1. bölüm · Durak Arkası
Boşluğun anahtarı
İnsan kalabalığı çekildiğinde geriye kalan şey sessizlik değil, eksiklik olur. Sanki herkes giderken yanında bir parça da senden götürmüş gibi... Ne olduğunu bilmezsin ama bir şeyin artık eskisi gibi olmadığını hissedersin. Bazı anlar vardır, ne zaman başladığını hatırlamazsın. Sadece içinde büyüdüğünü fark edersin. Önce küçük bir düşünce gibi gelir, sonra yerleşir ve gitmez.
İnsan en çok, hiçbir şey olmuyorken yorulur. Çünkü asıl ağırlık yaşananlarda değil, yaşanmayanlardadır. Beklemek mesela... Neyi beklediğini bilmeden beklemek. Bir şeyin değişmesini istemek ama değiştiğinde her şeyin geri dönülmez olacağını da bilmek. İnsan bazen kendi hayatının kenarında kalır. İzler. Devam etmez, sadece durur. Ve en garibi de şudur: Alışır.
Tek bir insanını dahi tanımadığım, yalnız başıma kaldığım bu soğuk şehirde sessizce yürüdüm. Nereye gideceğime, ne yapacağıma dair hiçbir şey düşünmeden… Sadece yürüdüm. Etrafıma bakındım; bir ses duymayı umarak, belki de bu sessizliğin içinden beni fark eden biri çıkar diye. Ama hiçbir şey değişmedi.
Bu şehre adımımı attığım ilk anda, içimde açılan o derin korku çukuruna düşmüştüm zaten. Ve ne kadar yürürsem yürüyeyim, ondan uzaklaşamıyordum. Hatta o an, bundan kaçmaya çalıştıkça daha da derinine batıyor bile olabilirdim.
Yürümekten mecalim kalmamıştı. Nereye geldiğimi bile fark etmeden durduğumda, yolun karşısında eski, oturacak yeri bile olmayan bir durak gördüm. Düşünmeden arkasına geçip yaslandım. Bacaklarımı kendime doğru çekip dizlerime sardım. Gözlerimi kapattım. Sessizliği daha fazla hissetmek ister gibi, birkaç dakikalığına her şeyi durdurmaya karar verdim.
Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordum. Gözlerim kapalıydı ama zihnim susmuyordu; içimde dolaşan düşünceler, ben sustukça daha çok konuşuyordu sanki. Soğuk, montumun içinden geçip tenime dokunuyordu ama kıpırdamadım. Kıpırdasam, bu an dağılacakmış gibi geldi.
Tam o sırada, yalnız olmadığımı hissettim. Bir ses ya da bir hareket değildi bu. Sadece… bir varlık. Yakınlarda bir yerde, benim gibi susan birinin varlığı. Gözlerimi açmadım ama emindim, orada biri vardı.
Birkaç saniye sonra sessizliği bölen o metalik, kısa tıkırtı duyuldu: Bir çakmak sesi. Ardından gelen o zayıf yanma sesiyle nefesimi tuttum. Gözlerim hâlâ kapalıydı ama sessizlik artık eskisi gibi değildi, içine başka birinin varlığı karışmıştı. Çok geçmeden ağır bir duman kokusu yayıldı etrafa. Yüzümü istemsizce buruşturdum. Nefret ederdim bu kokudan; bıraktığı o boğucu histen.
Gözlerimi yavaşça araladım. Yan tarafımda, tıpkı benim gibi dizlerini kendine çekmiş biri oturuyordu. Saçları dağınıktı. Karanlık yüzünü tam göstermiyordu ama duruşundan belliydi: O da buraya keyfinden gelmemişti. Bakışlarım hâlâ onun üzerindeyken başını bana doğru çevirdi, anlık bir an göz göze geldik. Bakışlarını hemen kaçırdı. Ben de yavaşça başımı eğip yüzümü dizlerimin arasına sakladım.
Bu kadar geç saatte tanımadığım birinin yanıma gelip oturması normal değildi. Benim hiçbir şey yapmadan durmam da… Ama içimde korku yoktu. Ya da vardı da artık hissetmiyordum. Koku yavaş yavaş dağılarken başımı tekrar ona doğru çevirdim. Hâlâ aynı pozisyonda, dümdüz ileriye bakıyordu. Kıpırdamıyordu bile. Sanki bir yere gitmeyi beklemiyordu, sadece duruyordu.
