10. bölüm · Enemies to lovers

TEODEN 10. BÖLÜM

EZGİİ 🎀

Teoman’ın bedeninin hırçın nehre yuvarlandığını gördüğüm an beynimde her şey durdu. Aşkım, sığınağım, hayatım gözlerimin önünde karanlık sulara gömülüyordu. Tek bir saniye bile düşünmedim.
D= (Gözlerimi kapatıp avazım çıktığı kadar bağırarak) SENSİZ BİR SANİYE BİLE YAŞAMAM TEO!
Kendimi uçurumun kenarından, buz gibi köpüren nehrin koynuna fırlattım!
Metrelerce yüksekten suya çakıldığımda ciğerlerim patlayacak gibi oldu. Akıntı bizi sürüklerken son gücümle çırpındım, dipte suyun altında süzülen Teoman’ın kolunu yakaladım. Onu sımsıkı göğsüme bastırıp su yüzeyine çıkardım. Su bizi kayalıklara fırlatmadan önce, nehrin sığlaştığı bir kumsala kadar Teoman’ı sürüklemeyi başardım.
Karaya çıktığımızda Teoman nefes almıyordu, karnındaki yaradan sızan kanlar çamurlu suya karışıyordu. Sabaha kadar, bizimkiler ve arama kurtarma ekipleri bizi bulana kadar onun buz gibi bedenine sarılıp göğsüne bastırdım. "Beni bırakma bay gıcık" diye yalvardım.
İki hafta sonra...
Şehirdeki hastanenin yoğun bakım ünitesinin önü adeta sessiz bir mezarlık gibiydi. Kutay, Aras, Ezgi ve Leyla günlerdir koridordaki koltuklarda sabahlıyordu. Teoman iki haftadır derin bir komadaydı. Akciğerleri su dolmuş, vücudu ağır darbe almıştı. Doktorlar her an her şeye hazırlıklı olmamızı söylüyordu.
Yeşil yoğun bakım önlüğünü giyip içeri girdim. Teoman, yüzünde oksijen maskesi, etrafında biplenip duran makinelerle yatakta hareketsiz yatıyordu. Yüzü bembeyazdı.
Yanındaki sandalyeye oturdum. Islak gözlerle, serum takılı olmayan o sıcak elini iki elimin arasına aldım.
D= (Başımı eline dayayıp gözyaşları içinde fısıldadım) İki hafta oldu bay gıcık... Biliyorum çok yoruldun, biliyorum canın çok yandı ama yeter artık. Uyan lütfen... Bak arkandan ben de atladım suya. Seni o karanlıkta tek başına bırakmadım. Sen de beni burada, bu soğuk dünyada tek başıma bırakamazsın.
Parmağımdaki o deniz kızı yüzüğünü çıkarıp Teoman’ın avucunun içine koydum ve ellerini kapattım.
D= (Hıçkırarak) Bu yüzüğü bana sen taktın... Şimdi gözlerini açıp bunu tekrar parmağıma takmak zorundasın. Duydun mu beni? Sana emrediyorum Teoman Akkaya, hemen uyan!
Tam o sırada, odadaki monitiörün ritmi aniden değişti. "BİP... BİP... BİP..."
Teoman’ın avucunun içindeki parmakları hafifçe kıpırdadı! Yüzünü kaplayan oksijen maskesinin altındaki dudakları titredi. Göz kapakları, sanki tonlarca ağırlığın altından kalkıyormuş gibi yavaşça, santim santim aralandı.
O simsiyah, tutku dolu gözleri doğrudan benim gözlerimi buldu.
T= (Oksijen maskesinin altından, son derece kısık, pürüzlü ve zayıf bir sesle inleyerek) De... deniz kızı...
Kalbim sevinçten duracak gibi oldu, çığlık atmamak için elimle ağzımı kapattım.
D= (Gözyaşları sel gibi akarken ellerini öptüm) Buradayım! Buradayım Teo! Uyandın... Tanrım uyandın!
T= (Zorlukla gülümsedi, parmaklarıyla elimi hafifçe sıktı) Suya... arkamdan mı... atladın sen... deli kız...
D= (Gülümseyerek başımı salladım) Sensiz hiçbir yere gitmem dedim sana bay gıcık... Ölüme bile gitmem.
Teoman gözlerindeki o sonsuz aşkla bana baktı. İki haftalık o kabus dolu koma, ölümün kıyısından dönüşümüz ve gözyaşlarımız, aramızdaki bağı hiçbir gücün koparamayacağını bir kez daha kanıtlamıştı.
Teoman’ın uyanışının ardından geçen bir hafta, hastane odasında tam bir bayram havasıyla geçti. Ekipten kimse yanından bir an olsun ayrılmadı; Kutay hastane koridorlarında nöbet tuttu, Ezgi ve Leyla her gün ev yapımı çorbalarla geldi, Aras ise doktorlarla sürekli iletişimde kaldı. Teoman’ın güçlü bünyesi ve bana olan bağı, onu günden güne daha da toparladı.
