3. bölüm / 5
ENGEREKKARŞILAŞMA
Bölümler 5Şu an: KARŞILAŞMA
- 1 Giriş.696 kelime
- 2 ZEHİR2.067 kelime
- 3 KARŞILAŞMA2.367 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 KANLI TOPRAK2.561 kelime
- 5 Zehirli Muayene1.641 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
A cada cerdo le llega su San Martín..."
İspanya'nın o dar, tekinsiz sokaklarında büyürken yaşlılardan en çok bu sözü duyardım. "Her domuzun bir kesim günü vardır," derlerdi. Ne kadar kaçarsan kaç, ne kadar büyük bir kalenin arkasına saklanırsan saklan, kaderin senin için belirlediği o mezbaha sırasından asla kurtulamazdın.
Dimitri için o gün, bu geceydi. Engereğimin dişleri arasından süzülen sarı ölüm, onun o kibirli boğazından aşağı indiğinde, Volkov kalesinin ilk suru büyük bir gürültüyle çökmüştü. Şimdi arkamda bıraktığım o karanlık barda, tırnaklarıyla boğazını parçalayan bir adamın cesedi ve o cesedin başında ne yapacağını şaşırmış çakallar sürüsü kalmıştı.
Malikaneye adım attığımda ceketimi çıkarttım, salona gelişigüzel fırlatıp kahverengi deri koltuğa kendimi bıraktım. Deri pantolonumun cebinden bir dal sigara çıkarıp dudaklarıma yerleştirip yaktım. Zehirli dumanı içime çekerken ayın aydınlattığı kadarı ile karanlık eve vuran ışık ile geniş salona tekrar baktım. Ne zaman bu koltuğa otursam karşımda annemi, babamı ve Andrei'yi görüyordum. Aldığım psikolojik destekler hiçbir fayda etmemişti. Olan verdiğim paralara olmuştu; geride hâlâ yıkık dükük molozların altında kalmış küçük kız çocuğu vardı.
Sigaranın oluşturduğu külü masanın üstünde bulunan küllüğe döktüm, geri tekrar dudaklarıma getirip içime derince çektim. Zehir ciğerlerimi yakarak indiğinde geri dumanı dışarı üfledim. Zihnimdeki düşünceleri bozan salonda yankılanan müzik sesi ile telefonumu aradım. Ceketimin iç cebinden çalan telefonumu aldım, arayana bakıp açtım.
"Efendim Isabella?"
"Neredesin?"
"Deliğimdeyim. Avımı avladım; vücudumun sindirmesini bekliyorum."
"Ben de tam bu konu hakkında konuşacaktım. Yarım saate oradayım, bir yere ayrılma."
Etrafıma kısa bir bakış atmış, tekrar sigaramı içime çekerek biten sigarayı küllüğe bastırıp söndürmüştüm.
"Tamam, bekliyorum."
Telefon kapandığında telefonu kenara fırlatıp koltuğa yaslandım. Gözlerimi kapatıp evdeki ölüm sessizliğinin tadını çıkarttım. Ruhumun yorgunluğu kendini belli ediyor, beni bir o kadar da beter ediyordu.
Flashback:
"Anneeee!"
Küçük Vanenia annesine doğru koşmuş, elindeki yavru kediyi ona göstermek için heyecandan yerinde duramıyordu. O elinde tuttuğu kedi koşarken miyavladığında gülmüş, tam annesinin karşısında durmuştu. Mavi gözleri ile elindeki giyim dergisinden başını kaldıran annesi bir kızına, bir de elindeki hayvana bakmış; ilk başlarda gülümseyen annesi aklına gelen düşünce ile kaşlarını çatmış, kızına bakmıştı.
"Mi tesoro, elindeki kediyi neden içeri getirdin ve nereden buldun onu? Üstün başın hep pis olmuş."
"Demir kapının oradaydı anne, dışarıda bağırıyordu. Ben de aldım hemen. Bak nasıl tatlı."
