3. bölüm · Durak Arkası
Gölgeyle Dans
Yeni bir güne başlamanın verdiği hafif mutluluk ve heyecanla uyanmıştım. Normalde pek yapmadığım bir şeyi yapmış, yatağımı bile toplamıştım. Şimdi ise Beren’le alışverişe çıkmak için hazırlanıyordum. Hava her geçen gün biraz daha ısındığı için bugün her zamankinden daha ince şeyler giymiştim.
Odadan çıkıp salona doğru ilerliyordum ki Beren’i mutfaktan çıkarken görünce durup yönümü ona çevirdim.
“Hazır mısın, çıkalım mı?” diye sordum.
Başını salladı. Çantamı aldıktan sonra ikimiz de evden çıktık. Merdivenlerden yavaş adımlarla inerken alt kattan bir kapı açılma sesi duyuldu. Refleksle başımı eğip aşağı baktım.
Kırklı yaşlarında, hafif kilolu, siyah saçlı bir kadın elindeki çöp poşetleriyle kapının önünde duruyordu. Kadını fark etmeden incelerken arkasını dönmesiyle bir anda göz göze geldik. Kısa bir afallamanın ardından duruşumu toparlayıp hafifçe gülümsedim.
Kadının yüz ifadesi ilk anda hiç değişmedi. Sanki dalgınlıktan yeni çıkmış gibi birkaç saniye bana baktı, sonra bakışlarını kaçırıp kendine geldi ve o da gülümsedi.
“Günaydınlar yeni komşularımız,” dedi eğlenceli bir tınıyla.
Biz de “günaydın” dedikten sonra birkaç adım atıp kadının hizasında durduk. Merdiven boşluğuna sabahın serinliği sinmişti, apartman henüz tam uyanmamış gibiydi.
“Ben Hamiyet,” dedi. Konuşurken işaret parmağını bana doğru uzattı.
“Sende Hevin olmalısın… ama seni tanıyamadım,” diye ekledi bakışlarını Beren’e kaydırarak.
“Arkadaşım,” dedim hafifçe gülümseyerek. “Aynı zamanda ev arkadaşım.”
Başını anlayışla salladı.
“Hayırlı olsun kızlar,” dedi içten bir tonla.
Teşekkür edip apartmandan çıktığımızda sabah havası yüzüme çarptı. Güneş henüz yakıcı değildi ama havada yaklaşan yazın sıcaklığı hissediliyordu. Gideceğimiz market yakındı, bu yüzden acele etmeden yürümeye başladık.
Mahalleden çıkıp ana yola vardığımız anda adımlarım fark etmeden yavaşladı. Gözüm, istemsizce sağ taraftaki sokağa kaydı.
Bu evi tutmadan önce… Yusuf’u takip ederek girdiğim sokak.
O anın görüntüsü zihnimde kısa bir anlığına canlanınca düşüncelerime kapıldığımı fark etmedim bile.
“Pışt… yine nereye gittin sen?” dedi Beren’in sesi, beni bulunduğum yerden çekip çıkarır gibi.
Başımı ona çevirdim.
“Ne gitmesi ya? Etrafa bakıyorum sadece.”
Dudaklarının kenarı yukarı kıvrıldı.
“Herkesi kandırırsın da beni asla.”
Neyi kastettiği fazlasıyla belliydi. Ama üstüne gitmemeyi tercih ettim. Yürümeye devam ettim, sanki konu hiç açılmamış gibi.
Beren birkaç adım sonra yeniden konuştu.
“Ee Hevin hanım… düğün ne zaman?”
Olduğum yerde ona dönmemle gözlerim istemsizce büyüdü.
“Ortada damat yok. Kendi kendime mi evleniyorum ben?” dedim.
Beren cevap vermek yerine sadece anlamlı bir bakış attı.
Gözlerimi devirip tekrar önüme döndüm. Konuşmadım.
Yaklaşık yirmi dakikalık yürüyüşün ardından sonunda markete ulaşmıştık. Otomatik kapılar açılırken içeriden gelen serin hava yüzüme çarptı. Kenarda dizili market arabalarından birini alıp koridorlara doğru ilerledik.
Sebze meyve reyonu, ardından süt ürünleri… Temizlik malzemeleri derken fark etmeden bütün rafları dolaşmıştık. Yeni bir eve ait o tanıdık telaş vardı üzerimizde. Eksik kalmasın diye her şeyi iki kere düşünüyor, sepete attıkça içimiz rahatlıyordu.
Kasadan çıkıp arabaya son kez baktığımda içi ağzına kadar dolmuştu.
“Sence bunca şeyi nasıl bitireceğiz Beren?” diye sordum.
Gülerek omzunu silkti.
“Ben yetmeyeceğini düşünüyordum.”
Kaşlarımı kaldırdım.
“Eğer hâlâ geceleri yemek yiyiyorsan… evet, yetmez.”
Cevap vermedi. Sessiz kalışı her şeyi anlatıyordu zaten. Yurt dışına taşınmadan önce bazı geceler birbirimizde kalırdık ve neredeyse her seferinde onu gece yarısı buzdolabının önünde yakalardım. Işığın altında suçüstü yakalanmış gibi duran hali gözümün önüne gelince istemsizce gülümsedim.
Marketten çıktığımızda poşetlerin ağırlığı kendini hemen hissettirdi. Ellerimiz dolu, adımlarımız yavaştı. Naylon saplar avuç içime gömülüyor, parmaklarım uyuşmaya başlıyordu. Birkaç adımda bir poşetleri yere bırakıp nefesleniyor, sonra yeniden toparlanıp yürümeye devam ediyorduk.
Sokağın ortasında durup ellerimi silkelerken içimden sadece şu geçiyordu:
Yeni ev kurmak romantik falan değildi… bildiğin kol kası isteyen bir savaştı.
Zorlu geçen yolculuğun ardından apartmanın önüne ulaşınca içimde garip bir zafer hissi oluştu. O kadar yorulmuştum ki o an biri “şurada yere uzan” dese hiç düşünmeden kabul edebilirdim. Kısa bir an etrafa baktıktan sonra başımı Beren’e çevirdim.
“Bunca yolu bitirdik… şu merdivenleri de çıkarız diye düşünüyorum,” dedim nefesimi toparlamaya çalışarak.
Gülerek karşılık verdi.
“Ayıp ediyorsun kızım, ben yolda hiç zorlanmadım. Merdivenlerde mi zorlanacağım?”
