15. bölüm · DOĞUYA CEMRE DÜŞTÜ

Mahşere kalan sevda

Lavinya Stepen

Gece bittikten sonra konakta herkes sessizce odalarına çekilmişti.
Ama o sessizlik huzurdan değil, korkudandı.
Avluda yaşananlar hâlâ herkesin gözünün önündeydi.
Cemre odasına çıkarıldığında yürümekte bile zorlanıyordu.
Vücudu dayaktan sızlıyor, nefesi yanıyordu.
Yatağa oturtulduğu anda olduğu yere yığıldı adeta.
Ne ağlayacak gücü kalmıştı ne de düşünecek…
Sadece boş gözlerle tavana baktı bir süre.
Sonra yorgunluk, acı ve tükenmişlik birbirine karıştı.
Uyuyakaldı.
Baygın gibi…

Ertesi sabah kalkamadı.
Gözlerini açtığında bile bedenini hissedemiyordu.
Kolları morarmıştı.
Sırtı yanıyordu.
Ayağa kalkmaya çalışınca acıyla tekrar yatağa oturdu.
O sırada konağın başka bir odasında Miran delirmek üzereydi.
Saatlerdir odanın içinde dolaşıyordu.
Bir sağa gidiyor…
Bir sola dönüyordu…
Öfkeden nefesi sertleşmişti.
Dün gece gözünün önünden gitmiyordu.
Cemre’nin çığlıkları…
Yerde kıvrılışı…
Kimsenin bir şey yapmayışı…
Yumruğunu duvara geçirdi.
Canı yandı ama umurunda olmadı.
Çünkü içindeki şey artık öfkeden daha büyüktü.
Çaresizlik.
Ne yapacağını bilmiyordu.
Nasıl kurtaracağını…
Nasıl çıkaracağını onu bu cehennemden…
Düşündükçe daha çok sıkışıyordu.
Bir bilinmezliğin içinde debeleniyordu resmen.
Hazar Ağa ise odasına çekilmişti.
Artık bu bir şüphe değildi.
Anlamıştı.
Miran’ın Cemre’ye karşı olan ilgisini görmüştü.
Bir erkeğin bakışını en iyi başka bir erkek anlardı.
Ve Miran artık kendini ele vermeye başlamıştı.
Hazar Ağa ağır ağır arkasına yaslandı.
Gözleri karardı.
Çünkü mesele artık sadece bir kadın değildi.
Mesele ihanetti.
Sofrada herkes vardı ama kimse doğru düzgün konuşmuyordu.
Kaşık sesleri bile fazla geliyor gibiydi.
Kadınlar göz göze gelmekten kaçıyor…
Erkekler kısa kısa konuşup susuyordu.
Çünkü herkes bir şeylerin değiştiğini hissetmişti.
Hazar Ağa normal görünmeye çalışıyordu.
Ama bakışları ağırlaşmıştı.
Ara ara Miran’a bakıyor…
Sonra Cemre’ye dönüyordu.
Ve o bakışlar artık eskisi gibi değildi.
Konakta herkes aynı şeyi hissediyordu:
Bir şey olmuştu.
Ve Hazar Ağa şüphelenmeye başlamıştı.
Ve sofradan kalkıp odasına gitti.
Hazar Ağa uzun süre yerinden kıpırdamadı.
Odanın içindeki sessizlik ağırlaştıkça ağırlaştı.
Elindeki tespihi yavaşça çekiyordu ama zihni başka yerdeydi.
Dün gece avluda gördüğü her şey tekrar tekrar gözünün önüne geliyordu.
Miran’ın kemeri tutuşu…
Cemre’ye bakışı…
Sesindeki o sahiplenme…
Bir erkek boşuna öyle bakmazdı.
Hazar Ağa’nın çenesi sertleşti.
İçine çöken öfke gittikçe büyüyordu.
Çünkü onu en çok yaralayan şey bir kadının ihaneti değildi.
Kendi oğlunun ona rağmen buna cesaret etmesiydi.
Ve Miran’ın gözlerinde ilk kez korkudan büyük bir şey görmüştü dün gece.
Bu düşünce bile Hazar Ağa’nın içini zehir gibi yakıyordu.
Bir anda ayağa kalktı.
Kapıyı sertçe açtı.
Koridorda duran adamlardan biri hemen toparlandı.
— “Miran nerede?”
— “Sabah erkenden çıktı ağa.”
Hazar Ağa’nın bakışları karardı.
— “Nereye?”
Adam başını eğdi.
— “Bilmiyoruz.”
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra Hazar Ağa soğuk bir sesle konuştu:
— “Gözünüz üstünde olsun.”
Adam ne demek istediğini anlamıştı.
Başını hemen eğdi.
— “Baş üstüne ağam.”
O sırada Miran konağın çok uzağında değildi aslında.
Atıyla boş arazide saatlerdir dolaşıyordu.
Ama nereye giderse gitsin kafasının içindeki düşüncelerden kaçamıyordu.
Cemre’nin hâli gözünün önünden gitmiyordu.
Dizlerinin üstünde yere çöküşü…
Titreyen sesi…
Yardım isterken kimsenin kıpırdamayışı…
Miran derin bir nefes aldı ama göğsündeki sıkışma geçmedi.
Çünkü artık bir şeyi çok net biliyordu.
Babası şüphelenmişti.
Ve Hazar Ağa şüphelendiği şeyi asla bırakmazdı.
Ya gerçeği bulacaktı…
Ya da herkesi mahvedecekti.
Miran atın dizginlerini sıktı.
Gözleri sertleşti.
İlk kez aklından aynı düşünce açık açık geçti:
Cemre’yi bu konaktan çıkarması gerekiyordu.
Yoksa sonları çok kötü olacaktı.
Konakta ise Cemre odasından çıkamamıştı.
Emine yaralarını temizlemeye çalışırken Cemre acıyla gözlerini kapatıyordu.
Kadın iç çekti.
— “Bu böyle gitmez …”
Cemre yavaşça başını çevirdi.
— “Başka nasıl gitsin…” diye fısıldadı kırık bir sesle.
