16. bölüm · Dokuzuncu Port: Kan, Kül ve Parşömen
Denizin Yuttuğu Kelimeler
Uzay ve zamanın dokusu yırtılıp ekip İçmeler açıklarında belirdiğinde, ayaklarının altında
ahşap ve çeliğin güven veren sağlamlığı yoktu. Onun yerine, yaklaşık kırk beş derece yan
yatmış, sulara gömülmekte olan paslı bir enkazın üzerine, diz boyu buz gibi suyun içine
düştüler.
Yat, ölümcül bir yara almıştı. Gövdenin altından gelen korkunç metal çatırtıları, fırtınanın
uğultusunu bile bastırıyordu. Karanlık köpüklü denizin altı, binlerce ateş böceği sürüsü gibi,
iskeletlerin o hastalıklı yeşil sihriyle parlıyordu. Onlarca Karya muhafızı yatın altını deşmiş,
tekneyi adeta et yiyen böcekler gibi kemirerek sulara çekiyordu.
"Efsun! Alaz!" diye kükredi Darius. Sesi o kadar gürdü ki, yanındaki Okan korkuyla irkildi.
Darius, beline kadar gelen suya ve etrafta uçuşan yeşil lanetlere aldırmadan, yatın sulara
gömülmekte olan alt güvertesine doğru atıldı. Meltem, bıçaklarını çekmiş halde hemen
arkasındaydı. Kuzey ve Barlas, yatın güvertesinde omuz omuza vermiş, aşağıdan tırmanmaya
çalışan kemik sürüsüne lanetler yağdırarak geçidi açık tutmaya çalışıyorlardı.
Alt güverteye inen merdivenler tamamen sular altında kalmıştı. Darius, asasını suya daldırdı.
"Partis Temporus!" (Suyu Yarma Büyüsü). Karanlık su, Musa'nın denizi yarması gibi iki yana
açılıp geçici bir koridor oluşturdu. Darius ve Meltem, açılan bu ıslak, klostrofobik tünelden
içeri dalıp ana komuta odasının parçalanmış çelik kapısını tekmeyle açtılar.
İçerideki manzara, Darius'un zihnindeki tüm kalkanları aynı anda paramparça etti.
Oda yarı yarıya suyla doluydu. Alaz, köşedeki bir jeneratörün üzerine sıkışmış, alnından akan
kanlar sağ gözünü tamamen kapatmış halde, elindeki modifiye edilmiş bir şok tabancasıyla
kapıdan girmeye çalışan iki iskelete ateş ediyordu. Asası ortadan ikiye kırılmıştı.
Ancak asıl yıkım, masanın yanındaydı.
Efsun... Yılların tecrübeli Seherbaz'ı, ekibin annesi ve tek istihbarat kaynağı olan yaşlı kadın,
radyo konsolunun üzerine yığılmıştı. Göğsünden, sırtına kadar girip konsolun paneline
saplanmış paslı, bronz bir Karya kılıcı çıkıyordu. Dudaklarından ve çenesinden akan kan,
yıllardır ekibe rehberlik eden o mikrofonu kızıla boyamıştı.
"Hayır... Hayır!" Meltem, bıçaklarını fırlatıp attı ve ocağına düşen bir ateş gibi Efsun'un yanına
koştu. İskeletlerden birini çıplak elleriyle tutup kafatasını konsola çarparak paramparça etti.
Darius, asasını sallayarak odadaki diğer iskeletleri duvara çiviledi ve Efsun'un yanına diz çöktü.
Yaşlı kadının elleri, radyo panelindeki kırmızı, manuel bir şalterin üzerindeydi.
"Efsun... Bırakma kendini," dedi Darius. Elleri titriyor, asasını nereye koyacağını bilemiyordu.
"Vulnera Sanentur... İyileştireceğim seni, sadece dayan..."
Efsun, kan dolu dudaklarıyla hafifçe, acı dolu bir şekilde gülümsedi. O tek, sağlam gözü
Darius'a bakıyordu. İçinde korku yoktu.
"Çok... geç... patron," diye fısıldadı Efsun. Sesi, yıllardır telsizden duydukları o güçlü, otoriter
ses değildi artık. Ciğerleri sönüyordu. "Arşivler... Widdershins... Bizi bulmalarının sebebi...
kaledeki dosyalar. Nazir, kim olduğumuzu kaledeki belgelerden öğrendi."
Yat korkunç bir sarsıntıyla biraz daha battı. Su seviyesi bellerine kadar yükselmişti. Alaz,
jeneratörün üzerinden Meltem'in yardımıyla suya atlarken hıçkırarak ağlıyordu. "Efsun! Onu
bırakamayız!"