Gözlerimi devirip istemsizce güldüm.
Basamakları ağır ağır çıkarken poşetlerin ağırlığı her adımda biraz daha hissediliyordu. Nihayet kapının önüne geldiğimizde anahtarı kilide takıp çevirdim. Beren hemen içeri girerken ben de ayakkabılarımı çıkarıp arkasından geçtim.
İkimizin de ilk yaptığı şey, elimizdeki tüm poşetleri masanın üzerine bırakmak oldu. Naylonların bıraktığı kızarıklık hâlâ avuç içlerimdeydi.
Beren doğruca salona yönelirken ben odama geçtim. Üzerimdeki kıyafetleri değiştirip daha rahat bir şeyler giydikten sonra yeniden mutfağa döndüm.
Sırtımı masa sandalyesine yaslayıp hafif alaycı bir tonla konuştum.
“Beren, biz o kadar akıllıyız ki… daha buzdolabımız gelmemiş, ama tonla alışveriş yaptık.”
Beren gülerek cevap verdi:
“Az önce konuştum, geliyormuş hepsi. Merak etme.”
Rahatlamış bir nefes verdikten sonra gözlerimi tavana dikerek o anın ağırlığını ve aynı zamanda tuhaf bir huzurunu hissettim.
Aradan geçen birkaç saatin ardından kapı zili çalınca oturduğum yerden kalktım. Ev sessizdi, o yüzden zil sesi bir anda bütün evi doldurmuş gibiydi. Kapıya yürüyüp açtığımda karşımda duran adamlardan ve arkalarındaki büyük kutulardan beyaz eşyaların geldiğini hemen anlamıştım.
Kapıyı biraz daha aralayıp kenara çekildim.
“Buyurun,” dedim.
Onlar da ayakkabılarını çıkarıp içeri girdiler. Ev bir anda kalabalıklaşmıştı. Dört kişi mutfağa doğru ilerlerken iki kişi de banyoya yöneldi. Kutular açılıyor, parçalar çıkarılıyor, vidalar sıkılıyor, metalin ve plastiklerin birbirine değen sesleri evin içinde yankılanıyordu.
Ben kapının kenarında durmuş olanları izliyordum. Beril ise çoktan mutfağın ortasında dikilmiş, her şeyi dikkatle takip ediyordu.
Yaklaşık yarım saat sonra buzdolabı, çamaşır makinesi ve bulaşık makinesi yerlerine yerleştirilmişti. Kurulumları bittikten sonra içlerinden biri bize dönüp nasıl kullanmamız gerektiğini tek tek anlatmaya başladı.
“İlk çalıştırmadan önce boş çalıştırmanız iyi olur,” dedi çamaşır makinesini göstererek.
Beren hemen başını salladı.
“Tamam.”
Ben de yanlarında duruyor gibi görünsem de aklım biraz dağılmıştı. Ev artık gerçekten eve benzemeye başlamıştı. Dün boş duvarların arasında dolaşırken hissettiğim o garip geçicilik duygusu yavaş yavaş kayboluyordu.
Adamlar son kontrolleri yapıp toparlanmaya başladığında mutfağın ortasında duran yeni buzdolabına baktım.
“İşte,” dedim içimden.
Artık gerçekten taşınmıştık.
Aldığımız malzemelerin bir kısmını buzdolabına yerleştirmiştik. Geriye temizlik malzemeleri ve deterjanlar kalmıştı. Poşeti elime alıp banyoya doğru ilerliyordum ki bir anda Beren’den gelen o keskin çığlık bütün evi doldurdu.
Elimdeki poşetleri ne yaptığımı bile anlamadan yere bırakıp hızla salona koştum. İçimde ani bir panik yükselmişti.
Salona girdiğimde gözlerim telaşla etrafa dolaştı. Devrilmiş bir sandalye… ve hemen yanında yere oturmuş halde Beren.
Hiç düşünmeden yanına koştum.
“Ne oldu? Nasıl düştün?” dedim telaşla.
Beren acıyla yüzünü buruşturmuştu. Bir eli bacağının üzerindeydi.
“Dengemi kaybettim,” dedi dişlerini sıkarak.
Perdeyi takmak için sandalyeye çıktığını o anda fark ettim. Büyük ihtimalle dengesi kaymış ve düşmüştü.
Yavaşça pantolonunun paçasını biraz yukarı sıyırdım. Dizinin biraz altında morarmaya başlayan yeri görünce içim sıkıldı.
“Tamam, sakin ol,” dedim hemen. “Gel, şuraya uzan bir.”
Koluna girip dikkatlice kaldırdım. Birkaç adım zorlanarak yürüdükten sonra onu koltuğa kadar götürdüm ve yavaşça uzanmasına yardım ettim.
Beren derin bir nefes alırken hâlâ bacağını tutuyordu.
Ben ise karşısında durup ne yapacağımı düşünüyordum.
“Buz koymamız lazım…” diye mırıldandım.
Sonra aklıma yeni gelen buzdolabı geldi.
Henüz doğru düzgün bir şey bile yerleştirmemiştik.
Kendi kendime kısa bir nefes verdim.
“Bir dakika bekle,” dedim ve mutfağa doğru yöneldim.
Buzdolabının soğusun diye kapak kısmına koyduğumuz içeceklerden birini alıp yeniden salona döndüm. Çok soğuk sayılmazdı ama en azından biraz olsun işe yarayabilirdi.
Şişeyi Beren’e uzattım.
“Bunu koy,” dedim.
O içeceği bacağının üzerine yerleştirirken ben de başımı perdeye çevirdim. Kornişlerin yarısı hâlâ takılmamıştı, perde bir tarafı aşağı sarkmış halde duruyordu.
Yerde devrilmiş duran sandalyeyi alıp düzelttim. Sonra dikkatlice üzerine çıktım.
“Hevin bak, dikkat et. Kırık o sandalye,” dedi Beren endişeyle.
Cevap vermedim. Dengemi bulduktan sonra yavaş yavaş kornişleri yerine takmaya başladım. Birkaç saniye boyunca sadece küçük tık sesleri duyuldu. Perde yavaş yavaş rayına oturuyordu.
Son parçayı da yerine geçirince aşağı baktım. İş bitmişti.
Sandalyeden indim ve Beren’e doğru döndüm. Yüzümde istemsiz bir zafer gülümsemesi vardı.
