Zaman mı insan benliğini biçimlendirir, yoksa zihnimizin zamanın geçitlerinde bıraktığı o kırık dökük, kanlı izler mi? Benliğin tamamen silindiği bir noktada vicdan varlığını sürdürebilir mi? Unutmak, ruhun katlanılamaz bir hakikatten kaçıp sığındığı son bir merhamet limanı mıdır, yoksa kendi varoluşuna yapabileceği en büyük, en bağışlanmaz ihanet mi?
​Nereden geldiğini bilmeyen bir canlı, nereye gideceğini asla kendisi seçemez. Hatırlayamamak; zifiri bir karanlığın ortasında, uçurumun kenarında olduğunu hissettiği hâlde adım atmaya devam etmek gibidir. Karşınızda duran dünyanın bir hakikat mi yoksa zihninizin size oynadığı hastalıklı bir oyun mu olduğunu ayırt edemediğiniz o felç edici an... İşte orası, insanın henüz hayattayken kendi cehennemini inşa ettiği yerdir.
​

​Gözlerimi açtığımda karşılaştığım ilk şey, zihnimi keskin bir bıçak gibi yaran devasa bir boşluk oldu.
​Neredeydim? İsmim neydi? Bu yabancı, soğuk noktaya nasıl ve neden gelmiştim?
​Sorular zihnimin boş duvarlarına çarpıyor, arkasında çınlayan derin bir sessizlik bırakıyordu. Ciğerlerime dolan hava ağır, rutubetli ve genzi yakan yoğun bir pas ile oksitlenmiş demir kokuyordu. Boğazım kurumuştu; cildim buz gibi, yapışkan bir nemle kaplıydı. Bulanık gören gözlerimi birkaç kez üst üste kırpıştırdım. Görüş alanımdaki sis yavaşça dağılırken, yüksek bir tavanın altından sarkan çürümüş beton blokları ve duvarlardan sarmaşık gibi dökülen ölü, kalın kabloları seçebildim.
​Zemin ıslaktı. Üzerimdeki beyaz kumaşın kirlendiğini, çamura ve kurum kaplı bir pasa battığını hissettim; fakat bu tiksinti, zihnimdeki o devasa varoluşsal dehşetin yanında zerre kadar yer kaplamıyordu.
​Ve sonra, odanın loş, karanlık köşesinde kıpırdamadan duran o devasa karaltıyı fark ettim.
​Eski bir ahşap masanın yanındaki yıpranmış koltukta duran gölge, insani ölçülerin ötesinde cüsseliydi. Hiç hareket etmiyordu. Nefes alıp almadığı bile belli değildi. O gölgenin varlığı, içimdeki kör paniği bir anda körükledi. Bir kapana kısılmıştım. Hafızasız, çaresiz, savunmasız ve tamamen teslim alınmış bir halde... Bu çaresizlik, göğsümün ortasında birdenbire yakıcı bir öfkeye dönüştü.
​"Bırak beni!" diye bağırdım. Sesim paslı duvarlarda yankılandı; titriyordu ama içindeki isyan net ve keskindi. "Kimsin sen?! Ben kimim?! Ne istiyorsun benden?!"
​Ayağa kalkmaya çalıştım fakat bacaklarım komutlarımı dinlemiyordu. Yere tutunarak gerilemeye, o gölgeden uzaklaşmaya çalıştım.
​O sırada gölge hareket etti.
​Mekanik, ağır ve tok bir sürtünme sesi karanlığı böldü. Bir zırhın eklem yerlerinden çıkan o soğuk çelik sesiyle birlikte devasa silüet ayağa kalktı. Yavaş, hesaplanmış adımlarla odanın ortasındaki cılız, sarı ışığın süzüldüğü yere doğru yürüdü.
​Işık yüzüne vurduğunda nefesim boğazımda düğümlendi.
​Karşımda duran şey bir insan değildi... En azından benim zihnimin derinliklerinde saklanan o soyut insan tanımına uymuyordu. Devasa, krom kaplı bir zırhın içindeydi. Yüzünün üst kısmı buz gibi, karanlık bir vizörle kaplıydı. Cildinin göründüğü yerler bile organik bir dokudan ziyade pürüzsüz, soğuk bir mermeri andırıyordu. Gözlerinde insani hiçbir sıcaklık, hiçbir duygu kırıntısı yoktu.
​Bana doğru baktı ve o buz gibi sesiyle konuştu:
​"Bu soruyu sorması gereken kişi benim. Ve asıl cevaplayacak kişi de sensin."
​"Sen... sen nesin böyle?" diye bağırdım; sesimdeki kontrolsüz panik odayı dolduruyordu. "Ne tür bir canavarsın sen?! Bırak gideyim!"
​Sözlerimi bitirmeme izin vermedi. Gözümün takip edemeyeceği bir hızla üzerime doğru hamle yaptı. Devasa, metalik eli bileğimi bir cenderede sıkar gibi tek hamlede kavradı. Bedenimi zahmetsizce havaya kaldırıp arkamdaki soğuk beton duvara çarptı.
​Sırtım duvara çarptığında ciğerlerimdeki tüm hava boşaldı. Şok içindeydim. Diğer eliyle hızlı, son derece profesyonel hareketlerle ceketimin ceplerini aramaya başladı. Bedenindeki o metalik soğukluk kumaşın üzerinden cildime temas ettikçe iliklerime kadar ürperiyordum.
