11. bölüm · ESTETİK EVLİLİK HATALARI
˖ ݁𖥔 ݁˖ 𐙚 ESTETİK EVLİLİK HATALARI | 10
-10-
Jale Hanım'la yaşananlardan sonra yayınevine döndüğümde başım davula dönmüştü. Üstelik mide ağrılarım da azmıştı. Kısa bir toplantının ardından bu yılın yayın programını yapmıştık ve bunda Somer'in organizasyon becerisi çok büyük rol oynamıştı. Somer'le ilgili tüm olumlu düşüncelerim aramızda kalırsa ve Bülent'in kulağına gitmezse sevinirim. Çünkü kendisi bu zamana kadar göstermiş olduğu modern erkek imajından çok farklı davranıyordu. Onlarca kadını idare ederken birini bile kıskanmayan uslanmaz çapkın Bülent Tanay şimdi karısını kıskanıyordu. Ey aşk, sen nelere kadirsin?
Öte yandan annesinin söyledikleri içimi acıtmıştı. Bülent'ten yana bir kuşkum yoktu, kafam karışık sayılmazdı ama ilişkilerin başıyla sonu arasındaki uçurumu Ersan Bey ve Jale Hanım'ın hayatında uygulamalı olarak görünce ne düşüneceğimi bilemiyordum. Ya bir gün Bülent'in de bana olan aşkı biterse? Ben de mi Jale Hanım gibi olurdum? Yok canım, daha neler. Ama bir konuda hak vermek gerekti. Hiçbir ilişkinin ömür boyu garantisi yoktu. Günün birinde yollarımız ayrılırsa Bülent'siz nasıl yaşarım bilmiyordum ama bu kadar kötü bir hâle düşmeyeceğime dair kendime bir söz verdim o an. Ben hayatıma devam edecektim. Tamam, ağlar zırlar, depresyona girip birkaç kilo çikolatalı dondurma yer, hızımı alamayınca kendimi yatak çarşafıyla boğmaya çalışırken neden ben diye böğürürdüm ama her şey bittiğinde toparlanırdım. Sonuçta hiçbir acı sonsuz değildi.
Henüz ortada hiçbir şey yokken Bülent'le kendimi sekiz kere boşayıp dokuz kere intiharı düşündüğüm bir senaryoyu tatbik ettikten sonra toplantıda konuştuğumuz dosyaların üzerinden geçtim. Ayda ve Suzi geldiğinde önümüzdeki altı ayın planı hazır sayılırdı.
Ayda "Sana kahve getirdim." dedi elindeki kupayı gösterirken. Bir kahve daha içersem infilak edecektim.
Günde otuz fincan kahve içip kalp çarpıntısını kötü şeyler olacağına yoran kişilerden biri de ben olabilirdim. Az önceki evlilik ve boşanmayla ilgili kötü düşüncelerimi de buna bağlıyordum açıkçası.
Arkadaşından farklı olarak elinde ağrı kesiciyle gelmişti Suzi. "Solgun görünüyorsun. Bir ilaç iç de eve gidip dinlen. Zaten burada yapılacak pek de bir şey yok." Göz ucuyla cam kapının dışındaki masada götüne motor takılmış gibi raflardan kitaplar seçen ve incelemek için masaya geçen Somer'i gösterdi. "Nordik heykel yapılması gereken her şeyi yapıyor, sana iş bırakmıyor."
Ayda yüzünü buruşturarak karşılık verdi. "İlk günün gösterişidir o. Söner havası yakında." Anlaşılan Suzi kadar hoşlanmamıştı Somer'den.
Tüm bunları düşünecek kadar enerjik hissetmediğim için Suzi'nin söylediklerine kulak verdim. "Tamam o hâlde, ben çıkayım. Gidip dinlensem iyi olacak. Son üç dosya kaldı, akşam birine bakarım, mailleşiriz."
Çıkmak üzere kalktığımda midem altüst oldu. Başımdaki ağrı beni bir duvardan diğerine çarpıyor gibi hissederken masaya tutundum.
Kolumu tuttu "İnci, iyi misin?" diye soran Ayda.
Suzi'nin endişesi yüzünden okunuyordu." Sana dinlenmen gerektiğini söylemiştim."
"Ben de gidiyorum zaten."