“İşte bu kadar,” dedim gururla. “Ablan bu işi de halletti bebeğim.”
Beren’in dudaklarının kenarında da aynı gülümseme belirdi.
“Büyük başarı,” dedi alayla.
Omuzlarımı silktim.
“Tabii ki büyük başarı. İki bacağım da yerinde nihayetinde.”
Beren gözlerini devirip gülmeye başladı.
“E o zaman akşam yemeği de senden,” dedi Beren. “Bu halde kalkıp bir de yemek hazırlayamam, değil mi?”
Kaşlarımı kaldırıp ona baktım.
“Sende bir sandalyeden düştün, amma nazlandın be,” dedim.
Sonra omuz silkip ekledim:
“Hadi bugünlük benden olsun. Zaten işe başladığımda elimi sürmeyeceğim.”
Koltuğun kenarına oturup etrafa bakındım.
“Güzel oldu ya,” dedim sonunda. “Bence başardık bu işi.”
Beren başını hafifçe geriye yasladı.
“On altı yaşındaki ben şu anı görse mutluluktan ağlardı.”
Sözleri içime dokundu. Çünkü aynı şeyi ben de hissediyordum.
İkimizin de en büyük hayaliydi bu. Aile evinden çıkıp kendi düzenimizi kurmak, kendi hayatımızı yaşamak. Yıllarca konuştuğumuz, hayalini kurduğumuz şey şimdi tam karşımızda duruyordu.
Etrafıma bir kez daha baktım. Yarım yamalak takılmış perdeler, yeni gelen beyaz eşyalar, masanın üzerindeki dağınıklık…
Hepsi garip bir şekilde içimi ısıtıyordu.
Göğsümde tarif etmesi zor bir mutluluk kabarıyordu.
Sanki uzun zamandır beklediğim bir şey nihayet yerine oturmuş gibiydi.
Zamanın nasıl geçtiğini anlamadan hava kararmıştı. Ama bizim Beren’le son birkaç saattir hâlimiz pek değişmemişti. İkimiz de koltukta uzanmış, telefonlarımızın ekranına dalmış şekilde öylece vakit geçiriyorduk.
Başımın içinde yavaş yavaş büyüyen ağrı dayanılmaz hâle gelince sıkıntılı bir nefes alıp sonunda telefonu kapattım. Başımı çevirip Beren’e baktığımda o da aynı anda telefonunu kapatmıştı.
“Hava kararmış,” dedim doğrulurken. “Otura otura her yerim uyuştu. Kalkalım hadi.”
Beren de bacaklarını koltuktan aşağı sarkıtıp yavaşça ayağa kalktı.
“İyi misin? Hâlâ acıyor mu?” diye sordum.
Başını olumsuz anlamda salladı.
Birlikte mutfağa doğru geçtik.
“Ne hazırlayalım? Ben baya acıktım,” dedim dolaba doğru yürürken.
“Makarna,” dedi kısaca.
Kaşlarımı kaldırıp ona baktım.
“Beren, o kadar yaratıcısın ki… aklıma hiç gelmemişti makarna yapmak.”
Birkaç saniye gerçekten düşündüm. Başka ne yapabilirim diye aklımdan geçirdim ama hiçbir şey gelmeyince en kolay olanı yapmaya karar verdim.
Dolaptan bir tencere çıkarıp içine su doldurdum ve ocağın üzerine koydum. Sonra makarna kutusunu almak için dolaba doğru uzanıyordum ki bir anda bütün ev karanlığa gömüldü.
Olduğum yerde donup kaldım.
“Hevin, ne oluyor?” diye seslendi Beren karanlığın içinden.
“Elektrik gitmiştir,” dedim. “Telefonunun fenerini açsana.”
Beren dediğimi yaparken ben de telefonumu çıkarıp fenerini açtım. Hızlıca koridora giderek şarteli kontrol ettim ama her şey normal görünüyordu.
Demek ki sadece bizim evde değil, bütün apartmanda kesilmişti.
Tekrar mutfağa döndüğümde Beren masanın yanında durmuştu. Sandalyeyi çekip oturdum.
“Aç kaldık desene,” dedim.
Beren hafifçe iç çekti.
“Gelir değil mi?”
Omuz silktim.
“Gelir herhalde.”
Saatlerdir oturup elektriğin gelmesini bekliyorduk ama hâlâ hiçbir değişiklik yoktu. Ev karanlığın içinde sessizce bekliyordu sanki. Huzursuzca yerimden kalktım, perdeyi hafifçe aralayıp dışarı baktım. Sokak da bizim evden farksızdı. Her yer kapkaranlıktı.
Perdeyi kapatıp mutfağın ortasında birkaç adım attım. Tam o sırada kapı zili çaldı.
Bir anda irkildim.
Refleksle saate baktım. Gece yarısına yaklaşmıştı.
“Sence kim?” dedim Beren’e.
Beren hiç düşünmeden cevap verdi.
“Cin… gulyabani… ya da ne bileyim hortlak falan. Evet evet kesin hortlak.”
Gözlerimi devirdim.
“Allah aşkına sen sus,” dedim sinirle.
Çekmeceden elime bir bıçak alıp kapıya doğru ilerledim. Arkadan da Beren telefonunun feneriyle beni takip ediyordu.
Kapının önünde durup derin bir nefes aldım.
“Bak,” dedim fısıldayarak, “üçe kadar sayacağım ve kapıyı açacağım. Sen de sakin ol… ve bildiğin bütün sureleri oku.”
Beren hemen mırıldanmaya başladı.
İçimden sessizce saydım.
Bir…
İki…
Üç…
Kapıyı bir anda açtım.
Tam o anda hem Beren’den hem de benden aynı anda yükselen bir çığlık apartmanı inletti.
“Hevin hortlak bu! Tipe bak!” diye bağırıyordu Beren korkuyla.
Refleksle kapıyı kapatmaya çalıştım ama karşımdaki kişi kapıyı kapatmama izin vermemek için bütün gücüyle ittiriyordu.
Kapının arasından bir ses geldi.
“Ne hortlağı ya manyak mısınız siz?!”
Daha fazla gücüm yetmeyince kapıyı bırakıp elimdeki bıçağı karşımdaki kişiye doğrulttum. Berende feneri dik tutuyordu, ışık tam yüzüne düşüyordu; bu yüzden kim olduğunu hâlâ seçemiyordum.