Emine cevap veremedi.
Çünkü bu konakta bazı kadınların kaderi konuşulmazdı.
Sadece katlanılırdı.
Tam o sırada koridordan ağır ayak sesleri duyuldu.
İkisi de bir anda sustu.
Cemre’nin nefesi kesildi.
O adımları tanıyordu.
Hazar Ağa.
Kapının önünde durdu.
Ve birkaç saniyelik o sessizlikte Cemre’nin kalbi korkudan göğsünü parçalayacak gibi attı.
Kapının önünde duran ağır ayak sesleri bir süre hiç kıpırdamadı.
Sanki içerideki korkunun büyümesini bekliyordu.
Cemre’nin nefesi düzensizleşti.
Elleri istemsizce yatağın örtüsüne tutundu.
Emine bile başını eğmiş, tek kelime etmeye cesaret edemiyordu.
Sonra kapı yavaşça açıldı.
Hazar Ağa içeri girdi.
Üzerinde koyu renk ceketi vardı.
Yüzü sertti… ama bu kez öfkeden çok başka bir şey vardı bakışlarında.
Soğukluk.
İnsanın içini ürperten, sessiz bir karanlık gibi.
Odaya girer girmez gözleri direkt Cemre’ye kaydı.
Yüzündeki morluklara…
Dağılmış saçlarına…
Titreyen bedenine baktı.
Ama zerre merhamet yoktu bakışlarında.
Cemre istemsizce gözlerini kaçırdı.
Çünkü Hazar Ağa’nın sessiz olduğu zamanlar daha korkutucuydu.
Adam birkaç saniye boyunca konuşmadan onları izledi.
Sonra ağır ağır Emine’ye döndü.
— “Çetelerin kızına haber salın.” dedi sert bir sesle.
“Yarın Miran’a isteyeceğiz.”
Odanın içindeki hava bir anda değişti.
Cemre’nin kalbi sanki göğsünün içinde durdu.
Ne dediğini anlamamış gibi boş boş baktı önce.
Sonra cümle zihnine oturunca yüzündeki renk çekildi.
Miran’ı… evlendirecekti.
Bir anda içinin tam ortasına görünmez bir bıçak saplanmış gibi oldu.
Demek buydu…
Hazar Ağa onu Miran’dan uzaklaştıracaktı.
Kendi elleriyle.
Kendi oğlunu başka bir kadının yanına koyarak.
Cemre’nin boğazı düğümlendi.
Konuşmaya çalıştı ama sesi çıkmadı.
Emine bile kısa bir an donup kaldı.
Sonra toparlanıp başını eğdi.
— “Baş üstüne ağam…” dedi kısık sesle.
Hazar Ağa yeniden Cemre’ye baktı.
O bakışta sahip olmak vardı.
Öfke vardı.
Ve korkutucu bir kararlılık…
Yavaşça birkaç adım daha yaklaştı.
Cemre istemsizce yatağın köşesine çekildi.
Adam eğilip gözlerinin tam içine baktı.
— “Bu gece hazırlan.” dedi alçak ama sert bir sesle.
Cemre’nin dudakları titredi.
Hazar Ağa’nın yüzü daha da karardı.
— “Ya bu gece benim karım olacaksın…” dedi dişlerinin arasından.
“Ya da sabahını göremeyeceksin.”
Bu söz odanın içine ölüm gibi çöktü.
Cemre’nin gözleri korkuyla büyüdü.
Nefesi kesildi.
O an gerçekten ölebileceğini hissetti.
Çünkü Hazar Ağa tehdit etmezdi.
Karar verirdi.
Adam doğruldu.
Ceketinin düğmesini ilikledi.
Sanki biraz önce bir insanın hayatını değil de sıradan bir işi konuşmuş gibiydi.
Son kez sert bir bakış attı Cemre’ye.
Sonra arkasını dönüp kapıya yürüdü.
Kapıyı açtığında odadaki herkes hâlâ nefesini tutuyordu.
Ve Hazar Ağa çıkıp gittikten sonra bile, onun bıraktığı karanlık odanın içinde kalmaya devam etti.
Kapı kapanır kapanmaz Cemre’nin bütün gücü çöktü.
Ellerini ağzına kapatıp hıçkırığını bastırmaya çalıştı.
Omuzları titriyordu.
Miran evlendirilecekti…
Ve bu gece…
Ya Hazar Ağa’nın zorla “karısı” olacaktı…
Ya da gerçekten ölecekti.
Akşam, konağın üstüne kapkara bir ağırlık gibi çökmüştü.
Gökyüzünde ay vardı ama ışığı bile yetmiyordu o gecenin karanlığını dağıtmaya.
Koridorlar sessizdi.
Herkes fısıltıyla konuşuyor, ayak seslerini bile bastırmaya çalışıyordu.
Çünkü bu gece konağın içinde kötü bir şey olacağını herkes hissediyordu.
Miran hava tamamen karardıktan sonra konağa döndü.
Atından indiğinde yüzü sertti.
Saatlerdir dışarıda dolaşmış ama içindeki sıkışmayı susturamamıştı.
Tam merdivenlere yönelmişti ki Emine önüne çıktı.
Kadının yüzü gergindi.
Sanki söyleyeceği şey boğazına düğümlenmişti.
Miran kaşlarını çattı.
— “Ne oldu?”
Emine kısa bir an sustu.
Sonra gözlerini kaçırarak konuştu.
— “Hazar Ağa…” dedi yavaşça.
“Yarın seni evlendirecekmiş.”
Miran’ın yüzünde hiçbir şey değişmedi.
Ne şaşkınlık…
Ne öfke…
Ne de bir soru.
Sadece birkaç saniye boyunca boş gözlerle Emine’ye baktı.
Sanki duyduğu şey zaten içinde bekliyormuş gibiydi.
Sonra hiçbir şey söylemeden başını çevirdi.
Ağır adımlarla merdivenlere yürüdü.
Emine arkasından bakarken ürperdi.
Çünkü Miran’ın sessizliği bağırmasından daha korkutucuydu.