Taburcu olduğu gün, fırtınalı Karadeniz macerasını ve geçirdiği iki haftalık komayı geride bırakarak hep birlikte bizim mahalledeki o müstakil eve döndük. Teoman henüz tam anlamıyla hızlı yürüyemiyordu ama yüzündeki o gururlu, tutkulu tebessüm tamamen geri gelmişti.
Akşamüstü salonun geniş balkonunda toplandık. Güneş batarken gökyüzü turuncu ve pembe tonlarına bürünmüştü. Kutay gitarını eline almış hafif hafif bir ritim vuruyor, Ezgi ile Leyla ise masaya çay ve meyve tepsilerini diziyordu.
K= (Gitarın tellerine vurup gülerek) Şampiyon sahalara döndü be! Yemin ediyorum bir daha seni Karadeniz’e değil, mahalledeki parka bile tek başına göndermeyeceğiz Teo!
T= (Koltukta hafifçe doğrulup gülümsedi) Tek başıma değildim ki Kutay... Arkamdan gözünü kırpmadın uçurumdan atlayan deli bir deniz kızım vardı yanımda.
Herkes kahkahayı basarken yüzümün alev alev yandığını hissettim. Teoman’ın yanındaki tekli koltuğa oturdum. Teoman elini uzatıp elimi tuttu, parmaklarını parmaklarıma kenetledi. Avucundaki o tanıdık sıcaklık içimi kapladı.
D= (Gözlerimi devirip kısık sesle) Bir daha sakın beni öyle bir seçim yapmak zorunda bırakma bay gıcık. Yürek kalmadı bende.
T= (Eğilip elimi dudaklarına götürdü, sımsıkı öptü) Sana söz veriyorum deniz kızı... Bundan sonraki tek maceramız, birlikte kuracağımız o güzel gelecekte olacak. Hiçbir firari, hiçbir tehlike seni benden alamaz artık.
Kutay neşeli bir şarkıya başladığında, bütün ekip katılarak söylemeye başladık. Rüzgar tatlı tatlı eserken Teoman başını bana doğru eğip kulağıma fısıldadı:
T= Seni seviyorum deniz kızı... Ölüme atlayacak kadar, dünyayı karşıma alacak kadar çok seviyorum.
D= (Başımı onun omzuna koyup gülümsedim) Ben de seni çok seviyorum bay gıcık...
Mahalledeki o huzurlu günlerin ardından Teoman tamamen iyileşmiş, dikişleri sökülmüştü. Bir cumartesi sabahı, Selin’in babasının tutuklanmasının ardından ruh sağlığı bozulduğu için yatırıldığı yüksek güvenlikli ruh ve sinir hastalıkları hastanesinden gelen haberle toplandık. Selin, hastanedeki doktorlar aracılığıyla son bir kez Teoman’ı görmek istediğini haber göndermişti.
Bütün ekip karar verdik: Teoman oraya yalnız gitmeyecekti! Selin’in yıllardır yaptığı kötülüklerin, kurduğu tuzakların ve ayrılık oyunlarının son bulduğunu ona kendi gözlerimizle gösterecektik.
Kasvetli, yüksek duvarlı hastanenin ziyaretçi salonuna girdiğimizde Selin pencere kenarında oturuyordu. Üzerindeki beyaz hastane önlüğüyle oldukça bitkin görünse de gözlerindeki o hırs hâlâ sönmemişti. Kapı açılıp içeri girdiğimizde bakışları anında Teoman’a kaydı. Yüzünde umut dolu bir tebessüm belirdi ama arkasından ben, el ele tutuştuğumuz Teoman’ın hemen yanında içeri girince smile'ı anında dondu.
Arkamızdan Kutay, Aras, Ezgi ve Leyla da havalı bir şekilde içeri girip etrafımızı sardı.
Selin= (Şok içinde ayağa fırlayarak, sesi titreyerek) Teoman?.. Bu... Bunların ne işi var burada?! Ben seni yalnız çağırmıştım!
T= (Elimi daha da sımsıkı tutarak, buz gibi bir sesle) Benim olduğum her yerde Deniz de var Selin. Bizi bir daha kimsenin, hiçbir kurgunun ayıramayacağını anlaman için geldik.
Selin= (Gözleri dolarak bana nefretle baktı) Sen... Sen hâlâ bunun yanında mısın?! Babanın yaptıkları, o flash bellek, geçirdiğiniz kazalar... Nasıl hâlâ birbirinizin yüzüne bakabiliyorsunuz?!
D= (Gözlerinin içine dimdik bakarak gülümsedim) Çünkü bizim aşkımız senin o küçük hesaplarından çok daha büyük Selin. Ne sen ne de babanın tehditleri bizi yıkabildi. Bak, buradayız. Yan yanayız ve her zamankinden daha güçlüyüz.
K= (Arpadan pişkince sırıtarak) Yani anlayacağın Selin hanım, kurduğun bütün kaprisler boşa çıktı! Bizim çocuklar evlilik yolunda, biz de düğün halayına hazırlanıyoruz!
E= (Gülerek) Aynen öyle! Boşuna bizi birbirimize düşürmeye çalışma, bu ekip asla dağılmaz!
Selin öfkeden deliye döndü. Masadaki cam bardağı yere fırlatıp patlattı!
