7. bölüm · Durak Arkası
Kırılan İnat, Sızlayan Yaralar
İnsanlar bazen öyle bir noktaya gelebiliyor ki; en yapmaması gereken hata olduğunu, ucu kendisine zarar verebileceğini bildiği şeylerin bile nereden geldiğini bilmediği bir cesaretle üzerine yürüyebiliyordu. Tıpkı şu an, bana atılan konuma doğru içimdeki tarifsiz bir kararlılıkla ilerlediğim gibi... Orada beni bekleyen bir şeyler olduğunu hissediyordum ama geri adım atmaya hiç de niyetli değildim.
Şantiye alanına girdiğimde, her adımımda çakılların ve molozların çıkardığı o tok sesler kulaklarımda yankılanıyordu. Yan taraftaki şantiye şefinin kulübesine doğru yönelip selam verdim. Görevlinin uzattığı beyaz mimar baretini kafama geçirip fosforlu yeleğimi de üzerime geçirdikten sonra, derin bir nefes alarak inşaat sahasının içine doğru ilerledim.
Burası sadece bir şantiye değildi; benim kendimi kanıtlama ve hayatımın iplerini yeniden elime alma alanımdı. Elimdeki tabletten güncel AutoCAD planlarını açarak doğrudan lüks dairelerin yükseldiği katlara doğru yöneldim. İç mimar olarak kontrol etmem gereken çok şey vardı.
İlk olarak örnek dairelerin içine girip örülen alçıpan duvarların, projede çizdiğim mahal ölçülerine milimetrik olarak uyup uymadığını kontrol etmeye başladım. Ardından, asma tavanların yapılacağı alanlardaki gizli ışık bantlarının yerlerini ve mutfak tezgahı için bırakılan elektrik prizlerinin yüksekliklerini tek tek inceledim. Yanıma gelen seramik usta başına, banyolarda kullanılacak mermerlerin yerleşim detaylarını ve derz aralıklarını titizlikle anlatırken sesim net ve tavizsizdi.
Kendi mesleğimi yapmanın verdiği o tanıdık profesyonel haz, içimdeki tüm kişisel endişeleri bir anlığına da olsa bastırmıştı. Tam rulo halindeki detay paftasını incelemek için arkamı dönecektim ki, inşaatın gürültüsünü kesen o tanıdık sesle olduğum yerde çakılı kaldım.
Dikkatli bakışlarım şantiye sahasına giriş yapan arabaya kilitlendiğinde, göğsümün ortasına oturan o amansız korkunun tek bir sebebi vardı: Gelen kişinin tanıdık olması ihtimali... Arabanın plakasını görür görmez zihnimde şimşekler çakmıştı; o tekinsiz, karanlık gecede saatlerce peşimizden ayrılmayan, gölgemiz gibi bizi takip eden siyah araba tam karşımda duruyordu. Şimdi ise sıra, o direksiyonun arkasındaki gizemli yüzle nihayet karşılaşmaya gelmişti.
Elimdeki detay paftalarını ve tableti dikkatle bir kenara bıraktım. Arabayı ve içinden inecek kişiyi daha net, kuş bakışı bir açıyla görebilmek adına hızla üst kata çıkan merdivenlere doğru yöneldim. Basamakları ikişer ikişer tırmanırken, arkamdan bana seslenen ustaların sesleri inşaatın gürültüsüne karışıp gidiyordu; şu an arkama bakacak durumda değildim. Zira zihnim, aşağıda duran o metal yığınını ve içindeki sırrı dikizlemekten başka hiçbir şeyi algılamıyordu.
Üst katta, şantiye meydanını en geniş açıyla gören boş bir pencere boşluğuna yavaşça sokuldum. Dışarıdan fark edilmemek, dikkat çekmemek için beton duvarın arkasına yarı yarıya gizlenmiştim. Başımı milim milim uzatarak o büyük anı beklemeye başladım. Saniyeler amansızca akıp gitti, dakikalara dönüştü; ancak o siyah arabanın kapısı bir türlü açılmadı. İçinden ne inen vardı ne de binen.
"Kimsin ya sen? İnsene şu arabadan..." diye mırıldandım dişlerimin arasından, kendi kendime hırslanarak.
Tam o sırada, arkamdaki derin sessizliği bölen ani bir sesle korkuyla irkilip kalakaldım.
"Hevin Hanım?"
Gelen ustalardan biriydi ve bana oldukça tuhaf, anlam veremeyen bakışlarla bakıyordu. İçimdeki o panik dalgasını bastırmaya çalışarak hızla kendimi topladım. Eğildiğim yerden doğrulup, yüzüme olabildiğince normal ve profesyonel bir tebessüm yerleştirerek adama döndüm.
"Buyurun Mustafa Usta," dedim, sesimi sakin tutmaya çalışarak.
"Aşağıda, asma tavan montajı öncesi kontrol etmeniz gereken son imalatlar vardı da... Sizi arıyorduk," dediğinde derin bir nefes alıp başımı onaylar anlamda salladım.
"Tabii, hemen geliyorum. Gözümden kaçan bir detay var mı diye katları inceliyordum, buyurun inelim."
Ustayla birlikte henüz yeni çıktığım o beton merdivenleri bu kez adımlarımı geri geri atarcasına inerken, zihnim hâlâ yukarıdaki pencereden gördüğüm o siyah araba ve içindeki gizemli siluetle meşguldü. Mustafa Usta’nın gösterdiği asma tavan karkaslarını, profil aralıklarını ve eksik kalan köşe profillerini büyük bir dikkatle incelemeye başladım. Şu an arkamda dönen o tehlikeli oyun ne kadar önemliyse, her bir detayında imzam olacak bu iş de benim için en az o kadar hayatiydi.
Gerekli tüm ölçümleri yapıp planlar üzerindeki son kontrolleri tamamladıktan sonra, usta başına derz dolgularının yapılacağı esnada dikkat etmesi gereken kritik noktaları tek tek aktardım. Sesimdeki o kendinden emin, net tonu korumayı başarmıştım. Ustanın yanından onaylar bir baş sallamasıyla ayrılıp adımları hızla şantiye sahasının çıkışına, o siyah arabanın park halinde olduğu alana doğru yönelttim.
İçimden gelen ani bir cesaretle, artık bu tekinsiz oyuna bir son vermek adına adımlarımı daha da hızlandırdım. Siyah arabanın tam yanına vardığımda, önce etrafı dikkatlice kolaçan ettim. Arabanın camları o kadar koyu bir filmle kaplanmıştı ki, içerisi kesinlikle görünmüyordu; bu yüzden direksiyonun başında biri varsa bile bunu seçmem imkansızdı.
Merakımı ve şüphemi daha fazla dindiremeyeceğimi anlayınca, az ilerdeki kulübenin önünde oturan şantiye görevlisine doğru yöneldim. Sesimi duyurabilmek adına, "Pardon," diye seslendim. Birkaç adım daha yaklaştığımda adam ona seslendiğimi fark edip hemen ayaklandı ve saygılı bir tonla, "Buyurun Hevin Hanım," dedi.
"Şu siyah araba kimin, biliyor musunuz acaba?" diye sordum, sesimdeki sabırsızlığı gizlemeye çalışarak.
Görevli arabaya kısa bir bakış fırlatıp hiç duraksamadan cevap verdi: "Proje müdürümüzün arabası, Ömer Bey'in yani."
Duyduğum sözlerle birlikte başımdan aşağı kaynar sular dökülmüş gibi hissettim. O gece bizi saatlerce takip eden, gölgemiz gibi peşimizden ayrılmayan o tekinsiz aracın sahibi, beni bu şirkete bizzat kabul eden adamın, yani Ömer’in ta kendisiydi. Olduğum yerde donup kalırken, adamın yüzüne şaşkınlık ve dehşet dolu gözlerle bakakaldım. Zihnimdeki tüm taşlar bir anda yerinden oynamıştı.
Bendeki bu ani renk değişimini ve sarsıntıyı fark eden görevli, endişeli bir nezaketle araya girdi: "İyi misiniz Hevin Hanım? Yüzünüz bembeyaz oldu, şuraya oturun isterseniz?"
Görevliye "Yok, yok, gerek yok," diyerek telaşla oradan uzaklaşmaya çalıştım. Ancak içimi kaplayan o büyük şok ve dikkatsizliğim yüzünden, daha sadece bir iki adım atmıştım ki önümdeki büyük beton parçasına takılmamla kendimi yerde buldum. Yüzümü sert zeminden korumak adına ellerimi öne doğru siper ettiğim için, avuç içlerim mermer tozu ve çakıllarla sürtünerek anında soyuldu ve kanamaya başladı. Yüzümü acıyla buruşturup, düştüğüm yerde bir anlığına hareketsizce kalakaldım.
Etrafıma toplanmaya başlayan şantiye çalışanlarının endişeli mırıltılarını duymazdan gelerek üzerimdeki pantolonun tozunu çırpmaya çalışırken, tam yanıma birinin hızla çöktüğünü hissedip duraksadım.
"Hevin Hanım! Ne oldu, bir yerinizde bir şey var mı?"
Başımı kaldırdığımda karşımda Ömer’i gördüm. Endişeli gözlerle bana bakıyordu. O gece bizi karanlıkta avcı gibi takip eden arabanın sahibiyle şu an bu kadar yakın mesafede olmak, içimde tarifsiz bir mide bulantısı ve öfke dalgası uyandırdı. Bakışlarımı yüzünden hızla kaçırıp başımı iki yana salladım.
"Yok bir şeyim, iyiyim... Sadece taşa takıldım," dedim, sesimdeki titremeyi bastırmaya çalışarak.
Yerden destek alıp yavaşça doğrulmaya çalıştığım sırada, hareket etmekte zorlandığımı fark eden Ömer hemen hamle yaptı ve koluma girmek üzere elini uzattı. "Durun, ben yardım edeyim size," dedi.
Onun tenime dokunacağı düşüncesi bile tüylerimi diken diken etmeye yettiği için, büyük bir refleksle kendimi geriye doğru çektim. "Yok, hayır! Gerek yok... Yani, sağ olun," diyerek sertçe çıkıştım.
Bir yandan içimdeki o korkuyu ve şüpheyi dışarı vurmamaya, bir şeyleri belli etmemeye çalışırken; diğer yandan da avuçlarımdan süzülen kanı gizlemek adına ellerimi hırsla arkama sakladım. Tehlikenin tam göbeğindeydim ve bu adamın gözlerindeki o sahte kibarlık artık canımı her şeyden çok yakıyordu.
"Benim mesai saatim doldu zaten, ben çıkayım," diyerek adımlarımı çıkışa doğru yönelttiğimde, Ömer hızla arkamdan gelip önümü kesti.
"Ben bırakayım sizi, bu halde tek başınıza gitmeyin," dedi, sesindeki o sahte korumacı tavırla.
Yüzüne son derece ters ve mesafeli bir bakış fırlattım. İçimden, Ne diyor ya bu münasebetsiz, diye geçiriyordum. Kendimi olabildiğince sıkarak, "Ben kendim giderim, teşekkürler," dedim. Cevap vermesini bile beklemeden eşyalarımı bir çırpıda topladım; baretimi ve yeleğimi şantiye kulübesine fırlatırcasına bıraktıktan sonra inşaat alanından hızla ayrıldım.
Ancak şantiyeden uzaklaştıkça, az önce sıcağı sıcağına hissetmediğim o sızı yerini amansız bir acıya bırakmaya başladı. Yürüdükçe dizlerim o kadar çok yanıyordu ki, daha fazla dayanamayarak tenha bir kaldırım kenarına geçip oturdum. Pantolonumun paçasını büyük bir dikkatle yukarı doğru sıyırdığımda, dizlerimin kanlar içindeki o feci halini görmemle hemen kumaşı geri indirmem bir oldu.
"Ah be Hevin! Azıcık dikkatli olsana be kızım..." diye hayıflandım kendi kendime, gözlerimden sızan acı yaşları silerken.
Üstelik pantolonumun rengi açık olduğu için, kan saniyeler içinde kumaşın dışına vurmuş ve berbat bir leke oluşturmuştu. Bu görüntü asabımı iyice bozarken, etrafıma çaresizce bakındım. "Ne yapacağım ben şimdi? Saat kaç olmuş, buralardan taksi de geçmez ki kolay kolay..." diye dertli dertli mırıldandım.
Daha fazla vakit kaybetmemek adına çantamdan telefonumu çıkarıp ekranı kaydırdım ve hemen Beren’i aradım. Telefonu kulağıma yaslayıp kalbimin gümbürtüsü eşliğinde açmasını beklerken, karşı taraf üçüncü çalıştan sonra nihayet aramayı cevapladı.
Ağzımdan acılı bir, "Beren..." nidası döküldüğünde, Beren’in hattın diğer ucundan tam tersi bir tonda, uykulu bir, "Hevin?" deyişiyle kaşlarım anında çatıldı.