Efsun, kanlı eliyle Darius'un titreyen elini tuttu. "Silahlar gitti. Karargâh... gitti," diye nefes aldı
Efsun. Gözlerindeki fer yavaş yavaş sönüyordu. "Ama... dosyaları ona bırakmadım. Bakanlığın
tüm gizli sunucularını... şu an siliyorum."
Kadın, son bir güçle elinin altındaki o kırmızı şalteri indirdi. Konsoldan kalın bir duman
yükseldi. Yatın veri bankası, Nazir'in eline geçmemesi için kalıcı olarak imha edilmişti.
"Siz..." Efsun'un başı yavaşça konsola düştü, gözleri son bir kez Darius'a odaklandı. "Siz
hayaletsiniz artık. Şehri... geri al."
Efsun'un gözlerindeki ışık tamamen söndüğünde, Darius'un dünyasındaki son ahlaki pusula da
denizin dibine batmış oldu.
"Çıkmamız lazım!" diye bağırdı Meltem, Efsun'un cansız bedenine sarılmak isteyen Alaz'ı zorla
sürükleyerek. Su, boyunlarına kadar gelmişti.
Darius ayağa kalktı. Yüzünde ne bir gözyaşı, ne de bir ifade vardı. Asasını Efsun'un cansız
bedenine, ardından da radyo konsoluna doğrulttu. Nazir'in ölü ordusunun Efsun'un bedenini bir
kukla gibi kullanmasına izin vermeyecekti. "Incendio Maxima."
Saf ateş, suyun içinde bile yanarak konsolu ve Efsun'un bedenini bir viking cenazesi gibi küle
çevirmeye başlarken, Darius arkasını dönüp suya daldı.
Dakikalar sonra, İçmeler sahilinin karanlık çakıl taşlarına sekiz silüet vurdu.
Sırılsıklam, kan içinde, donarak ve nefes nefese kendilerini karaya attılar. Yüz metre ötede, bir
zamanlar onların kalesi olan o devasa tekne, korkunç bir girdap yaratarak, yüzlerce iskeletin
yeşil ışıkları eşliğinde denizin karanlık sularına tamamen gömüldü.
Alaz, ıslak çakıl taşlarını yumruklayarak boğuk çığlıklar atıyor, Meltem Lidya'nın omzuna
başını gömmüş sessizce sarsılıyordu. Barlas ve Engizisyon ekibi, yaşanılan bu yıkımın
dehşetiyle, sessizce kumsalda oturuyordu. Onlar da her şeylerini kaybetmişti, ama CORE
ekibinin az önce kaybettiği şeyin yanında kendi kayıpları bir hiç kalıyordu.
Kuzey, kırık bir mermer heykeli andıran duruşuyla, denize bakıyordu. Yeni asasını yere
saplamıştı.
Darius... Widdershins.
Darius, kumsalın ucunda tek başına duruyordu. Üzerindeki ıslak cübbesinden sular damlıyor,
yüzündeki yara izlerinden akan kanlar yağmura karışıyordu. Okyanusa bakıyordu ama gözleri
denizi görmüyordu.
Barlas, zorlukla ayağa kalkıp ağır adımlarla Darius'un yanına geldi.
"Silahlarınız gitti," dedi Barlas, sesi fırtınanın içinde zor duyuluyordu. "Karargâhınız yok.
İstihbaratınız yok. Destek ağınız yok. İki elimizde asalarımızdan başka hiçbir şeyimiz kalmadı
Widdershins. Biz artık sadece bir avuç kaçağız."
Darius, başını yavaşça Barlas'a çevirdi.
Barlas, hayatı boyunca sayısız karanlık büyücüyle, katille ve canavarla yüzleşmişti. Ama
Darius'un o anki gözlerine baktığında, sırtından aşağı buz gibi bir ter boşaldı. O gözlerde artık
bir Seherbaz'ın adaleti, bir insanın merhameti ya da bir avcının taktiği yoktu. Orada sadece saf,
dipsiz, durdurulamaz bir karanlık vardı.
"Haklısın Barlas," dedi Darius. Sesi o kadar fısıltılıydı ki, sanki toprağın altından geliyordu.
"Artık rozetimiz yok. Savunacağımız bir karargâhımız yok."
Darius asasını çekti. Ucunda hiçbir renk parlamıyordu; sadece karanlığı emen, etrafındaki ışığı
büken o mat, ölümcül boşluk vardı.
"Artık kaybedecek hiçbir şeyim yok. Ve yemin ederim Barlas... Bu gece, Bodrum'un altındaki
tüm karanlık o adamın üzerine çökse bile... Abu Nazir'e merhametin ne demek olduğunu
öğreteceğim."