"Aslında bugün hiç gelmemeliydin."
"E bir de kov beni istersen."
"Gerekirse onu da yaparım."
Suzi'nin azarlayan bakışlarına karşı tebessüm etmeye çalıştım. Ayda'nın şüpheli bakışları üzerimde gezinirken sekreterlerden Füsun kapıyı çalıp içeri girdi. "İnci Hanım fuarla ilgili Somer Bey'in bazı talimatları var. İncelemek istersiniz diye de yazılı olarak toparlayıp mail atacağını söyledi."
"Tamam Füsun."
"Siz iyi misiniz?" diye sordu kaşları çatılı kadın.
"İyiyim, sadece midem ağrıyor."
"Mide ilacı vardı bende, getireyim isterseniz."
"Yok, sağ ol. Çıkacağım şimdi ben de zaten."
Tekinsiz bir sessizlik oluştu. Sonra Füsun'un kaşları havalandıktan sonra "Anladım." dedi ve imalı bakışları önce yere döndü, sonra Ayda'yla kesişti. Ne anlamıştı acaba? Sanki herkesin bildiği, benim bilmediğim bir şey gözler yoluyla birbirine aktarılıyordu.
"Ne anladın Füsun?"
Yüzündeki muzip ifadenin ardından bu işlere hiç karışmak istemediğini gösterir gibi "Ben çıksam iyi olacak. Somer Bey'in bazı istekleri vardı." diyerek sıvıştı, çıktı. Ne soruma cevap verdi ne bir şey.
Ayda ve Suzi'yle baş başa kaldığımızda ise Füsun'un gizemli tavrının yansımaları devam etti. Onların sessiz bakışmaları üzerine "Ne oluyor?" diye söylendim.
Söze yine çekingen bir biçimde Ayda girdi. "Şey diye düşünüyorduk... Belki de... şey olabilir misin..."
Onun aksine "Hamile olabilir misin diye düşünüyorduk." cümlesini bomba gibi aniden bıraktı kucağıma Suzi.
Bu dünyada en çok istediğim şey değilmiş de sanki nükleer bir patlama haberiymiş gibi gözlerim büyüdü. "Mümkün değil." dedim kati suretle başımı iki yana sallayarak. "Bu ihtimal beynimde ur olma ihtimalinden bile düşük."
Cümlemle birlikte uğultu hâlinde Aman Allah korusun cümleleri ve kulağı çekiştirip masaya vurma sesleri birbirine karıştı.
"Kızlar bilmiyormuşsunuz gibi konuşuyorsunuz. Ben stres olduğumda midem ağrır, bu yeni bir şey değil ki."
"Hayır, bu pek o ağrılara benzemiyor da. Baş dönmesi ve hâlsizlik de takip ediyor." sözleriyle kendini savundu ordinaryüs profesör Ayda.
"Bu mümkün değil. Biz çocuk düşünmüyoruz."
Uzun süredir iğneyle korunuyordum. Bülent de bunu biliyordu. Bu yönden ikimiz de huzurluyduk. Ancak asıl mesele, Suzi'nin muzır bakışlarla "Bilirsin, bazen düşünmeden de gelir." cümlesiyle konuya dalmasıydı.
Onun esrarengiz bakışlarında ne saklı olduğunu, hangi ihtimalleri düşündüğünü biliyordum ama mümkün değildi. Benim bu yönteme rağmen hamile kalma ihtimalim çölde bir kutup ayısının mahsur kalmasından da düşük bir ihtimaldi.
"Bizimki düşünmeden gelmez, siz merak etmeyin." dedim kendimden emin bir biçimde. "Füsun'a da aşk olsun yani. Demek o yüz ifadesi, gizemli hâller tavırlar ondanmış."
Söylene söylene eşyalarımı toplarken ailemden sonra arkadaşlarım tarafından da çocuk muhabbetine maruz kalmanın kısa süren sıkıntısını yaşadım.
Kollarını kavuşturan Ayda'nın "Tamam o zaman, sen öyle diyorsan..." sözleriyle ortamdaki sisler dağıldı. Suzi'nin imalı bakışlarıyla kaşları havalandı. "Ne? Kız olmaz diyor, ondan daha mı iyi bileceğiz?"
