3. bölüm / 3
Eternum: 1 milyonuncu günKENDİ ZİHNİNİN TUTSAĞI OLMAK
Bölümler 3Şu an: KENDİ ZİHNİNİN TUTSAĞI OLMAK
- 1 ZAMAN, BİLİNÇ VE İNSANIN YIKIMI1.176 kelime
- 2 UNUTULAN BEDEN VE KOVANIN GÖLGESİ4.122 kelime
- 3 KENDİ ZİHNİNİN TUTSAĞI OLMAK3.746 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
KENDİ ZİHNİNİN TUTSAĞI OLMA
İnsanın kendi varlığına dair düşebileceği en derin dehşet, özgür olduğuna inanırken aslında devasa bir mekanizmanın adsız bir vidasından ibaret olduğunu anlamasıdır. Yaşamak, bilinmeyen bir mahkemenin hiç tebliğ edilmemiş bir hükmünü her saniye infaz etmek midir? İnsan, duvarlarını görmediği bir zindanda adımlarını atarken kendisini hür zanneder; fakat o hücrenin sınırları, tam da kaçmaya karar verdiği an sur gibi karşısına dikilir.
Adını, geçmişini ve lekesiz bir gününü hatırlayamayan bir ruh için dünün hiçbir anlamı yoktur; fakat yarın, devasa bir çarkın dişlileri arasında ezilme ihtimaliyle doludur. Var olmak, bu yabancı şehirde bir hakikat değil, usul usul biriken bir suçtur. Beden, ruhun sığındığı bir siper mi, yoksa onu görünmez cellatlarına teslim eden edilgen bir et çuvalı mı?
İnsan, hafızası silindiğinde tamamen özgürleşmez; aksine, kimin kurbanı olduğunu bile bilmediği amansız bir avın tek hedefi haline gelir. Zihnin karanlık odalarına kilitlenmiş bir hakikat varken, dışarıdaki dünyanın parlak ışıkları sadece birer aldatmacadır. Soluduğumuz her nefes, kendi mahkûmiyetimize imzaladığımız sessiz bir senettir.
(Elsina’nın Ağzından)
Soğuk, paslı betonun üzerindeki kimsesizliğim, zihnimdeki o ağır sisle birleşerek bedenimi uyuşturmuştu. Ne kadar zamandır orada bir ceset gibi yattığımı bilmiyordum. Zaman, Neo-Babil’in bu karanlık kılcal damarlarında akmıyor; üzerime zift gibi çöken bir yük haline geliyordu.
Derken, yüzüme keskin, yakıcı bir ışık sızdı.
Gözlerim ağır ağır aralandı. Gözkapaklarımın ardında patlayan o yabancı parıltı, cildimi bir alev gibi yaktı. Başımı zorlukla kaldırıp sığınağın yüksek duvarındaki o dar, paslı havalandırma yarığına doğru baktım. İçeriye dolan ışık artık o alışık olduğum donuk, kasvetli mavi değil; kan kırmızısı, zehirli bir aydınlıktı.
Yavaşça ayağa kalktım. Bacaklarım birer kukla ipiyle tutunuyormuş gibi titreşiyordu. Duvara tutunarak havalandırma yarığına doğru tırmandım. Yüzümü soğuk metale yaklaştırıp başımı biraz daha dışarıya
uzattığımda, karşılaştığım manzara göğsümün ortasındaki tüm havayı bir anda emdi.
Tüm şehir yanıyordu.
Hayır, alevler içinde değildi; Neo-Babil’in o kilometrelerce uzayan metalik kuleleri, garip camları ve gökyüzünü yaran asit bulutları kıpkırmızı bir kovan gibi zonkluyordu. Her bir devasa kulenin üzerinde, gökyüzünü kaplayan o muazzam holografik ekranlarda tek bir metin devasa harflerle dönüyordu:
TEHDİT KODU: 1.000.000. GÜN
Sektör 4 ve çevresinde zaman anomalisi tespit edildi. Siyah gözlü, siyah uzun saçlı, 170 cm boylarında, eski dünya kalıntısı organik insansı zararlı... CANLI ELE GEÇİRİN.
Gözlerim, o kırmızı harflerin üzerinde çakılı kaldı. Kalbim, kaburgalarımı kıracak bir şiddetle çarpmaya başladı. O tarif... O siyah gözler, o uzun siyah saçlar, o boy ölçüsü...
Bendim.
Bütün bir şehir, bilmem kaç yıldır var olan o devasa mekanik cehennem, sırf benim varlığım yüzünden ayağa kaldırılmıştı. Şehrin her bir köşesinden yükselen o tiz, ritmik sirenin sesi paslı duvarlarda yankılanıyor, zihnimi bir matkap gibi oyuyordu. Bir avdım ben. Nereden geldiğini bilmeyen, geçmişi elinden alınmış ama koca bir medeniyetin "yok edilmesi gereken bir parazit" olarak kodladığı bir mülteci...