​Ceketimin iç cebinden yanmış, kenarları kararmış bir kağıt parçası çıkardı.
​Işığa doğru tuttu. Parmaklarının arasındaki o küçük kartviziti inceledi. Kartın üzeri neredeyse tamamen yanmıştı; sadece birkaç harf okunabiliyordu.
​"Elsina." diye okudu, sesinde hiçbir duygu tonlaması yoktu. Koyu renkli, donuk gözlerini bana çevirdi. "Devamı yok. Yanmış. Demek adın Elsina."
​Bileğimi hâlâ bırakmamıştı. Ona olan nefretim, içimdeki o yırtıcı korkunun önüne geçti. Yüzüne doğru yaklaştım; gözlerinin tam içine, o hissiz boşluğa bakarak haykırdım:
​"O robotik zihnin algılamakta zorlanıyor olabilir mi?!" Sesim duvarda bir çığlık gibi çınladı. "Hatırlamıyorum diyorum sana! Kim olduğumu, buraya nasıl geldiğimi hatırlamıyorum!"
​Kael'in bakışlarında tek bir milimlik değişim bile olmadı. Ama bir an sonra, o devasa metal elini duvardan çekip hızla ağzımın üzerine kapattı. Metalin o katı, asit kokulu soğukluğu dudaklarımı dondurdu.
​Beni duvara biraz daha bastırdı. Yüzü yüzüme o kadar yakındı ki vizörünün altından süzülen hafif mavi ışığı görebiliyordum.
​"Eğer bir kez daha sesini yükseltirsen," dedi alçak bir fısıltıyla. Ama bu fısıltı bir tehditten ziyade mutlak, kaçınılmaz bir hakikat taşıyordu. "Biyo-frekansın yukarıya, Kovan'ın siber duyargalarına sızacak. Ve zihnindeki o karanlık bile seni Yanis-Varn'ın sorgu protokollerinden kurtaramayacak. Sistem seni bir insan olarak değil, yok edilmesi gereken bir parazit olarak kodlar. Anladın mı?"
​Sözlerindeki bazı kavramları zihnim işlemiyordu. Kovan, Biyo-frekans, Yanis-Varn... Bunlar ne anlama geliyordu?
​Elini ağzımdan yavaşça çekti. Bileğimi de serbest bıraktı. Gücüm tükenmişti; bacaklarım bedenimi daha fazla taşıyamadı ve kendimi ıslak, paslı betonun üzerine bıraktım. Dindiremediğim bir hıçkırık boğazımı tırmaladı.
​"Neler oluyor..." diye mırıldandım yere bakarak. "Burası neresi? Sen ne tür bir şeysin? O söylediğin kelimeler ne anlama geliyor? Ben ne yaşıyorum burada?!"
​Tam o sırada, Kael'in zırhından keskin, ritmik bir bip sesi yükseldi. Vizörünün sağ kenarında kırmızı, agresif bir ışık yanıp sönmeye başladı. Kael başını hafifçe yana eğdi; zihnindeki görünmez bir iletişim modülünü dinliyor gibiydi.
​Arayüzden süzülen mekanik ses odayı kapladı:
"Kronos Subayı Vesper-Kael. Üst Konsey Lideri Yanis-Varn seni bekliyor. Derhal 1. Katman'a intikal et."
​Kael bana doğru son bir soğuk bakış attı. Siber tüfeğini sırtına sabitledi.
​"Burada kal," dedi arkasını dönerken. "Hareketsiz dur. Geri döneceğim."
​Cevap vermeme fırsat kalmadan, sığınağın ağır metal kapısı büyük bir gürültüyle kapandı. Zifiri karanlığın ve o ürkütücü yalnızlığın ortasında, kim olduğunu bilmeyen bir hayalet olarak kalakaldım.

​Neo-Babil'in en yüksek noktası olan 100. Katman'da, gökyüzünü delip geçen Büyük Konsey Kulesi'nin tepesindeki panoramik salonda mutlak bir steril düzen hakim olmalıydı. Ancak bu gece, o pürüzsüz sessizlik ağır bir panik havasıyla lekelenmişti.
​Büyük Konsey Lideri Yanis-Varn, devasa cam duvarın önünde duruyordu. Eli ağzında, darmadağınık saçları ve hafifçe terlemiş alnıyla aşağıya, asit bulutlarının altında uzanan siber şehre bakıyordu. Nefes alışverişleri düzensizdi. Bin yıldır inşa ettiği, bir saat gibi kusursuz işleyen o mekanik düzende ilk kez kontrol edilemeyen bir çatlak oluşmuştu.
​Arkasındaki devasa, beyaz mermerden yapılmış masaya doğru yürüdü. İçindeki o bastırılamayan öfke ve endişe bir anda patladı; tek bir el hareketiyle masanın üzerindeki kuantum veri kristallerini, altın kaplama iletişim modüllerini ve antik haritaları yere savurdu.
​Nesneler mermer zemine saçılırken Yanis-Varn kendi kendine fısıldıyordu:
"İmkânsız... Bu zaman yarığında nasıl karşı tarafa geçebilir? Buraya ait değilken... Buradaki dokuya erişim izni yokken nasıl var olabilir?!"
