8. bölüm · DOĞUYA CEMRE DÜŞTÜ
Kara Gelinlik
Miran birkaç adım geri çekildi uçurumun kenarından.
Nefes almaya çalıştı.
Ama ciğerlerine giren hava bile canını yakıyordu.
Ellerini dizlerine dayayıp başını eğdi.
Titriyordu.
Dakikalarca olduğu yerde kaldı.
Sadece rüzgârın sesi vardı.
Sonra gözlerini sıkıca kapattı.
Sakinleşmek zorundaydı.
Öfkesini kontrol etmek zorundaydı.
Çünkü şu an öfkeyle hareket ederse her şeyi mahvedebilirdi.
Cemre’yi de…
Kendini de…
Derin bir nefes aldı.
Bir tane daha…
Çenesini sıktı.
Nasıl olacağını bilmiyordu.
Bu işin içinden nasıl çıkacağını bilmiyordu.
Ama bir yolu olmak zorundaydı.
Olacaktı.
Çünkü Miran ilk kez gerçekten korkuyordu.
Sevdiği kadını kaybetmekten değil sadece…
Onu kendi elleriyle ateşin içine bırakmış olmaktan korkuyordu.
Başını kaldırıp karanlığa baktı.
Bir süre sonra Miran köye doğru yürümeye başladı.
Adımları artık daha yavaştı.
Ama içindeki fırtına dinmemişti.
Kendi konağına geldiğinde avlu hareketliydi.
Herkes hazırlanıyordu.
Kadınlar telaşla içeri dışarı giriyor, erkekler yüksek sesle konuşuyordu.
Miran’ın gözleri istemsizce babasını buldu.
Hazar Ağa hazırlanmıştı.
Üzerinde işlemeli koyu renk bir takım vardı.
Saçları taranmış, yüzünde memnun bir ifade vardı.
Adeta damat gibiydi.
Miran’ın içi nefretle doldu.
Boğazına kadar yükselen öfkeyi zor bastırdı.
Bakmaya bile tahammül edemiyordu.
Ama yüzüne hiçbir şey yansıtmamaya çalıştı.
Çünkü en ufak yanlış bakış bile şüphe çekebilirdi.
“Hadi,” dedi biri.
“Sen de hazırlan.”
Miran sessizce başını sallayıp odasına çıktı.
Kapıyı kapatır kapatmaz derin bir nefes verdi.
Aynadaki yansımasına baktı.
Gözleri kan çanağı gibiydi.
Yüzü sertleşmişti.
Bir yabancıya bakıyor gibiydi.
Üzerini değiştirdi.
Her hareketi ağırdı.
Sanki üstüne giydiği kıyafetler bile yük olmuştu.
Sonra ceketini alıp aşağı indi.
Ve hep birlikte düğüne doğru yola çıktılar.
Miran zorlanıyordu.
Sıradan bir günmüş gibi davranmaya çalışıyordu ama olmuyordu.
Yüzündeki gerginlik gizlenemiyordu artık.
Herkes dönüp dönüp ona bakıyordu.
“Ne’in var oğlum?” diye soruyorlardı.
“Hasta mısın?”
Miran başını kısa kısa sallıyordu.
“Hastayım biraz,” deyip geçiştiriyordu.
Ama içindeki şey hastalık değildi.
İçinde resmen bir ölüm dolaşıyordu.
Sonunda Hacı Mahir Ağa’nın konağına geldiler.
Davul sesleri avluya yayılmıştı.
Işıklar yanıyor, insanlar gülüyor, bir düğün telaşı yaşanıyordu.
Miran içeri girince başını kaldırdı.
Ve nefesi kesildi.
Cemre merdivenlerden aşağı iniyordu.
Üzerinde gelinlik vardı.
Bembeyaz…
Ama yüzündeki ifade o kadar acıydı ki, gelinlik bile karanlık görünüyordu.
Donukluk…
Kırgınlık…
Bitkinlik…
Hepsi Miran’ın kalbine hançer gibi saplandı.
Cemre ona hiç bakmadı.
Bir kez bile.
Bu, Miran’ın canını daha çok yaktı.
Çünkü Cemre artık ondan da umudunu kesmiş gibiydi.
Hazar Ağa’yla Cemre’yi özenle hazırlanmış büyük bir masaya oturttular.
İnsanlar etraflarında toplanıyordu.
Bir süre sonra hoca geldi.
İmam nikâhı kıyılacaktı.