Küçük bebek krizini atlattıktan sonra kendimi ofisten attım. Somer'in çalışmaktan değil beni, kimseyi görecek hâli yoktu. Hu huu yapıp elimi sallayarak çıksam da fokuslanmıştı. Bu güzeldi, yayınevinin işinin ehli birine emanet olduğunu bilmek rahatlatıcıydı.
Toparlanıp yayınevinden çıktığımda dışarıdaki güneşli, güzel hava öyle hoşuma gitmişti ki baş ağrımı alıp götürmüş gibiydi. Eve gidip dinlenmeyi çok istiyordum ama o an durumu benimkinden farklı olmayan kocamı ziyaret etme isteğim ağır bastı.
Kliniğe vardığımda köşedeki pastaneden glutensiz cupcakelerden aldım. Bülent bunları seviyordu. Sık olmamakla birlikte kahvaltı yapamayacak kadar meşgul sabahlarda yerdi. Onu nasıl mutlu edeceğimi biliyordum.
İçeri girdiğimde Müge deskte değildi. Muhtemelen bir operasyonu yoktu. Haylazca Bülent'in odasının olduğu koridorda yürüdüm. Tam kapının önünde elindeki notları kontrol eden Nihan'la karşılaştık.
Nihan, 30'lu yaşlarında ve hoş bir kadındı. Suat Hanım'ın talihsiz kazasından sonra Bülent'in asistanı olarak işe başlayalı çok olmamıştı ancak Bülent ondan memnundu. Tüm karışıklıkları çözdüğünü söylüyordu. Ben de her gördüğümde bunu hissediyordum.
O her zaman temiz, tertipli ve düzenli, ciddi, planlı ve... şey görünüyordu... mükemmel. Evet, sanırım Nihan'ı ifade etmem gerekseydi onun için mükemmel kelimesini kullanırdım.
Hafif tebessüm eden bir yüzle "Hoş geldiniz İnci Hanım. Doktor beye geldiğinizi haber vereyim." dediğinde duraksadım.
"Operasyonda mı?"
"Hayır, yeni çıktı." Biraz yaklaştı. "Ama biraz canı sıkkın gibi."
"Tamam, ben onun moralini yerine getiririm şimdi."
Nihan'ı geride bırakıp kapıyı sessizce araladım ve içeri girdim. Bülent'in ateş gibi bakışları üzerime çevrildiğinde kızmak üzereydi ama beni görünce ifadesi değişti, yumuşadı. "Sen miydin?"
Elimdeki pastane paketini yüzüme siper ettim. "Merhaba, sadece dostum ve beyaz bayrak sallıyorum. Lütfen bana zarar verme."
Kısa bir gülüşmenin ardından içeri girdim.
"Asistanını çok korkutmuş olmalısın. İçeri girmemden büyük bir korku duydu." Gerçi Nihan, hani şu yüzü ifadesiz olan tipler gibiydi. Endişesini anlamak için mikro ifadelerini iyi takip etmek gerekiyordu.
"Evet, ona kimseyi bağlamamasını söylemiştim." Usulca yerinden kalkıp yanıma gelirken "Ama sen kimse olmadığına göre... yanlış bir şey yapmış sayılmaz." dedi ve eli topuzumu saran dişli tokayı tek hamlede çözdü. Saçlarım omuzlarıma dökülürken burnunu kokuma daldırdı. "Evet, sanırım şimdi daha iyiyim."
Sarıldım "Zor bir gündü, farkındayım." sözümle.
"Henüz zor gün görmedin." Gözleri daha neler neler dercesine devrilirken çok şey yaşamış gibiydi. Şaşırmazdım. Anne ve babasının daha kötü durumlarını gördüğünü de biliyordum. Bülent pek bahsetmek istemese de Lidya sık sık anlatırdı. Onun ve kendisinin ne kadar zor bir çocukluk geçirdiğini biliyor ve anlıyordum.
Kollarından ayrıldığımda pastane paketini gösterdim. "Sana glutensiz cupcakelerden aldım!" derken bir çocuğu eğlendirmeye çalışır gibi neşeliydim.
Güldü adam. "Polonezköy haftasından sonra en az dört gün detoks yapmalıyım."
Başımı öne eğip gülüşüne karşılık verdim. "E bir de bayıl istiyorsan Feriha."