​Tam o sırada salona açılan ağır, ses yalıtımlı kapı kayarak açıldı.
​Vesper-Kael içeri girdi.
​Kael, zırhının üzerindeki pas ve nem izlerini temizlemişti. Yürüyüşü mutlak bir disiplin, bakışları ise sıfır duygu barındırıyordu. Kendi gizli sığınağında zaman akışını bozan bir kaçkını saklamıyormuş gibi, kusursuz bir soğukkanlılıkla Yanis-Varn'ın önünde durdu ve başını hafifçe eğdi.
​Yanis-Varn, üstündeki o dağınık ve panik havasını bir anda sildi. Yüzüne, insanlığa bin yıldır sattığı o mutlak, tanrısal otorite maskesini taktı. Kael'e doğru birkaç adım yaklaştı.
​"Benim Kronos askerim..." dedi Yanis; sesi alçak ama tehditkar bir dinginliğe kavuşmuştu. "İşler yolunda mı?"
​Kael tepkisizce yanıt verdi: "Olması gerektiği gibi, Efendim."
​Yanis gözlerini kısıp Kael'in yüzünü inceledi. "Sektör 4'teki o kırmızı alarm dalgalanması... Siber ağda kütlesel bir zaman kırılması taranması yapıldı. Oraya ilk ulaşan sendin. Ne buldun?"
​Kael tek bir jest bile yapmadan, zihninde hazırladığı o teknik ve kusursuz yalanı devreye soktu. Sözcükleri siber bir rapor soğukluğuyla döküldü:
​"Bölgedeki voltaj düşüşü, eski dünya katmanlarındaki kuantum jeneratörlerinin mikron düzeyindeki statik deşarjından kaynaklandı, Efendim. Takyon parçacıklarının atmosferik radyasyonla birleşmesi sonucu yapay bir anomali sinyali oluştu. Alana ulaştığımda takyon dağılımı sıfırlandı ve biyo-spektral bir ayak izine rastlanmadı. Bölgeyi mühürledim."
​Yanis-Varn, Kael'in bu detaylı ve bilimsel açıklaması karşısında bir an duraksadı. Kael'in gözlerinin içine baktı. Bir Kronos Subayı'nın sisteme yalan söylemesi, bir makinenin kendi yazılımına ihanet etmesi kadar imkânsız bir olasılıktı.
​Yanis-Varn yavaşça Kael'e yaklaştı. Elini Kael'in krom kaplı omuzluğuna koydu.
​"Güzel..." dedi Yanis; sesi buz gibi bir fısıltıya dönüştü. "Ama unutma Kael... Bu sistem, hissetmeyi reddedemeyen o zayıf insanların sonu olabilir. Ama senin ve yeni dünyadaki bu düzenin başlangıcıdır."
​Yanis-Varn yüzünü Kael'in yüzüne iyice yaklaştırdı.
​"Eğer o zaman kırılmasından buraya sızan bir şey varsa... O sistem parazitini bana bulacaksın. Ve onu yok etmeden, canlı bir şekilde bana getireceksin. Anlaşıldı mı?"
​Kael'in vizörünün arkasındaki gözleri hafifçe daraldı ama sesi mutlak bir itaatle çıktı:
​"Anlaşıldı, Efendim."
​Bu iki kelime Kael'in dudaklarından bir makine hassasiyetiyle dökülmüş, salondaki soğuk mermer yüzeylerde çınlayarak yok olmuştu. Ancak kapı arkasından kayarak kapandığı an, Kael Konsey Kulesi'nin kilometrelerce uzayan o steril, beyaz koridoruna ilk adımını attığında, zihnindeki o pürüzsüz mekanizma ilk kez gıcırdamaya başladı.
​Uzun, aydınlık koridorda ağır ve ritmik adımlarla yürüyordu. Dışarıdan bakıldığında görevini tamamlamış, emri almış kusursuz bir Kronos Subayı'ndan farksızdı. Fakat zırhının altında, biyo-sensörlerin ölçemediği devasa bir fırtına kopuyordu.
​Neden yalan söylemişti?
​Hayatı boyunca sisteme tek bir milimlik bile aykırı bilgi iletmemiş olan zihni, nasıl olmuş da saniyeler içinde Yanis-Varn'ın yüzüne bakarak o bilimsel yalanı inşa edebilmişti? Bu yaptığı bir sistem arızası mıydı, yoksa varlığına kaynaklık eden düzene karşı işlenmiş bir ihanet mi? Eğer Kovan ağındaki derin tarayıcılar Kael'in nöral dalgalarında bir sapma tespit ederse, infaz protokolleri saniyenin binde birinde devreye girerdi. Bunu biliyordu. Kendi varlığının silinme riskini bile bile, o yabancı kadını neden korumuştu?
​Koridorun sonundaki dikey nakil istasyonuna ulaştı. Ağır, çelik kapı kayarak açıldı ve Kael, devasa tüpün içindeki robotik araç asansörüne bindi. Asansör, 100. Katman'ın o lüks ve steril yüksekliğinden, şehrin dipsiz karanlığına doğru hızla süzülmeye başladı.
​Işıklar hızla yükselirken Kael, asansörün saydam camında kendi yansımasıyla karşı karşıya geldi.