Dehşet, bir yılan gibi omuriliğimden yukarı doğru tırmandı. Soluksuz kaldım. Bu beton kutunun içinde daha fazla bekleyemezdim. Kael beni uyarmıştı; "Burada kal," demişti. Ama bu kırmızı alarmın ortasında, beni arayan yüz binlerce gözün gölgesinde bir başıma kalmak ölümün kendisiydi.
Hızla havalandırma yarığından aşağı kaydım. Yere indiğimde dizlerim büküldü ama hemen toparlandım. Sığınağın ağır, metalik kapısına doğru yöneldim. Kaçmalıydım. Nereye gideceğimi bilmesem de bu kapandan çıkmalı, o kızıl ışıkların ulaşamadığı bir karanlığa sığınmalıydım.
Tam elimi kapının kontrol paneline uzatmıştım ki...
Kapının dış tarafından, koridorun o basık aralığında yankılanan ayak sesleri duyuldu. Ağır, mekanik ve ritmik çelik adımlar...
Donakaldım. Nefesim boğazımda düğümlendi.
"Kael cevap vermiyor," dedi kapının hemen ardından gelen tok, sakin ama emredici bir erkek sesi. "Veri akışında bir kesinti var. En azından içeri girelim. O geldiğinde durumu daha detaylı konuşuruz."
Kalbim duracak gibi oldu. Gelen Kael değildi. Ya da en azından yalnız değildi.
Sığınağın içinde panikle etrafıma bakındım. Kaçacak hiçbir yer yoktu. O oda, sadece dört duvardan ve köşedeki yıpranmış, devasa ahşap masadan ibaretti. Dehşet içinde, zemin boyunca sürünerek masanın arkasındaki o koyu gölgeye, paslı kablo yığınlarının ve çürümüş beton blokların arasına sığındım. Bedenimi olabildiğince küçülttüm. Dizlerimi göğsüme doğru çektim, ellerimle ağzımı kapattım.
Kapının hidrolik kilitleri ağır bir gürültüyle çözüldü. Pnömatik bir tıslamayla metal kapı yana doğru kaydı.
Ve içeriye, o kırmızı alarmın gölgesinde dört devasa çelik silüet adım attı.
Nefesimi tuttum. Zamansızlığın ve karanlığın ortasında, sadece kendi kalbimin yırtıcı gümbürtüsünü dinleyerek öylece bekledim.
Neo-Babil’in gökyüzüne uzanan en sivri iğnesi, 100. Katman’da yükselen Büyük Konsey Kulesi’ydi. Kael, dikey nakil asansörünün cam kapısı kayarak açıldığında, devasa mermer sütunların uzandığı panoramik salona ilk adımını attı. Ağır, krom kaplı çelik botlarının mermer zeminde çıkardığı her adım sesi, salonun yüksek tavanında kusursuz bir ritimle yankılanıyordu.
Dışarıda, panoramik camların hemen ötesinde koca şehir kan kırmızı bir ışıkla zonkluyordu. Holografik ekranlardan yansıyan "TEHDİT KODU: 1.000.000. GÜN" yazısının kırmızılığı, salondaki pürüzsüz beyaz mermerleri zehirli bir leke gibi lekeliyordu.
Salondaki devasa, antik haritalarla bezeli masanın arkasında bir silüet duruyordu.
Büyük Konsey Lideri Yanis-Varn, ellerini arkasında birleştirmiş, aşağıda bir kan denizi gibi dalgalanan siber şehre bakıyordu. Dışarıdan bakıldığında bin yıllık mutlak otoritesini koruyor gibi görünse de Kael’in zırhındaki hassas biyo-sensörler aksini söylüyordu: Yanis-Varn’ın solunum frekansı dakikada yedi atım daha hızlıydı. Omuzlarındaki mikro gerilim, bastırmaya çalıştığı o kör paniğin somut bir kanıtıydı.
Kael, Yanis-Varn’ın üç metre arkasında durdu. Zırhının servis motorları hafifçe fısıldadı ve Kael başını mutlak bir disiplinle öne eğdi.
"Kronos Subayı Vesper-Kael," dedi Kael. Vokal modülündeki mekanik filtre, sesini kusursuz bir metalik soğukkanlılıkla iletti. "Emriniz üzerine intikal ettim, Efendim."
Yanis-Varn yavaşça arkasını döndü.
Yüzündeki o tanrısal, pürüzsüz ifade bir maske gibi oturmuştu ama gözleri... Gözlerinin içindeki o karanlık, Kael’i bir bıçak gibi kesip geçmek istiyordu. Ağır adımlarla Kael’e doğru yürüdü. Mesafeyi kapatıp tam karşısında durduğunda, aralarındaki fark tek bir cümleyle özetlenebilirdi: Biri etten sıyrılıp otoritenin mutlak sembolü haline gelmiş bir idareci, diğeri ise onun inşa ettiği o soğuk düzenin çelikten kılıcı.