"Lan ben bu saate kadar şantiyede canım çıkana kadar çalışırken sen evde uyudun mu?" diyerek sitem ettim.
Hafifçe güldü. "Yok be kızım... Seni uğurladıktan sonra bu saate kadar evi dip köşe temizledim. Az önce koltuğa uzandığım gibi içim geçmiş, uyuyakalmışım," dedi.
İçimde hissettiğim o keskin acıya rağmen yüzümde keyifli bir tebessüm belirdi. "Helal lan sana," dedim ve sesimi ciddileştirerek ekledim: "Ama çok acil bir durum var."
Bunu dememle birlikte onun da uykulu hali bir anda dağıldı, gülüşü bıçak gibi kesildi. "Ne oldu?" dedi, sesindeki o net panikle.
"Eve gelince sana anlatacağım çok ama çok önemli şeyler var. Fakat önce eve gelmem lazım... Ve gelemiyorum," dediğimde karşı tarafta kısa bir sessizlik oldu.
Ardından şaşkınlıkla, "Nasıl gelemiyorsun ya? Neredesin ki sen?" diye sordu.
"Ben şantiyeden çıkarken yere düştüm, dizlerim feci halde. Kaldırımda kaldım öylece... Buradan da bu saatte taksi falan geçmiyor kolay kolay," dediğimde, Beren’in hattın diğer ucundan patlattığı o gür kahkahayı duymamla kaşlarım iyice çatıldı. Ben burada acıdan kıvranırken onun bu rahatlığı sabrımı son raddesine getirmişti.
"Ne gülüyorsun ya sen?!" dedim, sinirden sesimin tonunu iyice yükselterek.
Beren ise o gıcık kahkahasını hiç bozmadan, "Ay Hevin... Sümük gibi yapıştın mı yani sen yere?" diye sordu, resmen benimle kafa buluyordu.
Gözlerimi devirip kaldırımda oturduğum yerde hırsla kıpırdandım. "Aşk olsun Beren valla! Sırtımdan bıçaklandım şu an resmen. Ben burada acıyla, neyle uğraşıyorum; sen orada keyifle gül yani, öyle mi?" dedim, sitemimin dozunu iyice artırarak.
Nihayet hatasını fark etmiş olacak ki gülüşünü biraz azalttı. "Tamam tamam, kızma hemen. Hevin, biliyorsun ki benim de maalesef seni oradan alabileceğim bir aracım yok. Ama emin ol, şimdi sana çok iyi bir taksi gönderiyorum," dedi ve daha ben "Ne taksisi?" diye sormaya kalmadan telefonu pat diye yüzüme kapattı.
Ekranla birkaç saniye boş boş bakıştıktan sonra, homurdanarak telefonu geri çantama tıktım. Kaldırımın soğuğunu ve dizlerimdeki amansız sızıyı hissetmemeye çalışarak, Beren'in "çok iyi" dediği o gizemli taksiyi beklemeye başladım. Tabii içimdeki bir ses, Beren’in bu aceleci tavrının arkasından pek de normal bir taksi çıkmayacağını fısıldıyordu.
Aradan yaklaşık 15-20 dakika geçmişti ki uzaktan yaklaşan güçlü bir motor sesiyle başımı kaldırıp sesin geldiği yöne doğru bakmaya başladım. Motor bana doğru yaklaştıkça yaklaştı ve tam önümde sert bir frenle durdu. Üzerindeki kişinin kim olduğuna dair en ufak bir fikrim yoktu; başında simsiyah bir kask, üzerinde yine siyah bir polo yaka tişört ve pantolon vardı.
Ona dik dik, sorgulayan bakışlarla bakarken yerimden ayaklanmaya yeltendim. Ancak dizlerime yüklenen o ani ve keskin acıyla inleyerek kendimi tekrar kaldırıma bırakmak zorunda kaldım. Benim bu halimi gören motorun üzerindeki kişi, hiç vakit kaybetmeden araçtan indi. Başındaki kaskı tek bir hamlede çıkarttığı anda şaşkınlıktan donakaldım. Beren, taksi diye bana Yusuf’u göndermişti!
Yusuf kaskı elinde tutarak bana doğru döndüğünde, dudağının kenarı hafifçe kıvrıldı. Alaycı ama bir o kadar da kendinden emin adımlarla bana doğru yürürken, "Gayet güzel bir taksi aslında, niye öyle beğenmemiş gözlerle bakıyorsun ki?" diye sordu.
Gözlerimi sabır dilercesine devirerek, "Taksiyi değil, taksiciyi beğenmedim desek daha doğru olur," dedim, sesimdeki o huysuz ve mesafeli tavrı korumaya çalışarak.
O ise bu lafımı hiç umursamamış bir vaziyette, "Tüh be... Beğenesin diye ne çok uğraşmıştım oysaki," diyerek rahat bir tavırla yanıma oturdu. "Ama neyse ki gerçek bir taksici değilim."
Yüzüne samimiyetten tamamen uzak, buz gibi bir gülüş fırlattıktan sonra bakışlarımı kaçırdım. Akşam serinliğinin hafifçe esmesiyle birlikte gelen ürperti yüzünden kollarımı birbirine doğru doladım. Yusuf gözlerini, sıkıca kavradığım kollarıma doğru çevirdi.
"Üşüdün mü? Ceket de almadım yanıma," dedi, sesindeki o alaycı tonun yerini hafif bir dikkat alırken.
"Yok, öyle esti ya bir anda ondan... Üşümedim yani," diyerek geçiştirdim. Dik dik ona bakarken zayıf görünmek istemiyordum.
Başını yavaşça sallayıp, "Neyse, gidelim hadi," diyerek ayaklandı. Ancak benim hâlâ kaldırımda çakılı kalmış gibi oturduğumu görünce duraksadı. "Bir şey mi oldu? Az önce de kalkamadın," derken şüpheyle bakmıştı.
Bakışlarımı dizlerime indirip, "Ya... Ben düştüm de şantiyeden çıkarken. Dizlerim biraz sürtülmüş, ondan kalkamadım," dedim, sesimin olabildiğince cılız çıkmasına engel olamayarak.
"Kızım bu şimdi mi söylenir?" diyerek hemen önümde diz çöktü. Tam pantolonumun paçasını kaldıracağı sırada duraksadı ve gözlerimin içine bakarak, "Bakayım mı?" diye sordu.
Başımı yavaşça aşağı yukarı sallayarak onay verdim. Kumaşı dikkatle yukarı doğru sıyırdığında, bir kısmı kurumuş, bir kısmından ise hâlâ sızıntı şeklinde akan kanlar ortaya çıktı. Gördüğü manzarayla kaşları çatıldı. "Bayağı kötü sürtmüşsün, baksana hâlâ kanıyor," dedi.
Ardından hiç beklemediğim bir anda yavaşça yarama doğru yaklaştı ve sızlayan tenimin üzerine doğru hafifçe üfledi. Onun bu beklenmedik, şefkatli hamlesi karşısında nefesimi tutup öylece bakakaldım. Kalbimin ritmi bir anda hızlanırken ne diyeceğimi bilemedim.
Bakışlarını yaradan ayırmadan, "Yanında peçete var mı?" diye sordu.
Başımı olumsuz anlamda salladım. Zaten olsa şimdiye kadar çoktan yaranın üzerine bastırırdım ama çantamda kalmamıştı.
"Başka bir yerinde var mı yara?" diyerek gözlerini yüzüme çevirdi.
Cevap vermek yerine yavaşça avuç içlerimi ona doğru uzattım. Şansıma, dizlerim kadar derin değillerdi ve o kadar çok acımıyorlardı. Yusuf, avuçlarımdaki sıyrıklara bakıp derin bir nefes aldı. Ardından üzerindeki siyah polo yaka tişörtün etek kısmından kavrayıp kumaşı biraz esnetti. Temiz kısmını dizimin üzerindeki yaraya hafifçe dokundurarak, sızan kanları incitmemeye çalışarak silmeye başladı.
Onun bu ince davranışı karşısında içim titrese de kendimi toparlamaya çalışarak, "Yusuf gerek yok, evde hallederim ben..." diye fısıldadım.
Ama o, benim itirazımı hiç umursamadan kanları silmeye devam etti. Son kez yarama hafifçe üfledikten sonra pantolonumun paçalarını dikkatlice indirdi. Daha ne olduğunu bile anlamama fırsat kalmadan, aniden bir kolunu bacaklarımın arkasından, diğerini belimden geçirerek beni tek bir hamlede kucağına aldı. Şaşkınlıktan neye uğradığımı şaşırmış bir vaziyette yüzüne bakakaldım.
Gözlerimin içine bakarak tek bir kelime bile etmedi. Yerde duran çantamı da aldıktan sonra motora doğru ilerleyip beni arkadaki artçı koltuğuna yavaşça bıraktı. Acıyan bacaklarımı motorun yan tarafına doğru rahat edeceğim şekilde yerleştirirken, o da vakit kaybetmeden kendi yerine geçti.
Motoru çalıştırdıktan sonra başını hafifçe arkaya doğru çevirip, "Bana tutunabilirsin," dedi.
O tekrar önüne döndüğünde, bakışlarım bir anda onun o geniş omzuna taktığı küçük çantama kaydı. Koca gövdesinin yanında benim minicik çantam o kadar komik duruyordu ki... Şu an yüzümü görmediğini bilmenin verdiği rahatlıkla sessizce güldüm. Yaşadığım tüm o acıya ve şantiyedeki şoka rağmen, bu manzara içimi garip bir şekilde ısıtmıştı.
Motor bulunduğumuz yerden hareket edip yola koyulduğunda, aklıma gelen detayla irkilerek Yusuf'un omzuna yavaşça vurdum.
"Efendim?" diye arkaya doğru seslendiğinde, rüzgarın sesini bastırmaya çalışarak, "Yusuf, hani benim kaskım nerede?" diye sordum.
Bu sorum üzerine aniden duraksadı ve motoru hemen yolun kenarına çekti. Vakit kaybetmeden aşağı inip başındaki kaskı tek bir hamlede çıkardı. "Artçı kaskı Ayaz'da kalmış. Al, sen benimkini tak," diyerek elindeki kaskı bana doğru uzattı.
Kaskı elinden alıp yavaşça başıma geçirdim ve vizörünü sabitledim. O sırada aklıma gelen diğer ihtimalle, "Ee, polis durdurursa ne yapacağız?" diye mırıldandım.
Sorum üzerine hafifçe güldü. "Cezamızı yeriz," diyerek kestirip attı ve başka bir şey demeden tekrar önüme oturdu. Motoru yeniden çalıştırıp yola koyulurken, rüzgarın arasında sessizce ilerlemeye başladık.
Yol boyunca ilerlerken esen rüzgardan dolayı o kadar mayışmıştım ki, gözlerimi zorlukla açık tutabiliyordum. "Yusuf," diye seslendiğimde, rüzgarın uğultusundan dolayı duymamış olacak ki hiçbir tepki vermedi. Bu kez daha yüksek bir sesle, "Yusuf!" dediğimde başını hafifçe bana doğru döndürüp ardından tekrar önüne baktı.
"Daha gidecek miyiz?"
Başını evet anlamında salladığında, mesafenin bitmeyeceğini anlayarak sıkıntıyla nefesimi üfledim. Benim bu halimi fark edip, "Ne oldu da?" diye sordu arkaya doğru.
"Uykum geldi biraz," dedim, sesimdeki yorgunluğu gizleyemeyerek.
"Başını koy sırtıma," diye mırıldandı, ses tonu az önceki sertliğine tezat bir şekilde oldukça sakindi.
Zaten direnecek gücüm kalmadığından, hiçbir şey söylemeden başımı yavaşça onun geniş sırtına yasladım. Başında kask olmadığı için esen sert rüzgar direkt yüzüne vursa da motoru o kadar dengeli ve iyi sürüyordu ki, en ufak bir aksaklık bile yaşamadan yolumuza devam ediyorduk. Sırtından yayılan o güven hissiyle birlikte göz kapaklarım iyice ağırlaşmaya başladı.
Kulaklarıma gelen boğuk seslerle gözlerimi araladığımda, hâlâ motorun üstünde olduğumuzu ama artık hareket etmediğimizi fark ettim. Karşımda duran Beren, parlayan gözlerle bana bakıyordu.
"Şükür uyanabildin ya," dedi rahat bir nefes alarak.
Başımı kaldırıp eve geldiğimizi görünce, motordan aşağıya doğru yavaşça indim. Beren o sırada takılmadan edemedi: "Çocuğu bel fıtığı falan yaptın herhalde. Asıl merak ettiğim, motorda nasıl uyumayı başardın? Mesela hiç mi dengeni kaybetmedin?"
Onun sorduğu soruların hiçbirine cevap vermeden, hâlâ motorun üstünde oturan Yusuf’u süzdüm. Başımdaki kaskı yavaşça çıkartıp geri ona doğru uzatırken, "Çok mu zorladım seni?" diye sordum çekinerek.