“Bana bak! Çıktığın yere geri gir! Git buradan yoksa her yanına sokarım lan bu bıçağı!” diye nefes nefese bağırdım.
Karşımdaki ise yüzünü bir sağa bir sola oynatarak ışıkla savaşıyordu.
“Gözüm kör oldu! Çekin şu ışığı benim la, ben Yusuf!” diye bağırdı.
Berene dönüp, “Kapat kapat!” dedim. Hemen feneri kapattı ama bu sefer karanlıktan yüzünü göremiyordum.
“Sen misin sahiden?” dedim, temkinli ve biraz şaşkın.
“Kızım, sen paranoyak mısın? Benim başka kim olabilir ki?” dedi o.
Tam o anda arkadan ıssız bir ses geldi:
“Belki de Yusuf kılığına bürünmüş bir cin sin.”
“Tövbe yarabbim, tövbe!” dedi sinirle, nefesi hızlanmıştı.
“Benim ben, vallahi billahi benim!”
Sonunda şüphem sona erdi, onun gerçekten o olduğuna kanaat getirdim.
O kadar korkmuştum ki hızlı hızlı nefes alarak kendimi yere bıraktım, sırtımı kapıya yasladım. Elimi kalbime koyup sakinleşmeye çalışıyordum.
Yusuf yavaşça önümde çömeldi, yüzünde hafif bir endişe vardı.
“İyi misin?” dedi kısaca.
Başımı olumsuz anlamda salladım. Beren’e baktım; onun bakışları da üzerimdeydi. Elimde sıkıca tuttuğum bıçağı yavaşça alıp mutfağa götürdü.
“Elektrikler gidince annem gönderdi, yalnız duramazlar, git bak gel buraya, gelsinler dedi.”
Birkaç saniye düşündüm. Elektrik hâlâ gelmeyecek gibiydi.
“Gerek yok, saat geç oldu, yatar uyuruz biz,” dedim ama o sırada midemden gelen guruldama sesi ortalığı böldüğünde utançla başımı aşağı doğru eğdim.
Yusuf kısık bir kıkırdama sesi çıkardı, kaşlarımı çattım.
“Hadi yürü, yürü,” dedi hafifçe gülerek. Kapının kolundan tutup ayağa kaltım.
Beren de geldiğinde birlikte evden çıkıp karşı daireye geçtik. Yusuf kapıya birkaç kez tıklattıktan sonra kapı hemen açıldı. Nalan abla bizi güler yüzle karşılarken Yusuf da hızlıca içeri girdi.
“Hoş geldiniz kızlar,” dedi Nalan abla.
Biz de aynı anda,
“Hoş bulduk,” dedik ve salona doğru ilerledik. Uzun koltuğa Beren’le birlikte otururken Nalan abla da karşımıza geçti.
“Elektrikler de bir gelmek bilmedi,” dedi. Ardından ayağa kalktı.
“Tam sofra kuracaktım, yarım kaldı. Ben hemen getireyim.”
Nalan abla mutfağa doğru ilerleyince biz de ayağa kalkıp arkasından gittik. Mutfağa girdiğimizde arkasında sessizce duruyorduk. Gelen seslerden tencerenin içinde bir şeyler karıştırıyor gibiydi.
“Nalan ab—”
Lafım, Nalan ablanın aniden irkilmesiyle kesildi.
“Kız, Allah iyiliğinizi versin! İnsan bir ses verir, aklım çıktı!”
Tam o sırada kapı tarafından gelen gülme sesiyle başımı o tarafa çevirdim.
“Gece gece korkmadığını görmediğim insan kalmadı,” dedi Yusuf, hâlâ kıs kıs gülerken.
“Gülmeyi kesip annene yardım etsene” diye çıkıştım.
Yusuf’un gülmesi anında kesildi. Başımı Nalan ablaya çevirdiğimde o da gülerek bana bakıyordu.
“Anne…” diye seslendi Yusuf.
Nalan abla umursamaz bir şekilde,
“Ne var?” dedi.
Şaşkınlıkla ona baktım.
Galiba aralarında daha önce bir tartışma geçmişti.
“Nalan abla, şey soracaktım… acaba neden bu saatte yemek yapıyorsun?” diyerek içimden geçenleri Beren dile getirdi.
“Ee kızım, siz aç değil misiniz?” dedi Nalan abla.
“Yok, biz iyiyiz,” derken Yusuf bir kez daha konuştu.
“Tabii tabii, çok iyisin. O yüzden karnından binayı inleten bir guruldama sesi geldi, değil mi?”
Şaşkınlık ve sinirin karıştığı bir ifadeyle ona bakakaldım. Dayanamayıp,
“Ya sen sussana! Sen böyle çok konuşmazken iyiydin. Bir açıldı senin çenen bu akşam, kapat artık, sus!” dedim.
“Kızım, inceciksiniz ikiniz de. İki lokma geçsin şu boğazınızdan, hadi,” diye araya girdi Nalan abla.
Ben de içine çorba koyduğu kaseleri alıp mutfak masasının üzerine bıraktım.
Aradan geçen birkaç dakikanın ardından hepimiz masanın etrafında oturmuş çorbalarımızı içiyorduk. O kadar acıkmıştım ki sıcak çorba adeta ilaç gibi gelmişti. Kaşığımdan yükselen buhar yüzüme çarparken içimde garip bir rahatlama yayılıyordu.
Beren’e baktığımda onun da çorbasını keyifle içtiğini gördüm. Elektrikler hâlâ gelmemişti. Karanlık mutfakta sadece fenerin yaydığı solgun ışık vardı ve o ışıkta birbirimizi seçebiliyorduk.
“Acaba bu sorun yarın da devam eder mi?” diye sordu Beren.
Yusuf başını hafifçe iki yana salladı.
“Sanmıyorum. Arada böyle oluyor. Bir süre sonra geri geliyor elektrikler.”
Sessizce çorbamdan bir kaşık daha aldım.
Çorbaları bitirdikten sonra mutfağı toparlamaya koyulmuştuk. Beren kaselerin kirini alıyor, ben sabunluyor, Nalan abla da duruluyordu. Yusuf ise balkona çıkmış, keyifle sigarasını içiyordu.
“Nalan abla, kızmazsan oğlunu biraz hırpalayabilir miyim?” dedim.
Gülerek karşılık verdi.
“Tabii ki de, istediğini yapabilirsin.”