​Yansımasındaki silüete baktı. Krom kaplı geniş omuzluklar, vizörün altından yansıyan donuk mavi ışıklar, duygu kırıntısından arındırılmış pürüzsüz bir çelik bütünü... O, insan olmaktan fersah fersah uzaktı. Bedeninde bir kalp çarpıntısı, damarlarında ısınan bir kan, zihninde geçmişe ait tek bir anı bile yoktu.
​Zamanın ilerleyişi, insanlığa mukadderatın en acımasız oyununu oynamıştı. Teknoloji her geçen yüzyılda gelişmiş, doğayı yenmiş, hastalıkları silmişti; fakat bunu yaparken insana dair ne varsa-aşkı, gözyaşını, vicdanı ve ruhu-birer atık gibi kenara süpürmüştü. Atmosfer, insan ciğerinin soluyamayacağı zehirli bir aside dönüşürken, insanlar da bu atmosfere uyum sağlamak adına etten sıyrılıp çeliğe sığınmışlardı. Sonuç; ne yaşayan ne de ölebilen, zamana hapsolmuş buz gibi bir kovan dolusu gölgeydi.
​Ve sonra... Zihninde o isim yankılandı.
​Elsina.
​Adını içinden bir kez daha geçirdi. Elsina...
​O kız, bu yürüyen çelik kadavralardan tamamen farklıydı. O, zamanın çürütmeyi unuttuğu o ilkel dünyadan gelen kanlı canlı bir hakikatti. Korkuyu yaşıyordu; göz pınarlarından süzülen gözyaşı sahtelik taşımıyordu. Sinirleniyordu; sesi, paslı duvarlarda samimi bir isyanla çınlıyordu. Üzülüyordu; kırılgan bedeni her hıçkırıkta sarsılıyordu. O, Kael'in veri bankalarında sadece soğuk birer kelime olarak geçen tüm duyguların bizzat kendisiydi.
​Elsina'nın kendisini ilk gördüğü andaki o dehşet dolu bakışları geldi aklına. "Sen ne tür bir canavarsın?" demişti.
​Bu soru Kael'i şaşırtmamıştı. Çünkü haklıydı. O, Elsina'nın dünyasına kıyasla yaratılmış en ürkütücü canavardı. Ama o dehşet dolu bakışlar, Kael'in göğsünün derinliklerinde bin yıldır uyuyan o karanlık boşluğu zonklatmıştı.
​Asansör hızla dibe, 2. Alt Taban'ın seviyesine indi. Pnömatik kapılar tıslayarak açıldı.
​Kael ağır adımlarla asansörden indi; şehrin unutulmuş, paslı kılcal damarlarından süzülerek kendi gizli geçidine doğru ilerledi. Zihninde ne Kovan'ın uyarı sinyalleri kalmıştı ne de Yanis-Varn'ın tehditkar fısıltısı.
​Şimdi zihnini kaplayan tek bir karar vardı:
​Ne pahasına olursa olsun, o canlı insanı, o mucizevi hayaleti bu mekanik cehennemde yaşatmak...
​

​Metal kapı pnömatik bir tıslamayla kapandığında, sığınağın içindeki karanlık bir kez daha katılaştı.
​Kael, zırhının eklem yerlerinden yayılan ağır çelik sesleriyle içeri adım attı. Arayüzünün optik mercekleri zifiri karanlığı anında kızılmsı bir ısı haritasına dönüştürdü. Ancak bu kez lenslerin ilettiği sayısal veriler, zihnindeki o kusursuz işlemciyi yatıştırmak yerine göğsünün ortasında tanımlanamaz bir ağırlık meydana getirdi.
​Elsina, bıraktığı gibi ahşap masanın yanındaki soğuk betonun üzerinde yatıyordu.
​Fakat bedenindeki ısı haritası tehlikeli bir şekilde soluklaşmıştı. Maviye çalan yeşil çizgiler, yaşam enerjisinin çekilmekte olduğunu gösteriyordu. Beden hareketsizdi. Göğüs kafesinin o hafif, ritmik havalanışı neredeyse tamamen durmuş gibiydi.
​Kael'in adım hızı aniden arttı. Ağır, çelik botlarının beton zemin üzerindeki yankısı odada panik dolu bir melodiye dönüştü. Kadının yanında diz çöktü. Dizlerinin betona çarpmasıyla yükselen toz bulutu, loş ışıkta ağır ağır sürüklendi.
​"Hey," dedi Kael. Sesi, zırhın vokal modülünden mekanik ve pürüzlü dökülmüştü.
​Cevap gelmedi.
​Kael metalik elini uzattı. Eldiveninin ısı sensörleri, Elsina'nın boynundaki şahdamarını taradı. Nabız son derece zayıftı, düzensizdi ve adeta tükenmek üzere olan bir saatin son tik-takları gibi seyrek vuruyordu. Ten buz gibiydi.
​O an, Kael'in zihnindeki tüm protokoller birbirine girdi. Bir Kronos Subayı'nın eğitiminde, biyo-organik bir yapının "tükenişi" üzerine verilmiş hiçbir emir yoktu. Kovan'ın üyeleri sentetik besin tüpleriyle, doğrudan nöral ağdan aktarılan kimyasal yüklemelerle beslenirdi; bedenleri hastalanmaz, acıkmaz, hücresel düzeyde böyle aniden çökmezdi.