Yusuf kaskı elimden alırken hafifçe gülümsedi. "İlk defa arkamda uyuyan birisi olduğu için streslenmedim değil ama gayet rahat geldik, merak etme," dedi. onun bu sakin ve anlayışlı tavrı, içimdeki o suçluluk duygusunu bir nebze de olsa hafifletmişti.
Onu orada, motorunun başında bırakıp Beren’le birlikte apartmana girdik ve merdivenleri yukarı doğru çıkmaya başladık.
Beren, az önceki neşeli halinden sıyrılıp endişeli bir ses tonuyla, "Dizin acıyor mu? Yusuf bayağı kanadığını söyledi," diye sordu.
Hâlâ kaldırımdaki o dalga geçişini unutmadığım için ona ters ters bakarak, "Anırarak gülüyordun ya sen telefonda, ne diye soruyorsun şimdi?" dedim sitemle.
"Hevin ya... O an öyle bir söyledin ki çok komik geldi, ne yapayım?" diyerek kendini savundu, koluma girip gönlümü almaya çalışarak.
Eve girdiğimizde ilk işim odaya geçip üstümdeki o yorgunluk kokan kıyafetlerden kurtulmak oldu. Hızlıca en rahat kıyafetlerimi üzerime geçirip salona geçtim. Beren önüne koca bir çekirdek paketi almış, televizyon izliyordu. Benim içeri girdiğimi görünce bakışlarını bana çevirdi ama çekirdek çitlemeye de ara vermedi.
Kendimi koltuğa boylu boyunca bırakıp doğrudan Beren’e döndüm. "Sana anlatmam gereken çok önemli şeyler var," dedim, gerginliğin getirdiği tuhaf bir gülüşle.
Beren de heyecanlanarak, "Ben de tam bunu bekliyordum zaten! Hadi anlat, meraktan çatladım burada," dedi.
Elimle önündeki çekirdek paketini işaret ettim. Paketi hemen bana doğru uzattığında, avucuma bir tutam çekirdek alıp koltuktan onun yanına, yere indim. Bir yandan çekirdek çitlerken bir yandan da konuya girdim: "Ömer vardı ya, Ömer..." diyerek başımı iki yana salladım.
"Ee?" dedi Beren, merakı iyice tavan yapmıştı. Şu anki yüz ifadesi resmen 'Anlat kız anlat, ıncığını cıncığını anlat' der gibiydi.
Daha fazla uzatmadan bombayı patlattım: "O şerefsiz, bizi günlerdir takip eden o siyah arabanın sahibi çıktı!"
Bunu söylememle birlikte Beren, tam ağzına götürdüğü çekirdekle öylece donakaldı. Şaşkınlıktan gözleri büyürken, "Ne diyorsun sen? Nasıl anladın?" diye sordu, inanamaz bir ses tonuyla.
"O gün arkamızdaki arabanın plakasıyla Ömer'in arabasının plakası tamamen aynı. Arabanın markası, modeli, her şeyi birebir uyuşuyor," dedim, şüpheye yer bırakmayan bir kesinlikle.
"Sen bir salaksın valla, delisin ya sen! Ne yapacaksın şimdi? Al, resmen tehlikenin kucağına attın kendini!"
Beren’in bu panik dolu lafına karşılık ona ters ters bakışlar fırlattım. "Bizim de aklımız var herhalde, düşündüm bir şeyler," diye homurdandım.
Hâlâ ikna olmamış bir ifadeyle yüzüme bakmaya devam ediyordu. Kafamdaki planı netleştirmek adına, "Önce bir tanıyacağım onu, bana olan yaklaşımına bir bakacağım," dedim.
Beren ise endişeyle başını salladı. "Bence çok büyük bir hata yapıyorsun, acilen çıkman lazım bu projeden."
"Başladığım işi yarım bırakmam ben, Beren," diyerek kestirip attım ve konuyu dağıtmak amacıyla tekrardan elimi çekirdek paketine daldırdım. Gözlerimi kısıp ona doğru yaklaştım. "Ayrıca... Sen niye Yusuf’u gönderdin, söyle bakalım?"
Bunu sormamla birlikte Beren’in yüzünde otuz iki diş bir sırıtma belirdi. "Dedim aşıkları kavuşturmak için küçük hamleler yapayım," diyerek göz kırptı.
Koluna, canını acıtmayacak şekilde hafifçe vurdum. "Başlayacağım senin hamlelerine ya! Utançtan yerin dibine girdim orada."
Birazdan söyleyeceğim şeylerle Beren’in benimle tonla dalga geçeceğine adım gibi emindim ama içimde tutamadım. Sesimi biraz alçaltarak, "Yarama üfledi biliyor musun? Sonra da kucağına alıp motora oturttu... Ben buna karşı mesafeli olacağım diyorum, adamın yaptığı şeylere bak ya," diye itiraf ettim.
Beren duyduklarıyla adeta havalara uçtu, yüzünde kocaman bir gülümseme yayıldı. "Allah'ım, ben neler duyuyorum ya böyle! Ama ben sana dedim, siz olacaksınız! Yusuf seni seviyor işte, kıyamıyor kızım sana resmen, ayyy!" diyerek neşeyle çığlık attı.
Bu haline istemsizce ben de gülümsemeden edemesem de içimden hâlâ o anki utanç dalga dalga yayılıyor, bir türlü geçmek bilmiyordu.
Elimdeki çekirdek kabuklarını kasenin içine bırakıp yavaşça ayaklandım; çünkü şimdi kendi ellerimle sarmam gereken yaralarım vardı.
Askılığın üzerindeki ilk yardım çantasını kaptığım gibi geri salona döndüm. İçinden kullanacağım malzemeleri tek tek çıkartıp önce yaramı titizlikle temizledikten sonra da üzerini sıkıca bir bandajla kapattım.
Ardından, sızlayan avuç içlerime aynı özeni göstermesi için elimdekileri Beren'e uzattım. Ellerime sürdüğü nemlendirici kremi parmak uçlarıyla dikkatlice yaydı.
Beren, ilk yardım çantasını eski yerine koymak üzere hareketlendiği sırada ben de telefonumu almak için masaya doğru uzanıyordum ki aniden yükselen o melodiyle duraksadım.
Telefonumu elime aldığımda, ekranda kaydedilmemiş yabancı bir numaranın hızla yanıp söndüğünü gördüm; ısrarla arıyordu.
Beren odaya geri döndüğünde, bakışlarımı ekrandan ayırmadan, "Yabancı numara... Açmasam mı acaba?" diye sordum.
Yüzündeki o sakin, düz ifadeyi bozmadan, "Aç ya, ne olacak sanki?" diyerek omuz silkti.
İçimdeki kararsızlığı bir kenara bırakıp yeşil butonu kaydırdım ve aramayı cevaplandırıp telefonu hemen hoparlöre aldım. İlk birkaç saniye hat boyunca öyle bir ölüm sessizliği koptu ki, ne ben tek bir kelime edebildim ne de karşı taraftan en ufak bir nefes sesi yükseldi. Zaman akıp giderken sabrımın tükendiğini hissettim. Tam daha fazla beklemeyip parmağımı ekrana götüreceğim ve aramayı sonlandıracağım sırada, ahizeden gelen o tok sesle olduğum yerde kaldım.
"Hevin," dedi o içimi hareketlendiren ses. Hiç vakit kaybetmeden ekledi: "Benim, Yusuf."
O ismini telaffuz etmese bile, kalbimin aldığı o düzensiz ritimden sesin sahibini zaten çoktan bilmiştim. Fakat içimde büyüyen o inatçı gurur, onun bunu anlamasına asla izin veremezdi. Sesimin bende yarattığı o derin etkiyi fark etmesin, kendimi ele vermeyeyim diye derin bir nefes alıp sesimi olabildiğince sıradan ve umursamaz bir tona bürüdüm.
"Haa, Yusuf sen misin?" dedim, yapmacık bir rahatlıkla araya hafif bir şaşkınlık katmaya çalışarak. "Numara kayıtlı olmayınca ilk başta hiç tanıyamadım."
Önce karşı taraftan kısa bir gülme sesi geldi. İşittiğim şeyle kaşlarım hayretle yukarı havalandı; gülmüş müydü o, yoksa bana mı öyle geliyordu?
"Beren verdi numaranı," dediğinde, bakışlarım anında fırlayıp doğrudan Beren’i buldu. O ise karşımda oturmuş, suçüstü yakalanmış olmanın verdiği o rahatlıkla bana imalı imalı gülümsüyordu.
"Sıkıldık biz de, oturuyorduk. Bize gelin diye aradım," diyerek konuşmaya devam etti Yusuf. O sırada ben, gözlerimi Beren'e dikmiş, dudaklarımı oynatarak "Sen bittin," temalı sessiz tehditlerimi hırsla savuruyordum. Tabii onun umurunda mıydı? Kesinlikle hayır.
"Saat de geç oldu ama..." diyerek mesafeli bir tonla kıvırmaya çalıştığımda, Beren sanki dünyası yıkılmış gibi bir ifadeye büründü. Ellerini göğsünün önünde birleştirip, yalvaran gözlerle "Ne olur gidelim" der gibi bana bakmaya başladı. Hanımefendinin amacı zaten en başından beri belliydi.
İç çekip, "Neyse, gelelim bari ama çok duramayız," der demez Beren’in yüzündeki o yalvaran ifade saliseler içinde silindi, yerini zafer dolu, mutlu gülücüklere bıraktı.
Karşı taraftan, "Tamam o zaman, bekliyoruz," sözü işitildi ve henüz ben cevap bile veremeden telefon pat diye suratıma kapatıldı.
Telefonu koltuğun yumuşak minderine fırlatıp hızla ayaklandım. "Eee, sen şimdi naneyi yemedin mi?" diyerek, hırsla üzerine doğru yürümeye başladım.
Beren gerileyerek, "Hevin valla o istedi! 'Numarasını bulamazsam ararım, ver' dedi, o yüzden verdim," diye acizce bir savunma girişiminde bulunsa da bu benim gözümde asla geçerli bir bahane olamazdı.
"Tabi canım, ben de yedim! Bu da senin şu aşıkları kavuşturmak için başvurduğun o küçük, dâhiyane hamlelerinden biridir kesin," derken, o başını hızla iki yana sallayıp benden kaçmak için geri geri adımladı.
"Hevin, vermedim diyorum sana! Ben yalan söylemem sana" O panikle salonun içinde sağa sola kaçışırken, ben de ani ataklar yapıp aramızdaki mesafeyi iyice daraltıyordum.
Tam köşeye sıkışacağını anladığında, "Ya bak bekliyorlar adamlar, hadi gidelim! Oyalanmayalım hiç," diyerek hedef şaşırtmaya çalıştı. Salon kapısından dışarı fırlayacağı sırada, çevik bir hareketle kolundan yakaladığım gibi onu kendi etrafında fırıl fırıl döndürdüm. Dengesi bozulan Beren'in halının üzerine yığılması bir olmuştu.
Ben onun bu ani düşüşü karşısında kendimi tutamayıp katıla katıla gülmeye başladığımda, o ise yattığı yerden, yüzündeki tamamen memnuniyetsiz ve sitemkâr bir ifadeyle doğrudan bana bakıyordu.
Güle güle eğildiğim yerden doğrulup Beren’e de kalkması için elimi uzattığımda, attığı o tribin etkisiyle elimi görmezden gelerek kendi başına ayaklandı. Yüzümdeki gülüşü bozmadan odama doğru ilerlerken, bir yandan da dağılan saçlarımı alelacele toplamaya çalışıyordum. Aynanın karşısına geçip saçımı düzgünce bağladıktan sonra, omuzlarıma ince bir hırka attım; ne de olsa gece epey ilerlemişti. Altımdaki ayıcıklı pijamayla karşı daireye gitmek şu an bana dünyanın en makul şeyi gibi geliyordu.
İkimiz de nihayet evden çıkıp iki adım ötemizdeki karşı kapının paspasına adım attık ve zile bastık. İçeriden gelen zil sesinin yankısı henüz kesilmişti ki kapı hızla aralandı. Karşımızda, gözleri âdeta parıldayarak bize –daha doğrusu doğrudan Beren’e– bakan bir Ayaz duruyordu.
Onların o büyüleyici bakışma anını bölmemek için Ayaz'ın yanından usulca sıyrılıp içeri geçtim. İkimize birden neşeyle "Hoş geldiniz," dedikten sonra eliyle mutfak balkonunu işaret etti: "Buyurun, balkona geçin."
Beren’le birlikte adımlarımızı oraya yönlendirip balkona çıktığımızda, gördüğüm manzarayla bir an duraksadım. Yusuf, köşedeki yer minderine boylu boyunca uzanmış, kollarını başının altına kenetlemişti. Kulağındaki kulaklıklarla dış dünyayla olan tüm bağını koparmış gibi öylece gözleri kapalı uyuyor gibiydi.
