17. bölüm · DOĞUYA CEMRE DÜŞTÜ
Kana Bulanan toprak
Konakta tam anlamıyla kıyamet kopmuştu.
Silah sesinin yankısı hâlâ taş duvarların arasında dolaşıyordu.
Kadınlar korkuyla ağlıyor…
Erkekler birbirine bağırıyordu.
Hazar Ağa ise avlunun ortasına inmişdi . Dimdik durmaya çalışıyordu.
Kolundan akan kana rağmen öfkesi acısının önüne geçmişti.
Yüzü kapkaraydı.
Gözleri delirmiş gibiydi.
— “Düşün peşlerine!” diye kükredi.
“Bulun onları!”
Adamlar bir anda dağıldı.
Arabalar çalıştırıldı.
Silahlar toplandı.
Miran’ın ağabeyleri bile hiç düşünmeden peşlerine düştü.
Çünkü bu artık sadece kaçan iki insan meselesi değildi.
Bu, aşiretin ortasına düşen bir utançtı.
Ve Hazar Ağa o utancı kan dökmeden temizlemezdi.
—
O hengâmenin içinde çalışan kadınlardan birinin elleri titriyordu.
Sessizce birkaç adım öne çıktı.
Yüzü bembeyaz olmuştu.
— “Ağam…” dedi korkuyla.
Hazar Ağa sertçe başını çevirdi.
— “Ne var?!”
Kadın ürkse de elindeki kâğıdı uzattı.
— “Bunu… Miran Bey odasında bırakmış…”
Hazar Ağa kâğıdı sertçe çekip aldı.
Konağın içindeki herkes susmuştu.
Adam kâğıdı açtı.
Miran’ın el yazısıydı.
Titremeden yazılmıştı.
Sanki kararını çok önceden vermiş gibi.
Hazar Ağa okumaya başladıkça yüzündeki damarlar belirginleşti.
Mektupta Miran her şeyi anlatmıştı.
Cemre’yi sevdiğini…
Onun zorla bu evliliğin içine sürüklendiğini…
Günlerdir kaçmak için fırsat kolladıklarını…
Ve en sonunda şu cümle vardı:
“Bu konakta kalırsak ikimiz de yavaş yavaş öleceğiz.”
Emine gözlerini yere indirdi.
Bir anda kâğıt Hazar Ağa’nın elinde buruşturuldu.
Adamın yüzü taş kesilmişti artık.
Öfkeden adeta nefes alamıyordu.
Kendi oğlu…
Kendi karısıyla…
Ve herkes bunu bilmişti.
Bu düşünce Hazar Ağa’nın gururunu paramparça etti.
Bir anda elindeki kâğıdı yere fırlattı.
— “Bulun onları!” diye bağırdı.
“Sabah olmadan bulun!”
—
Gece boyunca yollar arandı.
Dağ yolları…
Eski köy geçitleri…
Benzinciler…
Her yer.
Miran saatlerce araba sürdü.
Cemre yanında sessizce ağlıyordu.
İkisi de bitmişti.
Ama ilk kez aynı yere kaçıyorlardı.
İlk kez birbirlerinden korkmadan yan yana oturuyorlardı.
Sabaha araba tenha bir yol kenarında durdu.
Miran’ın gözleri günlerdir uykusuzluktan kızarmıştı.
Cemre ise yorgunluktan titriyordu artık.
Tam birkaç dakika soluklanacaklardı ki uzaktan arabalar göründü.
Bir tane değil…
Birkaç tane.
Miran’ın yüzü bir anda sertleşti.
Anlamıştı.
Bulmuşlardı onları.
Araba sert frenle durdu.
Kapılar açıldı.
Silahlı adamlar etraflarını sardı.
Ve en son arabadan Miran’ın ağabeyi indi.
Yüzü kapkaraydı.
— “Bittiniz…” dedi nefretle.
Cemre’nin eli korkuyla Miran’ın koluna sarıldı.
Ama Miran hiç geri çekilmedi.
Çünkü o an ikisi de aynı şeyi biliyordu:
Sabah olmuştu.