"Kael..." dedi Yanis-Varn. Sesi salonda buz gibi yayıldı. "Sektör 4’teki anomaliyi raporlayalı henüz birkaç saat olmadı. Bana takyon deşarjından, statik voltaj düşüşünden bahsetmiştin."
"Doğrudur, Efendim," diye yanıtladı Kael, milim kıpırdamadan. "Bölge taranmış ve mühürlenmiştir."
Yanis-Varn aniden elini kaldırdı ve geniş salona yayılan kırmızı aydınlatmayı işaret etti. Yüzü öfkeyle kasıldı.
"Öyleyse bu ne, Kael?!" diye haykırdı. Sesi mermer sütunlarda patladı. "Kovan’ın ana işlemcisi, senin 'statik deşarj' dediğin o noktada derin nöral tarama yaptı! Atmosferde sadece kuantum kırılması değil... Organik bir biyometrik imza bulundu! 1.000.000 gün öncesine ait bir insan geni! Zamandan sızan bir kaçkın!"
Yanis-Varn, Kael’e doğru bir adım daha attı. Yüzü Kael’in zırhındaki buz gibi vizöre o kadar yakındı ki nefesi krom kaplamanın üzerinde hafif bir buhar tabakası bıraktı.
"Sen," dedi Yanis-Varn, fısıltıya dönüşen ama her harfi bir tehdit taşıyan sesiyle. "Sektör 4’e ilk ulaşan birimdin. Benim en gözde Kronos Subayım... Nasıl oldu da Kovan’ın gözünden kaçan bir insanı senin o yüksek çözünürlüklü sensörlerin göremedi?"
Kael’in vizörünün arkasındaki zihni, saniyenin binde birinde milyarlarca olasılığı hesapladı. Nöral devresindeki akış bir milisaniye bile aksasa, Yanis-Varn’ın sorgulama protokolleri Kael’i yalan taramasına alırdı. Zırhının içindeki biyo-soğutucuları devreye sokarak beden ısısını sabitledi.
"Raporum kusursuzdu, Efendim," dedi Kael. Sesi bir makinenin değişmez frekansında çıktı. "Söz konusu anomali bölgesinde yoğun asit sızıntısı ve eski dünya katmanlarından gelen radyoaktif parazit vardı. Biyo-spektral sensörlerimin parazit dalgalarını yanlış yorumlamış olma ihtimali yüzde 0.04’tür. Eğer alanda canlı bir organik unsur vardıysa, varlığını siber ağdan gizleyebilecek antik bir siper kullanmış olmalı."
Yanis-Varn gözlerini kısıp Kael’in gözlerinin durduğu o karanlık vizörü süzdü. Kael’in yüzünü göremiyordu; bir makineye dönüşmüş subayının mimiklerini okuma şansı yoktu. Kael’in yalan söyleme ihtimali, bir yazılımın kendi kodunu silmesi kadar imkânsız bir olasılıktı. Yanis-Varn bu mantığa sığındı.
"Eğer o parazit şehirdeyse..." dedi Yanis-Varn, Kael’in omuzluğuna parmağını sertçe vurarak. "...bin yıldır kurduğumuz bu sahte cennetin sonu demektir. İnsanların hafızası yok, Kael. Onlara geçmişi, acıyı, duyguyu hatırlatacak tek bir kıvılcım bile Neo-Babil’i ateşe verir. Kovan bu zayıflığı kaldıramaz."
Yanis-Varn arkasını döndü, tekrar panoramik camlara yürüdü.
"Sektör 4 Timi’ni derhal sahaya sür," diye emretti. "Aron, Drax, Lyra ve Nix’i al. O bölgedeki her deliği, her paslı havalandırma şaftını santim santim tarayacaksınız. O kızı bulun. Ama unutma..."
Yanis-Varn başını hafifçe omzunun üzerinden Kael’e çevirdi. Gözlerinde soğuk bir ölüm kararı vardı.
"Onu yok etmeyeceksiniz. Canlı olarak bana getireceksiniz. Zihnindeki o 1 milyon günlük hafızayı söküp almadan ölmesine izin vermem. Şimdi... Git ve görevini tamamla."
Kael, zırhının sağ elini göğsüne vurarak mutlak bir itaat selamı verdi:
"Emredersiniz, Efendim."
Kael arkasını dönüp salondan çıkarken, zırhının derinliklerinde gizli olan dâhili iletişim modülünü aktif hale getirdi. Sektör 4 Timi’nin özel frekansına bağlandı.
"Aron, Drax, Lyra, Nix..." dedi Kael, sesi kulaklıklarında yankılanırken. "Kovan emri onaylandı. Sektör 4’teki sığınağımın koordinatlarına intikal edin. Derhal."