​İşte insan olmanın o korkunç acziyeti Kael'in yüzüne tam da bu noktada çarptı.
​Önünde yatan bu varlık, ne kadar mukaddes ve mucizevi olursa olsun, etten ve kemikten müteşekkildi. Zamanın yıkamadığı o ruh, şimdi basit bir biyolojik ihtiyacın, soğuğun ve tükenişin altında eziliyordu. Çelik bir beden bin yıl ayakta kalabilirdi; fakat bu kırılgan, narin beden birkaç saatlik bakımsızlıkla yok olup gidebilirdi.
​Kael ilk kez mekanik ellerinin ne kadar kaba, ne kadar öldürücü olduğunu hissetti. Ona dokunmak, camdan bir kadehi balyozla tutmaya benziyordu. Parmağının ucuyla Elsina'nın yanağındaki kurum lekesini sıyırmaya çalıştı; ancak eldivenin soğuk çeliği kadının tenini hafifçe kızartmaktan başka bir işe yaramadı.
​"Uyan," dedi Kael. Bu kez vokal modülündeki mekanik filtreyi kıstı. Kendi yalın, pürüzlü sesi belirdi. "Uyanmak zorundasın. Zihnini kapatamazsın."
​Elini kadının omuzuna koydu ve hafifçe sarstı. Elsina'nın başı yana kaydı. Dudakları kuruluktan çatlamıştı. Kirpikleri titreşti, gözkapakları milim milim aralandı. Kahverengi gözleri, zırhın vizöründen süzülen donuk mavi ışığa odaklanmakta zorlandı.
​"Sen..." diye fısıldadı Elsina. Sesi o kadar kısıktı ki, Kael zırhının ses yükselticilerini devreye sokmak zorunda kaldı. "Geldin mi..."
​"Ne oldu sana?" diye sordu Kael, bakışlarını kadının solgun yüzünden ayırmayarak. "Sisteminde bir arıza mı var? Nöral dalgaların düşüyor."
​Elsina hafifçe, acı dolu bir tebessümle mırıldandı:
​"Arıza değil... Ben... Ben bir makine değilim. Açım..."
​Açım.
​Kelime, Kael'in zihnindeki soğuk odalarda yankılandı. Biyolojik dokunun kendini yenilemek için ihtiyaç duyduğu gıda girdisi. Neo-Babil'de bu kavram bin yıl önce unutulmuştu. Şehirdeki insanların mideleri çoktan sentetik emilim organlarıyla değiştirilmişti. Bu şehirde gıda maddesi bulmak, Sektör 4'ün çöplüklerinde canlı bir çiçek bulmaktan farksızdı.
​"Beni burada... açlıktan ölüp gidicem." diye fısıldadı Elsina. Gözleri yavaşça tekrar kapandı.
​Kael doğruldu. Krom kaplı göğüs kafesi hızla yükselip alçaldı. Karar verilmişti. Sisteme yalan söylemiş, bir Kronos Subayı olarak mutlak ihanet çizgisini geçmişti. Şimdi ise şehrin en pis ve girmesi kesinlikle yasak olan atık katmanlarına inmek zorundaydı.
​Neo-Babil'in altı, üst katmanların steril mermerlerinin aksine pas ve irinle kaplıydı. Bu katmanların da altında, haritalardan silinmiş "0. Katman" ya da "Atık Derinlikleri" olarak bilinen bir bölge vardı.
​Orası, Kovan ağının nöral sinyallerinin bile ulaşamadığı lağım kanallarıydı. Kronos askerlerinin o bölgeye inmesi kesin kurallarla yasaklanmıştı; çünkü o derinliklerdeki yüksek asit ve radyasyon, zırhların sensörlerini bozabiliyordu.
​Kael, paslı bir havalandırma şaftının demir ızgarasını tek hamlede söküp kenara attı.
​Aşağıya doğru uzanan borudan karanlığa bıraktı kendini. Mekanik ayakları, dibi yapışkan çamurla kaplı zemine gürültüyle bastı. Zırhının omuzlarındaki fenerler yakıldı. İki kalın beyaz ışık huzmesi karanlığı yardı. Duvarlardan zehirli su damlıyordu. Havada geniz dağlayan bir kükürt kokusu vardı.
​Kael, boruların arasından süzülerek tünele girdi. Tünelin sonunda, hurda varillerin içinde yanan ateşlerin cılız ışığı görünüyordu. Ateşin etrafında büzülmüş, bedenlerinin yarısı mekanik, yarısı etten ibaret olan karaltılar duruyordu. Kael'in devasa bedenini ve Kronos simgesini gördüklerinde dehşet sessizliği çöktü.
​Herkes silahlarına davrandı.
​"Bir adım daha atarsan zırhını burada eritir, hurda niyetine satarız Subay!" diye bağırdı yüzünün yarısı biyo-metal plakayla kaplı olan yaşlı bir adam.
​Kael durmadı. Adımları ağır ve sarsılmazdı.
​"Sizinle savaşmaya gelmedim," dedi Kael. Sesi tünelin basık tavanında gümbürdedi. "İşlenmemiş, sentetik olmayan organik gıda. Nerede?"
​Adamlar birbirine baktı. Bir Kronos Subayı'nın aşağıya inip gıda istemesi imkânsız bir durumdu. Kael, zırhının bilek kısmındaki gizli bölmeyi açtı. İçinden, üst katmanlardan elde edilmiş yüksek yoğunluklu bir enerji kristali çıkardı. Mavi kristal, tünelde zengin bir ışık saçtı.