Ve artık hiçbir kaçışları kalmamıştı.
Üzerlerini aramamışlardı kimsenin aklına baranin silahı sakladığı gelmemişti.
Çünkü herkes onların artık kaçmaya çalışacaklarını sanıyordu sadece.
Oysa bazı insanlar en çok bittiği yerde tehlikeli olurdu.
İkisini de sertçe arabaya bindirdiler.
Yol boyunca kimse konuşmadı.
Cemre’nin elleri buz gibiydi.
Miran ise başını cama yaslamış, dışarıdaki sessizliğe bakıyordu.
Ama gözlerinde korku yoktu artık.
Çünkü insan bazen en büyük korkusunu yaşadıktan sonra hiçbir şey hissetmezdi.
Öğlene doğru köye girdiler.
Meydan çoktan dolmuştu.
Kadınlar fısıldaşıyor…
Erkekler sert bakışlarla bekliyordu.
Herkes duymuştu.
Aşiret ağasının oğlu…
Ağanın karısıyla kaçmıştı.
Ve Hazar Ağa özellikle burada istemişti bunu.
Çünkü namus dediği şeyi herkesin önünde temizlemek istiyordu.
Korku salmak…
Herkesin ağzını kapatmak…
Cemre ile Miran’ı meydanın ortasına getirdiler.
İkisi yan yana durdu.
Ne birbirlerinden uzaklaştılar…
Ne de başlarını eğdiler.
Hazar Ağa birkaç adım ötede bekliyordu.
Kolundaki sargıya rağmen dimdik duruyordu.
Ama gözleri delirmiş gibiydi.
Onları görünce öfkeyle bağırdı:
— “Kaçabileceğinizi mi sandınız namussuzlar?!”
Sesi meydanda yankılandı.
Sonra bakışları Miran’a döndü.
O bakışta hayal kırıklığı da vardı…
Nefret de.
— “Hadi bu…” dedi Cemre’yi aşağılayarak,
“Hadi dedi bu İstanbullu bir orospuydu!”
Cemre’nin gözleri doldu ama başını eğmedi.
Hazar Ağa Miran’a doğru yürüdü.
— “Sen bana bunu nasıl yaptın ulan?” diye kükredi.
“Atana nasıl kıydın?!”
Meydan sessizleşti.
Herkes Miran’ın vereceği cevabı bekliyordu.
Miran hiç tereddüt etmedi.
Başını kaldırdı.
Babasıyla göz göze geldi.
Ve net bir sesle konuştu:
— “Biz yıllardır sevdalıyız birbirimize.”
Kalabalığın içinde uğultular yükseldi.
Ama Miran devam etti.
— “Sen Cemre’yi kendine istediğin gece gerçeği söyleseydim…” dedi dişlerini sıkarak,
“anlayışla mı karşılayacaktın?”
Sessizlik oldu.
— “Hayır.” dedi kendi sorusuna kendi cevap vererek.
“Cemre ölecekti.”
Bir adım öne çıktı.
— “Senin o çok kıymetli şerefin için…”
“Kan dökülecekti.”
Meydan buz kesmişti.
Ama ne Miran korkuyordu artık…
Ne de Cemre.
Çünkü yaşadıkları şey, ölüm korkusunu çoktan geçmişti.
Hazar Ağa bir anda Miran’ın yüzüne tükürdü.
— “İkinizi de buraya gömeceğim!” diye bağırdı.
Sonra birkaç adım geri çekildi.
Hacı Mahir Ağa Hazar ağayı aramışdı. Olanları duyunca.
Hatta Hazar Ağa’ya:
— “Ya sen öldür onları… ya ben.” demişti.
Ama Hazar Ağa bunu bile kabul etmemişti.
— “Namus benim.” demişti.
“Ben temizleyeceğim.”
Bu yüzden Mahir Ağa’nın konağından kimse yoktu meydanda.
Gelmek yasaktı.
Çünkü bazı insanlar hâlâ bu sevdanın günah değil, zulmün sonucu olduğunu düşünüyordu.
Meydanın ortasında rüzgâr sert esiyordu.
