3. bölüm · Düşmanın Nefesi
Bölüm 3~buldum seni Aras karel
O yaz akşamı, rüzgâr bile tedirgin esiyordu.
Gökyüzü kararmış, sanki mahalleyi önceden uyarır gibi ağır bir sessizlik çökmüştü.
Lara Aksen henüz sekiz yaşındaydı.
Omuzlarına kadar inen saçları yağmuru sezer gibi kıpırdıyor, küçük adımları evin kapısından uzaklaşırken titriyordu. Evden yükselen tartışmaların sesi, küçük bedenine ağır gelmişti.
Mahallede ona en iyi gelen, belki de tek güvenli hissettiren kişi Aras Karel’di.
On bir yaşındaki bu çocuk, yaşından büyük bir ciddiyet taşıyor, Lara’nın korkularını söylemese bile anlardı.
O akşam da onu görür görmez koştu.
“Lara?” dedi Aras, kaşları çatılarak. “Gene kavga mı ettiler?”
Lara cevap veremedi. Sadece başını eğdi.
Aras düşünmeden elini tuttu.
“Elimdesin. Hadi gidelim.”
Onların “gizli yer” dedikleri, mahallenin dışındaki eski sulama kanalının yanındaki köprüydü. Çocuklar için macera gibi görünse de, gerçekte tehlikeli bir bölgeydi. Yıllardır kullanılmadığından metaller paslanmış, betonlar çatlamıştı.
Ama Aras orayı seviyordu; Lara ise Aras varsa korkmuyordu.
Köprüye vardıklarında rüzgâr şiddetlendi.
Gökyüzü patlamaya hazırlanan bir balon gibi gerilmişti.
Aras, köprünün ortasına gelince eski demir plakayı eline bastırdı.
“Dikkatli yürü,” dedi. “Burası sallan—”
Cümlesi bitmeden köprü birden gıcırdadı.
Lara refleksle geri çekildi.
Aras, onu korumak için önüne geçti.
Tam o anda, şiddetli bir gök gürültüsü duyuldu ve köprünün sağ tarafındaki zemin çöktü.
Her şey bir saniye içinde oldu.
Zemin Aras’ın ağırlığıyla kırıldı.
Çocuk iki adımlık mesafeyle ölümün kenarına sürüklendi.
Lara çığlık attı; elleriyle onu tutmaya çalıştı ama zaman hızlıydı, gücü küçüktü.
Aras’ın ayağı kaydı.
Paslı demir bajoştu.
Kırılan zeminin altında karanlık bir boşluk açıldı.
Aras, o karanlığa doğru düşmeye başladı.
Küçük bedeni korkuyla kıvrılmıştı ama gözleri…
Gözleri hep Lara’yı arıyordu.
Elini uzattı.
“Lara!” diye bağırdı.
Lara da elini uzattı ama yetişemedi.
Parmakları havada birleşemedi.
Aras’ın yüzü yağmurun ilk damlalarıyla silinirken…
Bir anda tamamen karanlığın içine gömüldü.
Sadece düşüşün yankısı kaldı geriye.
Bir çocuğun boğuk, derin çarpma sesi…
Ve Lara’nın duran nefesi.
Küçük kız köprünün kenarında dizlerinin üzerine çöktü.
Gözleri büyük, nefesi kesikti.
Aras’ın adını tekrar tekrar söyledi, sanki sesini duyarsa geri dönecekmiş gibi.
Ama karanlık sessizdi.
Mahalle onu bulduğunda Lara hâlâ aynı yerdeydi.
Elbiseleri çamur içinde, elleri kanamış, gözleri donuktu.
Aras kaybolmuştu.
Cesedi bulunamadı.
Kimse tam olarak ne olduğunu çözemedi.
Kanalın altındaki karanlık tüneller yıllardır kapalıydı; suyun yönü değişmişti.
Ama bir çocuğun küçük bedeni o karanlığın içinde kaybolabilir, hayatta kalabilir… ya da bambaşka bir yere sürüklenebilirdi.