Arkamdan gelen Ayaz’a doğru dönüp fısıltıyla, "Uyuyor mu?" diye sordum.
Ayaz, "Yok be, ne uyuması! Sizi beklerken öyle uzandıydı da..." dedi ve Yusuf’a doğru eğilip kulaklığı duyması için kolundan bir iki kez hafifçe salladı.
Yusuf gözlerini hızla açıp Ayaz’a doğru dönerken, bir anda bizi de fark etmesiyle uzandığı yerden toparlanıp ayaklandı. Kulağındaki kulaklıkları tek hamlede çıkartıp ortadaki sehpanın üzerine bıraktı.
"Hoş geldiniz," dedi pürüzlü bir sesle. Ardından ellerini yüzüne götürüp gözlerini hafifçe ovaladı. Ya gerçekten derin bir uykudan uyanmıştı ya da uykuyla uyanıklık arasında gidip geliyordu.
Onun bu sersemlemiş haline bakarak, "Uykun var sanırım, keşke gelmeseydik bu saatte," dedim, içimdeki o hafif mahcubiyetle.
"Yok ya, uzandığım için öyle görünüyorum. Uykum yok," diyerek durumu toparlamaya çalıştı. Ayaz, Yusuf’un az önce uzandığı yer minderine doğru yerleşirken, biz de Beren’le hemen karşılarındaki boş minderlere geçip oturduk.
Yusuf bize bir şeyler ikram etmek amacıyla mutfağa doğru geçerken, biz de balkonda kalanlar olarak yavaş yavaş sohbetin fitilini ateşledik. Beren’e yandan imalı bir bakış fırlatıp Ayaz’a döndüm.
"Eee Ayaz, ne yapıyorsun? Nasıl gidiyor, nasılsın?" dedim, ortamdaki o ilk sessizliği dağıtmak ister gibi.
Ayaz, yüzünde her zamanki o rahat gülümsemesiyle, "İyi Hevin, ne olsun işte... İş güç, koşturmaca," diyerek cevap verdi.
Başımı onaylar gibi salladıktan sonra, masanın altından sadece Beren’in fark edeceği şekilde bacağını yavaşça sıktım. Beren bir anda acıyla yüzünü sertçe buruşturup bana döndüğünde, gözlerimle "sus" der gibi bakıp onu susturdum. Amacım bir şekilde aralarında bir çekim olan bu ikilinin sohbet etmesini sağlamaktı; fakat ikisi de öylece susup tek bir kelime etmediği için, ortam saniyeler içinde yine o kasvetli sessizliğe bürünmüştü. Neyse ki bu dilsiz bekleyiş çok uzun sürmedi.
Yusuf, elinde cips ve kuruyemiş tabaklarıyla balkona geri döndü. Elindeki tepsiyi sehpaya bırakıp içindekileri özenle yerleştirirken, bir yandan da Ayaz’a dik dik baktı.
"Gel de bana bir yardım et içeride, kös kös oturacağına," diye söylenmesiyle Ayaz uyuşukça ayaklandı ve ikisi birlikte mutfağa doğru geçti.
Onlar balkondan çıkar çıkmaz fırsat bu fırsat diyerek hemen sesimi alçelttim ve Beren’e doğru eğildim. "Kızım, konuşsanıza bir şeyler! Niye susup duruyorsun öyle duvar gibi?"
Beren çaresizce omuz silkti. "Ya ne konuşalım Hevin Allah aşkına? Çocuk konuşmuyor ki! Bir şey dese, bir pas atsa cevap vereceğim zaten."
Daha fazla üstelemeden yerimde doğruldum. Nasıl olsa gecenin ilerleyen saatlerinde illaki bir konuşma alanı açılırdı, şimdiden zorlamaya gerek yoktu.
Çok geçmeden Yusuf elinde dumanı tüten çay bardaklarıyla, Ayaz ise hemen arkasından tatlı tabaklarıyla balkona geri döndü. Önce çayları, ardından tatlıları önümüze bıraktıktan sonra tam karşımızdaki yer minderlerine geçip kuruldular.
Yusuf, her zamanki o ağırlığıyla sessizliği böldü: "Çok bir şey hazırlayamadık, kusura bakmayın. Evde bunlar vardı."
"Ay, bundan fazlası ne olacak, düşünmeniz yeter," diyerek hemen araya girdim ve önümdeki çaya şeker atıp kaşıkla karıştırmaya başladım. Benden sonra Beren de kendi çayına şeker attı, ardından şekerliği nezaketen onlara doğru iteledim.
Ayaz, elini havaya kaldırarak, "Biz şeker kullanmıyoruz, kalabilir," dediğinde şekerliği eski yerine bıraktım.
Ortamdaki havayı dağıtmak ve merak ettiğim bir konuyu netleştirmek adına Yusuf’a döndüm. "Yusuf, Nalan abla ne zaman dönecek? Bayağı oldu o da gideli, özlettirdi kendini."
Yusuf başını hafifçe kaldırıp doğrudan gözlerimin içine baktı. "Dedemin hastalığı biraz ilerlemiş. O yüzden gelemedi, bir süre daha orada kalması gerekecek sanırım."
"Anladım, geçmiş olsun," diyerek başımla onayladım.
Tam o sırada Beren, az önceki sessizliğini bozarak nihayet beklediğim o hamleyi yaptı ve bakışlarını Ayaz’a çevirdi. "Ayaz, sen ne iş yapıyordun bu arada? Hiç konuşamadık."
Ayaz, sorunun kendisine gelmesiyle hafifçe şaşırdı. Önce "Ben mi?" dedi ve çayından derin bir yudum aldı. Ardından ellerini birbirine ovuşturarak, yüzüne son derece gizemli bir ifade takındı. "Ben... Serbest meslek erbabıyım ben."
Beren, durumun ciddiyetini bozmamaya çalışarak, "Hadi ya, nasıl yani?" diye sordu büyük bir merakla.
Ayaz, arkasındaki duvara iyice yaslanıp, kollarını iki yana açarak öyle bir oturuşa geçti ki... "Serbestim ben. Rahat... Oh, böyle rahat," dediğinde, dudaklarımı birbirine bastırıp dişlerimi sıktım.
Gülmemek için resmen içimdeki tüm direnci kullanıyordum; çünkü şu an tam karşımda, canlı canlı bir Recep İvedik repliği dönüyordu ve ikisinin de ciddiyeti ortamı daha da absürt hale getiriyordu. Ben kendi içimde bu kahkaha krizini atlatmaya çalışırken, Yusuf’un bakışları bana kaydı. Benim tersime, onun yüzünde en ufak bir kıpırdanma bile yoktu; gayet ciddi duruyordu. Elini Ayaz’ın sırtına koyup, Saçmalama der gibi sertçe ovalamaya başladı.
Ayaz, Yusuf’un bu çıkışından hiç memnun değilmiş gibi ters bir bakış fırlattı ona. Yusuf ise bakışlarını bana doğru çevirip çay bardağımın boşaldığını fark edince, hemen uzanıp bardağı alacağı sırada elimi hafifçe kaldırarak onu durdurdum.
"Ziyade olsun, daha içmeyeceğim," dediğimde başını sessizce sallayıp yerine geri oturdu.
Tam o sırada Ayaz da Beren’in çayının bittiğini görüp centilmenlik yapmak adına hamle yapacakken, Beren de benzer bir şekilde onu durdurdu: "Teşekkürler, ben de almayayım."
Dördümüz birden önümüzdeki atıştırmalıklardan yiyerek sessizce otururken, Yusuf’un derin ses tonu sessizliği böldü: "Hevin, dizin nasıl oldu? Acıyor mu hâlâ?"
Başımı yavaşça iki yana salladım. "Yok, acımıyor pek. Sardım zaten eve geçince."
Başını "iyi olmuş" der gibi salladı. Önündeki soğuk baklava dilimini çatalıyla alıp ağzına attıktan sonra çiğnemeye başladı ama tam o an duraksadı. Kaşları hızla çatılırken aniden Ayaz’a döndü. "Ayaz bu soğuk baklava değil mi?"
Ayaz hiçbir şeyden habersiz başını salladığında, Yusuf ona daha da sertçe baktı. "Bu niye sıcak lan o zaman?"
Ayaz inanmamış bir ifadeyle bakıp kendi tabağındaki baklavadan büyük bir lokma aldı. Çiğnemesiyle birlikte o da tıpkı Yusuf gibi donakaldı ve şaşkınca sordu: "Oğlum, biz bunu buzdolabına mı koyacaktık?"
Yusuf sabır çeker gibi elini yumruk yapmış, dişlerinin arasından konuşuyordu: "Ya nereye koyacaktın Ayaz? Fırına mı?"
Ayaz’ın yüzünde beliren o suçlu ifadeyi görünce, gerçekten de onu fırına koyduğunu anladım. Ben de tam önümdeki baklava diliminden bir parça ağzıma atacakken tabaktan yayılan o garip sıcaklığı fark etmemle Beren’le göz göze geldik. O da durumu fark etmiş, altdan altdan gülüyordu.
Yusuf daha fazla dayanamayıp masaya doğru eğildi ve sesini yükseltti: "Lan mankafa! Adı üstünde, soğuk baklava! Niye fırına koyuyorsun oğlum sen bunu?!"
diye yükseldiğinde, ortamdaki gerginliği azaltmak için ılımlı bir ses tonuyla araya girdim.
"Tamam, sıkıntı değil ya. Böyle yeriz, ne olacak sanki?" dedim ve çatalıma batırdığım baklava dilimini ağzıma atıp çiğnemeye başladım. Aslında tadı o kadar da kötü sayılmazdı, sadece alışılmışın dışında ılık bir soğuk baklava baklava yiyorduk.
Yusuf bıkkın bir nefes verip arkasındaki duvara doğru yaslanırken, Ayaz ise suçluluk psikolojisiyle çaresizce Beren’e bakıyordu. Beren her ne kadar "sorun yok" der gibi müsamahakar bir bakış fırlatsa da, iki arkadaşın arasındaki o fırın trajedisi gerginliği kolay kolay geçmeyecek gibi duruyordu.
Nitekim öyle de oldu. Aradan geçen birkaç saatin ardından ne bizden doğru düzgün bir çıt çıkmış ne de Yusuf ve Ayaz kendi aralarında konuşmuştu. Balkonu yine o ağır sessizlik kaplamıştı. Sonunda telefonumun ekranını açıp saate baktığımda, vaktin epey ilerlediğini fark ettim. Bakışlarımı Yusuf’a doğru çevirerek, "Biz artık kalkalım, bayağı geç oldu zaten. Yarın da işe gideceğim, malum şantiye bekler," dedim ve yerimden ayaklandım.
Beren’le ikimiz önden koridora doğru ilerlerken, onlar da bizi uğurlamak adına arkamızdan geliyorlardı. Yusuf dış kapıya yönelip kapıyı bizim için açarken, gözlerimin içine bakarak, "İyi geceler, yine bekleriz," dedi.
Yüzüme hafif bir tebessüm yerleştirip, "İyi geceler, her şey için teşekkürler," diyerek karşılık verdim.
Hemen iki adım ötedeki kendi kapımızı açıp içeriye geçtik. Ben arkamızdan kapıyı kilitlerken, Beren yorgunluktan bitap düşmüş bir halde önden ilerleyip odaya çoktan girmişti bile. Ben de hemen arkasından odaya süzüldüm ve omuzlarımdaki hırkayı çıkartıp bir köşeye fırlattım. Üzerimdeki tüm enerji çekilmiş, adeta şarjım bitmiş gibi hissediyordum. Kendimi yatağın o davetkar yumuşaklığına bıraktım.
Yatakta yan dönüp Beren’e doğru, "İyi geceler," dedikten sonra, göz kapaklarımın ağırlığına daha fazla direnemedim ve kendimi o en sevdiğim şeye, yani uykunun huzurlu kollarına çoktan bırakmıştım bile.
Gelen o iğrenç alarm sesiyle gözlerimi açtığımda, bir süre boş boş tavanla bakıştım. Üstümdeki ince çarşafı kenara iteleyip yatağın üzerinde doğrulduğumda, kollarımı iki yana açarak öyle bir esnemiştim ki Beren bile bu sese uyanmış, yatakta bana ters ters bakıyordu.
"Ağzını o kadar açmana gerek yok aslında ama neyse..." diye mırıldandı ve arkasını dönüp uykusuna kaldığı yerden devam etti.
Şu an onun yerinde olmayı o kadar çok istiyordum ki... Daha işimin ikinci günü olmasına rağmen içimi kaplayan bu bıkmışlık hissi pek hayra alamet değildi. Doğrulup ayaklandım ve gardıroba doğru ilerledim. Kapakları açıp kıyafetlerime boş boş bakındım; şık ama rahat şeyler seçmem gerekiyordu. Fakat şöyle bir sorun vardı ki benim gardırobum şıklıktan tamamen uzak, sadece fazlasıyla rahat kıyafetlerle doluydu.