Asansör aşağıya doğru hızla süzülürken Kael, sığınakta saklanan Elsina’yı düşündü. Timi sığınağa kendisinden önce varacaktı. Ve artık geri dönüşü olmayan o kanlı çark dönmeye başlamıştı.
(Elsina’nın Ağzından)
Masanın arkasındaki o karanlık girintide, tozlu kabloların ve kırık beton bloklarının arasına büzülmüş durumdaydım. Göğsüm hızla kalkıp iniyordu ama tek bir nefes bile dışarı sızdırmamak için dudaklarımı ellerimle sıkıca kapatmış, dişlerimi kenetlemiştim.
Hidrolik kapının tıslaması kesildiğinde, sığınağın içine yayılan ilk şey ağır, metalik çelik adımların betonda bıraktığı soğuk yankı oldu.
"Burası Kael'in gizli mühimmat odası," dedi içeri giren ilk ses. Tok, kendinden emin ama bir o kadar da tetikte bir erkek sesiydi bu. "Kovan sinyallerinin buraya sızamaması tesadüf değil. İçerisi tamamen kurşun ve nöral parazit plakalarıyla kaplanmış."
"Ve adamımız tam da kırmızı alarmın ortasında sırra kadem bastı," diye karşılık verdi ikinci bir ses. Sesi son derece pürüzsüz, soğuk ve hiçbir duygu kırıntısı barındırmayan dondurucu bir tondaydı. "Bir Kronos Subayı’nın komuta merkezine bilgi vermeden dâhili frekansını kapatması protokol ihlalidir. Veri sistemindeki bu mikro sapma tolerans sınırlarımızın dışında."
"Sakin ol Drax," diye araya girdi bir kadın sesi. Oldukça alaycı, kıvrak ve tehlikeli bir neşeyle konuşuyordu. "Kael’den bahsediyoruz, yani bizim buz küpünden! Belki de sadece üst katmandaki o sıkıcı Konsey toplantısından kaçmak istemiştir. Hem bak, ne güzel... En azından Sektör 4’ün o iğrenç asit yağmurundan kaçıp başımızı sokacak kuru bir yer bulduk."
"Nix, bu bir oyun değil," dedi dördüncü ses. Diğer kadının sesi daha pürüzsüz, zeki ve siber bir soğukkanlılık taşıyordu. "Tüm şehir teyakkuzda. 'TEHDİT KODU: 1.000.000. GÜN' ilanı verildikten sonra Sektör 4'ün her santimetresi Kovan taranmasına alındı. Kael’in kişisel koordinatlarında bu kadar yüksek biyo-statik dalgalanma olması imkânsız."
Kalbim, kaburgalarımı delecek gibi çarpmaya başladı. Masanın hemen arkasındaki o koyu gölgede, zırhlarının eklem yerlerinden çıkan gıcırtıları, optik merceklerinin odaklanırken çıkardığı o hafif vızıltıları duyabiliyordum. Hepsi Kael gibi birer devasa çelik heykeldi. Ve ben, hepsinin avlamaya çalıştığı o "1 milyon günlük kaçkın"dım.
Tok sesli adam adımlarını odanın ortasına doğru attı. "Lyra, alanı tora bağla. Kael gelene kadar bölgesel bir tarama başlat."
"Yapıyorum," dedi Lyra.
O anda zihnimde dehşet dolu bir cızırtı yükseldi. Sığınağın havasında morumsu, ince bir lazer ağı peydah oldu. Lyra’nın zırhından yayılan siber tarama çizgileri, odanın duvarlarını, beton blokları ve masanın üstünü bir ağ gibi örmeye başladı. Lazer çizgisi masanın kenarından aşağıya, benim saklandığım gölgeye doğru santim santim kayıyordu!
Elimi kolyeme götürdüm. Parmaklarım gümüş kelebeğin sivri ucuna öyle bir sarıldı ki tenim kesildi, ama acıyı hissetmiyordum bile. Eğer o ışık çizgisi üzerimden geçerse,nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde beni anında tespit edecektiler. "Dur," dedi biri aniden. Adımları tam da masanın önünde durdu.
Nefesim boğazımda dondu. Masanın ahşap yüzeyinden yansıyan gölgesi üzerime çökmüştü.Tam önümdeydi.
"Ne oldu Drax?" diye sordu Nix, tüfeğinin emniyetini oynatarak. "Bir şey mi gördün?"
Drax eğildi. Zırhının çelik eklemleri acımasız bir gıcırtıyla büküldü. Masanın altına, tam da saklandığım o zifiri karanlığa doğru baktı. Vizöründen süzülen donuk kırmızı ışık, yüzümün sadece birkaç santim ötesindeki beton bloğu aydınlattı.
"Toz tabakası..." dedi Drax yavaşça. Sesi bir celladın fısıltısı gibiydi. "Zemindeki toz tabakası taze silinmiş. Burada yakın zamanda biri sürünen bir beden gibi iz bırakmış."
Aron hızla Drax’ın yanına geçti. "Emin misin?"