Tam o anda Hazar Ağa yeniden üzerlerine yürümeye başladı.
Ama Miran’ın bakışları değişti.
Bir anda beline uzandı.
Silahı çekti.
Kalabalık çığlık attı.
Adamlar hareketlenmeye başladı ama Miran silahı direkt Hazar Ağa’ya doğrulttu.
— “Sen…” dedi titreyen ama kararlı bir sesle,
“o pis ellerini çek üzerimizden.”
Hazar Ağa olduğu yerde kaldı.
Çünkü Miran’ın gözlerinde ölüm vardı artık.
Sonra Miran yavaşça başını Cemre’ye çevirdi.
Miran alnını Cemre’nin alnına yasladığında meydandaki bütün sesler sanki uzaklaştı.
Ne bağırışlar kaldı…
Ne tehditler…
Ne de insanların bakışları.
O an dünyada sadece ikisi vardı.
Cemre ağlıyordu.
Sessiz sessiz…
Yorgun gözlerinden süzülen yaşlar yanaklarından geçip Miran’ın ellerine düşüyordu.
Miran titreyen parmaklarıyla yüzünü tuttu.
Sanki son kez ezberliyordu onu.
Dağılmış saçlarını…
Moraran yüzünü…
Kırılmış ama hâlâ sevgi dolu gözlerini…
Ve o an Miran’ın içi paramparça oldu.
Çünkü sevdiği kadını kurtaramamıştı.
Onu bu cehennemden çıkaramamıştı.
Tam tersine…
Onu kendi sonuna getirmişti.
Cemre dudaklarını titreyerek araladı.
— “Korkmuyorum…” diye fısıldadı ağlayarak.
“Sen varsın…”
Miran gözlerini kapattı bir an.
Bu cümle kalbine saplandı resmen.
Çünkü bir insanın son nefesinde bile sana güvenmesi…
Dünyadaki en ağır şeydi bazen.
Kalabalığın içinden ağlama sesleri yükselmeye başlamıştı.
Kadınlar başlarını çeviriyordu.
Bazıları gözyaşlarını siliyordu gizlice.
Çünkü meydanın ortasında duran şey artık “namus” değildi.
İki tane tükenmiş genç insandı sadece.
Hazar Ağa bile birkaç saniye konuşamadı.
Çünkü ilk kez oğlunun gözlerinde korku değil…
Ölüme razı olmuş bir aşk görüyordu.
Miran derin bir nefes aldı.
Sonra Cemre’nin kulağına eğildi.
— “Başka bir hayat olsaydı…” dedi sesi kırılarak,
“seni çok güzel severdim.”
Cemre hıçkırarak ağladı.
Ellerini Miran’ın yüzüne koydu.
— “Bu hayat bile yetti bana…” dedi zor nefeslerle.
“Yeter ki sonum sende olsun…”
Miran artık dayanamadı.
Gözlerinden yaşlar düştü ilk kez.
Çünkü insan bazen sevdiğini yaşatamayınca ağlardı.
Ve Miran o an, hayatında ilk defa gerçekten çaresizdi.
Silahı yavaşça Cemre’nin kalbine dayadı.
Eli titriyordu artık.
Kalabalık bağırmaya başladı.
— “Yapma!”
— “Miran dur!”
— “Allah aşkına!”
Ama onlar kimseyi duymuyordu artık.
Cemre gözlerini Miran’dan ayırmadı.
Son ana kadar…
Son nefesine kadar…
Sadece ona baktı.
Ve usulca:
— “Seni seviyorum…” dedi.
PAT.
Doğunun sert topraklarına bir cemre düştü o gün...
Mira'nın gölgesinde.
Silah sesi meydanı yardı.
Cemre’nin bedeni bir anda sarsıldı.
Dudaklarından küçük bir nefes çıktı.
Sonra yavaşça Miran’ın kollarına düştü.
Meydan çığlıklarla doldu.
Kadınlar ağlamaya başladı.
Birileri “Yetişin!” diye bağırıyordu.
Ama çok geçti.
Miran hâlâ Cemre’nin elini bırakmıyordu.