Bu yüzden rotamı hemen Beren’in dolabına çevirdim. Onun uykuda olmasından yararlanarak, tam da aradığım ölçüde şık ve rahat parçalar seçtim. Aslında normalde böyle bir şey yapmazdım ama o da geçen gün benim uyuduğumu sanıp kıyafetlerimi aşırırken onu izlediğimin farkında değildi. Arkadaşlar arasında olurdu böyle şeyler; hele bir de aynı evde yaşadığın, aynı odayı paylaştığın yıllardır süregelen bir dostunsa lafı bile olmazdı.
Hızlıca üstümü giyinip saçımı ve hafif bir makyajı tamamladıktan sonra artık tamamen hazırdım. Odadan çıkıp kapıyı sessizce arkamdan kapattım. Askılıktan çantamı da kaptığım gibi evden ayrıldım.
Apartman merdivenlerini olabildiğince hızlı bir şekilde inip binadan ayrılacağım sırada, yan taraftaki avlu duvarına yaslanmış Yusuf’u görmemle duraksadım. Elindeki sigaradan yükselen duman eşliğinde, onu bu saatte dışarıda ilk defa görüyordum. Yanına doğru hafifçe yürürken, "Selam," diye seslenmemle bakışları hızla bana döndü.
"Aleykümselam," diyerek karşıladı beni.
Tam yanına vardığımda gözleriyle beni süzüyordu. "Ne yapıyorsun burada bu saatte?" sorum üzerine kısa bir an etrafı tarayıp bakışlarını yeniden bana çevirdi.
"Dükkanı genelde bu saatte açıyorum ben," dedikten sonra merakla ekledi: "Sen nereye böyle?"
"Ben de işe gidiyorum," diye cevap verdiğim sırada, aşağıda tuttuğu sigarasından derin bir nefes daha çekip izmariti yere fırlattı. O, dumanı yan tarafa doğru üflerken ben de birkaç adım uzaklaşmıştım. Evden çıkmadan üstüme parfüm şişesinin yarısını boşalttığım için üzerime o ağır sigara kokusunun sinmesini hiç istemiyordum.
"Ben bırakayım gideceğin yere istersen," diyerek bir teklif sunduğunda aramızda kısa bir sessizlik oldu.
"Yok ya, hiç zahmet etme. Dün de getirdin zaten, ben kendim giderim," diyerek nazikçe geri çevirdim bu teklifi.
Dudaklarının kenarında beliren hafif bir gülümsemeyle yüzüme baktı. "Ne zahmeti, uğraşma o yollarla şimdi. Atla motora, gidelim."
Birkaç saniye kararsız kaldım. Şimdi buradan otobüs durağına kadar yürümek, oradan otobüse binip yarım saat yol çekmek ve ardından şantiyeye ulaşmak için bir de taksi peşinde koşmak... Gerçekten de tam bir işkenceydi.
Kararımdaki o hızlı değişimi gizlemeyen hafif bir tebessümle, "Tamam o zaman, gidelim," dedim.
Önümden gülerek ilerlemeye başladığında, adımlarımı onun adımlarına uydurdum. Apartmanın yan tarafına park ettiği, üzerini de özenle örttüğü motorun brandasını kaldırırken, iki yandaki kancalara asılı duran kasklardan birini çıkarıp bana uzattı.
"Dün Ayaz’dan aldım kaskı, artık güvendeyiz," dedi.
Kaskı elinden alıp başıma geçirdiğim sırada, o da kendi kaskını takmakla meşguldü. Ortamdaki sessizliği dağıtmak ister gibi, "Bakıyorum da motoru iyice sarıp sarmalamışsın. Çok mu kıymetli senin için?" diye sordum.
"Kıymetli olmasına kıymetli tabii ama asıl sebep buraların hırsız kaynaması," diyerek motorun üzerindeki son tozları silkeledi. "Böyle bir makineyi açıkta görseler gözünün yaşına bakmazlar. Malum, bu da ucuz bir şey değil; koruyup kolluyoruz mecbur, ne yapalım?"
Meraklı bakışlarımı motorun keskin hatlarında gezdirdim. "Modeli ne bunun?" sorum üzerine gururlu bir tonla hemen cevap verdi:
"Yamaha R25."
Tasarımına hayran hayran bakmaktan kendimi alamayarak, "Hırsız olsam düşünmeden çalardım valla, dua et ki değilim," diye takıldım.
Bu sözüm üzerine kaskın altından yükselen kısa ama içten bir kahkaha attı. Motora kurulup yan ayağı tek bir hamlede kaldırırken, ben de arkasındaki yerimi aldım. Motorun güçlü sesi sokağı doldururken, çoktan yola koyulmuştuk bile.
Kollarımı sıkıca beline dolamışken Yusuf birdenbire öyle bir hızlanmaya başladı ki, kendimi çığlık atmamak için zor tutuyordum. Daha fazla dayanamayıp sırtına hızla vurduğumda, motorun hızını aniden düşürerek başını bana doğru çevirdi.
"Ne yapıyorsun kızım, belimi kırdın!" diye söylendiğinde sesimi iyice yükselttim.
"Niye o kadar hız yapıyorsun sen de? Aklım çıktı!" diyerek diklendiğimde hiç geri adım atmadı.
"Ne yapayım, sabah sabah yollar bomboş. Fırsatı kaçırayım mı? Hız yapacağım tabii."
Bu kez kaskına sertçe vurduğumda başı hafifçe yana doğru sarsıldı. "Başlatma boş yoluna! Önüne kedi çıksa, köpek çıksa ne bok yiyeceksin acaba?"
Sorumu cevaplamak yerine inatla yeniden gaza yüklendiğinde, tekrar beline sarılıp gözlerimi sımsıkı kapatmaktan başka çarem kalmamıştı. Hayvan herif beni hiç dinlemiyordu.
Yaklaşık yarım saatlik gerilimli bir yolculuğun ardından, nihayet ona verdiğim adresin önünde durduğumuzda kendimi hızla motordan aşağı attım. Bir yandan söylenmeye devam ediyor, bir yandan da hırsla kaskı kafamdan çıkarmaya çalışıyordum.
"Manyaksın sen valla, kafa yok sende! Laf da anlamıyorsun. Ne işine yaradı şimdi o kadar hız yapmak?" dedikten sonra cevap vermesini bile beklemeden şantiye girişine doğru yürümeye başladım.
Arkamdan, "Dünkü saatte burada olurum!" diye seslense de onu hiç umursamadan içeri daldım. Görevliden baretimi ve yeleğimi kapıp doğrudan inşaat alanına doğru ilerledim.
Anlık öfkemi dizginleyip derin bir nefes alarak artık tamamen işime odaklanmam gerektiğini kendime hatırlattım. Ustalar ve işçiler çoktan şantiyeye gelmiş, hummalı bir çalışma içine girmişlerdi. Şantiye girişinden bana doğru hararetli adımlarla yürüyen kaba inşaat şefini fark edince, adımlarımı hızlandırıp yanına vardım.
Usta, elindeki projenin rulosunu düzeltirken, "Hevin Hanım, dünkü asma tavan karkaslarını ve elektrik hatlarının çıkış yerlerini son bir kez kontrol ederseniz, alçıpan kapamalarına başlayacağız. İş teslimi için sizi bekliyoruz," dedi.
Zaman kaybetmeden dünkü imalat alanına doğru ilerledik. Lazer metreyi elime alıp dünkü baktığım her yeri, asma tavan kotlarından duvar dikmelerinin aks aralıklarına kadar tek tek, en ince ayrıntısına kadar inceledim. Mutfak nişlerindeki milimetrik ölçüleri ve banyodaki gömme rezervuar tesisatının dikey eksenini kontrol ettikten sonra hiçbir imalat hatası veya kod problemi görmedim.
Ustaya yeşil ışık yakıp, "Ölçüler projeyle birebir örtüşüyor, onay verilmiştir. Alçıpan panelleri kapatıp derz dolgularına geçebilirsiniz," diyerek onayı verdim.
Rahatlamış bir nefes alarak ince ince yükselen diğer bloktaki şantiye alanına doğru yürümeye başladım.
Şantiyeye yaklaşıp tam içeriye adım atacağım sırada, arkamdan yükselen o tekinsiz sesle olduğum yerde kalakaldım. Hiç de yabancı gelmeyen bu ses, o şerefsizin, yani Ömer’in ta kendisiydi. Yavaşça arkamı döndüğümde aceleci adımlarla bana doğru yürüdüğünü fark ettim. Yüzüme sert ve bir o kadar da temkinli bir ifade yerleştirerek onun yanıma ulaşmasını bekliyordum.
"Hevin Hanım," diyerek yüzündeki o sahte gülümsemeyle konuşmaya başladığında, gözlerimi devirmemek için kendimi zor tutuyordum.
Sesimi olabildiğince düz ve mesafeli tutmaya çalışarak, "Buyurun Ömer Bey," diye karşılık verdim.
"Dün öyle apar topar gittiniz, yardım da edemedim. İyisinizdir umarım?" diye sorarken gözlerimin içine bakıyordu.
Güven vermeyen bu sahte ilgisi karşısında başımı hafifçe iki yana sallarken, "Merak etmeyin, her yerim sapasağlam," diyerek son derece samimiyetsiz bir cevap fırlattım. Aramıza net bir çizgi çekmek ister gibi bir iki adım gerileyerek konuşmamı sürdürdüm: "Şimdi işime dönmem gerek, kontrol etmem gereken daha çok yer var. Sonra görüşürüz."
Cevap vermesine fırsat bile tanımadan hızla arkamı dönüp kendimi inşaat alanının içine attım. Yeterince uzaklaştığımdan emin olduğum an merakıma yenik düşüp arkama baktığımda, onun da ters yöne doğru ilerlemekte olduğunu gördüm.
"Embesile bak, bir de merak etmiş havalarına bürünüyor," diye mırıldanıyordum kendi kendime hırsla. "Yar mi lan Anadolu çocuğu? Aklınca beni merak ediyormuş gibi yapıp gözüme gireceksin, değil mi?"
Tam o sırada kendi kendime hararetli hararetli konuştuğumu fark eden birkaç işçinin bana fazlasıyla garip ve anlam veremeyen bakışlar fırlattığını görünce kalakaldım. Rezil olmanın verdiği o hafif utanç dalgasıyla hemen toparlanıp profesyonel bir havaya bürünerek adımlarımı daha da hızlandırdım.
Saatler saatleri kovalarken vakit o kadar hızlı akıp gitmişti ki, koca bir gün gözüme birkaç dakikadan farksız geliyordu. Ustalarla, işçilerle bazen hararetli tartışmalar içinde bağırış çağırış didişirken, bazen de neşeyle gülüp eğleniyorduk. Şimdi ise yorucu bir molanın tam ortasında, beton bir bloğun üzerine tünemiş, karton bardaklardan çaylarımızı yudumluyorduk.
Bu bloğa dün hiç uğramadığım için o kadar çok imalat hatası çıkmıştı ki, adamlar resmen benim çizdiğim projeyi çöpe atıp kafalarına göre yeni bir dünya tasarlamışlardı. Çayımdan derin bir yudum alıp içine batırdığım pötibör bisküvimi, bardağın içine düşmesine fırsat vermeden çevik bir hamleyle ağzıma atarken bir yandan da gülerek konuşuyordum.
"Ustam, biz de bu sektörde yeni değiliz hani. Kaç projede imzam var benim, biliyor musun sen? İki bağırdık diye anında dondunuz kaldınız," diyerek takılmaya devam ettim.
Kalıpçı Recep Usta, bıyıklarının altından mahcup bir gülüşle girdi söze. "Ona ne şüphe Hevin Hanım ama siz de öyle bir gürlediniz ki ne yapacağımızı bilemedik. Altı üstü yatak başındaki priz tesisatını ve aplik hatlarını on santim sola kaydırmışız, hatamızda öyle büyük bir şey olsa bari..."
Duyduğum lafla birlikte bisküviyi zor bela yutup gözlerimi fal taşı gibi açtım. "Recep Ustam! Senin o on santimcik dediğin simetri hatası, benim orada kullanacağım özel yapım lüks İtalyan yatak başlığını tamamen kapatıyor, gardırobun da önüne geçiyor! Bana sonradan ne kadar büyük masraf ve sorun açıyor, haberin var mı senin?"
Recep Usta bu lafımın üzerine cevap vermeden mahcup bir şekilde çayını içmeye devam ederken, ben de oturduğum yerden ayaklanıp boşalan karton bardağı elime aldım.
"Hadi size kolay gelsin. Yarın geldiğimde tek bir hata bile görürsem benden çekeceğiniz var, ona göre!" diyerek espriyle karışık son lafımı ortaya attım.