"Bir Kronos Subayı arkasında böyle kaba bir iz bırakmaz," dedi Drax, elini belindeki infaz bıçağına götürerek. "Burada birisi var."
Nix hafifçe kıkırdadı. O alaycı neşesi bir anda yerini soğuk, yırtıcı bir tehdide bıraktı. "Vay canına... Demek o küçük parazit tam da ayağımızın dibine saklanmış. Kael bize sürpriz mi hazırladı dersiniz?"
"Nix, silahını indir," dedi Lyra aniden. Sesinde garip, bastırılmış bir tereddüt belirdi. "Kael’in mekanında izin almadan infaz protokolü başlatamayız. Ayrıca... Kael’in radarındaki o tuhaf sapmaları temizleyen bendim. Eğer burada bir insan varsa, Kael bunu biliyordu."
"Kael bunu biliyor muydu?" diye gürledi Drax. Bıçağını kınından çıkardı. Çeliğin metale sürtünme sesi odada yankılandı. "Eğer bir Kronos Subayı bu paraziti saklıyorsa, bu sistem ihlalidir! İhanettir!"
"Drax, kes sesini!" diye araya girdi Aron. Sesi otoriter ve sarsılmazdı. "Kael benim dostum. O ne yapacağını bilir. Ama önce o gölgedekinin kim olduğunu göreceğiz."
Aron masaya doğru bir adım daha attı. Devasa metal eli, ahşap masanın kenarını kavradı.
"Oradan çık," dedi Aron, doğrudan saklandığım karanlığa bakarak. "Ya kendin çıkarsın... ya da o masayı üzerindeki kablolarla birlikte parçalarım."
Gözlerimi kapattım. Şakaklarımdan süzülen soğuk ter damlası çeneme doğru aktı. Hiçbir kaçış yolum kalmamıştı. Dört Kronos askerinin ortasında, o çelik kafeste kapana kısılmıştım. Yavaşça kıpırdandım, ellerimi kaldırarak gölgeden dışarıya, o kızıl ışığın düştüğü zemine doğru adım atmak üzereyken...
Sığınağın ağır metal kapısı büyük bir gürültüyle patlarcasına açıldı.
İçeriye giren o devasa, krom kaplı silüet odadaki tüm havayı bir anda emdi.
Kael gelmişti.
Sığınağın pürüzlü, soğuk beton tavanında çınlayan Kael'in sesi, odadaki tüm siber frekansları bir anlığına dondurdu.
Kael, adımlarını ağır ağır odanın ortasına doğru attı. Her bir çelik adımında zırhından süzülen buz mavisi ışık, kızıl alarmın o kanlı gölgesini bıçak gibi yararak Aron ve Drax’ın üzerine düştü. Vizörünün altındaki pürüzsüz karanlık, timin gözleri önünde sarsılmaz bir sur gibi dikilmişti.
Aron, elini ahşap masanın kenarından yavaşça çekti. Bakışlarını Kael’e dikti. İkisi arasındaki o sarsılmaz dostluk kilometrelerce öteden belli oluyordu, ama havadaki ağır gerilimi dağıtmaya yetmiyordu.
"O elini masadan çek, Aron," diye tekrarladı Kael. Vokal modülündeki mekanik tonu kıstı; sesi artık kendi yalın, pürüzsüz ve bastırılmış öfkesiyle çıkıyordu. "Benim mühimmat odamda, benim iznim olmadan emir veremezsin."
Drax, elinde tuttuğu infaz bıçağını indirmeden bir adım öne çıktı. Bıçağın krom kaplaması Kael’in gözlerindeki mavi ışığı yansıtıyordu. Yüzündeki o soğuk, hissiz ifade ve gözlerindeki derin, kuralcı sertlik Kael’in vizörüne kilitlendi.
"Protokolleri unutuyorsun, Kael," dedi Drax. Sesi pürüzsüz bir donduruculuk taşıyordu. "Sektör 4’ün dâhili ağındaki biyo-dalgalanma verileri doğrudan senin koordinatlarına işaret ediyor. Ve buradaki toz tabakası yalan söylemiyor. İçeride birisi var. Kovan’ın aradığı o paraziti kendi sığınağında mı saklıyorsun?"
"Ona bir daha 'parazit' dersen, Drax..." dedi Kael, göğsündeki servis motorlarının yüksek bir vızıltısıyla üzerlerine doğru bir adım daha atarak. "...zırhının o pürüzsüz göğüs plakasını tek hamlede sökerim."
Odadaki gerilim patlama noktasına geldi.
Nix, duvarın dibinde durduğu yerden alaycı bir ıslık çaldı. Belindeki ağır infaz tüfeğinin askısını düzeltirken gözlerinde yırtıcı bir heyecan parıldadı. "Vay canına... Şu işe bak! Bizim buz küpü ilk kez bir şeyler hissediyor galiba. Aron, ben izlemeyi çok sevdim sakın karışma!"