Bunu duyar duymaz ellerimi hızlıca yıkayıp balkona yöneldim. Kapıyı aniden açınca Yusuf bir an şaşkınca bana baktı.
“Biz burada eşek başı mıyız? Mutfağı toparlıyoruz, sen gelmiş burada sigara içiyorsun,” diye sinirle konuştum.
Önce ne dediğimi anlamamış gibi baktı, sonra omuz silkti.
“Ne yapayım, ben mi yıkayayım bulaşıkları?”
“Bir zahmet yardım et bari.”
Kadınlar içeride iş yaparken erkeklerin kenara çekilip hiçbir şey olmamış gibi davranmasına her zaman sinir olurdum.
Mutfağa girer girmez söylenmeye başladı.
“Bari elektriğin gelmesini bekleseydik,” dedi.
Hemen karşılık verdim.
“Yemesini biliyorsan yıkamasını da bileceksin. Elektrik varmış yokmuş fark etmez.”
Nalan ablanın bana verdiği önlüğü çıkarıp Yusuf’a doğru uzattım. Bakışları bir bana, bir de uzattığım önlüğe gidip geldi. Sonunda önlüğü alıp başından geçirdi, arkasındaki ipleri bağladı ve tezgâhın başına geçti.
Nalan ablaya dönüp,
“Nalan abla sen otur, oğlun biraz da bulaşık yıkasın,” dedim.
Gülerek yanıma geldi.
“Yüz kere söyleyip yaptıramadığım işi bir lafınla yaptırdın ya, helal olsun sana,” dedi.
Ben de gülümsedim. Üçümüz birlikte salona doğru ilerlerken Yusuf’u kalan bulaşıklarla baş başa bırakmıştık.
Birlikte salonda otururken etrafın bir anda aydınlanmasıyla gözlerim kamaştı. Ellerimi hemen gözlerime götürdüm. O sırada Beren’in sesi duyuldu.
“Ay şükür, sonunda geldi.”
Elektrik geldiğine göre artık daha fazla oturmamıza gerek yoktu. Saat de oldukça ilerlemişti zaten.
“Biz artık kalkalım,” dedim Nalan ablaya dönerek.
Onun da uykusu gelmiş olacak ki hiç ısrar etmeden başını salladı. Beren’le birlikte kapıdan çıkıp kendi dairemizin önüne geldik. Kapıyı açıp içeri girdiğimizde evin her yanı aydınlıktı.
“Nasıl bir gece geçirdik ama,” dedim gülerek.
Hiç oyalanmadan odalarımıza dağıldık. Üstümü değiştirip hemen yatağın içine girdim. Başımı yastığa bıraktığım anda vücuduma tatlı bir rahatlama yayıldı.
Camdan odaya süzülen güneş ışıkları yüzüme vurunca rahatsız bir şekilde gözlerimi araladım. Yatağın içinde sağa sola dönüp duruyordum ama ne kadar uğraşsam da tekrar uyuyamıyordum.
En sonunda dayanamayarak hızla doğruldum. Yatağın sıcaklığını bırakıp ayaklarımı yere bastığımda sinirle odadan çıktım ve kapıyı arkamdan biraz sertçe kapattım.
Aslında sinirimin belirgin bir sebebi yoktu. Sabahları bazen sebepsiz gelen, birkaç dakika sonra da kaybolan o anlık huysuzluklardan biriydi sadece.
Lavaboya girip yüzüme soğuk su çarptım. Aynadaki yansımama kısa bir an baktım. Soğuk su kendime gelmemi sağlamıştı.
Koridorda yavaş adımlarla ilerlerken salonun kapısının kapalı olduğunu fark ettim. Beren büyük ihtimalle hâlâ uyuyordu. Kapıyı sessizce aralayıp içeri girdiğimde gördüğüm manzara yüzümde istemsiz bir gülümseme oluşturdu.
Beren koltuğa resmen ahtapot gibi sarılmıştı. Yüzüstü yatıyor, koltuğu kendine battaniye yapmış gibi sarmalıyordu.
Sessizce yanına yaklaşıp omzundan tutarak sallamaya başladım. Aslında daha nazikçe de uyandırabilirdim ama Beren’de bu yöntem pek işe yaramıyordu. Onu uyandırmanın yolu biraz hırpalamaktan geçiyordu.
“Uyan artık, açım ben. Kalk, yemek hazırlayacaksın,” dedim.
Bir anda sol elini yüzüme doğru kaldırdı ve bana nah çekti.
“Terbiyesiz,” dedim, sahte bir kınamayla.
Ardından başını bana doğru çevirip tek gözünü aralayarak bakmaya başladı. Beren’in o hâli o kadar komikti ki istemsizce gülmemi engelleyemedim.
Kaşlarını çatarak konuştu.
“Neye gülüyorsun?”
“Tipine,” diye cevapladım hiç düşünmeden.
Bunu duyar duymaz koltuktan fırladı ve hızlı adımlarla lavaboya doğru gitti. Muhtemelen aynaya bakmaya.
Ben de koltuğun üzerini toparlamaya başladım. Beren’in battaniyesini katlayıp yastıkla birlikte odama bıraktım. Tekrar salona döndüğümde o da geri gelmişti. Az önceki hâline göre biraz daha toparlanmış görünüyordu.
Gülerek bana baktı.
“Hayırlı arkadaş diye buna denir işte. Yattığım yeri bile toplamışsın.”
Omuz silktim.
“Sen yatak toplamakla vakit kaybetme de hemen kahvaltıyı hazırla diye topladım,” dedim.
Sözlerim biter bitmez yüzü düşüverdi.
İsteksizce yerinden kalkıp mutfağa doğru ilerledi. Ben de arkasından gittim.
Mutfağa girdiğimizde Beren doğruca buzdolabına yönelirken ben sandalyelerden birine oturdum. O ise bir yandan dolapları açıp kapatıyor, bir yandan da söylenerek kahvaltıyı hazırlıyordu. Arada çıkan oflamaları mutfağın içinde yankılanıyordu.
Uzun sayılabilecek bir kahvaltı hazırlama sürecinin ardından nihayet her şey hazırdı. Tabii yine dayanamadım, son anda ben de yardım ettim.
Hava bugün oldukça güzeldi. Bu yüzden kahvaltıyı balkonda yapma fikri aklıma geldi. Perdeyi aralayıp balkon kapısını açtım.
Ama kapıyı açar açmaz gördüğüm manzara hevesimi bir anda söndürdü.