Bloktan ayrılıp açık havaya çıktığımda, içerideki o yoğun ve boğucu toz kokusundan sonra dışarının temiz havası ciğerlerime o kadar iyi gelmişti ki derin bir nefes aldım. Şantiye alanında ağır adımlarla ilerlediğim sırada, inşaat mühendisi Yeliz Hanım'ın bana doğru yürümekte olduğunu fark edince yüzüme sıcak bir gülümseme yerleştirdim.
"Merhabalar Hevin Hanım," diyerek samimi bir tonla selam verdi bana.
"Merhabalar Yeliz Hanım, nasılsınız?" sorum üzerine adımlarını benimkilere uydurdu.
"İyilik, koşturmaca... Sizi sormalı?"
"Ben de iyiyim, çok şükür. Mesai saatim bittiği için tam da çıkışa doğru yönelmiştim," diye cevap verdiğimde yüzü aydınlandı.
"Aa, öyle mi? Benim de mesaim bitti, ben de çıkıyordum tam. İsterseniz birlikte yürüyelim?" teklifini hiç ikilemeden hemen onayladım.
"Tabii ki, çok iyi olur," diyerek yönümüzü şefin kulübesine çevirdik. Baretlerimizi ve yeleklerimizi görevliye teslim ettikten sonra, nihayet şantiye sahasını arkamızda bırakarak yola koyulmuştuk.
Yavaş adımlarla, ara ara sohbet ederek ilerlediğimiz sırada karşımdaki manzarayı görmemle öylece kalakaldım. Yusuf, motorunun üzerinde tüm heybetiyle etrafı inceliyordu. Bir an zihnimden geçen bu "heybetli" yakıştırması üzerine kendime kızıp, Ne heybeti ya, alakası bile yok! diye mırıldansam da gördüğüm gerçeği değiştirmem pek mümkün olmuyordu.
Tam o sırada Yeliz Hanım'ın dirseğiyle koluma hırsla vurmasıyla bakışlarımı Yusuf’tan ayırıp ona çevirmek zorunda kaldım.
"Hevin Hanım, bu kim acaba böyle bir yerde?" diye sorarken gözlerinin parladığını fark edince hayretle yüzüne baktım. Kendisini henüz çok yeni tanıyordum ama şu an Yusuf’u gördüğü an eriyip bittiği her halinden belli oluyordu.
"Pek de yakışıklıymış maşallah," diyerek içindeki hayranlığı sesli bir şekilde dile getirdiğinde içgüdüsel olarak defansa geçtim.
"Aman canım, ne yakışıklısı? Bu mu yakışıklı?" diyerek onun tam tersi bir tepki verdiğim an, Yusuf’un bir elini saçlarının arasından geçirip diğer eliyle telefonuna odaklandığını gördüm. Bu havalı duruşu hem lafımı bana yutturmuş hem de sertçe yutkunmama sebep olmuştu. Abartma Hevin ne var bunda etkilenecek? diye kendimi sakinleştirmeye çalışsam da içimin hiç de öyle söylemediği ortadaydı.
Yeliz Hanım'ın bir anda adımlarını hızlandırmasıyla şok içinde arkasından bakakaldım. "Instagram’ını istesem bir şey demez herhalde," diyerek koşar adımlarla ileri atıldığında, ona engel olmama fırsat bile vermeden çoktan Yusuf’un yanına varmıştı bile.
İstemsizce Yusuf’un vereceği tepkiyi merak ederek, beni fark edemeyeceği yakınlıktaki bir arabanın arkasına sinsice gizlendim. Buradan onları gayet net görebiliyor ve duyabiliyordum. Yeliz Hanım, Yusuf’a birkaç adım daha yaklaştığında kaşlarım çoktan çatılmıştı.
"Merhabalar beyefendi," diyerek söze girdiğinde, Yusuf’un başını bile kaldırıp bakmaması dikkatimi çekti. Acaba kulağında kulaklık mı vardı da duymuyordu? Merakıma yenik düşüp hemen telefonumu çıkardım ve kamerasını yakınlaştırarak Yusuf’un kulaklarına baktım; ikisinde de hiçbir şey yoktu. Bildiğin kızı duymazdan geliyordu.
Yeliz Hanım bozuntuya vermeden, "Acaba Instagram’ınızı verme şansınız var mı?" diye şansını zorlamaya devam ettiğinde, Yusuf’un ifadesiz yüzü eşliğinde dudaklarından buz gibi tek bir kelime döküldü:
"Hayır."
Yeliz Hanım ise pes etmeyerek, "Sebebini öğrenebilir miyim acaba?" diye üsteleyince, saklandığım yerde sinirle homurdandım. Ne zorluyorsun be kadın, vermiyor işte adam!
Yusuf o sırada telefonunun ekranını karartıp başını yavaşça kaldırdı ve doğrudan Yeliz Hanım'ın gözlerinin içine bakarak son noktayı koydu:
"Sevgilim var. Gayet makul bir sebeptir diye düşünüyorum."
Devasa bir şaşkınlıkla donakaldığım sırada Yeliz Hanım, aldığı bu net cevabın etkisiyle yüzü düşmüş bir halde hızla uzaklaştı Yusuf'un yanından. Saklandığım arabanın arkasından yavaşça doğrulup, sanki az önce hiçbir şey olmamış gibi gayet doğal bir havayla yürümeye başladım. Yusuf beni görür görmez hemen motordan aşağı indi.
Yanına vardığımda sorgulayan gözlerimi üzerime dikerek, "Ne işin var senin burada?" diye sordum.
"Ne işim olacak? Seni almaya geldim, sabah söylemiştim ya," diyerek gayet rahat bir tavır takındı.
Gözlerimi devirerek ters bir tonda, "Boşuna gelmişsin. Çünkü ne o motora binerim ne de seninle bir yere giderim," diyerek adımlarımı çıkışa doğru yönelttim.
Arkamdan geldiğine adım gibi emindim ama hiç taviz vermeden yürümeyi sürdürüyordum.
"Hız yapmayacağım merak etme, gel şuraya," diye seslendiğinde duymamazlıktan gelerek ilerlemeye devam ettim. "Hevin valla yapmayacağım hız, söz."
"İş çıkışı trafiğin en yoğun olacağı saatte tabii yapamazsın hız!" diye söylenerek yürümekten vazgeçmiyordum.
Onun artık daha fazla uğraşmak istemeyen bir edayla yanımda bittiğini fark ettiğim an, sadece tekrar konuşacağını sanıyordum. Fakat beni bir anda tek bir hamlede omuzlamasıyla şantiyeyi inletecek devasa bir çığlık attım.
"Kız sus, ne bağırıyorsun! Milleti etrafa toplayacaksın şimdi," diye beni tersleyerek motora doğru hızla ilerlemeye başladı.
Bende ise susmak ne kelime... Öfkeyle sırtına peş peşe yumruklarımı indirirken, "İndir lan beni! Vallahi seni çok fena yaparım, indir lan!" diye bağırsam da hiçbir feryadım işe yaramıyordu.
Motorun yanına varıp beni bir anda artçı koltuğuna oturttuğu an, inmek için hamle yaptım ama başıma geçirdiği kaskla kalakaldım. Tek bir kelime dahi etmeden yerine geçti. Motoru çalıştırıp tam hareket edecekken duraksadı ve başını bana doğru çevirdi:
"Ölmek gibi bir amacın varsa tutunma. Ama 'biraz daha yaşayayım' istiyorsan, tutunmak için daha neyi bekliyorsun, anlamadım."
Ona ters ters bakışlar fırlatıp, "Gayet de tutunuyorum," diyerek diklendim.
Hemen yapıştırdı cevabı: "Hiçbir şey hissettiğim yok."
Belini tutmamamı kastediyordu ama ne olursa olsun o mesafeyi koruyacak, tutmayacaktım. "Sen hissetmiyorsun diye tutunmuyorum anlamına gelmiyor," diyerek inat ettim.
Fakat hiç ummadığım bir anda gaza öyle bir yüklendi ki, sarsıntıyla geriye doğru savrulup ardından hızla Yusuf’un sırtına yapışmam bir oldu. Yaşadığım şokun etkisiyle, "Hayvan! İnsan bir haber verir!" diye bağırdım. Yusuf'un ise beni hiç umursamadan, keyifle güldüğünü görmek sinirimi katbekat bozmuştu.
Yol boyu ağzımı bıçak açmadı. Çatık kaşlarım ve asık suratımla rüzgara karşı sessizce protesto yaparken, apartmanın sokağına girdiğimizi fark eder etmez kaskı kafamdan sıyırıp aldım. Yusuf motoru durdurur durdurmaz da kaskı hızla göğsüne doğru tutuşturdum. Dudaklarımın arasından isteksiz bir "Sağ ol," döküldü ve arkama bile bakmadan apartmana daldım.
Merdivenleri tırmanırken, yukarıdan yankılanan tanıdık gülüşmeler yüzünden adımlarım yavaşladı. Seslerin sahibini ayırt etmek hiç de zor değildi; bizim malum ikili yukarıda kıkırdaşıyordu. Bizim kata birkaç basamak kala duvarın kenarına iyice sinip yukarıyı dikizlemeye, konuşulanlara kulak kabartmaya başladım.
Beren, neşeli bir kıkırtıyla, "Ay, hiç beklemiyordum valla senden böyle bir şey," diyordu.
Ayaz ise o her zamanki havalı duruşunu kaybetmiş, bozuk bir suratla gülüyordu: "Tüm karizma çöp oldu desene... Rezil oldum sana fena."
Beren bu kez daha da çok gülerek, "Ay ne rezilliği, olur öyle şeyler, takma kafana," dedi ve çantasından anahtarını çıkardı. "Neyse, sonra görüşürüz o zaman, ben gireyim artık," diyerek arkasını döndü.
Tam o sırada, hemen arkamdan gelen o tok "BOM!" sesiyle korkudan ödüm koptu. Ani bir refleksle arkama dönmeye çalışırken merdivenin dar basamağında dengeyi tamamen kaybettim. Aşağı doğru yuvarlanacağımı düşünüp gözlerimi sımsıkı kapatmıştım ki, kendimi bir anda Yusuf’un kollarında bulmayı hiç ama hiç beklemiyordum.
Yusuf beni yavaşça doğrultup ayağa kaldırırken, yüzünde o sinir bozucu, alaycı gülümsemesi belirdi: "Bu kadar sakarlık da fazla ama..."
Şokun yerini alan o ani öfkeyle göğsüne sertçe vurdum. "Ben mi sakar oldum şimdi? Hem gel arkamdan sinsice yanaşıp ödümü patlat, sonra suçlusu ben olayım! Hadi git ya, valla git Yusuf, görmeyeyim seni!"
Diyerek kendimi toparladıktan sonra merdivenleri tekrardan hızlıca tırmanmaya başladım. Tam kapının önüne vardığım sırada, içimdeki o hırsla hiç oyalanmadan art arda sertçe vuruyordum ahşaba. Kapı aniden ve hızla aralandığında elim boşlukta kalıvermişti; Beren ise karşımda şaşkınlıktan kocaman olmuş gözlerle bana bakmaktaydı. Hızlıca ayakkabılarımı ayağımdan fırlatıp kendimi içeriye attım. Çantamı askılığa gelişi güzel asarken, doğrudan mutfağa doğru ilerliyordum. Beren de hemen arkamdan geliyor, duvara yaslanıp kollarını göğsünde bağlayarak her hareketimi pür dikkat izliyordu.
Buzdolabından çıkardığım soğuk suyu adeta tepeme dikerken, bir yandan da ona "Ne var, ne oldu?" der gibi ters bakışlar fırlatmaktaydım. Boş bardağı tezgaha bırakıp masanın kenarındaki sandalyeye çöktüm.
Beren de hemen yan taraftaki sandalyeyi çekip otururken, meraklı ses tonu mutfakta yankılandı: "Ne oldu, siz Yusuf’la kavga mı ettiniz? Ne bu halin?"
Gayet rahat ve umursamaz bir ifade takınmaya çalışarak, "Ne kavga edeceğim be onunla!" diyerek yüzümü buruşturdum.
"Hayır yani, eve bir garip giriyorsun. Bir farklı geldin şu an gözüme."
Omuzlarımı silkip, "Sana öyle gelmiştir, gayet normalim aslında," diyerek ayaklandım. Artık üzerimdeki bu şantiye kıyafetleriyle durmak fazlasıyla boğucu gelmeye başlamıştı.