"Nix, sesini kes," diye kestirip attı Aron. Gözlerini bir an bile Kael’den ayırmıyordu. "Kael... Sen benim dostumsun. Bu şehirde sırtımı tereddütsüz döneceğim tek adamsın. Ama Yanis-Varn tüm şehre '1.000.000. Gün' alarmı verdi. Eğer o masanın arkasındaki şey, Kovan’ın aradığı organik canlıysa ve sen onu koruyorsan... Bu seni de, bizi de silinme protokolüne götürür. Ne yaptığının farkında mısın?!"
Lyra araya girdi. Siber bilekliğindeki verileri hızla kapatırken sesi titriyordu. "Aron, haklı... Kael, ben senin radar verilerini Kovan ağında temizlerken sadece basit bir sistem arızası sanıyordum. Ancak buradaki Biyo-Spektral izler... Kael, o bir insan! Yaşayan, kanı akan bir insan! Kovan onu öğrenirse hepimizi imha eder!"
Kael kılı kıpırdamadan durdu. "Bu benim kararım, Lyra. Ve bedelini de ben öderim."
Drax aniden hamle yaptı. "Ben ödemem!" diye gürledi. İnfaz bıçağını ters çevirip masaya doğru fırlatmak, masanın arkasındaki gölgeyi körlemesine vurmak üzere elini kaldırdı.
"Drax, dur!" diye bağırdı Aron.
Ancak Kael daha hızlıydı. Gözün takip edemeyeceği bir ivmeyle ileri atıldı. Devasa metal eliyle Drax’ın bıçağı tutan bileğini havadayken kavradı. İki Kronos Subayı'nın çelik zırhları devasa bir gürültüyle birbirine çarptı. Sığınağın beton zemini ayaklarının altında çatladı. Kael, Drax’ın bileğini kıracak bir basınçla sıktı; çeliğin çeliğe sürtünme sesi odada yankılandı. Bıçak Drax’ın parmaklarının arasından kayıp çınlayarak yere düştü.
"Geri çekil, Drax," diye fısıldadı Kael, yüzünü onun vizörüne iyice yaklaştırarak. "Seni kendi ellerimle hurdaya çıkarmama izin verme."
Drax, Kael’in zırhından yayılan o mutlak, ölümcül kararlılığı hissetti. Bileğindeki baskı zırhının uyarı sinyallerini yakıyordu.
Ve o anda...
Masanın arkasındaki o karanlık girintiden ince, titrek ama odadaki tüm çelik gürültüsünü bıçak gibi keserek yüksek sesle bağırdım;
"Yeter..."
Herkes bir anda donakaldı. Aron, Drax, Lyra ve Nix... Tüm optik mercekler ve silah uçları anında sesin geldiği yere, masanın arkasına kilitlendi.
Daha fazla saklanamazdım. Kael’in benim yüzümden kendi dostlarıyla, kendi türüyle birbirini katletmesini izleyemezdim.
Gölgeden çıkıp o kızıl aydınlığın tam ortasına adım attığımda, dizlerimdeki titremeyi engelleyemiyordum. Üzerimdeki kirli beyaz kumaş çamura batmıştı, uzun siyah saçlarım darmadağınık bir halde omuzlarıma dökülüyordu. Siyah gözlerimi, bana çevrilmiş olan dört devasa çelik heykele doğru kaldırdım.
İçerideki hava bir anda buz kesti.
Nix’in alaycı tebessümü dudaklarında dondu. Ağır tüfeğini tutan parmakları gevsedi.
Lyra, pürüzsüz vizörünün arkasından bana bakarken adeta kilitlendi. Hayatında ilk kez veri ekranlarında değil; kanlı canlı, soluk alan, cildi soğuktan kızarmış ve gözpınarlarından korku akan bir insan görüyordu.
Aron, şaşkınlıkla geri adım attı. "Bu... Bu imkânsız..." diye mırıldandı. "Veri bankalarındaki antik resimlerden farksız. Hiçbir sibernetik parçası yok. O tamamen..."
"...organik," diye tamamladı Drax. Sesi ilk kez sarsılmıştı. Yerdeki bıçağına bakmayı unutup bana odaklandı.
Kael, Drax’ın bileğini bıraktı. Yavaşça bana doğru yürüdü ve devasa bedenini benimle timin arasına siper etti. Gölgesi üzerime düştüğünde, içimdeki o kör dehşet ilk kez yerini tuhaf bir güven duygusuna bıraktı.
"Adı Elsina," dedi Kael, timine bakarak. Sesi beton sığınakta bir mühür gibi yankılandı. "1.000.000 gün öncesinden geldi. Ve onu Yanis-Varn’ın o soğuk laboratuvarlarına teslim etmeyeceğim. Eğer onu almak istiyorsanız... Önce beni yok etmek zorundasınız."