Ortamdaki sessizlik, insanın içine işleyen ince bir uğultuya dönüşüyordu. Konuşsam dağılacak, sustukça büyüyecek bir şeydi bu. Sinir bozucu bir sabırla üzerime çökerken, inatla dudaklarımı kapalı tuttum. Tek bir kelime söylesem, içimde tuttuğum her şey dökülecekmiş gibi hissediyordum.
Aslında iki gün öncesinden rezervasyon aldığım otele gitmem gerekiyordu. Kaçışımı bile önceden planlamıştım. Ama şimdi, bilmediğim sokakların ortasında, yabancısı olduğum bu şehrin içinde öylece kalakalmıştım. Ne tarafa gitsem aynıydı; aynı yabancılık, aynı uzaklık.
Sıkıntıyla içime çektiğim nefes göğsümde daracık bir alana sıkışıp kaldı. Biraz daha orada dursam içimdeki her şey taşacaktı. Buna izin vermeden yavaşça doğruldum. Soğuk cama yaslanmanın bedeli hemen kendini hatırlatmıştı; belimde ince ama inatçı bir sızı dolaşıyordu. Elimi refleksle belime götürüp kısa bir an bastırdım. Faydasızdı.
Başımı kaldırıp etrafa baktım. Aynı sokak, aynı durağanlık... Cebimden telefonumu çıkardım. Parmaklarım soğuktan sertleşmişti, ekranı açarken istemsizce titrediler. Haritayı açıp otelin adını yazdım. Ekran yüklendiğinde gözlerim büyüdü. Bulunduğum yerden otele yürüyerek yarım saat gösteriyordu.
Bu şehirde, bu halde ve bu saatte… Yarım saat.
İçimden sinirli bir gülüş geçti. Kaçmak için planladığım yere gitmek bile bana yarım saat uzaktaydı. Belki de sorun mesafe değildi; belki de ben, kendimden hâlâ çok uzaktaydım.
Tozlanmış üstümü silkeleyip duraktan ayrıldım. Bir yandan konuma bakıyor, bir yandan etrafı kontrol ediyordum. Bu soğukta sokakta kalmaktansa yürümek daha mantıklıydı. Başımı istemsizce arkaya çevirdiğimde, az önce durakta yanımda oturan kişinin arkamdan geldiğini gördüm. Adımlarım fark etmeden hızlandı, kalbim yerinden çıkacak gibiydi.
Yürümeye devam ederken kendimi daha ıssız, daha karanlık bir sokağın içinde buldum. Çıkmaz sokak olup olmadığını bile bilmiyordum. İçimden, "Aha, şimdi sıçtık…" diye geçirdim. Etrafıma kısa bir göz gezdirip tekrar arkama baktım. Kimse yoktu. Durakta oturan o kişi artık arkamda değildi. Gitmiş miydi, yoksa ben mi kafamda kurmuştum bilmiyorum. Derin bir nefes verdim, adımlarım yavaşladı. Ellerimi montumun ceplerine sokup yürümeye devam ettim.
Zamanın nasıl geçtiğini anlamadan kendimi otelin önünde buldum. Merdivenleri çıkıp otomatik kapıdan içeri girdim. Resepsiyondaki kızın attığı garip bakışı umursamadan asansöre yürüyüp odamın olduğu katın düğmesine bastım. Odaya girdiğim anda üzerimdeki ağırlık daha da çöktü. Montu ve çantayı koltuğa fırlatıp kendimi yatağın üzerine bıraktım. Kıyafetleri değiştirecek mecalim bile yoktu.
Tavana bakarak birkaç saniye öylece kaldıktan sonra, isteksizce doğrulup valizdeki eşofman takımıyla üzerimi değiştirdim. Aynanın karşısında pamukla yüzümdeki makyajı silerken, sanki günün bütün ağırlığı da geride kalıyordu. Işığı kapatıp yatağa uzandım, örtüyü kafama kadar çektim ve düşünmeye fırsat bulamadan uykuya teslim oldum.