Selin= (Avazı çıktığı kadar bağırarak) YALAN! BİTMEDİ! TEOMAN SEN BENİMSİN! O KIZI SEVEMEZSİN!
Selin hysterical bir şekilde üzerime doğru atılmaya çalıştı ama güvenlik görevlileri anında içeri dalarak Selin’i kollarından yakaladı. Selin çırpınırken, Teoman beni göğsüne çekip korudu.
T= (Selin’e son kez bakarak, acıyan bir sesle) Kendine yazık ettin Selin. Tedavini ol ve hayatımızdan tamamen çık.
Selin çığlıklar atarak koridorda sürüklenirken biz salonu terk ettik. Hastanenin bahçesine çıktığımızda gökyüzünden ince bir yağmur çiselemeye başladı. Bütün ekibin yüzünde o zaferin ve rahatlamanın neşesi vardı.
Kutay neşeyle Islık çalarken Teoman beni bahçedeki büyük çınar ağacının altına çekti. Yüzümü ellerinin arasına aldı, gözlerindeki o derin tutkuyla baktı.
T= (Fısıltıyla) Bak gördün mü deniz kızı? Geçmişin bütün hayaletlerini arkamızda bıraktık.
D= (Gülümseyip kollarımı boynuna doladım) Birlikte yendik bay gıcık... Hepsini birlikte yendik.
Tam o sırada hastane bahçesinin dışındaki siyah camlı bir arabanın içinden bir fotoğraf makinesinin flaşı patladı. Çeteden geriye kalan ve Selin’in babasına çalışan son bir tetikçi, arabasından bizi izliyor ve telefonla birine haber veriyordu:
Adam= (Telefona kısık sesle) İntikam henüz bitmedi patron... Kız da oğlan da burada. İkinci planı devreye sokuyoruz.
Yağmur çiselerken arabanın içindeki o tetikçi telefonu kapattığı an, Teoman’ın keskin gözleri ağacın altından yolun kenarındaki siyah araca kaydı. Flaşın yansımasını ve aracın gizemli duruşunu fark etmesi bir saniye bile sürmedi. Yüzündeki o huzurlu ifade anında silindi, yerini tehlikeyi sezen sert bir bakışa bıraktı.
T= (Gözlerini arabadan ayırmadan, fısıltıyla) Bizimkiler... Çaktırmadan arabalara doğru yürüyün. Peşimizde biri var.
K= (Neşesi bir anda kesilerek) Ne diyorsun Teo? Selin’in işi bitti sanıyorduk!
T= (Elimi sımsıkı tutup beni arkasına çekerek) Bitti sandığımız her şey yeniden başlıyor Kutay. Soru sorma, hemen kızları arabaya bindir!
Biz daha ne olduğunu anlayamadan, siyah arabanın kapıları hızla açıldı! İçinden ellerinde muştalar ve sopalar olan üç adam fırladı. En öndeki tetikçi belinden çıkardığı döner bıçağıyla doğrudan Teoman’ın üzerine koşmaya başladı!
Tetikçi= (Avazı çıktığı kadar kükreyerek) Batan patronun selamı var Karadağ! Bu iş burada bitmedi!
Hastane bahçesi bir anda ana baba gününe döndü. Teoman beni Aras’ın yanına doğru fırlattı: "DENİZİ KORUYUN!"
Teoman üstüne gelen ilk adama doğru hamle yapıp elindeki sopayı havada yakaladı, dizini adamın karnına sertçe geçirip adamı yere serdi. Kutay ve Aras da hemen olaya dahil oldu; Kutay adamlardan birine döner kick atıp çimlere sererken, Aras diğerini duvara sıkıştırdı.
Ama asıl tehlike arkadaydı. Döner bıçaklı tetikçi, kavgayı fırsat bilip Teoman’ın arkasından süzüldü ve bıçağı tam Teoman’ın sırtına saplamak üzere havaya kaldırdı!
D= (Gözlerim dehşetle açılarak) TEOOO! ARKAN!
Teoman tam zamanında dönüp adamın bileğini yakaladı. İkisi yağmurdan çamura dönmüş çimlerin üzerinde boğuşmaya başladı. Bıçak ikisinin de yüzünün birkaç santim öteinde tehlikeli bir şekilde parıldıyordu. Teoman tam adamı alt edecekken, tetikçi cebinden çıkardığı biber gazını doğrudan Teoman’ın gözlerine sıktı!
T= (Acı içinde gözlerini tutarak geriledi) AHHH! GÖZLERİM!
Adam fırsat bu fırsat diyerek elindeki bıçakla kör gibi kalan Teoman’a saldırdı! Teoman gözleri kapalı bir halde reflexle bıçağı elini siper ederek engelledi; bıçak Teoman’ın avucunu boydan boya kesti! Kan çimlere damlamaya başladı.
O an benim şalterlerim attı! Yerde duran ağır bir taş parçasını kaptığım gibi adama arkadan hücum ettim ve taşı adamın sırtına bütün gücümle geçirdim!
D= (Çığlık atarak) BIRAK LAN ONU!