​"Bu kristal sizin," dedi Kael. "Bana organik gıdayı ve temiz suyu verin. Şimdi."
​Adamların gözlerindeki açgözlülük korkunun önüne geçti. Yaşlı adam paslı kasadan, vakumlanmış antik dünya standartlarında konserve gıda tabletleri ve mühürlü bir cam şişe su çıkardı.
​Kael kristali fırlattı, gıdayı ve suyu alıp arkasını döndü. Alt katmanın insanları onun gidişini şaşkınlıkla izledi.

​Kael sığınağa döndüğünde zaman daralıyordu.
​Elsina hâlâ yarı baygın yatıyordu. Kael yanına yaklaştı, diz çöktü. Cam şişenin mührünü kırdı. Diğer eliyle kadının başını narince tutarak kaldırdı.
​"İç," dedi alçak bir sesle.
​Cam şişeyi Elsina'nın kurumuş dudaklarına değdirdi. Suyun tazeliği Elsina'yı uyandırdı. Kadın gözlerini açtı, hırsla suyu içmeye başladı. Su damlaları çenesinden süzülüp ceketine damlıyordu. Ardından Kael, yumuşak gıda bloklarını kadına uzattı. Elsina hayatta kalma güdüsüyle yiyeceği kabul etti.
​Kael onu izliyordu.
​Bir insanın beslenmesini, o insani çarkların yeniden dönmeye başlamasını izlemek Kael'in zihninde büyük bir hayranlık uyandırdı. Elsina yedikçe yanaklarına renk geliyor, gözlerindeki donukluk yerini yaşama bırakıyordu.
​Elsina yiyeceği bitirdiğinde sırtını duvara dayadı. Derin bir nefes verdi.
​"Teşekkür ederim..." diye mırıldandı. Sesi artık daha güçlüydü. "Beni... ölüme terk etmedin."
​Kael cevap vermedi. Sadece ayağa kalktı.
​Elsina'nın gözkapakları ağırlaştı. Geçirdiği zaman sıçraması ve yorgunluk üzerine çöktü.
​"Çok yorgunum..." dedi fısıltıyla.
​"Uyu," dedi Kael. "Bu sığınak siber tarayıcılardan yalıtılmıştır. Burada güvendesin."
​Elsina gözlerini kapattı ve derin bir uykunun kollarına bıraktı kendini.

​(Elsina'nın Ağzından)
​Gözlerimi yeniden açtığımda zihnimdeki sis dağılmıştı.
​Ne kadar uyumuştum? Zaman kavramı bu beton kutuda anlamını yitirmişti. Bedenimdeki öldürücü halsizlik gitmişti. Ağzımda hâlâ o yabancı gıdanın tadı vardı.
​Hayattaydım.
​Yavaşça doğrulmaya çalıştım. Elimi boynuma attım; gümüş kelebek kolyem hâlâ oradaydı. Parmaklarım soğuk gümüşe dokununca içim rahatladı. Gerçekliğe dair tek tutamağım oydu.
​Sonra onu fark ettim.
​Odanın uzak köşesinde, yüksek duvara açılmış dar havalandırma yarığının önünde duruyordu. O devasa silüet... Arkası bana dönüktü. Hiç hareket etmiyordu. Dışarıdan süzülen soluk mavi ışık zırhının krom kaplamalarına vuruyordu. Dışarıdaki o korkunç dünyayı izliyordu.
​Onu izledim. Çelikten bir canavardan farksızdı ama duruşundaki o yalnızlık beni sarstı. Bir robot düşünebilir miydi? Bir makine kederlenebilir miydi?
​Bakışlarımı onun sırtından ayırmadan konuştum:
​"Adını söylemedin..." dedim sesimi toparlayarak. "...robotik insan."
​Devasa silüet kıpırdamadı ama omuzlarındaki servis motorlarının vızıltısı kesildi. Beni dinliyordu.
​"Bana bir isim verdin," diye devam ettim. "O yanan kâğıt parçasına bakıp 'Elsina' dedin. Bana kim olduğumu hatırlattın... Ama sen kimsin? Bu soğuk çeliğin arkasında bir adın var mı senin?"
​Sessizlik büyüdü. Sonra ağır bir hareketle arkasını döndü. Vizörünün altındaki mavi ışık bana kilitlendi.
​"Ben bir insan değilim," dedi. Sesi buz gibiydi ama tehditkar değildi. "Ve bir adımla tanımlanacak bir geçmişim de yok."
​"Her şeyin bir adı vardır," dedim direnerek. "Sokaktaki taşın, gökteki yıldızın... Bana bir ad borçlusun."
​Kael birkaç adım öne çıktı.
​"Vesper-Kael," dedi. Sesi beton sığınakta bir mühür gibi yankılandı. "Sistem bana bu kodu verdi. Kronos Subayı Vesper-Kael."
​"Kael..." diye fısıldadım adını kendi dilimde evirip çevirerek. "Peki Kael... Bana gerçeği söyleyecek misin? Burası neresi? Gökyüzüne ne oldu? Ve sen... beni neden öldürmedin?"
​Vizörünün arkasındaki gözlerin üzerimde olduğunu hissedebiliyordum. Cevap vermedi.