Balkon resmen toz içindeydi. Buraya taşındığımızdan beri balkona hiç çıkmadığımız için her yer kir tutmuştu. korkulukların kenarında biriken kir uzaktan bile belli oluyordu.
Yüzümü buruşturarak kapıyı tekrar kapattım ve Beren’e döndüm.
“Balkon iptal.”
Beren nedenini anlamış olacak ki sadece başını salladı.
“Kahvaltıyı yaptıktan sonra burayı bir temizleyelim,” dedim.
Yine sessizce başını salladı ve sandalyesine geçip oturdu.
Kahvaltı yaparken bir yandan da sohbet ediyorduk. Beren bir şeyler anlatıyor, ben de gülümseyerek söylediklerini onaylıyordum. Tam ona bir şey söylemek üzereydim ki kapı zili çaldı.
Sandalyeden kalkıp kapıya doğru yürüdüm. Kapıyı açtığımda karşımda Nalan ablayı gördüm. Bana her zamanki sıcak gülümsemesiyle baktıktan sonra konuşmaya başladı.
“Kızım, ben bir aylığına memlekete gidiyorum. Önemli bir şey olursa zaten Yusuf evde. Kendinize dikkat edin.”
Sözleri bitince bana doğru bir adım atıp sarılmak için kollarını açtı. Ben de gülümseyerek karşılık verip ona sarıldım.
“İyi yolculuklar Nalan abla, hiç merak etme. Dikkat ederiz biz,” dedim.
Kısa bir vedanın ardından ayrıldık. Kapının yanına bıraktığı büyük çantayı alıp merdivenlere doğru ilerledi. Ben de o bu kattan inene kadar kapının önünde bekleyip arkasından baktım. Ayak sesleri merdivenlerde kaybolunca kapıyı kapatıp tekrar mutfağa döndüm.
İçeri girdiğimde Beren masayı toplamış, bulaşıkları yıkıyordu.
“Sen bulaşık mı yıkıyorsun, yoksa ben mi yanlış görüyorum?” dedim şaşkınca.
Beren alıngan bir ifadeyle başını bana çevirdi.
“Gören de hiçbir iş yapmaz sanacak.”
“Yapmıyorsun zaten, yalan mı?” dediğim anda köpüklü elleriyle hızla arkasını dönüp omzuma sertçe vurdu.
Gülmemek için kendimi zor tutarak geri çekildim.
“Ben balkonu hallediyorum,” dedim.
Sonra banyoya gidip kovaya su doldurmak için eğildim. Çeşmeyi açtığım anda su hızla kovaya dolmaya başladı.
Kova dolduğunda ağırlığından neredeyse yerinden oynatamıyordum. Zar zor çekiştirerek banyodan koridora kadar getirdim. Sonra Beren’i çağırdım. İkimiz birlikte tutup balkona taşıdık. Yolda biraz su dökülmüştü ama nasıl olsa kurur diye pek önemsemedim.
Önce kovadaki suyu balkonun her yerine döküp biriken kiri akıttım. Ardından sabunlu süngeri alıp zemini ovalamaya başladım.
Bir ara aşağı doğru baktığımda sokakta oynayan çocukları gördüm. Hepsi bir köşede kendi oyunlarına dalmıştı.
Süngeri yere bırakıp balkonu durulayacağım sırada yukarıdan gelen bir sesle irkildim.
Başımı kaldırdığımda üst balkondan bana bakan genç bir kadın gördüm.
“Kolay gelsin,” dedi.
“Teşekkürler,” diyerek karşılık verdim, hafif tebessümle.
“Suzan ben, bir türlü tanışamadık sizinle de, hayırlı olsun,” dedi kadın.
“Sağ olun, bir gün buyrun gelin, oturalım,” dedim.
“İnşallah, siz de buyrun gelin,” diye ekledi.
Sonrasında içeriden bir çığlık sesi gelmesiyle kadın aceleyle içeriye koştu. Ben de işime devam ettim.
Balkonun tertemiz halini görünce içim hoş bir mutlulukla doldu. kapısını kapattım ve salona beren’in yanına gidip oturdum.
“Senin yatak da bir gelmek bilmedi,” dedim gülümseyerek.
Başını salladı.
“Bugün gelecekmiş, oda toplu değil mi?” dediğinde ben de başımı onaylar şekilde salladım.
Aradan birkaç saat geçmişti. Bu süre içinde Beren’in yatağını getirip kurmuşlardı. Şimdi de odayı toparlayıp temizliyorduk.
Aynı odayı paylaşacaktık. Neden mi? Çünkü başka oda yoktu.
Beren elindeki bezi yatağın üzerine fırlatıp gülerek bana döndü.
“Bu gece uyumak yok, sabahlayacağız.”
Olumsuz anlamda başımı salladım.
“Ben ve sabahlamak… sence yan yana gelince bir uyum görebiliyor musun?”
Yalandan düşünüyormuş gibi yaptı, kaşlarını hafifçe çattı.
“Aslında haklısın… ama seninle çok uyumlu olan bir şey biliyorum.”
Hemen cevap verdim.
“Tabii ki de uyku.”
Başını salladı.
“Hayır Hevin… sen ve…”
Cümlesinin devamını getirmeyince kaşlarımı kaldırıp baktım.
“Konuşsana, ben ve?”
Bana bakıp dudaklarını büzdü.
“Ağzıma sıçmayacağına söz ver.”
Bunu dediği anda kesin sinirleneceğim bir şey söyleyeceğini anladım.
“Tamam, hadi söyle,” dedim pek de ciddiye almadan.
Beren sırıtarak bana baktı.
“Sen ve Yusuf.”
Sinirle kaşlarımı çatıp Beren’e doğru yürüdüğümde o da hızla geriye doğru çekilmeye başladı.
“Ölmek için daha çok gencim!” diye bağırdı panikle.
Gözlerimi devirdim.
Beren’in sırtı duvarla buluştuğu anda hızla omzuna vurup en gıdık olduğu yerlerden saldırıya geçtim. Bana göre daha az gıdık olsa da gıdıklanınca kendinden geçiyordu.
Beren yarılarak gülerken kendini yere attı.
“Yeter! Tamam, tamam!” diye nefes nefese kalmıştı.
Ben de sonunda bırakıp geri çekildim.
“Ben ve Yusuf’muş… Neyimiz uyumlu onunla? Hiçbir işe yaradığı yok. Deve boylu dağ ayısı,” dedim homurdanarak.