Yatak odasına geçip üstümdeki yorgunluk kokan giysilerden kurtulduktan sonra kendime rahat bir şeyler ayarlayıp hızlıca duşa attım kendimi. Kirli kıyafetleri sepete bırakıp suyun derecesini ayarladıktan sonra, birkaç saniye ılıklaşmasını bekledim ve nihayet suyun altına adımladım. O ılık suyun tenimden aşağı süzülüp gidişi o kadar rahatlatıcı, o kadar iyi geliyordu ki... Üstümdeki tüm gerginlik bir anda eriyip gidiyor, kendimi kuş gibi hafiflemiş hissediyordum. Duşakabinden çıkıp bornozuma sarındıktan sonra başıma da havluyu dolayıp tekrar yatak odasının yolunu tuttum. Odanın kapısını ardımdan kapatıp yatağın üzerine hazırladığım iç çamaşırlarımı ve pijamalarımı üzerime geçirdim. Saçımdaki havluyu iyice sıkılaştırdıktan sonra salona geçtim. Üzerimde o kadar büyük bir bitkinlik vardı ki, tek yapabildiğim şey kendimi koltuğun yumuşaklığına bırakıp boş boş tavanı seyretmek oluyordu.
Birkaç dakika sonra içeriye elinde dumanı tüten çay tepsisiyle giren Beren’i görünce oturduğum yerde hafifçe doğruldum. O ise başımdaki havlunun heybetine bakıp kıkırdayarak, "Sultan Sü-ley-man!" diyerek dalga geçme peşindeydi. Tepsiyi sehpaya bırakıp hemen yanıma kurulurken, gözlerini üzerime dikmiş, resmen ağzımdan çıkacak tek bir kelimeyi bekliyordu.
"Ne bakıyorsun ya öyle? Yok bir şey," dememe rağmen inanmaz bir tavırla yüzünü ekşitiyor ama ısrarla susuyordu. En sonunda onun bu dilsiz baskısına dayanamayıp, "Yusuf öküzüne biraz gıcık oldum yani... Biraz değil, bayağı bayağı. Neyse, o kadar, başka bir şey de yok," diyerek konuyu kapatmaya çalıştım.
Bu sefer de neye gıcık olduğumu çözmek istercesine elini sallayınca derin bir nefes alıp oturduğum yerde iyice dikleştim. "Sevgilisi varmış, önce onu öğrendim. Sonra sabah arabaların arasında bayağı bir hız yaptı, ona sinir oldum. Ama o hız işi tuzu biberi falan, asıl sinirimi bozan şey o değil yani."
Başını sakinçe aşağı yukarı sallarken, ilk söylediğim o devasa şeye hiç de takılmamış gibi rahat görünüyordu. "Farkındaysan az önce bomba gibi bir şey söyledim. Yani senin için... Beni ilgilendirmez de," dediğim anda lafı ağzımdan alıverdi.
"Asıl beni ilgilendiren bir şey yok. Ayrıca hız yapmasına takılmadıysan neye takıldın? Tabii ki de sevgilisine... Ama onun sevgilisi falan yok!" dediği anda kaşlarım şaşkınlıkla çatıldı.
"Ne demek yok ya? Adam kendi ağzıyla dedi, bildiğin 'sevgilim var' dedi."
Elini Ohoo... der gibi havada sallayıp, "Kızım karşında koskoca ilişki uzmanı duruyor, sen daha dur," derken yüzü gayet ciddi bir hal almıştı. "Senin karşına geçip durup dururken 'Benim sevgilim var' mı dedi yani?"
Bunun üzerine o olayı en başından anlatmaya karar verdim. "Şimdi bizim şantiyede bir mimar kız var, tamam mı? Onunla çıkışta yürürken bir de baktım Yusuf çıkışa gelmiş. Sabah da demişti 'gelirim' diye, neyse... Bu yanımdaki kız bunu görür görmez bayağı bir beğendi. Bakarken gözleri falan yerinden fırlayacaktı resmen." Ben anlatırken Beren’in olayı adeta bir dedektif gibi pürdikkat dinlemesi hafiften komiğime gitse de çaktırmadan devam ediyordum. "Neyse işte, ben daha ne olduğunu bile kavrayamadan kız yanımdan tüyüp Yusuf’un Instagram’ını istemeye gitti!"
Bunu söylediğimde Beren’in ağzından kocaman bir, "Oha! Bu kız da görür görmez yürümemiş, uçmuş resmen!" nidası dökülüverdi.
"Kişi kendinden bilir işi canım, sen sanki çok farklısın," diyerek bir yandan da ona takılmadan edemiyordum. "Ama yiğidi öldür hakkını yeme, sen bunun kadar hızlı değilsin valla." Omzuna birkaç kez yavaşça vurup heyecanla anlatmayı sürdürdüm: "Sonra orada bir araba vardı, ben de hemen onun arkasına gizlendim. Bir yandan bunları izliyor, bir yandan da konuşulanları dinliyorum. Kız bunun yanına kadar gidip Instagram’ını istedi. Ama bu ne yaptı dersin? Başını kaldırıp yüzüne bakmaya bile tenezzül etmeden, direkt 'Hayır' dedi."
Beren’den yine kocaman, şaşkınlık dolu bir nefes yükseldi o ara.
"Ama kız pes etmiyor, 'Sebebini öğrenebilir miyim acaba?' diye üsteledi birde, aynen böyle. Sonra Yusuf da döndü, 'Sevgilim var. Gayet makul bir sebeptir diye düşünüyorum,' dediği anda kızın suratı beş karış oldu ve arkasına bile bakmadan oradan çekip gitti!"
Bunu dediğim anda Beren’den öyle bir kahkaha koptu ki, sanırsınız koca apartman temelinden sarsılıyor, sesimiz üst katlara tırmanıyordu. Onun o kendini kaybeden, katıla katıla gülüşüne daha fazla direnemedim; içimdeki tüm o gerginlik yerini sıcak bir neşeye bırakırken ben de ona eşlik etmeye başladım.
Dakikalarca salonun içinde yankılanan seslerimiz yavaş yavaş durulduğunda, ikimiz de nefes nefese, zar zor kendimize gelebilmiştik. Derin birer nefes alıp masadaki çay bardaklarımıza uzandık. Boğazımdaki o düğümü eritmek ister gibi ılık çaydan bir yudum çektim ve bakışlarımı halının desenlerine dikerek mırıldandım:
"Öyle yani... Sevgilisi var demek ki."
Bu lafı ağzımdan kaçırmamla birlikte Beren, dudaklarına götürdüğü çay bardağını ani bir refleksle sehpaya geri bıraktı. Omurgasını arkaya doğru yaslayıp yeniden gülmeye başladığında, bu sefer hem gülüyor hem de nefesten yoksun kalmış gibi kesik kesik konuşmaya çabalıyordu.
"Bir de... Bir de seni akıllı sanıyorlar!" dedi, elini havada sallayarak. "Kızım, çocuğun sevgilisi falan yok! Başından savmak, kızı kibarca postalamak için öyle demiş işte. Sen daha neyin komplosunu kuruyorsun kafanda?"
Kurduğu cümle zihnimin labirentlerinde yankılanırken, donakaldım. Jetonlarım, sanki paslı bir dişlinin arasından sıyrılıyormuş gibi ağır, hantal bir düşüş yaşıyordu. Dudaklarım şaşkınlıkla aralanırken, "Haa... Doğru ya," diye mırıldandım.
Bunu daha yeni idrak edebilmiş olmama bayılan Beren, şimdi koltuğun minderlerine doğru iyice devrilmiş, adeta kendinden geçmiş vaziyetteydi. O saf halime bakıp eğlenmesi asabımı bozunca kaşlarımı çatarak, "Bir dur be! Amma abarttın sen de," diye tersledim onu.
Gözlerini silerek doğruldu, yüzündeki o bilmiş ifadeyi hiç bozmadan bana doğru eğildi. "Aşk insanın gözünü kör edermiş derlerdi de inanmazdım. Seninki gözü de geçmiş; o anki kıskançlık nöbetiyle düz mantık kurup beyin fonksiyonlarını tamamen kapatmışsın resmen," diye söyleniyordu.
Nihayet o bitmek bilmeyen neşe nöbetini geride bırakıp çay bardağına geri döndü. Sıcak sıvı içini ısıtırken yanaklarına tatlı bir pembelik yayılmıştı. "Ay, ne güldüm akşam akşam... İçimin yağları eridi," diyerek iç çekti.
Ona dik dik bakmaya devam ederken, içimdeki o çocuksu intikam duygusuyla lafı gediğine koydum: "Çok gülen çok ağlarmış canım, unutma sen onu."
Saniyeler içinde yüzündeki o muzip ifade bıçak gibi kesildi, adeta suratı taş kesti. Gözlerini kaçırıp bardağını sıkıca kavrarken, "İnanma şöyle batıl şeylere ya, yalan dolan hepsi..." diye mırıldandı ama sesindeki o hafif tırsma hissini yakalamak zor olmamıştı. O anki ciddiyetini dağıtmak ister gibi hızla konuyu değiştirdi. "Ay, asıl bugün ne oldu biliyor musun? Ayaz yere bir yapıştı, görmen lazımdı!"
Bunu söylerken, az önce kaybettiği o neşeli pırıltı gözlerine saniyeler içinde geri dönmüştü. Heyecanla ellerini hareket ettirerek anlatmaya koyuldu:
"Mahalledeki çocuklarla toplanmış, resmen çocuk gibi top oynuyorlardı sokakta. Ben de balkona çıktım, elimde kahveyle bunu seyrediyordum yukarıdan. Çocuklardan birinin ayağından topu kapmaya çalışırken, artık ayağı o çakıllara mı takıldı, yoksa kendi ağırlığını mı dengeleyemedi bilmiyorum... Pat diye, böyle bok torbası gibi yığılıverdi yere!"
Onun da dediklerini duyduktan sonra tam anlamıyla emin olmuştum ki, bugün ikimiz için de fazlasıyla trajikomik geçmişti. Masanın üzerinde duran bitmiş çay bardaklarını tek tek tepsiye yerleştirdim. Tepsinin ağırlığını kavrayıp mutfağa doğru yöneldiğim sırada, koridorda yankılanan o ani ve tiz zil sesiyle irkilerek duraksadım.
Elimdeki tepsiyi hızla mutfak tezgahına bırakıp koridora koştum. Beren de duyduğu sesin şokuyla hemen arkamdan gelmiş, yanımda bitmişti.
Gözlerimi kapının ahşap yüzeyine dikerek, "Kim acaba ya bu saatte?" diye fısıldadım.
Beren, gergin bir ses tonuyla, "Bilmem ki... Aç bakalım ama önce bir 'Kim o?' de mutlaka," diyerek beni uyardı.
Onun dediğini yapıp, sesimi olabildiğince dik tutarak kapıya doğru seslendim: "Kim o?"
Ancak karşı taraftan hiçbir çıt çıkmadı. Dışarıdaki o derin sessizlik, koridordaki gerginliğimizi daha da tırmandırıyordu. İkimiz de nefesimizi tutmuş, kapının arkasından gelecek en ufak bir kıpırtıyı bekliyorduk ama nafile.
Beren elini koluma atıp beni geriye doğru çekerken, "Açmayalım ya bence. Kimdir, neyin nesidir gece gece... Tövbe tövbe," diye mırıldandı.
Tam arkamızı dönüp salona doğru geri adım atacaktık ki, kapı bu sefer daha ısrarcı ve sert bir şekilde yeniden çalındı. Olduğum yerde çakılı kalırken, arkama dönüp Beren’e uyarı dolu, paniklemiş gözlerle baktım.
Beren, korkudan titreyen bir fısıltıyla, "Önce dürbünden bakalım, gel," dedi. Ses çıkarmamaya özen göstererek önden ilerledi. Başını kapı dürbününe doğru uzatıp baktığında, yüzünde umutsuz ve ters bir ifade belirdi. "Kimse yok... Birisi bizimle dalga geçiyor herhalde," diye mırıldandı.
Bu kez ben onun yerini alıp dürbüne yaklaştım. İlk anda ben de hiçbir şey göremediğim için tam geri çekiliyordum ki kapının hemen kenarında beliren sol omuz kadrajıma girdi.
Nefesimi tutarak, "Burada biri var," dedim Beren’e doğru fısıldayarak. Ardından panik yapmamaya çalışarak onu yönlendirdim: "Mutfaktan bir bıçak al ve kapının arkasına saklan. Ben kapıyı açacağım, eğer ters bir şey olursa hemen hamle yaparsın."
Beren mutfağa doğru süzülürken ben de kapının kilitlerini yavaşça ve olabildiğince sessizce çevirdim. Elimi kapı koluna atıp aşağıya doğru bastırdığımda, kapının aralanmasıyla kendimi geriye atmam bir oldu.
Ancak tam karşıma dikilen kişiyi görmemle olduğum yere çakılıp kaldım. Şaşkınlıktan gözlerim kocaman açılmıştı. Karşımda; buraya taşınmadan önce hem aynı yerde çalıştığımız hem de aynı apartmanda oturduğumuz yakın arkadaşım Ege duruyordu!
Ege, "Bu nasıl bir karşılama ya? Kaç dakikadır kapının önünde ayakta dikiliyorum!" diye sitem ederken bakışlarım ayaklarının dibine kaydı. Bir valiz, bir de sırt çantası vardı.