​
​Kael'in zırhından çıkan havalandırma sesi kesildiğinde hava daha da ağırlaştı. Sorularımın cevabını almak için nefesimi tutmuş, ağzından çıkacak tek bir kelimeye kilitlenmiştim.
​Kael başını hafifçe yana eğdi. Vizöründen süzülen soluk mavi ışık doğrudan gözlerimin içine çekildi.
​"Burası Neo-Babil," dedi. Sesi artık daha yalın ama soğuktu. "Zaman senin bildiğin çizgide akmıyor artık. İçinde bulunduğumuz yıl 4765."
​Göğsüme ağır bir taş oturmuş gibi hissettim. 4765... Zihnimdeki o boşlukta bu rakam devasa bir uçurum gibi açıldı. Neredeyse iki bin yıla yakın bir zaman... Ben nereden gelmiştim?
​"Peki ya gökyüzü?" diye sordum, sesim çaresiz bir fısıltı halinde dökülürken. "Ağaçlar... Rüzgâr... Nerede onlar?"
​"Senin 'gökyüzü' dediğin şey artık yok," dedi Kael, havalandırma yarığını işaret ederek. "Şehrin üzerinde katmanlar var. Aşağıda kalan dünya zehirli gazlarla kaplı. Yukarıda ise 'Kovan' dediğimiz, şehri yöneten üst düzey bir sistem duruyor. İnsanlık hayatta kalabilmek için etini ve duygularını feda etti."
​Başımı öne eğdim. Kirli ceketimin üzerine düşen gözyaşımı engellemeye çalışarak parmaklarımı sıktım. Hiçbir şey hatırlamıyordum ama göğsümün ortasında kaybettiğim o yeşil dünyaya dair devasa bir yas vardı.
​"Peki ben..." dedim, gözlerimi tekrar ona kaldırarak. "Ben burada ne arıyorum? Buraya nasıl geldiğimi bilmiyorum."
​"Bunu ben de bilmiyorum," diye yanıtladı Kael. "Zamanın dokusunda daha önce hiç görülmemiş bir yırtılma oluştu. Sen tam bir milyon gün öncesinden bu şehre düştün. Kovan sisteminin kayıtlarında senin varlığına dair tek bir veri bile yok."
​Yavaşça oturduğum yerden doğrulmaya çalıştım. Duvara tutunarak ayağa kalktım.
​"Ve son soru Kael..." dedim, gözlerinin içine bakarak. "Beni neden öldürmedin? Görevin beni yok etmek değil miydi?"
​Kael duraksadı. O devasa çelik göğüs kafesi hafifçe yükseldi. Sesi boğazında düğümlenmiş gibi derin bir sessizlik oldu.
​"Seni öldürmedim... Çünkü..."
​Sözünü tamamlayamadı. Durdu. Bakışlarını benden kaçırır gibi hafifçe yana çevirdi. Cevabını kendisinin de bilmediği ya da bildiği halde kendine bile itiraf etmekten korktuğu bir gerçeklik aramızda sallandı. Bir karar veremiyor, bilmemezliğe yatıyordu.
​Bakışları tekrar bana döndü. Bedenimi ağır ağır süzdü. Soluk mavi mercekleri, ceketimin yakasından dışarı çıkmış olan gümüş kolyeme kilitlendi.
​"Boynunda bir kelebek simgesi mi var?" diye sordu.
​Refleksle elimi boynuma götürdüm. Parmaklarım, kanadının biri hafifçe bükülmüş olan gümüş kelebeğe sarıldı.
​"Evet..." dedim kısık bir sesle. "Benim için çok önemli bir kolye bu... Ama nedenini ben de bilmiyorum."
​Kael bana doğru bir adım daha yaklaştı.
​"Hafızanın silinmesi," dedi Kael, "bu zamana gelmenden, o devasa zaman sıçramasından kaynaklanmışsa... kalıcı bir durum değildir."
​Hafifçe gülümsedim. Acı dolu bir tebessümdü bu.
​"Tıpkı buradaki kalma durumum gibi..." diye mırıldandım. "Geçici..."
​Kael'in vizöründeki ışık hafifçe kısıldı. Yüzümdeki o ifadeyi anlamlandırmaya çalışıyordu. Sonra sordu:
​"Kelebekler... uzun süre yaşayamıyor, öyle değil mi?"
​Sorduğu soru beni şaşırttı. Zırhının içindeki o duygusuz zekânın böyle bir detaya takılması garibime gitmişti.
​"Neden sordun?" dedim. "Bilmiyor musun?"
​Kael'in gözlerindeki o donuk mavi ışık, soruma yanıt vermeden önce bir anlığına dalgalandı.
​"Biliyorum..." dedi en nihayetinde. Sesi derin ama hüzünlüydü. "Ama gördüğüm kadarıyla değil... Sadece okuduğum kadarıyla."
​Bir kelebeği hiç görmemişti. Bir canlıyı, bir çiçeği sadece eski yazılardan öğrenmişti. Karşımda duran bu çelik devin içindeki boşluk, koca bir şehrin sessizliğinden daha ağırdı.