Sonra sırtımı kendi yatağıma yasladım.
Beren hâlâ gülüyordu.
“En büyük aşklar kavgayla başlar,” dedi keyifle.
Bakışlarımı sertçe ona çevirdiğim anda hemen sustu. Bu sefer de elini ağzına götürüp fermuar çekiyormuş gibi yaptı.
“Ama bak, şuraya yazıyorum. Siz bir aya sevgili olmazsanız bana Beren demesinler,” dediğinde
“Beren…” diye uyardım.
Ses tonumdan anlamış olacak ki hemen sustu.
Odanın kalan işini de bitirdikten sonra derin bir nefes alıp ona döndüm.
“Pasta yapalım mı?”
Sanki bunu dememi bekliyormuş gibi gözleri parladı.
“Ay sen ne diyorsun! Hadi kalk, yapalım,” dedi ve bir anda yerinden fırlayıp mutfağa doğru koştu. Benden bile daha hevesli görünüyordu.
Ben de peşinden mutfağa geçtim. Önce telefondan pasta tariflerine baktık. İkimizin de gözüne aynı tarif takılınca karar vermek zor olmadı.
Tezgâhın başına geçip işe koyulduk. Ben kek hamurunu hazırlarken Beren de ocakta çikolata sosunu karıştırıyordu.
“İçimden bir ses bu pastadan sonra zehirleneceğimizi söylüyor,” dedim.
Beren gülerek başını salladı.
“Bence de… ama değer.”
Kekin hamurunu hazırlayıp yağladığım borcama dökmeye başladım. Beren de çikolatalı sosu soğuması için balkona bırakmıştı.
Borcamı birkaç kez tezgâha hafifçe vurup içindeki hava kabarcıklarını çıkardım, ardından önceden ısıttığım fırına yerleştirdim.
Fırının kapağını kapatırken mutfağın içine yavaş yavaş yayılan o tatlı kek kokusunu hayal edip gülümsedim.
İkimiz de fırının önüne çökmüş, küçük çocuklar gibi kekin kabarmasını izliyorduk.
“Valla bizi alan yaşadı,” dedi Beren gülerek.
Ben de gülüp başımı salladım.
“Buna pastanın tadına baktıktan sonra karar verseydik daha doğru olurdu.”
Beren hemen karşılık verdi.
“Kızım bizi alan her türlü konuda yaşadı. Sadece pastadan bahsetmiyorum.”
Kendimi övmeyi hiç sevmezdim. Hatta kendini abartarak anlatan insanlardan da hep nefret etmişimdir. Bu yüzden Beren’e cevap vermedim, sadece sessizce omuz silktim.
Fırından yavaş yavaş mis gibi kek kokusu yayılmaya başlamıştı.
Elimdeki kremşanti paketini açıp kabın içine boşalttım. Ardından biraz süt ekleyip çırpmaya başladım. Tel çırpıcının çıkardığı ritmik ses mutfağın sessizliğine karışıyordu.
“Hevin, yanacak bu. Çıkartalım artık,” dedi Beren.
Eğilip fırının camından keke baktım. Gerçekten de pişmiş gibi görünüyordu.
Tezgâhtaki tutacağı Beren’e attım. O da hızlıca yakalayıp eline geçirdi.
Fırının kapağını açıp dikkatlice eğildi, ardından borcamı yavaşça dışarı çekti.
Borcamı tezgahın üzerine, serdiğimiz bezin üstüne dikkatlice bıraktı.
"Bu evdeki ilk pastamızı yapıyoruz, Hevin. Bittikten sonra fotoğrafını çekmem lazım," dedi, sesi hafif gülümsemeyle doluydu.
Sonra çikolatalı sosu karıştırmak için balkona geçti.
İçeriye geri döndüğünde elinde sos kabı vardı, bir yandan da kekin soğumasını izliyordu.
"Buz gibi olmuş, bunu şimdi getireyim mi?" diye sordu.
"Hayır, önce kek biraz soğusun, sonra getiririz," dedim, başımı hafifçe sallayarak.
Beren sandalyelerden birine oturdu, ellerini kucağına topladı, gözlerini telefonuna çevirmişti.
Pastanın tüm işlerini halletmiş, şimdi de dilimlere ayırıyorduk. Yani Beren ayırıyordu.
Ben ise sırtımı tezgâha yaslamış onu izliyordum.
“Beren… şey mi yapsak? Şu karşıdakine de mi götürsek?” dedim, bakışlarımı yere indirerek.
“Ne? Anlamadım, kime?” dedi.
Anladığına yemin edebilirdim.
“Ya şu… işte… karşıdaki.”
“Haa Nalan ablayı diyorsum. Tabii götürelim,” dedi.
Gözlerimi devirip ona baktım.
“Anlamamazlıktan gelip durma. Nalan ablanın memleketine gittiğini bilmiyorsun sanki.”
Bunu söylememle gülmeye başladı.
“Yani o kadar laf ettin çocuğa, üstüne bir de pasta götürelim mi diyorsun.”
“Ne var? Komşuyuz sonuçta. Şurada iki adım yer… ayrıca hemen saçma sapan şeyler düşünme,” dedim.
Beren umursamazca başını salladı. Üst dolaplardan bir pasta tabağı çıkarıp içine üç dilim pasta koydu.
“Al, götür hadi sevgiline.”
Sinirle ona döndüm ve elindeki tabağı çekip aldım.
Kapıyı açıp dışarı çıktım. Ardımda kapıyı kapattıktan sonra gözlerimi karşı dairenin kapısına diktim.
Kapının önünde duran iki büyük terlikten başka bir şey yoktu. Hava iyice kararmış, akşam çökmüştü. Bu yüzden evde olduğunu düşündüm. Değilse de artık şansına küsecekti.
Karşı kapının önüne geçip zile bastım. Zil sesi bitmesine rağmen içeriden hiçbir hareket gelmedi. Bir kez daha bastım.
Bu sefer içeriden koşma sesleri duyuldu.
Dikkatle kapıya odaklanmış beklerken kapı bir anda aralandı.
Karşımda Yusuf vardı. Sadece başını kapının kenarından uzatmış, bana bakıyordu.
Elimdeki tabağı ona doğru uzattım.
“Pasta yapmıştık… sana da getirdim,” dedim.
Yusuf tabağa kısa bir bakış attı, sonra bana.