Küçük Vanenia annesine yavru kediyi gösterdiğinde annesinin mavi gözlerinin esiri olurken annesi korku ile elindeki dergiyi kenara atmış, kızına bakmıştı. Kendine çekip etrafını inceledi.
"Vanenia, demir kapıdan dışarıya mı çıktın sen?"
Vanenia annesinin bu tepkisine anlam veremezken başını aşağı yukarı salladı. Kediyi eliyle okşadı.
"Evet anne. Ama ileri gitmedim, hemen 4 adım ötedeydi. İsmini de Tarçın koydum."
"Ah mi tesoro, kafana göre buradan öyle çıkmamalısın. Bahçede senin için güvenliği artırmışken sen nasıl tek başına çıkarsın?"
"Ama anne bak bu kedi yalnızdı, ben de yalnızım; arkadaşım yoktu ki. Arkadaşım olur diye aldım. Özür dilerim çıktığım için, bu kadar kızacağını bilmiyordum."
Küçük kız elindeki kediyi severken annesi kızında oluşturduğu korku ile biraz da olsa kendine kızmış, içindeki o kötü duyguyu def edip sakinleşmişti. Kızını korkutmak istememişti ama bunu söylemesi gerekiyordu. Kızını bu iğrenç dünyada bilinçlendirmezse kızını kaybedebiliridi.
"Mi tesoro, sana bir şey anlatmalıyım."
Küçük Vanenia merakla dolu gözlerini kaldırmış, annesine bakmıştı.
"Ne anlatacaksın anneciğim?"
Küçük kızının elini tutmuş, yavaşça koltuğa oturtmuştu. Kucağındaki çamurlu kediyi yavaşça yere koymuş, kızına dönerek kumral saçlarını eliyle okşayıp gülümseyerek incelemişti evladını.
"Dışarıda bizi öldürmek isteyen, bizim yerimize geçmek isteyen binlerce düşmanımız ve o düşmanların karanlık gölgeleri var kızım. Bizim kendimizden başka düşünecek kimsemiz yok. Ya hepimiz ya da bir hiç. Aile yoksa yaşamanın da bir mantığı olmaz miniğim. Sen, bilmeyerek de olsa o dış kapıdan çıktın; bilmiyordun çünkü ama artık öğrendin. Bu dünya iyileri ve kötüleri barındırır mi tesoro. Ve biz ne kadar kabul etmesek de diğer insanlara göre farklıyız ve bu bizim daha fazla tehlike altında olduğumuzu gösterir. O kapıdan dışarı tek başımıza çıktığımız anda başımıza her şey gelebilir miniğim. Baban ve ben seni korumak için buradayız."
Minik Vanenia annesini dikkatli şekilde dinleyip her söylediğini aklının bir kenarına kazımıştı.
"Unutma Vanenia... Dışarıdaki o adamlar, kendilerini bu dünyanın hükümdarı sanan o domuzlar... Sanıyorlar ki bu ördükleri yüksek duvarlar, arkasına saklandıkları o büyük kaleler onları sonsuza kadar koruyacak. Bizi bu demir kapıların arkasına hapsedenler, bir gün kendi kazdıkları kuyuda boğulacaklar. İspanya'da ne derler bilirsin: "A cada cerdo le llega su San Martín." Her domuzun bir kesim günü vardır. Onlar bugün güçlü olabilir ama gün gelecek, o mezbaha sırasına kendileri girecek."
Annem o kadar haklıydı ki. Biz çok farklıydık. Bir tek bir noktamız aynıydı; iyiler de kötüler de nefes alıyordu. Tek bu yönümüz aynıydı işte. Malikanenin dış kapısı çaldığında başımı o tarafa çevirmiş, yavaşça ayağa kalkıp kapıya doğru ilerledim. Kapıyı açtığımda Isabella içeri adım attığında ona bakmıştım.
"Ruhumu çekiyorsun kızım. Işık diye bir şey üretilmiş, bilir misin?"
"Bizim dünyamız aydınlık mı ki ben kalkıp ışık açayım?"