​Tam ona bir şeyler daha söyleyecekken, zırhının içinden kulakları tırmalayan, keskin ve ritmik bir uyarı sesi yükseldi. Vizörünün sağ tarafında kan kırmızı bir ışık yanıp sönmeye başladı. Kael bir anlığına kasıldı. Tüm duruşu değişmişti. Ağır adımlarla benden geriye çekildi, sırtındaki tüfeği sabitledi ve kapıya yöneldi.
​"Sakın buradan ayrılma," dedi, sesi tekrar o soğuk tona bürünmüştü.
​Aniden içimi koca bir karanlık ve yalnızlık korkusu kapladı. Bu kutu gibi kapalı odada tek başıma kalma fikri dehşet vericiydi. İrade dışı bir refleksle öne doğru fırladım ve elimi uzattım.
​Parmaklarım, Kael'in çelik kaplı kalın koluna sarıldı.
​Buz gibi, sert bir metale dokunmuştum ama hiç tereddüt etmedim. Onu tuttum ve titreyen sesimle haykırdım:
​"Neden?! Nereye gidiyorsun? Beni de götür!"
​Kael olduğu yerde çivilenmiş gibi durdu. O devasa çelik bedeninde küçük bir sarsıntı yaşandığını hissettim. Başını yavaşça aşağıya, zırhına sarılan narin parmaklarıma doğru çevirdi. Ağır bir canavar olan bedenine hiçbir korku duymadan dokunmuş olmam onu derinden sarsmıştı. Zırhının içindeki o soğuk zekâ ilk kez kilitlenmişti.
​Bana doğru yavaşça döndü. Aramızdaki mesafeyi kapattı, üzerime çöken gölgesiyle yüzüme doğru eğildi. Vizöründeki kırmızı ışık sönüp yerini maviye bıraktı.
​"Eğer..." dedi, sesi ilk kez fısıltı kadar alçak dökülürken. "Zar zor hayatta kalan ve kalmaya devam eden o cılız canını düşünüyorsan... Burada kal. Hemen döneceğim."
​Elim yavaşça kolundan kayıp düştü. Bana son bir kez baktı, ardından arkasını dönüp ağır metal kapıyı üzerime kapattı. Karanlık sığınak bir kez daha üzerime çöktü. Sırtımı duvara yaslayarak büzüldüm. Yine yalnızdım...
​

​(Kael'in Ağzından)
​Zihnimi kaplayan o kırmızı sinyal, sıradan bir arıza ya da yerel bir devriye uyarısı değildi.
​Bu alarm; Neo-Babil'in tüm Kronos askerlerini, sistem görevlilerini ve nöral ağa bağlı olan tüm toplumu şehrin Ana Meydanı'na çağıran olağanüstü bir durum koduydu. Sistem, tek bir merkezden tüm şehre el koyuyordu.
​Sığınağın gizli geçidinden hızla çıkıp üst katmanlara doğru ilerledim.
​İçimdeki o huzursuzluk büyüyordu. Sığınağın kapısını kapatmadan önce Elsina'nın narin elinin zırhıma değdiği o an... Dokunuşundaki o ham sıcaklık, çelik kaplamalarımın üzerinden doğrudan zihnime akmış gibiydi. Bir insanın bana dokunması ve beni bir tehdit olarak değil, sığınağı olarak görmesi... Bu, veri bankalarımdaki tüm mantık kurallarını darmadağın etmişti.
​Ana Meydan'a vardığımda, Neo-Babil'in devasa mimarisinin altında toplanmış yüz binlerce insan gördüm. Herkes kusursuz bir düzen içindeydi. Adımları eş zamanlıydı. Kimse konuşmuyordu. Bu mutlak bir sessizlikti.
​Devasa kulenin ortasında yükselen holografik ekran aniden mavi bir ışıkla patladı. Ekranın tam ortasında, Büyük Konsey Lideri Yanis-Varn'ın devasa silüeti belirdi. Yüzünde o pürüzsüz kibir vardı ama gözlerinde gizlemeye çalıştığı paniği görebiliyordum.
​Yanis-Varn'ın sesi devasa hoparlörlerden bir gök gürültüsü gibi döküldü:
​"Neo-Babil'in sadık vatandaşları... Bin yıldır inşa ettiğimiz bu kusursuz düzen, acıdan arındırılmış sahte olmayan tek cennettir. Ancak bu gece... Zamanın dokusunda, dışarıdan gelen zehirli bir çatlak oluştu."
​Yanis-Varn duraksadı. Gözleri sertleşti.
​"Zamanımıza, ait olmadığı bir çağdan izinsiz giren bir parazit sızdı!" diye haykırdı. "Sistemimizi tehdit eden, geçmişin o çürümüş artıklarını taşıyan bir kaçkın aramızda! Tüm Kronos birlikleri ve nöral gözler alarm durumundadır. O parazit bulunacak ve Yanis-Varn'ın adaletine teslim edilecektir!"
​Ekrandaki devasa kırmızı yazılar şehri kapladı:
"TEHDİT KODU: 1.000.000.GÜN CANLI ELE GEÇİRİN."
​Kalabalığın ortasında, yürüyen bir çelik heykel gibi dikiliyordum. Zihnime düşen emrin soğukluğuyla, sığınakta titreyerek beni bekleyen o son insanın sıcaklığı arasında kalmış bir şekilde gökyüzüne baktım.
​Savaş artık başlamıştı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

25okunma 2beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 136

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurgugenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18