O gece sofraya ne Miran indi…
Ne de Cemre.
Uzun masa kalabalıktı ama eksik hissediliyordu.
Kimse doğru düzgün konuşmuyordu zaten.
Hazar Ağa tek kelime etmeden yemeğini yiyordu.
Ama bakışları ara ara üst kata kayıyordu.
Sanki sabrı tükeniyordu.

Cemre ise odasında dizlerini kendine çekmiş halde oturuyordu.
Saatlerdir aynı yerdeydi.
Ne ağlaması duruyordu ne de korkusu.
Kapının açılacağı anı bekliyordu sadece.
Ve sonunda kapı yavaşça aralandı.
Emine içeri girdi.
Elinde açık renk, ince saten bir gecelik vardı.
Kumaşı ışıkta kayıyordu adeta.
Cemre o kıyafeti görür görmez yüzündeki bütün renk çekildi.
Emine yaklaşırken sesi kısıldı.
— “Giy bunu…” dedi mecbur bir ifadeyle.
“Saçını tara… koku sür…”
Cemre’nin gözleri doldu hemen.
Artık karşı çıkacak hâli kalmamıştı.
Bir tokat daha yiyecek gücü bile yoktu içinde.
Sessizce geceliği aldı.
Parmakları titriyordu.
Emine arkasını döndüğünde Cemre ağır hareketlerle üstünü değiştirdi.
Her hareketinde moraran bedeni sızlıyordu.
Saçlarını tararken elleri defalarca dolaştı birbirine.
Şişenin kapağını açıp kokuyu sürdüğünde midesi bulandı.
Kendini bir insan gibi değil…
Kurban gibi hissediyordu.
Hazır olduğunda yatağa değil, yere oturdu.
Sırtını yatağın kenarına yasladı.
Ellerini dizlerine sardı.
Ve beklemeye başladı.
Kapının açılmasını…
Ayak seslerini…
Kaderinin gelip onu bulmasını…
Odanın içindeki sessizlik büyüdükçe Cemre’nin kalbi daha sert atıyordu.
Çünkü bu gece, hayatındaki en uzun gece olacaktı.