Sığınağın içindeki o boğucu gerilim, Kael’in sözleriyle birlikte katı bir sessizliğe devredilmişti. Ancak bu sessizlik huzur değil; yaklaşan büyük bir kasırganın öncesindeki o yırtıcı bekleyişti.
Aron , Sektör 4’ün paslı haritasını odanın ortasındaki antika ahşap masanın üzerine serdi. Zırhının parmak uçlarından süzülen yeşil lazer projeksiyonu, masanın yüzeyinde Neo-Babil’in alt katmanlarını üç boyutlu bir şebeke gibi inşa etti.
"Kovan sinyal bastırıcıları en fazla dört saat daha dayanır," dedi Aron, gözlerini haritadan ayırmadan. "Yanis-Varn aptal değil. Sektör 4’teki biyo-statik dalgalanmayı sadece siber ağdan aramayacak. Taktik Avcı Dronları ve Birinci Katman İnfazcıları çoktan harekete geçti. Buradan çıkmalıyız."
"Nereye gideceğiz peki?" diye sordu Nix. Yere oturmuş, devasa infaz tüfeğinin lazer merceğini temizliyordu. Yüzündeki o neşeli tebessüm hafifçe kırılmıştı. "Sektör 0’a mı? O lağım çukurundaki asit seviyesi bu kızın ciğerlerini iki dakikada yakar."
"Sektör 0 değil," dedi Lyra. Siber arayüzünü hızla tarıyordu. "Eski Dünya Katmanları’nın altında, Kovan’ın sinyal erişiminin tamamen kesildiği korumalı bir bölge var. Antik Havalandırma Şaftı 9. Eğer oraya ulaşırsak, Yanis-Varn’ın arama ağı bizi takip edemez."
"Sektör 4 ile Şaft 9 arasındaki tek geçit, Nöral Güvenlik Kapısı 3," dedi Drax, soğuk bir sesle. Masanın kenarına dayanmış, kolları göğsünde kavuşturulmuştu. "Orası Sektör 4 Devriyeleri ile dolu. Onları sessizce geçmemiz imkânsız."
"Sessiz geçmeyeceğiz," dedi Kael.
Herkes başını Kael’e çevirdi. Kael, duvarın dibinde durmuş, vizörünü kapıya kitlemişti.
"Ben ve Aron devriyelerin dikkatini doğu kanalına çekeceğiz," diye devam etti Kael. "Drax, Lyra ve Nix... Siz Elsina’yı batıdaki atık borularından Şaft 9’a geçireceksiniz."
"Kael, saçmalama!" dedi Lyra birden. Sesinde ilk kez o katı siber soğukkanlılığı kıran bir titreme vardı. "Doğu kanalı kilitli bir kapandır. Taktik Avcılar orayı kuşatırsa ikinizin oradan çıkma şansı yüzde üç!"
Kael, başını yavaşça Lyra’ya doğru çevirdi. Mavi vizörünün ışığı hafifçe kısıldı. "Yüzde üç, sıfırdan büyüktür Lyra."
Lyra bir şey söyleyecek gibi oldu, dudakları kıpırdadı ama kelimeler boğazında tıkandı. Bakışlarını Kael’den kaçırıp gözlerini yerdeki beton çatlaklarına dikti.
O sırada ben... köşedeki bir beton bloğun üzerine çökmüş, gümüş kelebek kolyemle oynuyordum. Konuşulan teknik kelimelerin birçoğunu zihnim kavramıyordu: Kovan, Biyo-statik, Kuantum, Taktik Avcılar... Bunlar benim hafızasız dünyama ait olmayan, bu çelik şehrin zehirli meyveleriydi.
Aron masanın üzerindeki haritayı kapattı. "İki saatimiz var. Herkes mühimmatını kontrol etsin."
Tim üyeleri sığınağın farklı köşelerine dağılırken Kael yavaş adımlarla yanıma yaklaştı. Devasa gölgesi üzerime düştüğünde başımı kaldırıp o donuk mavi vizöre baktım.
"Korkuyor musun?" diye sordu Kael. Vokal filtre kapalıydı; sesi pürüzsüz, insanı sarıp sarmalayan o derinlikteydi.
"Korkmuyorum," dedim kısık bir sesle. "Sadece... anlamıyorum. Neden herkes bu şehirde bir şeyler için savaşmak zorunda? Yaşamak bu kadar ağır bir yük mü burada?"
Kael bir an duraksadı. Zırhının içindeki servis motorları hafifçe fısıldadı. Yanıma, beton zemine diz çöktü. Devasa, metalik gövdesiyle yanımda dururken bir canavardan ziyade, beni bu acımasız dünyadan koruyan antik bir heykel gibiydi.
"Bu şehirde yaşamak bir seçim değildir," dedi Kael, gözlerini karşımdaki paslı duvara dikerek. "Bu şehirde yaşamak, Kovan'ın yazdığı bir kodu tekrarlamaktır. Sen gelene kadar... biz sadece tekrarlıyorduk."
