6. bölüm · Dizginsiz [+1&]
0.6
Merhaba ballarımm 🤍
Yorum yapmayı ve oy vermeyi unutmayınn✨️
Sergei Petrović
Malikanenin sağ kanadında yer alan ofisimin camından sevgili konuğumun gelişini izliyordum. Bakışlarındaki öfke, içimde kontrol edemediğim bir hazzın yayılmasına sebep oluyordu.
Ta ki o öfkeli bakışlarını saltanatımdan çekip arkasındaki kiliseye dikene kadar.
Şiddetli rüzgarı umursamadan, karanlık ormanın sınırında çam ağaçlarıyla çevrili kiliseye doğru adım atışını görmek, göğsümde garip bir endişe dalgası yaratmıştı.
Etraf eli silahlı korumalarla doluydu. Gündüz saatlerinde gezinen köpeklerimin açık hedefi olacağını düşündüğüm anda, adımlarım benden bağımsız olarak hızla merdivenleri inmeye başladı.
Bu kız kendisini öldürtmeye niyetliydi
İnfazcım olan Stefana haber verip onu içeriye taşımasını emredebilirdim. Yine de malikaneden çıkıp onun arkasına takılırken bu fikir bana pek mantıklı gelmemişti.
Öfkeden gözünün bu kadar dönmesi beni tatmin etse de, arkasından doğrultulan silahı fark edememesi paniklememe sebep olmuştu.
Bir de burada büyüdüğünü söylerdi. Bu kızın düşman bölgede ne yapması gerektiğine dair eline bir rehber kılavuzu my tutuşturmam gerekiyordu?
Maya'nın sadece birkaç metre arkasında olduğumu fark eden adamlarım silahlarını indirdi. Yine de onları uyarmak amacıyla tehditkar bakışlarımı üzerlerine yöneltmek gibi gereksiz bir hamlede bulundum.
Tepeye tırmanmaya devam ederken söylenmelerini zor da olsa duyabiliyordum. Bana küfrettiğini tahmin etmek hiç de zor değildi.
Yetmezmiş gibi yerdeki taşları gökteki kuşlarıma doğru fırlattığında tebessümümü gizleyemedim.
Sen bizim Hun kızına bak. Demek şimdiden şeytanlarımla anlaşmaya başlamıştı.
Tepedeki konuşmamızın ardından içimdeki tatmin duygusunun dalga dalga yayılmasına izin verdim.
Öfkeden delirmiş bir şekilde malikaneme doğru adımlayışını izlerken aklımda dönüp duran tek bir şey vardı.
Bir haftanın sonunda onun o hırçın, küstah Hun gururunu kıracak olmam.
Bu barbarlığı, bu vahşiliği gerekirse kanından söküp atacaktım. Ve itaatkar bir Sırp gelini olacağından emin olacaktım.
Hun kızı, bir hafta sonra karım olacaktı. Ve bunu hiçbir gerçeklik değiştiremezdi.
Maya
İçeriye girdiğimde öfkeyi dindiren tek şey, tarihi tasarımıyla beni şaşkına çeviren malikane oldu.
İçerinin özenle korunduğu belliydi. Tavandan sarkan lambalardan gözlerimi ayırmam zor olmuştu. Bir anda hizmetçilerden biri ortaya çıkınca kendimi kısa sürede toparladım.
"Buradan efendim."
İtiraz etmeden onu takip ederken çatı katına çıkmamızdan pek hoşlanmamıştım. Yüksekliği sevmezdim. Yine de odanın karşısında dikilirken dikkatimi kıza çevirdim.
"Kardeşimin odası nerede?"
"Birinci katta efendim."
Ben çatı katındayken onun benden bu kadar uzakta olması fikrini içimi şüpheyle doldurdu. Tam içeriye girecekken kızın sesini duymamla arkamı döndüm.
"Efendim, ben sizi burada bekliyorum. Yemek masasında herkes sizi bekliyor."
O an kızı tersleyip asla o Sırplarla aynı masaya oturmayacağımı söyleyecektim. Ama dilimin ucuna kadar gelen kelimeleri geri ittim.
Büyükbabamın sözleri zihnimde çınlarken başımı sallayıp içeri girdim. Düşmanlarımla aynı masaya oturmaktan korkacak biri değildim. Eğer biri gidecekse, o kesinlikle ben olmayacaktım.