Adam acıyla arkasını döndüğünde, Kutay çoktan toparlanıp adama arkadan kilit vurdu ve yere yapıştırdı. Hastanenin güvenlikleri ve siren sesleriyle yaklaşan polis araçları bahçeye daldı. Çetenin son artıkları da kelepçelenip götürüldü.
Yağmurun altında, çamurun ortasında Teoman’ın yanına diz çöktüm. Avucundan süzülen kanı durdurmak için üzerimdeki hırkayı yırtıp eline sımsıkı sardım.
D= (Ağlayarak elini öptüm) Eli kanıyor... Akıl hastanesine geldik yine hastanelik oldun bay gıcık!
T= (Gözleri acıdan kıpkırmızı olmuş halde, acı bir tebessümle bana baktı) Sen o taşı adama vurmasaydın... Beni doğruyordu deniz kızı. Yine kurtardın beni.
D= (Hıçkırarak başımı onun ıslak göğsüne yasladım) Senden kurtuluşum yok diyorum anlamıyor musun? Seni kimseye kestirmem!
K= (Nefes nefese yanımıza gelip yere oturdu) Yemin ediyorum bu ekiple bir gün normal bir gün geçirirsek kurban keseceğim!
Bütün ekip çamurun ve yağmurun ortasında, geçirdiğimiz o dehşet anlarının ardından kahkahalarla gülmeye başladı. Teoman yaralı eliyle çenemi tutup beni kendine çekti ve yağmur damlalarının altında dudaklarıma sıcacık bir öpücük kondurdu.
T= (Kulağıma fısıldadı) Bu son raunttu deniz kızı... Artık bizi hiç kimse rahatsız edemez.
Bütün o karanlık olayları, hastaneleri ve polisi arkamızda bırakıp derin bir nefes almak için bavulları topladığımız gibi soluğu İtalya’nın o rüya gibi şehri Roma’da aldık! Bu sefer ne Selin vardı ne de peşimizdeki o kasvetli gölgeler... Sadece biz, sokakların neşesi ve sonsuz bir macera vardı.
İlk günün akşamı, Roma’nın o meşhur dar taş sokaklarında kiraladığımız rengarenk vespa motorlarla turlamaya başladık. Kutay’la Ezgi öndeki kırmızı vespadaydı, Aras’la Leyla sarı olanda, ben ise Teoman’ın sürdüğü siyah vespanın arkasında kenetlenmiştim.
K= (Rüzgara karşı bağırarak) YEAAAHH! İşte tatil dediğin böyle olur! Selam söyleyin Roma’nın krallarına!
E= (Kutay’ın sırtına vurarak) Kutay yavaş sür şu motoru! İtalyan polisine yakalatacaksın bizi!
Teoman ise gaza biraz daha basıp onları solladı. Deri ceketinin cebine tutunmuşken rüzgar saçlarımı savuruyordu. Eğilip kulağına doğru bağırdım:
D= (Gülerek) Hızlı sürüyorsun bay gıcık! Düşersek seni affetmem!
T= (Aynadan bana muzipçe göz kırparak) Düşmeyiz deniz kızı, arkamda sen varsın!
Gece yarısına doğru, Colosseum’un yakınlarındaki lüks ve çılgın bir Latin kulübüne daldık. Işıklar alev alev yanıyor, müzik yerleri titretiyordu. Ekipçe pistin ortasına geçip saatlerce dans ettik, bağırarak şarkılar söyledik. Bütün o stresi, üzerimizdeki yorgunluğu tek bir gecede atıyorduk.
Ama biz rahat dursak da aksiyon bizi bırakmıyordu!
Kulüpteki o çılgın dansların ortasında Teoman, Kutay ve Aras "İtalyan biraları rezalet, dışarıdaki sokak büfesinden alıp gelelim" diyerek mekandan kısa süreliğine ayrıldılar. Bizi de pistin ortasında, neşemizin zirvesinde bıraktılar.
Erkekler gittiği an Ezgi ve Leyla’yla müziğin ritmine iyice kaptırıp kahkahalarla dans etmeye başladık. Her şey mükemmel gidiyordu; ta ki kulübün VIP bölümünden inen, fazla alkollü üç İtalyan adam etrafımızda dönmeye başlayana kadar.
En iriyarı olanı, pis bir sırıtışla tam önümde durup yolumu kesti.
Adam= (Bozuk bir İngilizceyle, elini omuzuma koyarak) Hey bella... Bu kadar güzel kızlar burada yalnız kalmamalı.
D= (Eline sertçe vurup geri çekilerek) Çek elini! Yalnız değiliz, arkadaş grubumuz var, uzak dur bizden!
Ezgi de adamın üzerine yürüyüp bağırdı: "Back off amigo!"
Ama adamlar alkolün de etkisiyle laftan anlamıyordu. Ezgi ve Leyla adamları itmeye çalıştı ama güçleri yetmedi. Adamlardan biri Ezgi’nin kolunu arkaya kıvırıp ağzını kapattı, diğeri Leyla’yı yakaladı. En iri olanı ise beni belimden yakalayıp kucağına aldı.