"Peki ya şimdi?" diye sordum.
Kael başını bana çevirdi. Vizöründen süzülen mavi ışık yüzümde gezindi.
"Şimdi..." dedi Kael, sesi ilk kez bir fısıltı kadar yumuşayarak. "...kod bozuldu."
Gülümsedim. Acı, ama içten bir tebessümdü bu. Elimi uzattım, parmaklarımı zırhının bilek kısmındaki o soğuk çeliğe koydum. Kael bu kez kaçmadı, kolunu çekmedi. Metalin altındaki o görünmez sıcaklığı hisseder gibiydim.
Tam o anda sığınağın tavanındaki havalandırma borularından keskin, kulak tırmalayıcı bir çınlama sesi yükseldi. Sığınağın kırmızı aydınlatması aniden söktü; yerini zifiri bir karanlığa bıraktı.
Drax hızla infaz bıçağını çekti. "Sinyal bastırıcılar çöktü!"
Lyra’nın siber bilekliğinde kan kırmızı bir uyarı ekranı patladı:
UYARI: SEKTÖR 4 SIZMA TESPİT EDİLDİ. AVCI MANGALARI KAPIDA.
Aron tüfeğini kurdu, sesi odada gürledi: "Süre bitti! Silahlar başa! Elsina’yı koruyun!"
(Kael’in Ağzından)
Kovan’ın siber avcıları tarafından kesilen güç akışı, duvarlardaki son statik cızırtıyı da yutmuştu. Ancak benim optik merceklerim için karanlık bir engel değildi; kızılmsı termal tarama modunda, sığınaktaki her bir kalbin atışını ve zırhların ısısını net bir şekilde görebiliyordum.
Drax ve Nix kapının iki yanına siper aldı. Aron, sığınağın ortasında devasa bir gölge gibi dikilmiş, tüfeğinin hedefini doğrudan koridorun karanlığına doğrultmuştu. Lyra ise Elsina’yı arkasına alarak siber kalkanını devreye soktu.
Ağır metal kapı, dışarıdan gelen yüksek frekanslı bir plazma kesicinin çığlığıyla erimeye başladı. Çeliğin akkor haline gelip damladığı o birkaç saniye içinde, koridordan mekanik, ruhsuz ve kalabalık adımlar yankılandı.
"Kael!" diye bağırdı Aron, sesindeki o mutlak kararlılıkla. "Kızı batı şaftına götürün! Doğu kanalını ben tutuyorum!"
"Hayır," dedim, vokal modülümü kapatıp kendi yalın, pürüzsüz sesimle. "Bu savaşın sebebi benim. Doğu kanalını biz birlikte tutacağız."
Kapı devasa bir patlamayla içeriye doğru çöktü.
Dumanın ve kıvılcım yağmurunun arasından, Kovan’ın yüzsüz, tamamen biyo-mekanik İnfazcı Dronları odaya aktı. Nix’in gürleyen infaz tüfeği karanlığı fener gibi aydınlattı; attığı ilk mermi iki dronun göğüs plakasını havaya uçurdu. Drax, gölgelerin arasından bir cellat gibi fırlayarak bıçağını en yakındaki insansız birimin nöral çekirdeğine sapladı.
"Şimdi!" diye gürledi Aron. "Ayrılın!"
Drax, Lyra ve Nix, Elsina’yı ortalarına alarak batıdaki paslı havalandırma tüneline doğru çekilmeye başladılar.
Elsina tünele girmeden önce durdu. Uzun siyah saçları patlama rüzgârıyla savruluyordu. Siyah gözlerinde, zihnindeki o devasa hafızasızlıktan bile daha derin bir dehşet ve çaresizlik vardı. Bana baktı. O gümüş kelebek kolyeyi tutan parmakları titriyordu.
"Kael!" diye haykırdı. Sesi patlamaların ve çelik gürültüsünün arasında bir çığlık gibi çınladı. "Geri geleceksin, değil mi?!"
Vizörümdeki mavi ışık bir anlığına dalgalandı. Bir makinenin söz vermesi, sistem algoritmalarında karşılığı olmayan bir kurguydu. Ama onun gözlerindeki o saf insani hakikate bakarken, veri bankalarımdaki tüm kurallar silindi.
"Yaşayacaksın, Elsina," dedim, sesimi doğrudan onun duyabileceği frekansa vererek. "Söz veriyorum... Bu şehir seni öldüremeyecek."
Elsina, Lyra’nın sürüklemesiyle tünelin karanlığında kayboldu.
Arkamı döndüm. Aron ile omuz omuza vererek, üzerimize dalga dalga gelen Kovan ordusunun karşısında durduk.
Görünmez bir kader çarkı dönmeye başlamıştı. Neo-Babil için geri sayım durmuş; 1 milyonuncu günün kanlı şafağı, karanlığın ortasında resmen sökümüne başlamıştı.
Bölüm etkileşimi