Dizlerinin üstüne çöktü.
Titreyen elleriyle Cemre’nin saçlarını okşadı.
Kan, Cemre’nin ince saten geceliğine yayılıyordu.
Miran’ın nefesi kırıldı.
Başını Cemre’nin göğsüne yasladı.
Sanki hâlâ kalbi atıyormuş gibi bekledi birkaç saniye.
Ama hiçbir şey duymadı.
İşte o an gerçekten yıkıldı.
Omuzları titremeye başladı.
Sessizce ağladı önce…
Sonra hıçkırıkları meydanın ortasında yankılandı.
Kos koca aşiret…
İlk kez ağlayan bir adam görüyordu.
Hem de aşiret ağasının oğlunu.
Miran başını kaldırdı.
Gözleri kıpkırmızıydı.
Son kez Cemre’nin yüzüne baktı.
Parmaklarının ucuyla gözlerinden akan yaşları sildi.
Sonra titreyen dudaklarla fısıldadı:
— “Bekle beni…”
Silahı kendi kalbine dayadı.
Hazar Ağa bir anda bağırdı.
— “Miraaan!”
Ama artık çok geçti.
PAT.
O topraklar ilk kez bir aşkın kanını içti.
Meydan sessizdi artık.
Öyle bir sessizlikti ki, insanın içine işliyordu.
Az önce bağıran insanlar susmuş…
Az önce ölüm isteyen diller taş kesilmişti.
Çünkü yerde yatanlar bir “günah” değil, birbirini sevmekten başka suçu olmayan iki gençti artık.
Cemre’nin saçları toprağa karışmıştı.
Bembeyaz tenine düşen kan, güneşi bile utandıracak kadar kırmızıydı.
Miran ise yanı başında yatıyordu.
Başını ona dönmüş…
Ölürken bile sevdiği kadından yüzünü çevirmemişti.
Ellerini ayırmaya çalıştılar.
Ayıramadılar.
Çünkü ölüm bile parmaklarının arasındaki bağı çözememişti.
Kadınların ağlayışı meydanın üstüne ağıt gibi çöktü.
Yaşlı analar başlarını dövüyordu.
Genç kızlar gizlice gözyaşı siliyordu.
Çünkü o gün herkes aynı şeyi anlamıştı:
Bazı aşklar haram değildi…
Sadece yanlış insanların ellerine düşmüştü.
Hazar Ağa ise oldukları yerde kalmıştı.
Koskoca aşiret ağası…
Bir anda yaşlanmış gibiydi.
Az önce öfkeyle parlayan gözlerinde şimdi sadece yıkım vardı.
Oğlu…
Kendi elleriyle büyüttüğü oğlu…
Son nefesini sevdiği kadının yanında vermişti.
Ve Miran giderken bile onu seçmişti.
Ne aşireti…
Ne soyadını…
Ne korkuyu…
Sadece Cemre’yi.
Hazar Ağa dizlerinin bağı çözülür gibi sendeledi.
Ama kimse koşmadı yanına.
Çünkü meydandaki herkes biliyordu…
Bu ölümün gerçek sahibi kurşun değildi.
İnat…
Töre…
Ve insanların “el âlem ne der” korkusuydu.
Rüzgâr hafifçe esti o an.
Cemre’nin saçları Miran’ın yüzüne değdi.
Sanki ölüm bile onları ayırmaya kıyamamıştı. Gün kana bulanmışdı.
Ama o köyde hiçbir gün artık eskisi gibi olmayacaktı.
Yıllar sonra bile insanlar o meydandan geçerken seslerini alçaltacaktı.
Kimileri lanet okuyacak…
Kimileri dua edecekti.
Ama herkes aynı cümleyi fısıldayacaktı:
“Birbirlerini çok sevmişlerdi…”
Ve doğunun taş kalpli topraklarına o gün bir Cemre düştü…
Miran’ın gölgesinde büyüyüp, Miran’ın kollarında soldu.
Ardında ise yarım kalmış bir ömür değil…
İçinden hâlâ kan sızan bir destan bıraktı.