D= (Avazım çıktığı kadar çığlık atarak, çırpınarak) TEOOOO! KUTAYYY! YARDIM EDİN!
Kulübün o yüksek sesli müziği ve ışık curcunası içinde çığlıklarımız kaybolup gitti. Adamlar bizi sürükleyerek kulübün gürültülü pistinden çıkarıp garaj tarafındaki karanlık acil çıkış kapısına doğru götürdü.
Bizi kulübün arka sokağında bekleyen siyah, filmli camları olan minibüsün içine zorla fırlattılar! Kapılar üzerimize dev bir gürültüyle kilitlendi: "PATTT!"
D= (Cama vurup ağlayarak) Bırakın bizi! Lütfen bırakın!
Araç gaza basıp Roma’nın karanlık sokaklarında hızla uzaklaşırken, elindeki biralarla kulübün kapısına yaklaşan Teoman, Kutay ve Aras acil çıkış kapısının önünde düşürdüğüm mor hırkamı ve Ezgi’nin kırık topuklu ayakkabısını gördü.
Teoman yerdeki hırkamı kaptığı gibi gözleri alev alev yandı, araçtan çıkan siyah minibüsün arkasından sokakta kükredi:
T= (Gözleri yuvalarından fırlayarak, kükreyerek) DENİZZZZ!
Minibüs hızla gözden kaybolurken Teoman, Kutay ve Aras sokaktaki motorlara doğru ölümüne bir koşu başlattı...
Siyah minibüsün oğulsuz ve buz gibi arka koltuğunda Ezgi ve Leyla ile birbirimize sarılmış titriyorduk. Adamlardan iri yarı olanı, elindeki bayıltıcı spreyi yüzümüze sıkmadan önce telefonunu çıkarıp o kapkaranlık araçta üçümüzün fotoğrafını çekti. Başlarımız yana düşmüş, bilincimiz giden o halimizi tam olarak kadraja aldı.
Birkaç dakika sonra bayıltıcı gazın etkisiyle üçümüz de bilincimizi tamamen kaybettik.
O sırada Roma sokaklarında çılgına dönen Teoman, Kutay ve Aras motorlarla sokak sokak minibüsü arıyordu. Teoman’ın telefonu anında acı bir bildirim sesiyle titredi. Bilinmeyen bir İtalyan numarasından gelen fotoğrafı açtığında Teoman’ın gözleri yuvalarından fırladı. Fotoğrafın altında İngilizce bir mesaj vardı:
"If you want to see your girls alive again, don't call the police. Wait for our instructions, or they die." (Eğer kızlarınızı bir daha canlı görmek istiyorsanız polisi aramayın. Talimatlarımızı bekleyin, yoksa ölürler.)
Teoman motoru kenara çekip hırsla kaska vurarak kükredi:
T= (Gözleri kan çanağına dönerek, yumruğunu duvara vurup) ULAN! Bulamıyoruz işte, piçler izini kaybettirdi! Fotoğraf attılar, kızlar baygın!
K= (Çılgın gibi telefonu Teoman’ın elinden kaparak) Ne demek polisi aramayın?! Teo kızlar ellerinde, nerede olduklarına dair tek bir iz bile yok!
Aras= (Sakin kalmaya çalışarak) Şehri bilmiyoruz, adamları tanımıyoruz... Hemen iz sürmemiz lazım!
Aradan tam sekiz saat geçti. Gece yerini sabahın ilk ışıklarına bırakmıştı ama çocukların ne uyuyacak hali vardı ne de tek bir ipucu bulabilmişlerdi. Roma’yı altüst etmişler ama izimize ulaşamamışlardı.
Bu sırada biz, şehrin tamamen dışında, terkedilmiş ve rutubet kokan ahşap bir depoda sandalyelere bağlı bir şekilde gözlerimizi açtık. Başım dönüyor, midem bulanıyordu.
Karşımızda duran o iri yarı İtalyan, elinde sigarasıyla bize doğru yürüdü ve alaycı bir şekilde konuştu:
Adam= "Good morning, my sweet hostages. Did you enjoy your sleep?" (Günaydın benim tatlı rehinelerim. Uykunuzun tadını çıkardınız mı?)
D= (İpleri gevşetmeye çalışarak, nefretle gözlerinin içine baktım) "Let us go! Our friends will find you and they will destroy you!" (Bırak bizi! Arkadaşlarımız seni bulacak ve mahvedecekler!)
Adam= (Kahkaha atarak öne eğildi) "Your boyfriends are running like headless chickens in the city. They have no idea where you are. Nobody is coming to save you." (Erkek arkadaşlarınız şehirde kafasız tavuklar gibi koşuşturuyor. Nerede olduğunuz hakkında hiçbir fikirleri yok. Hiç kimse sizi kurtarmaya gelmiyor.)
E= (Öfkeyle bağırarak) "Teoman will kill you! Just wait!" (Teoman seni öldürecek! Sadece bekle!)
Adam Ezgi’nin bu lafına sinirlenip masadaki silahı kaptı ve doğrulttu: "Shut up!" (Kes sesini!)
O an kalbim boğazımda atmaya başladı. Neredeydik bilmiyorduk, Teo’giller bizi bulamıyordu ve zamanımız hızla tükeniyordu...