Çünkü resmiyette zaten evliydi.
Miran’ın elleri yumruk oldu.
Hoca dualar okumaya başladı.
Sonra sıra Cemre’ye geldi.
Sorular soruldukça Cemre’nin sesi titriyordu.
Konuşurken zor nefes alıyordu.
Ama her defasında kendini toparlayıp cevap verdi.
Çünkü artık karşı koyacak gücü kalmamış gibiydi.
Ve sonunda nikâh kıyıldı.
Davullar daha yüksek çalmaya başladı.
Zurnalar yükseldi.
İnsanlar halaya durdu.
Kahkahalar atıldı.
Kadınlar aşağı katta toplandı, erkekler yukarıda oturdu.
Sofralar kuruldu.
Ama bütün o gürültünün ortasında Cemre sessizdi.
Öylece oturuyordu.
Başında duvak, gözlerinde tükenmişlik…
Boş boş uzaklara bakıyordu.
Sanki ruhu çoktan başka bir yere gitmişti.
Miran gece boyunca yerinden neredeyse hiç kalkmadı.
Sadece uzaktan bakıyordu.
Kaçamak…
Sessiz…
Çaresiz bakışlarla…
Cemre’ye her baktığında içi biraz daha parçalanıyordu.
Ama Cemre bir kez bile ona dönmedi.
Sanki artık hiçbir şeye tutunacak hâli kalmamıştı.
Saatler geçti.
Davul sustu.
Kalabalık yavaş yavaş dağıldı.
Gece bitiyordu.
Hazar Ağa ayağa kalkıp Hacı Mahir Ağa’yla tokalaştı.
“Allah hayırlı etsin,” dedi biri.
“Mutluluklar,” dedi bir başkası.
Sanki gerçekten normal bir düğündü bu.
Sanki ortada parçalanan hayatlar yoktu.
Sonra Hazar Ağa Cemre’ye döndü.
Kolundan tuttu.
“Yürü hadi eve,” dedi rahat bir sesle.
Cemre’nin kalbi bir anda hızlandı.
Nefesi daraldı.
Eve…
Hangi ev?
Bir anda gerçek bütün ağırlığıyla üstüne çöktü.
Bu adamla aynı eve gidecekti.
Aynı odaya…
Aynı yatağa…
Midesi aniden bulandı.
Parmakları buz gibi oldu.
Gözleri korkuyla büyüdü.
İlk kez o an gerçekten yalnız olduğunu hissetti.
Cemre’yi arabaya bindirdiler.
Hazar Ağa da yanına oturdu.
Araba hareket ettiğinde Cemre camdan dışarı baktı sadece.
Geçtikleri yolları tanımıyordu.
Karanlığın içinde her şey yabancı görünüyordu.
Bu köy artık ona mezar gibi geliyordu.
Miran da diğer arabaya binmişti.
Ama Cemre bir kez bile dönüp ona bakmamıştı.
Bakmaya gücü kalmamıştı belki de.
Çünkü insan, en çok umut bağladığı yerde kırılınca tamamen susuyordu.
Sonunda konağa geldiler.
Kapılar açıldı.
Cemre’nin ayakları yere bastığında dizleri titredi.
Hazar Ağa’nın hanımı hemen koluna girdi.
“Yürü böyle,” dedi düşük bir sesle.
Cemre hiçbir şey söylemeden onun peşinden yürüdü.
Uzun koridorlardan geçtiler.
Sonra kadın bir kapıyı açtı.
Oda özenle hazırlanmıştı.
Yatağın üzerine kırmızı işlemeli örtüler serilmiş, etrafa ağır kokular sıkılmıştı.
Her şey bir düğün gecesi için hazırlanmıştı.
Ama Cemre’ye o oda nefes alamadığı bir mezar gibi görünüyordu.
Kadın kapıya yönelmeden önce durdu.
“Burada ağayı bekle,” dedi.
Sonra çıkıp kapıyı kapattı.
Cemre odanın ortasında öylece kaldı.
Nefesi hızlanıyordu.
Elleri titriyordu.
Aynı anda cemrenin yan odasında Miran delirmek üzereydi.
Odada bir sağa bir sola yürüyordu.
Duramıyordu.
Yumrukları sıkılıydı.
Çenesi sertleşmişti.
İçinde büyüyen öfkeyi bastırmak için kendini zorluyordu.
Çünkü her saniye gözünün önüne aynı görüntü geliyordu:
Cemre…
Babasıyla aynı odada.