Isabella göz devirip salona doğru ilerlediğinde, az önce oturduğum koltuğa oturduğu gibi bakışlarını bana çevirdi. Salonun ışığını yaktığımda geri arkasından gelmiş, tekli koltuktan destek alarak ona baktım.
"Bu kadar acil olan ne?"
"Sana attığım mesajdan sonra barda bir kamerayı etkisiz hale getirmedim, özellikle getirmedim. Kamera Dimitri'nin masasına bakıyordu çünkü. Sen ayrıldıktan 5 dakika sonra Dimitri zehrin etkisi ile yere yığıldı. O sırada merdivenlerden yukarı doğru Andrei'nin bahsettiği, oğlu galiba giriş yaptı."
Isabella'yı dinlerken tek kaşımı kaldırdım.
"Eee, avımı avladıktan sonra gelen o adamdan bana ne?"
"Vanenia, sen durumun ciddiyetini kavrayamadın galiba."
"Ben ölümden korkmuyorum Bella. Korksaydım bugün yaşanan olayı yapmış olmazdım. Ben ailemi kaybetmişim. Ruhum ölü şekilde dolanıyorum, sence bundan korkacak bir kadın mıyım?"
"Onu kastetmedim."
Ayağa kalkıp karşıma geçtiğinde telefonu çıkartıp bir kaç bir şey açıp bana çevirirken kamera kayıtlarını açmıştı.
"Bu Maksim Volkov, Andrei Volkov'un oğlu."
Telefonu elimden alıp ekrandaki adamı inceleyip sırıttım.
"Demek babasının tahtına oturmaya geldi."
Sesimdeki alaycı tonu korumaya çalışarak ama içimdeki volkanı saklamak her saniye daha da zorlaşıyordu.
"Zehri saldığın şırınga nerede?"
"Barda bıraktım onu bilerek."
Telefonu geri eline verip rahatımı bozmadan arkadaki cama ilerleyip karanlık yerden gözüken İspanya sokaklarını inceledim.
"Sen tehlikenin farkında mısın? Seni bulmaları an meselesi! Şu an bütün herkesi sorguya çekiyorlar. Kamera kayıtları olmaması ortalığı daha çok kızdırıyor. Seni bulabilir Vanenia!"
Korkulu sesi boğazından yırtarcasına kendini belli ederken istifimi bozmadan ona döndüm.
"Bulsun."
"Aklını mı kaçırdın Vanenia! Karşındaki adam iki lafa iki tatlı söze, iki yalan cümleye kanan bir aptal değil! Nasıl biri olduklarını en iyi sen biliyorsun. Ben seni en başta durdurmalıydım."
Isabella'ya dönüp ona yaklaştım. İçindeki korkunun dışarı vurması onu acınası hale sokuyordu ve bu benim sinirime dokunuyordu.
"Kendine gel Isabella. Sen Vanenia Peréz'in sağ kolusun, dostusun. Biz seninle bu yola çıktığımızda her şeyi kabullenerek çıktık. Benim yanımda olmayacaksan kapı orada, çık ve bir daha geri dönme. Olmayan hayatınla birlikte yalnız başına yaşa."
Isabella dediklerimle kendine geldiğinde konuşmaya başlayacakken sözünü kesip konuşmayı sürdürdüm.
"Yıllar önce, beni babasız annesiz bırakan adamdan intikam almak için yaşadım ben. Kanları yerde durmasın diye yer altı dünyasına adım attım. Ailem yaşasaydı emin ol ben bu dünyada olmamak için elimden geleni yapacaktım. Ama kader Isabella. Ben o Volkovların yarattığı canavarım. Bu değişmeyecek. Beni o yıkılmış evin altında bıraktıkları gün kendilerine en büyük zararı verdiler."
Isabella haklı olduğumu bildiği için sesini çıkartmayıp içimdeki kustuğum nefreti dinliyordu.
"Şimdi sen bu yola birlikte girdiğimiz arkadaşını, yıllardır birlikte büyüdüğün ve destek verdiğin arkadaşını tehlikeli diye adlandırdıkları adam için bırakacaksan çekip gidebilirsin."