Depodaki o kasvetli saatler uzadıkça uzuyor, umutlarımız tükeniyordu. Adam silahın namlusunu Ezgi’ye doğrultmuşken Leyla hıçkırıklara boğuldu, ben ise gözlerimi tek bir an bile kırpmadan adama baktım.
Adam= "Don't worry, I won't kill you yet. First, your rich boyfriends will pay a huge ransom." (Korkmayın, sizi henüz öldürmeyeceğim. Önce zengin erkek arkadaşlarınız devasa bir fidye ödeyecek.)
D= "They won't just pay, they will break every bone in your body!" (Sadece ödemekle kalmayacaklar, vücudundaki her kemiği kıracaklar!)
Adam alaycı bir kahkaha atıp arkasını döndüğü an, sandalyemin arkasındaki gevşek çiviyi fark ettim. Bileklerimi sıkan halatı çiviye sürte sürte kesmeye başladım. Ellerin kan içinde kalsa da pes etmedim.
Bu sırada şehirde çıldırma noktasına gelen Teoman, kiralık motorların üzerindeki GPS takip sistemini akıl etti. Bizim kaçırıldığımız o ilk anlarda, cebimdeki telefonun sinyali kesilmeden hemen önce haritada düştüğü son konumu tespit ettiler.
T= (Gözleri alev alev, motorun gazını sonuna kadar kökleyerek) Buldum... Şehrin kuzeyindeki eski sanayi bölgesindeler! Dayan deniz kızı, geliyorum!
Bir saatlik ölümcül bir sürüşün ardından çocuklar deponun yakınına ulaştı.
Deponun içinde ise ipi kesmeyi başarmıştım! Tam adam arkası dönükken sessizce ayağa kalktım, yerdeki ağır metal boruyu kaptığım gibi adamın kafasına bütün gücümle geçirdim: "BAMMM!"
Adam acıyla yere serildi ama diğer iki koruma gürültüyü duyup içeri fırladı! Biri üzerime atılıp beni duvara sıkıştırdı.
Koruma= "You crazy girl! You are dead!" (Seni deli kız! Öldün sen!)
Tam o an deponun dev ahşap kapısı kulakları sağır eden bir gürültüyle çöktü: "BAMMM!"
Kapıyı motorla kırıp içeri dalarak tozu dumana katan kişi Teoman’dı! Arkasından ellerinde demir çubuklarla Kutay ve Aras fırladı.
T= (Beni o halde gördüğü an kükreyerek) DENİZZZZ!
Teoman bir kaplan gibi beni tutan adamın üzerine atıldı. Adamı havada yakalayıp hırsla deponun ortasındaki ahşap masaya fırlattı, masa paramparça oldu. Kutay ve Aras diğer adamı köşeye sıkıştırıp etkisiz hale getirdi.
Teoman nefes nefese, elleri titreyerek yanıma koştu. Beni kollarının arasına alıp öyle bir sarıldı ki kemiklerimin çatırdadığını hissettim.
T= (Sesi titreyerek, başımı sımsıkı göğsüne bastırıp) Buldum seni... Tanrı’ya şükürler olsun buldum seni deniz kızı... İyi misin, bir şey yaptılar mı sana?!
D= (Ağlayarak onun tişörtüne yapıştım) Gelmeyeceksin sandım bay gıcık... Çok korktum!
T= (Gözlerindeki o sonsuz tutku ve öfkeyle yüzümü ellerinin arasına aldı) Seni bu dünyada hiçbir yere bırakmam demedim mi ben sana? Nerede olursan ol gelirim!
Ezgi ve Leyla’nın iplerini çözen Kutay’la Aras da yanımıza geldi. Dışarıdan polis sirenleri yükselirken, Teoman beni kucağına aldı. Yağmurun ve fırtınanın altında, o lanet depodan çıkarken kulağıma fısıldadı:
T= Artık bitti deniz kızı... Yanımdasın, güvendesin.
Polis sirenleri eski depoyu kuşatırken, İtalyan polisi içeri girip yerdeki adamları kelepçeledi. Teoman beni bir an olsun kucağından indirmedi; sanki yere bassam yine kaybolacakmışım gibi sımsıkı sarılıyordu. Dışarı çıktığımızda Roma'nın serin havası yüzümüze çarptı.
Kutay ve Aras, Ezgi ile Leyla’yı polis aracının yanındaki ambulansa götürürken Teoman beni kendi kiraladığı arabanın ön koltuğuna oturttu. Ellerim titriyordu. Cebinden çıkardığı mendille bileklerimdeki ip izlerini, o kanayan yerleri nazikçe sildi.
T= (Gözleri dolu dolu, ellerimi öperek) Çok canın yandı mı deniz kızı? O adam kafasına metal boruyu vururken sana bir şey yapacak diye aklım gitti...
D= (Gözyaşlarımı silip hafifçe gülümsedim) Seni bekleyecek vaktim yoktu bay gıcık... Kendi başımın çaresine bakmam gerekiyordu. Ama o kapıyı motorla kırıp içeri girdiğin an... Gelip beni kurtaracağını biliyordum.