“Sağ ol,” dedi düz bir ifadeyle. Tabağı elimden alıp kapının kenarında tuttu.
“Senin de başının altı yok oldu galiba,” dedim hafif alaylı bir sesle.
Gecikmeden cevap verdi.
“Üstüm müsait değil. Duştan çıktım.”
Bu kadar detay vermesine gerek yoktu ama birşey söylemedim.
Ben de istifimi bozmadan sadece başımı salladım.
Sonra arkamı dönüp kendi kapımıza doğru yürümeye başladım.
Arkamdan kapının kapanma sesi geldiğinde kendi kapımıza yürüdüm. Kapıya iki kez tıklatıp bekledim.
Beren kapıyı açtığında yüzünde kocaman bir gülümseme vardı.
Ben ise tam tersine oldukça ters bir ifadeyle içeri girdim.
Daha kapıyı yeni kapatmıştım ki hemen konuşmaya başladı.
“Nasıl geçti?”
Başımı kaldırıp ona garipçe baktım.
“Ne nasıl geçti?”
“Ne olabilir?” dedi imalı bir şekilde.
Gözlerimi devirdim.
“Beren, şizofren misin Allah aşkına?” dedim biraz yüksek bir sesle ve sinirle.
Benimle uğraşmanın hoşuna gittiği o kadar belliydi ki keyifle sırıtmaya başladı.
“Aşıksın dırırırın… aşıksın dırırırın… sen aşıksın arkadaş.”
Bunu söylediğinde istemsizce güldüm.
Mutfağa doğru ilerlerken bir yandan da akşam yemeği olarak ne yapabileceğimi düşünüyordum. Sabah kahvaltıyı Beren hazırladığına göre sıra bendeydi.
Beren de arkamdan mutfağa girdi.
Ona dönüp,
“Ne hazırlayayım?” diye sordum.
“Boş ver, bir şey hazırlama. İnternetten söyleyelim,” dedi.
Bunu dediği anda yüzümde kocaman bir gülümseme oluştu.
Sipariş ettiğimiz pizzaların geldiğini düşünerek kapıya doğru yürüdüm. Kapıyı açtığımda tam da tahmin ettiğim gibiydi.
Kuryenin uzattığı kutuları alıp teşekkür ettim ve hızla balkonda beni bekleyen Beren’in yanına döndüm.
Pizzaları önümüze bırakırken gözüm bir anda karşı balkona takıldı.
Yusuf’tu.
Bir elinde sigarası vardı, demirlere yaslanmış aşağıya bakıyordu. Akşamın loşluğunda yüzü yarı gölgede kalıyordu.
Benim baktığım yöne Beren de başını çevirdi. Birkaç saniye o da sessizce baktı. Sonra bakışlarını benden yana kaydırdı. Yüzünde anlamlı bir ifade belirdi. Ardından Hiçbir şey söylemeden pizza kutusunu kapattı.
“İçeride mi yesek?” dedim, bakışlarım hâlâ Yusuf’tayken.
Beren cevap vermeden kutuları toparlamaya başladı. İçeriye doğru ilerledi.
Ben ise balkonda kaldım.
Neden kaldığımı bilmiyordum. O an içimden gelen buydu sadece.
Yusuf başını hafifçe sağa doğru eğdiğinde gözlerimiz bir anda kesişti.
Ne o bakışlarını kaçırdı, ne de ben.
Birkaç saniye boyunca, hiçbir şey söylemeden birbirimize bakakaldık.
Akşamın serinliği balkona dolarken, aramızdaki sessizlik tuhaf bir şekilde ağırlaşmıştı.
Balkonlar arasındaki mesafe o kadar kısaydı ki ben konuşsam o duyardı, o konuşsa ben. Ama ikimiz de bunu yapmadık.
Aynı anda bakışlarımızı kaçırdık.
Neydi bu şimdi? Bir an öylece kalakaldım. Sonra kendime gelip içeriye yöneldim. Fazla anlam yüklemeye gerek yoktu. Normal bir bakışmaydı sadece. Öyleydi… evet, kesinlikle öyle olmalıydı.
Balkondan çıkıp kapıyı kapattım ve salona doğru ilerledim. Yaklaştıkça televizyonun sesi daha belirgin gelmeye başladı.
Kapıdan içeri girdiğimde Beren’in bakışları televizyondan kopup bana kaydı.
Ben de karşısına geçip oturdum. Pizza kutumu önüme çekerken Beren hâlâ bana bakıyordu.
Başımı hafifçe kaldırıp “ne var?” der gibi baktım.
Omuz silkti, sonra tekrar televizyona döndü.
O geceyi de televizyon izleyip yemek yiyerek geçirmiştik.
Artık yatma vakti geldiğinde salonu toparladık, çöpleri mutfaktaki çöp kutusuna bıraktık. Sonra ikimiz de odaya doğru yürüdük.
O an içimden garip, tarif etmesi zor bir duygu geçtiğini fark ettim. Ama üzerinde durmadım.
Odaya girer girmez her zamanki gibi kendimi yatağın üzerine bıraktım.
Beren’e baktığımda o daha sakin bir şekilde yatağına yerleşiyordu.
“Merak etme, ölmezdi yatak,” dedim.
“Ben ölebilirdim ama,” diye karşılık verdi.
“Abartma.”
İkimiz de kısa bir gülüşün ardından tekrar sessizliğe gömüldük.
Başımı Beren’e çevirdiğimde düşünceli görünüyordu.
“Neyi düşünüyorsun?” diye sordum.
Başını bana çevirmeden konuştu.
“Hiçbir şeyi.”
Tabiki de yalandı ama zorlamadım sustum.
Başka da bir şey konuşmadık.
Başımı yavaşça kaydırıp yastığa yasladım ve gözlerimi kapattım.
Düşünmeden, beynimde senaryolar kurmadan rahatça uyumak istiyordum.
Ama zordu.
Sanki sustukça zihnim daha çok konuşuyor, beni yine düşünmeye zorluyordu.
Bu gecede kendimi bu şekilde uykuya bırakacaktım.
Pencereden süzülen ay ışığı odaya hafifçe düşüyor, sessizlik tüm odayı sarıyordu.
Derin bir nefes aldım, gözlerimi kapattım ve artık hiçbir şeyi düşünmeden, sadece uykunun kucağına bırakmayı seçtim kendimi.
_________________________________________
Yorumlarınızı bekliyorumm