Ertesi sabah yüksek bir alarm sesiyle uyandığımda güneş çoktan odaya sızmıştı. Otelde olduğumu idrak etmem birkaç saniye sürdü. Yataktan kalkıp lavaboya geçtim, yüzüme çarptığım soğuk su beni kendime getirdi. Komodinin üzerindeki telefona uzanıp saate baktığımda elim gayriihtiyari başıma gitti. On iki buçuk olmuştu.
Yorgunluk beni uyuşturmuştu ama artık oyalanacak zaman yoktu; önce ev bulmam, sonra da işe başlamam gerekiyordu. Valizden rahat bir şeyler seçip giydikten sonra aynanın karşısında saçımı ve hafif bir makyajla yüzümü toparladım. Otelden ayrılırken hedefimde, iş yerine yakın olduğunu öğrendiğim eski bir semt vardı. Kapının önündeki ilk taksiyi durdurup adresi verdim ve arka koltuğa yaslanıp camdan dışarıdaki o aceleci kalabalığı izledim.
Taksi eski, solgun duvarlı apartmanların olduğu bir sokakta durduğunda ücreti ödeyip indim. Sokakta koşturan birkaç çocuk dışında kimse göze çarpmıyordu. Başımı kaldırıp binaları incelerken, dördüncü kattaki bir camda asılı olan o yazı dikkatimi çekti: Kiralık. Altında bir telefon numarası vardı. Telefonu çıkarıp numarayı tam tuşlayacaktım ki arkamdan bir ses yükseldi:
"O ev tutuldu."
Hızla arkamı döndüm. Ellerini cebine koymuş, simsiyah giyinmiş biri doğrudan bana bakıyordu.
"Ne… nasıl? Ama kiralık yazıyor," dedim şaşkınlıkla, bir ona bir cama bakarak. Cevap vermedi, arkasını dönüp yürümeye başladı. Arkasından öylece bakakaldım ama saniyeler sonra kendime gelip seslendim: "Nereye gidiyorsun? Cevap versene!"
Durmadı. Neden yaptığımı bilmeden, beni fark etmesini de istemeyerek adımlarımı yavaşlatıp peşinden yürümeye başladım. Girdiği sokak daha dar ve sessizdi, dükkanların çoğu kepenk indirmişti. Sol taraftaki dükkanlardan birine adım attı. Kapının önüne gelince içimdeki huzursuzluk artsa da durmadım, kapıyı aralayıp içeri girdim.
İçerisi kirliydi, raflarda ne olduğu belirsiz tamir aletleri, motor parçaları yığılmıştı. Hava ağırdı. "Hey… kimse var mı?" dediğimde kendi sesim bile kulaklarıma yabancı geldi. Tam çıkacakken köşedeki yarı açık kapıyı fark ettim. Kalbim hızla çarparken kapıyı biraz daha ittim.
Sırtı bana dönüktü, tüm dikkati önündeki bir motosiklet motorundaydı. Ne kapının sesine ne de seslenmeme tepki verdi. Ya duymuyordu ya da duymazdan gelmeyi seçmişti. Bu ihtimal daha sinir bozucuydu. Sabırsızca, "Farkındaysan sana bir şey sordum. Neden cevap vermeden gidiyorsun?" dedim. Sesim düşündüğümden daha sert çıkmıştı.
Yavaşça doğruldu, başını hafifçe yana çevirip bana baktı. Bu kısa bakışın ardından tekrar önüne döndü. "O ev tutuldu dedim," dedi sakince. "Neyin cevabını bekliyorsun?"
Kaşlarımı çattım. "Ama hâlâ kiralık yazıyor."
Elindeki anahtarı bıraktı. "Olabilir. Kaldırırlar yakında."
Sesindeki o garip, mesafeli ton canımı sıkmıştı. Orada daha fazla durmak istemedim, kapıyı hızla açıp dışarı çıktım. Soğuk hava yüzüme çarparken boşuna zaman kaybettiğimi düşünerek hızlı adımlarla yürümeye başladım. Tam sokaktan çıkıyordum ki arkamdan sesi geldi:
"Ev arıyorsan yardım edebilirim."