Teoman eğilip alnımı uzunca öptü. Yüzündeki o korku ve öfke yerini derin bir rahatlamaya bıraktı.
T= "I swore to protect you, no matter where we are in the world." (Dünyanın neresinde olursak olalım seni koruyacağıma yemin ettim.)
Karakoldaki ifade işlemlerimiz saatler sürdü. Polis müdürü, olayı kendi başımıza çözdüğümüz ve adamları etkisiz hale getirdiğimiz için hem şaşkındı hem de bize teşekkür etti. Sabahın ilk ışıkları Roma sokaklarını aydınlatırken otelimize döndük.
Bütün ekip otelin terasında, güneşin doğuşunu izlemek için toplandı. Yaşadığımız o kabus dolu saatlerin ardından yan yana olmak, hayatta ve güvende olmak her şeyden daha değerliydi. Kutay elindeki kahve fincanlarıyla yanımıza geldi.
K= (Yorgun ama gülümsayarak) Arkadaşlar, ben karar verdim. Bir daha yurt dışına çıkarsak yanımıza tır dolusu koruma alıyoruz! Roma dedik, tatil dedik, yine aksiyonun göbeğine düştük!
E= (Kutay’ın omzuna vurarak) Ama adamı ne biçim devirdik ama! Bizim kızlar ekibi de az değil yani!
Aras= (Gülerek) Aynen öyle, bir daha kimse bu ekibe bulaşmaya cesaret edemez.
Herkes kahkahalara boğulurken ben Teoman’ın göğsüne iyice sokuldum. Teoman kolunu sarıp beni kendine çekti, çenesini başımın üzerine koydu.
T= (Kısık bir sesle) Tatilimiz biraz hareketli geçti ama... Değdi değil mi?
D= (Gözlerimi kapatıp gülümsedim) Seninle olan her ana değer bay gıcık... Yeter ki yanımda ol.
Roma’da güneş yükselirken, arkamızda bıraktığımız tüm tehlikelere rağmen birbirimize olan sevgimizle ve yıkılmaz dostluğumuzla yeni bir güne merhaba dedik.
O kâbus gibi olayın ve karakoldaki uzun saatlerin ardından, Roma’daki son iki günümüzü sadece ve sadece eğlenceye ayırmaya ant içtik! Artık ne polisi düşünecektik ne de tehlikeleri...
Ertesi sabah erkenden kalkıp İtalya’nın o meşhur renkli kıyafetlerini çektik üzerimize. Kutay kafasına komik bir İtalyan şapkası takmış, eline aldığı devasa haritayla grubun rehberi olmuştu.
K= (Terasın ortasında bağırarak) Evet millet! Bugün aksiyon yok, ağlamak yok, sadece yemek, dans ve delirmek var! İlk durağımız: Roma’nın en büyük dondurmacısı!
Sokaklara fırladık. Şehrin o tarihi taş yollarında el ele yürürken, devasa külahlarda üçer katlı dondurmalarımızı aldık. Kutay dondurmasını Ezgi’nin burnuna sürmeye kalkışınca Ezgi kovaladı, Kutay kaçarken bir sokak müzisyeninin yanına dalıp tef çalmaya başladı!
Hepimiz kahkahalara boğulurken Teoman belimden tutup beni müzisyenin tam ortasına çekti.
T= (Gözlerinin içi gülerek, elimi tutup beni etrafında döndürdü) Dans edelim deniz kızı! Katıl şu çılgınlara!
D= (Gülerek onun ritmine ayak uydurdum) Sen hiç sokakta dans etmezdin bay gıcık, Roma sana yaramış bakıyorum!
T= (Eğilip kulağıma fısıldadı) Seni böyle neşeli göreceksem her sokakta dans ederim...
Akşamüstü Aşk Çeşmesi’ne (Trevi) gittik. Etraf cıvıl cıvıldı. Ekipçe sırtımızı çeşmeye dönüp dilek dilemek için bozuk paralarımızı hazırladık.
K= (Parayı havaya atarak) Ben diledim bile! Bir daha başımıza hiçbir belanın gelmemesini ve bu ekibin hiç ayrılmamasını diledim!
E= (Gülerek) Ben de Kutay’ın biraz daha akıllanmasını diledim ama sanırım bu imkansız bir dilek!
Herkes kahkahayı basarken ben de paramı çeşmeye fırlattım. Teoman yanımda durmuş, parayı atmak yerine gözlerini bana dikmişti.
D= (Kaşlarımı kaldırıp) Sen dilek tutmayacak mısın bay gıcık?
T= (Parayı cebine geri koyup gülümsedi) Benim dileğim tam karşımda duruyor zaten. Başka bir şey istememe gerek yok.
Yüzüm alev alev yanarken gözlerimi devirdim ama içim kıpır kıpır oldu.
Gece olduğunda ise kendimizi İtalyan müziklerinin canlı çalındığı, rengarenk ışıklarla süslü açık hava bir restoranda bulduk. Kasa kasa pizzalar, makarna tabakları masayı donattı. Şarkılar söylendi, kahkahalar sokaklarda çınladı. Kutay sandalyenin üzerine çıkıp "Volare" şarkısını avazı çıktığı kadar İtalyanca bağırmaya başladığında bütün restoran ona eşlik etti!