Şokun etkisiyle, "Karşımda Ege kılığına girmiş bir hayalet var, değil mi?" diye mırıldandım.
Tam o sırada Beren'in iki elinde sıkı sıkıya kavradığı bıçaklarla bir anda yanımda belirmesi sahneyi iyice trajikomik bir hâle getirdi. Beren de tıpkı benim gibi donakaldı; çünkü onlar benden bile eski tanışıyorlardı.
Beren'in dudaklarından sevinç dolu, tiz bir "Hiii!" nidası döküldüğünde, Ege tutamadığı koca bir kahkahayı patlattı.
"Kızlar, şaşkınlığınızı tahminen ne zaman üstünüzden atarsınız? Çünkü ben yorgunluktan ölmek üzereyim de..." diyerek halimize güldü.
Nihayet üzerimdeki donukluğu atıp kendimi toparlayarak onu içeri davet ettim. "Geç geç, kapıda durma öyle!"
O, valizini ve çantasını alıp içeri adımlarken biz de geçebilmesi için kenara çekildik. Eşyalarını kapının kenarına bıraktıktan sonra ben de tamamen kendime gelmiş bir halde yanına yaklaştım. Kollarını iki yana açtığında hızla ona doğru atıldım ve birbirimize sıkıca sarıldık.
Geri çekilirken, "Hâlâ inanamıyorum, şaşkınlığım geçmedi," dedim. Bu kez Beren öne atılıp boynuna sarıldı.
Ege, yüzündeki o sıcak gülümsemeyi bozmadan, "Valla ben de çok mutluyum sizi gördüğüme," derken Beren de sarılmayı bırakmıştı.
Birlikte salona geçip koltuğa kurulduğumuzda, Beren’le ikimizin heyecanlı bakışları doğrudan Ege’ye kilitlendi.
"Seni hangi rüzgar attı buraya ya? İnsan bir haber verir!" derken Beren de hemen bana katıldı: "Gerçekten ya, aklımız çıktı gece gece! Az kalsın sana saldırıyordum."
Ege hafifçe kıkırdayarak, "Sürpriz yapayım dedim, aylardır görüşmüyoruz neresinden baksanız," dedi. Ardından bakışlarını Beren’e çevirip kibarca ekledi: "Rahatsız etmedim umarım?"
İkimiz birden başımızı hızla iki yana salladık. "Yok be, ne rahatsızlığı! Sadece bir anda karşımızda görünce çok şaşırdık," dedim.
Lafım biter bitmez Ege heyecanla konuyu derinleştirdi: "Artık Ankara’ya taşınıyorum. Yeni bir projeye dahil oldum. Siz de burada olunca direkt sizin şehre atladım geldim tabii."
Ege de benim gibi iç mimardı ve şehirde olması harika bir haberdi. "Ne güzel, çok iyi yapmışsın! Nasıl bir projeye katıldın bakayım?" diye sorarken Beren de gözlerini açmış, pürdikkat bizi dinliyordu.
"Gözden uzak, bayağı nüfuzlu bir iş insanı için devasa bir malikane tasarımı yapıyorum," dedi Ege. "Oldukça detaylı ve büyük bir iş, bu gidişle uzunca bir süre burada kalmam gerekecek gibi duruyor."
O böyle anlatırken Beren bir anda derin bir iç çekerek lafa daldı: "'Boş gezenin boş kalfası' deyimi doğrudan benim için söylenmiş galiba... İkinizin de ne güzel mesleği var, dev projelerdesiniz. Ben ne yapıyorum? Sabahtan akşama kadar evde boş boş oturuyorum!"
Beren’in yüzü bir anda aşırı asılmış, neşesi sönüvermişti. Ege, onun bu halini toparlamak ister gibi bir edayla öne doğru eğildi. "Saçmalama Beren, sen sosyal medyaya videolar çekmiyor muydun ya? Influencer’lık falan yapıyordun hani?"
Beren’in yüzü bu soruyla bir kat daha düştü. Omuzlarını çaresizce düşürürken, "Buraya taşındığımızdan beri onu da yapmayı bıraktım..." diye mırıldandı.
Bu sefer öldürücü bakışlarımı Beren’e fırlatıp, "Sana bırak diyen mi oldu? Akşama kadar evde yalnızsın işte, çeksene videonu!" dedim.
Ege de vakit kaybetmeden bana katıldı: "Aynen, bence de bırakmaman gerek! Gayet de iyi gidiyordun zaten."
İkimiz birden Beren’e gazı verince, az önceki kederli havası bir anda dağıldı, neşesi yerine geldi. "Öyle mi diyorsunuz? Devam etsem mi acaba?" diye sorduğunda, ikimiz de hızla başımızı aşağı yukarı salladık.
"Tamam o zaman, yarın yeniden başlıyorum!" diyerek ellerini sevinçle birbirine vurdu ve neşeyle ayaklandı. "Kahve yapayım mı, içeriz birlikte?"
İkimiz de onaylar anlamda başımızı sallayınca Beren salondan çıkıp mutfağın yolunu tuttu. Ege ile salonda baş başa kaldığımızda kısa bir sessizlik oldu. Çok geçmeden Ege imalı bir sırıtışla o sessizliği bozdu: "Eee... Var mı birileri?"
Gözlerimi devirerek, "Yok. Ne birisi olacak? Aynı duruyorum işte," dedim kestirip atarak.
Ege gülerek, "Biz de senin turşunu kuracağız yani, artık kesinleşti bu!" diye takıldı.
Onun bu lafını hiç umursamadan ben de topu ona attım: "Asıl sende yok mu birileri? İllaki vardır da..."
Bunu söyler söylemez gözleri aniden parladı. "Olmaz mı..." derken bakışları halının desenlerine kaydı. Yüzünde, sanki o an birini hayal ediyormuş gibi süzgün ama çok tatlı bir ifade belirdi.
Koluna hafifçe vurarak, "Kim lan o zaman, anlatsana!" dedim merakla.
"Leyla..." dedi, ismi söylerken bile yüzüne ışık saçan bir gülümseme yayılmıştı. Eliyle sarı saçlarını geriye doğru itip heyecanla devam etti: "Üç ay falan oldu tanışalı. Tam hayalimdeki kız... Ruh eşim falan olabilir yani, o derece!"
Kıza kendisini fena kaptırdığı her halinden belli oluyordu. Tam o sırada elinde dumanı tüten kahve fincanlarının olduğu tepsiyle Beren içeri girdi. Konuyu duyar duymaz neşeyle atıldı: "Kimmiş o ruh eşin? Bana da anlatıyorsun çabuk!"
Ege zaten dedikodu yapmayı seven, neşeli ve tam anlamıyla kafadengi bir çocuk olduğu için onunla sohbet etmek inanılmaz keyifliydi. Bana anlattıklarının aynısını heyecanını hiç kaybetmeden Beren’e de baştan anlatmaya başladı.
Beren yüzünde kocaman bir sırıtışla onu dinledikten sonra, "Hayırlı olsun o zaman şimdiden!" diyerek içtenlikle tebrik etti. Ben de aynı şekilde dileklerine katıldım. Kahvelerimizi yudumlarken gözüm bir an duvardaki saate kaydı; vaktin epey ilerlediğini fark edince söze girdim:
"Ege, biz senin yatağını buraya, salona hazırlayalım istersen. Yatalım artık, malum yarın ben de işe gideceğim."
Lafımı bitirir bitirmez Ege yerinden ayaklandı. "Yok ya, hiç zahmet etmeyin. Ben otele geçeceğim, zaten çoktan rezervasyon yaptırmıştım."
"Kalsaydın daha iyi olurdu aslında ama..." dedim, bir yandan da rezervasyonu olduğu için ısrar edip onu zorlamak istemeyerek.
Ege, eşyalarına doğru yönelirken gülümseyerek bizi rahatlatmaya çalıştı: "Kızlar yarın görüşürüz zaten. Dediğiniz gibi geç oldu, siz de dinlenin artık."
Konuşarak kapıya doğru ilerlemeye başladık. Ege çantasını ve valizini eline alıp kapıyı açtığımız sırada, tam o anda karşı dairenin de kapısı gürültüyle aralandı. İçeriden çıkan Yusuf'tu. Üzerinde siyah, kolsuz oversize bir tişört, altında ise siyah bir eşofman vardı. Bakışları aniden bizim kapıya doğru kaydığında, benim gözlerim de bir anlığına tamamen onun kaslı kollarına takılıp kaldı. Beren’in dirseğiyle beni sertçe dürtmesiyle ancak odağımı toparlayıp kendime gelebildim.
Ege merdivenlere doğru birkaç adım atıp gitmeden önce son kez bize döndü: "Kızlar, iyi geceler! Yarın görüşürüz."
İkimiz de tebessüm ederek ona el sallarken, Yusuf’un arkasından Ayaz da koridora çıktı. İkisi de bir Ege’ye, bir de bizim havada asılı kalan ellerimize öyle ters ve çatık kaşlı bakışlar atıyorlardı ki... Ege merdivenlerde gözden kaybolduğunda, kapının önünde durup bakışlarımızı o iki çatık kaşlı adama doğru çevirdik.
Beren hemen neşeyle öne atılıp doğrudan Ayaz’a odaklandı. "Merhaba! Ne yapıyorsunuz bu saatte böyle?"
Ayaz, yüzündeki o ciddi ifadeyi zerre bozmadan karşılık verdi: "Bakkala... Sigara almaya gidiyorduk."
Tam o sırada Yusuf bize doğru bir iki adım yaklaştı. Doğrudan gözlerimin içine kilitlenirken, bu kez hem ters hem de son derece sorgulayıcı bir tonla söze girdi: "Siz ne yapıyordunuz? Kim bu giden?"
Niyetini sezdiğim için kelimelerin üstüne basa basa yanıtladım: "Yakın... arkadaşımız."
Cevabımla birlikte kaşları bir anda havalanırken, başını hafifçe, belli belirsiz sallamakla yetindi. Beren ise ortamdaki gerilimi fark etmiş olacak ki Ayaz’a masum masum bakıp gerilemeye başladı. "Neyse o zaman, iyi geceler! Girelim biz içeriye," diyerek kapıyı üzerlerine kapattı.
Kapı kapanır kapanmaz Beren hızla bana döndü. "Bakışlarını gördün mü?"
"Her zamanki bakışları işte..." diyerek geçiştirmeye çalıştım.
Beren gözlerini devirerek sitemi bastı: "Kıskandılar ikisi de kızım, anlamadın mı? Ege’ye nasıl baktıklarını görmedin mi? Salaklar ya..."
Derin bir nefes alıp itiraf ettim: "Bak o kısma katılıyorum işte."
Yatak odasına doğru ilerlerken Beren bir anda zınk diye durup yolunu kesti. Yüzüne muzip bir ifade yerleştirip tekrar yanıma sokulurken bombayı patlattı: "Yalnız senin o bakışların da gözümden kaçtığını sanma! Çocuğun bicepslerini yiyecek gibi bakıyordun resmen."
"Abartma Beren, öyle gözüm takıldı sadece," diyerek kendimi savunmaya çalışsam da beni dinlemeye hiç niyeti yoktu.
"Tabii canım, tabii! Ben seni dürtmesem, Yusuf 'Al senin olsun' diye kolunu uzatacaktı, haberin var mı senin?"
Beren’e doğru dönüp, "Ne demişler..." diyerek gülümsedim.
Anlamaz bir ifadeyle kaşları çatıldı. "Ne demişler?"
Saniyeler içinde lafı yapıştırdım: "Vatan, millet, biceps!"
Cümlem biter bitmez bir anda kahkahayı bastı. Ben de onun bu haline katılmadan edemedim. Yüzündeki gülüşü zorlukla toparlayıp, "Bazen beni o kadar şaşırtıyorsun ki... Senden asla duymayacağımı düşündüğüm şeyleri bile duymak beni şoka sokuyor resmen," diye takıldı.
Yatak odasının kapısını açıp içeri süzüldüğümüzde, her zamanki gibi kendimi doğrudan yatağa fırlattım. Yönümü Beren’e doğru çevirdiğimde, o da kendi yatağına kurulmuş, üzerini örtmekle meşguldü.
Aklıma takılan düşünceyle sessizliği böldüm: "Ege evini bu taraflardan tutsa aslında ne güzel olur, değil mi?"
Hiç ikiletmeden yanıtladı: "Buralarda boş ev olduğunu pek sanmıyorum. Bir de tabii çalışacağı yere yakınlığı önemli..."
Söylediğinde son derece haklıydı. Derin bir nefes alıp, "Neyse... İyi geceler hanımefendi, ben yatanzii," diyerek arkamı döndüm ve günün tüm kafa karışıklığını geride bırakıp kendimi uykunun huzurlu kollarına bıraktım.