Adımlarım kendiliğinden durdu. Bir an bekleyip yavaşça arkamı döndüm. Yüzü yine ifadesizdi. Birkaç adım yaklaştım. "Bu taraflarda arıyorum," dedim.
"Karşı daire boş," dedi dükkanın kapısına yaslanarak. "Ev sahibini tanıyorum, adı Hasan Abi. Ben anahtarını alıp sana gösterebilirim."
Cebinden telefonunu çıkarıp bir numarayı aradı. "Selamünaleyküm Hasan Abi... Sağ ol, iyiyim ben de. Ya sana bir şey soracaktım, bizim karşı daire boştu değil mi? Biri bakıyor da, anahtarı bende kalsın, ben gezdiririm kıza... Tamam abi, eyvallah."
Telefonu kapatıp bana baktı. "Yarım saate orada ol, anahtarı alıp geliyorum."
Dediği gibi yaptım. Sokağın köşesindeki bir bankta biraz bekledikten sonra apartmanın önüne yürüdüm. Çok geçmeden o da sokağın başında göründü, elleri yine cebindeydi. Hiçbir şey söylemeden yanımdan geçip apartmanın büyük, eski demir kapısını anahtarla açtı. Duraksamadan içeri girdi, ben de arkasından...
Demir kapı arkamızdan sert bir sesle kapandı. Apartmanın içi loştu ve merdiven boşluğunda eski boya kokusu vardı. Önden yürüyordu, adımları emindi. Binada asansör yoktu, taş basamakları birer birer tırmanmaya başladık. İkinci kata çıktığımızda sağ taraftaki kapının önünde durdu. "Biraz eski bina," dedi yarım ağızla, anahtarı kilide sokup iki kez çevirirken. Kapı açıldı, kenara çekildi. "Buyurun, önce siz bakın."
İçeri adım attım. Ev eskiydi ama bakımsız değildi, pencerelerden güzel ışık giriyordu. "Doğalgaz aktif, aidat yüksek değil," diye ekledi arkamdan gelerek. Sesi tamamen iş konuşur gibiydi. Odaları tek tek gezip evin beklediğimden ferah olduğunu görünce karar vermek zor olmadı. "Tutmak istiyorum," dedim.
Başını salladı, cebinden ev sahibinin numarasını çıkarıp bana uzattı. "Hasan Abi'yi ara, kontratı konuşursunuz. Ben anahtarı sana bırakıyorum, hayrını gör." Anahtarı uzattığında metalin soğukluğu avucuma geçti. "Bir sıkıntı olursa karşıdayım." dedi ve kendi dairesine geçip kapıyı kapattı.
Ev bir anda sessizleşti. Ortada durup etrafa bakarken bu şehirde artık bana ait bir kapı olduğu gerçeği içimi ısıttı. Yüzümdeki hafif gülümsemeyle kapıyı çekip çıktım. Hemen Hasan Abi'yi arayıp detayları netleştirdikten sonra vakit kaybetmeden bir taksiye atlayıp mobilyacıların olduğu Siteler semtine gittim.
Orada tek başıma kalacağım ev için temel şeyleri seçtim: Tek kişilik bir yatak ve sade bir masa. Pazarlıkla fiyatı biraz düşürdükten sonra adresi verdim. Adam, "Akşama doğru getiririz," dedi.
Siteler'den ayrılıp yeni evimin olduğu mahalleye döndüğümde, hemen yakındaki bir markete uğradım. Çamaşır suyu, yüzey temizleyici, bez ve sünger aldım. Kasadan çıktığımda poşetler sandığımdan çok daha ağırdı, parmaklarıma saplanıyordu ama eve kadar olan kısa mesafeyi yürümeye karar verdim. İlk kez, yorulmak beni rahatsız etmiyordu.
Ancak apartman kapısından içeri girip merdivenleri çıkarken, ayağım bir basamağa takıldı. Ne olduğunu anlamadan dengesizce öne savruldum, poşetler elimden kaydı ve dizim sertçe betona çarptı. Canımın acısıyla dişlerimi sıktım. Şişeler, bezler merdivenlere dağılmıştı. Birkaç saniye öylece, sessizliğin içinde kaldım. Merdiven boşluğunda ne bir ses ne de yardım edecek birileri vardı.