Hiç kimse Lara’yı dinlemedi.
Ama Lara o gece Aras’ın gözlerinin önünde öldüğüne inandı.
O acı, onun çocukluğunu orada bıraktı.
Lara’nın Bakış Açısı...
Kollarımın altından biri beni kaldırdı.
Vücudum hâlâ gazın ağırlığıyla uyuşmuştu.
Sesleri boğuk duyuyordum ama biri adıma nefes veriyordu.
“Lara… gözlerini aç.”
Aras’tı bu.
Ama sesinde bir şey eksikti.
Beni yıllardır arayan çocuğun sesi değil…
Beni ilk kez tanıyor gibi bir ses.
Göz kapaklarım arasındaki ince çizikten siluetini seçebildim.
Yüzü bana çok yakındı.
Ama gözlerinde…
O tanıdık o mavi karanlık yoktu.
Daha doğrusu… benim onu tanıdığım gibi o beni tanımıyordu.
“Aras…” diye fısıldadım.
Bir an durdu.
Nefesi kesildi.
Sanki o ismin onda bir yere değdiğini gördüm.
Ama hatırlamıyordu.
Elini saçlarımdan çekti, yüzüme baktı.
Gözleri titredi.
Bir yanıyla beni tanıyor gibiydi,
diğer yanıyla tamamen yabancı.
“Sana… ne yaptılar?” dedi kendi kendine.
Ama bu soru bana değil—kendineydi.
Sanki beni niye bu kadar önemsediğini çözemiyordu.
Başımı yana çevirirken bir anlık güçle fısıldadım:
“Hatırladın mı beni?”
Aras’ın gözleri dondu.
İfadesi anlamaya çalışan birinin ifadesiydi.
“Hayır,” dedi sertçe…
ama sesinin altında kırılan bir şey vardı.
Sonra ekledi—kendisi bile farkında olmadan:
“Bilmiyorum… ama seni bırakmam gerekirken bırakamıyorum.”
Sözlerinin ağırlığı içimde yankılandı.
Gaz yüzünden nefesim karnıma saplanıyordu.
Ama Aras’ın kolları beni daha sıkı tuttuğunda…
Kalbim acıya rağmen hızlandı.
Kadının sesini duydum arkadan, tiz ve sinirli:
“Aras! Bu kız senin için hiçbir şey değil! Hafızanı zaten temizledik. O artık sadece bir HATA!”
Aras başını çevirmedi bile.
Sadece daha sıkı sarıldı bana.
“Ellerimi çekemiyorum,” dedi kadın duymasa bile.
“Kızdan… uzaklaşamıyorum.”
Kadın bağırdı:
“Hafızanı sildik Aras! O kız kim biliyor musun? Senin—”
Aras başını kaldırdı.
Yüzünde ilk kez sert bir kıvılcım belirdi.
“Bilmiyorum,” dedi.
“Ve bilmeyi de istemiyorum.”
Ben içten içe kırıldım—ama aynı anda içimde bir umut kıvılcımı çaktı.
Çünkü Aras’ın sesi soğuk olsa da, beni tutuşu…
Bir yabancının tutuşu değildi.
Sanki çocukluğunda kaybettiği bir şeyi bulmuş gibi—
ne olduğunu hatırlamasa bile bırakmak istemiyordu.
Nefesim iyice kısılırken fısıldadım:
“Sen… Aras Karel’sin.”
Aras’ın bakışları bir an titredi.
Sanki derin bir anı, zihninin çok karanlık bir köşesinde kıpırdadı.
Ama hemen sonra o kıpırtı silindi.
Yüzünü benden uzağa çevirdi.
“Bilmiyorum kim olduğumu,” dedi.
“Bildiğim tek şey… seni burada ölü bırakmayacağım.”
Sonra beni kucağına aldı.
Gaz odasının dışına adım attı.
Ve o an içimde tek bir gerçek vardı:
Aras beni hatırlamıyordu…
ama kalbi beni tanıyordu.