Sırtımı Isabella'ya dönüp mutfağa yürüdüm, dolabı açıp kırmızı şarabı çıkartıp mantarını alıp çöpe attım, ardından kendime bir bardak şarap doldurup yudumladım. Dışarıda nöbet tutan korumalara bakıp derin nefes verdim. Arkamda hissettiğim adım sesleri ile cama dönük şekilde durdum.
"Haklısın Vanenia. Saçma konuşup senin bana olan güvenini sarstım. Bu oyuna birlikte girdik ve birlikte bitirmeliyiz. O kapıdan ancak cesedim çıkacak, bundan emin olabilirsin."
Yüzümü ona taraf çevirip başımı yana eğdim, elimdeki bardağı kenara koyup Isabella'ya baktım.
"Dediğim gibi. Kendi yoluna gidip kendi hayatını yaşayabilirsin. Seni burada silah zoru ile tutmayacağım. Ama şunu bilmeni isterim. O kapıdan çekip gittiğin gün, bir dost kaybederken bir düşman kazanacaksın. Bunu gözünün önünde bulundur."
Isabella yutkunup bana baktığında yanından geçip salondan ceketimi alıp üst kata odama girdim. Üstümü çıkardım, kendimi duşa atıp soğuk suyun altında düşünceler arasında boğuldum.
Yarım saatin ardından duştan çıkıp ıslak saçlarımı bağlayıp odamdan çıkıp çalışma odama geçtim. Koltukta ve kapıda saplı şekilde duran bıçakları alıp masama yönelip bilgisayarı açtım.
Birkaç işlem ile Maksim Volkov ile alakalı tüm bilgileri elime almış, sırıtarak bilgileri ve planladığı sevkiyatı inceledim. Konuşulan ve harekete geçeceği kişi ile olan arama kayıtlarını dinleyip sırıttım. Rusya'dan İspanya'ya gelmesi artık onun için bir tehdit oluşturacaktı. Benim yerime giren ya ölürdü ya da oyunu kazanırdı.
"Hadi bakalım Maksim Volkov. Andrei Volkov gibi biri misin yoksa daha da mı tehlikelisin, izleyip görelim."
Çekmeceden diğer telefonumu elime alıp birkaç tuşa basıp açılmasını bekledim.
"Vanenia hanım, buyurun?"
"Santiago, şafak vakti Valencia Limanı'na gitmeni ve saat 07.00'de hareket edecek olan gemiye bomba döşemenizi istiyorum; eğer o gemi okyanusta dibe batmaz ise sizi dibe sokacağımdan emin olabilirsin."
"Anlaşıldı, hemen harekete geçiyoruz."
Telefonu kapatıp yerine koydum, ayağa kalkıp sırıtarak gülümsedim, masama bıraktığım bıçakları alıp incelerken kapının çalması ile 'gir' emrini verdim. Açılan kapı ile döndüm. Kollarımı birbirine bağladım.
"Isabella?"
"Geç oldu, gideceğimi haber vermek için geldim. Yarın görüşürüz."
Başımı salladım.
"Yarın sabah limandan ayrılan sevkiyatı okyanusun ortasında patlatacağım, hazırlıklı ol."
"Kimin malları?"
"Andrei'nin. İçindeki korku yüzünden işleri kısa süreliğine oğluna devredecek. Eriştiğim bilgilere bakılırsa Maksim bu görevi üstüne aldı ve şafak vakti gemileri harekete geçirecek."
"Bir taşla iki kuş vuralım diyorsun yani?"
"Aynen öyle."
Başını salladığında odadan geri çıktığında kendimi geri koltuğa bırakıp ıslak saçlarımı açarak uzandım. Yorgun olan bedenimi daha fazla ayakta tutmak istemediğim için kendimi karanlığın kollarına attım, uykuya daldım.