Derin bir nefes alıp toparlandım, dökülenleri tek tek poşete doldurup bu kez daha dikkatli bir şekilde yukarı çıktım. Kapıyı açıp poşetleri yatak odasına bıraktım. Önce camı açıp içeri soğuk havanın dolmasını sağladıktan sonra dizimdeki sızıyı umursamadan işe koyuldum. Yerleri sildim, duvar diplerini, pencereleri temizledim. Yavaş yavaş toz kokusu azaldı, boş oda temizlikle parlamaya başladı.
Tam salonun malzemelerini hazırlarken kapı zili çaldı. Bu saatte kimseyi beklemiyordum. Kapıyı açtığımda karşımda orta yaşlı bir kadın duruyordu. Yüzünde sıcak bir tebessüm vardı.
“Merhaba,” dedi. “Ben karşı dairede oturuyorum, Nalan. Yeni taşındın galiba, yardıma ihtiyacın var mı?”
“Teşekkür ederim, elimden geldiğince hallediyorum,” dedim çekinerek.
Kadın kaşlarını çattı. “Koca evi tek başına nasıl yetiştireceksin kızım sen? Ben evden birkaç malzeme getireyim, temizlikte lazım olur.”
Gerek yok dememe kalmadan gitti ve birkaç dakika sonra elinde bezler ve şişelerle geri geldi. İçeri girip adımı sordu. “Hevin,” dedim. “Güzel isim,” diyerek doğrudan salona geçti ve bana sormadan temizliğe girişti. Onunla çalışmak o kadar rahattı ki, sesi boş duvarlarda yankılanırken zamanın nasıl geçtiğini anlamadım.
Biz mutfağa geçmişken kapı zili tekrar çaldı. Gelenler mobilyacılardı. Binada asansör olmadığı için yatağı ve masayı merdivenlerden taşırken epey zorlandılar ama sonunda yatağı odaya kurdular. Mutfak dağınık olduğu için masayı salona bırakmalarını söyledim. Ev, içindeki insan sesleri ve eşyalarla ilk kez dolmuş gibi hissettirdi.
Gece yarısını geçtiğinde, yorgunluktan tükenmiş halde Nalan Abla ile salonda duvara yaslanmış oturuyorduk. “Abla, kusura bakma seni de yordum,” dedim mahcubiyetle. “Ne kusuru kızım, ev dediğin böyle kurulur,” dedi gülümseyerek. O ayağa kalkıp dairesine geçerken ben de üzerimi giyinip otele dönmek üzere çantamı aldım.
Odamdan çıkıp koridora adım attığımda etraf sessizdi. Nalan Abla kendi dairesine girmişti. Merdivenlere doğru yönelecektim ki karşı dairenin kapısı hafifçe aralandı. İçeriden o tanıdık yabancı çıktı. Üzerindeki yağ lekeli tulumu değiştirmiş, siyah bir hırka giymişti. Göz göze geldik.
Evimin açık kapısından içeri, ardından salondaki yeni masaya kısa bir bakış attı ve düz bir sesle konuştu:
"Hayırlı olsun. Tuttun galiba evi."
Durdum, ona tam dönmeden yarım bir bakış fırlattım. "Evet. Tuttum. Temizliğini de yaptım."
Neden açıklama yaptığımı bilmiyordum. Aramızda kısa, tuhaf bir sessizlik oldu. "İyi geceler," diyerek arkamı döndüm ve merdivenlerden aşağı inmeye başladım. O ise kapının eşiğinde öylece durup arkamdan baktı.
Otele vardığımda tek düşüncem kimseye görünmeden odama çıkmaktı. Lobinin loş ışıklarından hızla geçip asansöre bindim. Odama girer girmez banyoya geçtim; sıcak su omuzlarıma değdiği anda günün tüm tozu, teri ve yorgunluğu akıp gitti.
Kıyafetlerimi giyip yatağa uzandım. Işığı kapattığımda zihnimde yeni ev, yeni yüzler ve o gizemli çocuğun silüeti belirdi. Düşünceler birbirine karışırken, kendimi günün yorgunluğuna ve yeni başlangıçların getirdiği o tuhaf huzura teslim ederek uykuya daldım.