Teoman masanın altından elimi sımsıkı tutmuş, gözlerindeki o sonsuz huzurla beni izliyordu. Bütün o fırtınalardan sonra, Roma’nın ortasında, sevgimiz ve dostluğumuzla en unutulmaz anları yaşıyorduk.
Restorandaki o coşkulu gecenin ardından, tatilimizin son gününü geçirmek üzere Roma’dan ayrılıp İtalya’nın en büyüleyici kıyı kasabalarından biri olan Positano’ya geçtik. Dik yamaçlara kurulmuş rengarenk evler, masmavi bir deniz ve tepemizde parıldayan sıcacık bir güneş bizi karşıladı.
Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte limandan kocaman, üstü açık beyaz bir yat kiraladık. Kutay yatın kaptan köşesine geçip kaptan şapkasını kafasına geçirdiği an gaza bastı.
K= (Yatın kornasına basıp bağırarak) Yol verin denizlerin yeni hakimi Kutay Kaptan geliyor! Kızlar, güneş kremlerini sürün, müzikleri açın!
Hoparlörlerden son ses neşeli İtalyan şarkıları yükselirken Aras kendini directly turkuaz sulara fırlattı. Ezgi ve Leyla yatın ön tarafındaki minderlere uzanmış güneşlenirken, Kutay elindeki su tabancasıyla onları ıslatmaya başladı.
E= (Suda çırpınarak) Kutay! Sıkma şu suyu, telefonum ıslanacak!
Ezgi yatın üzerinden Kutay’ın üzerine atlayınca ikisi birden dev bir gürültüyle denize yuvarlandı: "ŞPLAAŞŞŞ!"
Ben yatın kenarına oturmuş, bacaklarımı masmavi suya sallandırırken kahkahalarla onları izliyordum. Teoman arkamdan yaklaşıp belime sarıldı, çenesini omzuma koydu.
T= (Kısık ve muzip bir sesle) Çok neşelisin bakıyorum deniz kızı... Ama beni unutuyorsun.
D= (Başımı çevirip gülümsedim) Seni unutur muyum hiç bay gıcık? Gel sen de izle, Kutay yine Ezgi’den dayak yiyor.
T= (Gözlerinde o çapkın ışıkla) Ben izlemek istemiyorum... Ben deniz kızımı kendi ait olduğu yere, denize götürmek istiyorum!
Teoman daha ben ne olduğunu anlayamadan beni kucağına aldığı gibi yatın kenarına koştu!
D= (Çığlık atarak, boynuna sarılarak) TEO YAPMA! SAKINNN!
T= (Gülerek) Beraber atlıyoruz!
İkimiz birden kendimizi serin, masmavi suların koynuna bıraktık!
Suyun yüzeyine çıktığımızda ıslak saçlarımı geriye ittim. Teoman yanımda yüzüyor, gözlerinin içi gülerek bana bakıyordu. Ona doğru yüzüp omzuna vurdum ama tutamayayıp ben de kahkahayı bastım.
D= (Su sıçratarak) Çok gıcıksın Teoman! Akkaya,Gerçekten çok gıcıksın!
T= (Yaklaşıp belimden tuttu, beni kendine çekerek suyun ortasında sarıldı) Ama bu gıcığı çok seviyorsun, değil mi?
D= (Kollarımı boynuna doladım, gözlerinin içine bakarak) Maalesef... Çok seviyorum.
Teoman eğilip Güneş’in altında, turkuaz suların ortasında dudaklarıma sıcacık ve derin bir öpücük kondurdu. Arkamızdan bizimkilerin tezahüratları ve alkışları yükseldi.
Akşamüstü yata dönüp kıyıdaki bir kayalığın üzerine kurulduk. Güneş yavaş yavaş batarken gökyüzü mor, turuncu ve kızıl renklere bürünmüştü. Rüzgar tatlı tatlı eserken Teoman beni arkasına aldı, kucağında sımsıkı sardı. Kutay gitarını çıkarıp yumuşak bir melodi çalmaya başladı.
Bütün o kavgalar, karanlık geçmiş, kaçırılmalar ve tehlikeler geride kalmıştı. Şimdi sadece biz, kırılmayan dostluğumuz ve Teoman’la sonsuza kadar sürecek olan aşkımız vardı.
T= (Fısıltıyla kulağıma) Bu daha başlangıç deniz kızı... Hayatımızın en güzel günleri yeni başlıyor.
D= (Gözlerimi kapatıp başımı göğsüne yasladım) Sen yanımda olduğun sürece, her günümüz bir masal gibi olacak bay gıcık

EVETT BÖLÜM BURDA BİTERRR
BEĞENMEYİ VE YORUM ATMAYI UNUTMAYIN BU BÖLÜM ÇOK AMAN AMAN OLAYLAR YOKTU KİTABINI ARKADASLARINIZA ONERIRSENIZ SEVİNİRİMM
(sena daha fazla ağlaması diye olayları abartmayın bi teşekkür alarım knk)