Gözlerimi araladığımda camdan vuran keskin ışık ile gözlerimi kısmış, uzandığım koltuktan yavaşça doğrulmuş, taranmamış ve birbirine girmiş olan saçlarımı elimle hafif toplayıp etrafıma bakındım. Masamın üstündeki babamın en sevdiği masa saatine baktım. Saat sekizdi. Hastaneye gitmem gerekiyordu. Yavaşça ayağa kalktım, odadan çıkıp kapıyı kilitledim, odama doğru ilerleyip içeri girdim. Saçımı ilk başta tarayıp topuz yapıp hazırlandım, dolabımdan kahverengi kumaş pantolonumu alıp giyindim. Üstüne siyah gömleğimi giymiş, önündeki 3 düğmeyi açık bırakarak içimdeki dolgun göğüslerimi biraz da olsa ortaya çıkarttım. Ayaklarıma ince topuklu bir ayakkabı giyip çantamı aldım. Merdivenlerden inerken sanki adam öldürmemişim gibi içimde ufak da olsa oluşan huzur ile aşağı inmiş, çantamdan güneş gözlüğümü çıkartıp gözüme yerleştirmiştim. Malikâneden çıkıp garaja inerek sürekli kullandığım jipe atlayıp telefonu çıkarttım, garajdan çıkarken telefondan Isabella'yı aradım.
"Efendim Vanenia."
"Gemi harekete geçti mi?"
"Evet, şafak vakti harekete geçti."
"Güzel, gece gemiyi patlatmak için sabırsızlanıyorum."
"Bunu duyduğuma sevindim. Neredesin? Hastaneye mi geçiyorsun?"
"Evet, iki işi yürütmek biraz zor ama intikam için yorulmaya değer."
"Anladım. Kolay gelsin canım. Bir şey olursa ara."
Telefonu yan koltuğa fırlatıp hastane yoluna doğru hızımı artırarak sürmeye devam ettim. Zihnim, hastanedeki o koridorların beyazlığı ile limanda gece patlayacak olan o geminin alevleri arasında gidip geliyordu. Maksim Volkov İspanya topraklarında parmak izimi ararken, ben onun en büyük sevkiyatını havaya uçuracak piyonları çoktan yerlerine dizmiştim. Hastanenin devasa otoparkına giriş yaptığımda, jipi tenha köşelerden birine park ettim. Aynadan son bir kez üstümü, gömleğimin duruşunu kontrol edip derin bir nefes aldım. Güneş gözlüklerimi gözümden çıkarmadan arabadan indim ve o topuklu ayakkabıların mermer zeminde çıkardığı o meydan okuyan ritmik seslerle hastanenin döner kapısından içeri adım attım.
Hastanenin kapısından içeri adım attığımda, mermer zeminde yankılanan topuk seslerim adeta yaklaşan bir infazın habercisiydi. Güneş gözlüklerimi çıkarıp çantamın içine bıraktım. Bu lüks özel hastane, dışarıdan bakıldığında bir şifa merkezi gibi görünse de aslında Volkovların İspanya'daki kara paralarını akladığı, hisselerini gizlice topladığı kirli bir kaleydi. Yıllarca bu anı beklemiştim. Tıp fakültesini dereceyle bitirirken zihnimdeki tek amaç, bir gün yollarının bu koridorlara düşeceğini bilmemdi. Kimliğimi saklamış, onların sahip olduğu bu kurumda en güvendikleri uzman doktor konumuna yükselmiştim.
Hızla odama geçip o siyah dökümlü gömleğimin üzerine beyaz önlüğümü geçirdim. Tam o sırada masamdaki dahili telefon sanki bana bir şey anlatmak istiyor gibi çalıyordu. Hızla telefonu alıp açtım.
"Doktor Peréz," dedi acildeki başhemşirenin titreyen sesi.
"Çok acil bir durum var. Hastanenin büyük hissedarlarından Rus iş adamı Andrei Volkov... Dimitri'nin ölüm haberinden sonra ciddi bir felç riski ve yüksek tansiyon kriziyle acilden giriş yaptı. Şahsi korumaları katı koridorları kapattı, sadece sizin müdahale etmenizi istiyorlar."
Dudaklarımın kenarında beliren o vahşi tebessümü saklama gereği duymadım.
"Hemen yoğun bakım ünitesine alın, geliyorum." dedim ve telefonu kapattım.