"Nihan yemek söylemişti, yeni yedim."
Başımı hafif yan yatırıp onaylarken yeni asistanın Bülent'e iyi geldiğini düşündüm. Yoğunluğundan dolayı yemek yemeyi bile unutan birine böyle düzenli biri lazımdı.
Kapı sessizce tıklatıldığında Bülent'in izniyle içeri Nihan girdi. "Hocam, geçen ay silikon taktığınız İrem Hanım kontrole gelmiş."
"Tamam, odaya al, geliyorum şimdi." Duraksadı. "Geçen günkü hastanın dosyasını-"
"Şubat 14. Dosya 327"
"Evet, o."
Hafif şaşkın bir bakışla ikisi arasındaki konuşmayı dinliyordum. Sanki yıllardır beraber çalışıyor gibiydiler. Bu kadar kısa sürede frekanslarının tutmasına sevinmiştim. Sadece... Ben bile karısı olarak bazen ne diyeceğini bu kadar hızlı tahmin edemiyordum. Sanırım bazı insanlar gerçekten asistan olmak için doğuyordu.
"Onu arşivleyip dolabınıza kaldırdım. Hastayı da kontrol günleriyle ilgili bilgilendirdim."
"Tamam, teşekkürler. Sen çıkabilirsin, birazdan geliyorum."
Ağırbaşlı bir ifadeyle onaylayıp çıktı kadın. Bense Bülent'e dönmüş hayretle dudak büktüm. "O bayan mükemmel mi?"
Sadece dudakları kıvrılırken "Mükemmele yakın." cevabını verdi. "Her cerrahın ihtiyacı olan acil yardım butonu."
Bülent'in yeni asistanına dair memnuniyeti hoşuma gitmişti. Esasında garip bulunacak bir şey de yoktu ama... Bilmiyordum ki. İçimdeki bu hissi tarif etmek zordu. Hani bazen bir insanla tanışırsınız ve her hâliyle mükemmeldir. Ancak bu mükemmel duruşunda bile garip bir şey vardır ya... İşte ben de o tarifi zor hissi yaşıyordum.
Bayan Mükemmel'i kıskanıyor muydum? Hayır. Zira kıskanılacak şekilde giyinmiyor, öyle davranmıyordu. Dolayısıyla kıskanmamı gerektirecek bir durum da yoktu.
Sadece garip hissediyordum. Kısa sürede bu kadar iyi olması... Benim bile asistanlık sürecine alışmam günlerimi almıştı.
Bayan Mükemmel'de şüphe uyandırıcı bir şey mi vardı? Hayır, görünürde hiçbir şey yoktu. Ancak bilirsiniz, bazen gereğinden fazla iyilik de şüphe uyandırıcı olabilir.
Bülent beni öpüp çıktıktan hemen sonra gelen Nihan'ın "Doktor beyi beklerken bir latte içer misiniz?" sözleri üzerine onun hakkında düşündüklerimden utandım. Büyük bir sevecenlik olmasa da nazik ve düşünceliydi. Samimi hissettirmişti. "Bülent Bey sevdiğinizi söylemişti."
"Çok teşekkür ederim Nihan, ben de çıkıyordum. İşinden alıkoymayayım seni."
"Olur mu canım?" Başıyla onayladı. "Nasıl isterseniz, tekrar görüşmek dileğiyle."
Yalnız kaldığımda tuttuğum nefesimi bıraktım. Ne kadar fesat biriydim ben. Sırf biri işini çok iyi yapıyor diye polisiye kitaplardaki dedektifler gibi işgüzarca gereksiz gizem yaratmıştım.
Evlilik 101, kural 1.
Birini kıskanıyorsanız ya kendinize, eşinize, evliliğinize güvenmiyorsunuzdur ya da aldatılıyorsunuzdur.
Benim durumumda tek seçenek kendime güvenimdi. Söylememe gerek yok diye düşünüyordum.
...
*
•••
SOSYAL MEDYA
Wattpad: -BuzlarKralicesi
Instagram: buzlarkralicesioffical
Ek Instagram: iambuzlarkralicesi
Twitter: @buzdanjuliet
YouTube: Gülay Sena Dündar
Tiktok: @halikarnastabirgece
Tiktok Kişisel: @buzlarkralicesiofficial