Av, kendi ayaklarıyla avcının inine girmişti.
Yoğun bakım katına çıktığımda, koridorda iki sıra halinde dizilmiş, elleri tetikte bekleyen Rus korumaları gördüm. Beni beyaz önlüğümle gördüklerinde saygıyla kenara çekilirken adımlarımı avını zehirleyip tutmak isteyen yılan gibi hızlandırmış, ağır cam kapıyı iterek Andrei Volkov'un yattığı o izole, tek kişilik yoğun bakım odasına giriş yaptım. İçerideki cihazların ritmik bip sesleri odada oluşan tek seslerdi. Yatağa doğru yaklaştım. Yıllarca kabuslarımı süsleyen, ailemi ve çocukluğumu o demir kapının ardındaki molozlara gömen adam tam karşımda çaresizce uzanıyor, yaşamayı bekliyordu.
"Şşşt..." diye fısıldadım, yatağının başucuna eğilerek. "Sakin ol Andrei Volkov. Emin ellerdesin."
Cebimden, hastane eczanesinden özel nörotoksini çıkardım. Enjektörün iğnesini yavaşça onun serum hattına sapladım. Andrei ne yaptığımı anlamış gibi gözlerini irice açtığında, sağlam kalan tek eliyle önlüğümü tutmaya çalışması beni epey bir güldürmüştü.
Eğildim, dudaklarımı tam kulağının hizasına getirdim. Sesim, bu anı bekliyormuş gibi soğuk ve mesafeli çıkarken konuşmaya başladım.
"Beni hatırladın mı?"
Andrei'nin anlamsız bakışlarını yakaladığımda konuşmaya devam ettim.
"Yıllar önce o evimizi başımıza yıktığın, arkana bile bakmadan ölüme terk ettiğin o küçük kızım ben... Vanenia Peréz. Thiago Peréz'in kızı. Hatırladın değil mi babamı? Dosttunuz bir ara."
Andrei'nin gözlerinde o an beliren saf dehşet, hayatım boyunca gördüğüm en güzel şeydi. Ağzından boğuk bir hırıltı çıkarken konuşamayışı ilacın etkisini gösteriyordu.
"Seni öldürmeyeceğim Andrei."
Enjektörün pistonunu milim milim aşağı doğru iterken dudaklarımda beliren sırıtışa engel olamadım.
"Ölüm senin için bir ödül olurdu. Seni bu yatağa, kendi bedeninin içine hapsedeceğim. Zihnin tamamen açık olacak. Etrafındaki her şeyi duyacaksın, oğlun Maksim'in çırpınışlarını izleyeceksin... Ama vücudunun tek bir kasını bile oynatamayacaksın. Tek bir kelime bile edemeyeceksin. Tıpkı bizi o yüksek duvarların ardına hapsettiğin gibi, sen de bu etten kemikten bedeninin içine hapsolacaksın."
İlaç damarlarına tamamen karıştığı an, monitördeki kalp atışları bir anlığına tavan yaptığında içimdeki sırıtış dışa çıkarken, ardından Andrei'nin göz bebekleri tek bir yerde durup donuklaştığında vücudunun tamamen gevşemesi ile suratını iyice izlemiştim. Artık o, yaşayan bir ölüydü. Locked-in sendromunu vücuduna işlemiştim. Dünyanın en sinsi, en acı verici hapishanesi. Gerçi benim acım kadar değildi onun hapishanesi.
Enjektörü cebime saklayıp arkamı döndüm, yüzüme profesyonel ve endişeli bir doktor maskesi yerleştirdim. Tam o sırada yoğun bakım odasının ağır kapısı sertçe açıldığında içeri giren kişiyi inceledim. Omuzlarındaki o karanlık aura ve keskin bakışlarıyla bizzat karşımda Maksim Volkov'u görmeyi beklemiyordum doğrusu. Gözleri önce yataktaki babasına, ardından doğrudan benim üzerime, açık bıraktığım siyah gömleğimin dekoltesine ve gözlerime kilitlenirken onu izledim.
Bölüm etkileşimi