Aklıma gelen fikirle gözlerimi çantama diktim. Varlığım bile onlara cehennem olacaktı. Önce çantamdan büyükannemin benim için kendi elleriyle yaptığı korseyi çıkardım.
Üzerindeki işlemeler bile damarlarımda akan kanın ne olduğunu haykırıyordu. Bunun yanı sıra çıkardığım iki bıçağı da korsemin önündeki yerine soktum.
Açık bıraktığım saçlarımın önündeki boncuklara dokunmaktan kendimi alıkoyamadım. Varlığının verdiği güçle gülümsedim. Eğer o masaya oturacaksam, bir düşman olduğumdan emin olacaklardı.
Sevgili Petrović ailesini bekletmeden salona inmiştim. İkizim çoktan masadaki yerini almıştı. Attila benden farklı olarak kumraldı.
Birbirimize benzeyen tek özelliğimiz yeşil gözlerimizdi. Onu tanımasam, masadaki kardeşimin korkutucu biri olduğunu düşünürdüm. Komik ikizim gitmiş, yerine çelik gibi duran bir adam gelmişti.
Kısa sürede bakışlarım masadaki diğer üç kişide gezindi.
"Hoş geldin Maya."
Sergei'in büyükbabası, bu ailenin ve aynı zamanda yeraltının patronuydu.
Özenli takım elbisesi bile yaşını gizleyememişti.
Sergei'in büyükbabasına benzerliğinden haberim vardı ama yıllar sonra onları aynı masada yeniden görmemle bir daha emin olmuştum. Özellikle o heybetini kimden aldığı ortadaydı.
Üstten bakan bakışlarımı yumuşatma ihtiyacı duymadan, gösterdiği yerin tam aksine, Sergei'in önünde, kardeşimin yanında oturdum. Olabildiğince uzağımda olmasını tercih ederdim.
Herkesin bıçaklarımı fark etmesiyle yüzlerinde değişen ifadenin keyfini çıkarıyordum. Odadaki gergin hava beni de etkilemişti. Sessizliğimi, büyük Petrović'in konuşması bozdu.
"Burası artık senin de evin. Rahat olmanı istiyorum."
Yaşlı gözleri bir bana, bir Sergei'e bakıyordu. Dudaklarımdaki küstah tebessümü engelleyemedim.
"Bunu dün de söylemiştim," diyerek gözlerimi, geldiğimden beri benden ayırmayan Sergei'in gözlerine diktim.
"Petrovićlerin dokunarak kirlettiği hiçbir şey Turánlara ait değildir."
Daha geldiğim ilk saniyeden ortamdaki gerginliği artırmam, yalnızca büyük Petrović'i rahatsız etmişti.
Sergei kışkırtmalarımı görmezden gelmekle kalmayıp rahatça arkasına yaslanarak şarabını yudumluyordu. Gözlerimi ondan alamamıştım.
Yuttuğu şarapla adem elması hareket ederken, kilisenin önünde söylediklerini hatırladım. Lanet Sırp, sanki düşüncelerimi okumuş gibi dudakları kıvrıldı.
O gülümsedikçe öfkeden yanaklarımın yandığını hissedebiliyordum. Neredeyse alıp verdiğim nefesi gizleyemeyerek bakışlarımı yeniden büyük Petrović'e çevirdim.
"Küçükken bu salonda gülümseyerek koşuşturan Maya'ya göre fazla büyük konuşuyorsun."
Sözlerinin beni yaralamasına izin vermeyecektim. Yaptıkları ihanetleri unutmuş değildim. Özellikle Sergei'in yaptıklarını.
"Bizi sırtımızdan bıçaklayan bir Petrović'e göre de fazla boş cümleler."
Abimin sesi duyulunca dudaklarıma yayılan tebessümü gizleyemedim. Sonuçta birkaç dakika önce doğmuş olması onu benim abim yapıyordu.
Bu durumlarda Attila'yı tanımakta zorluk çekerdim. Bir anda sohbetimize karışan kızla, varlığını yeni fark etmiştim.
"Kabul edelim, bir barbarın ağzından bunu duymak daha komik."
Hemen büyükbabasını korumaya geçen Elena ile tüm gözler ona döndü. Sergei'in küçük kız kardeşi de onun gibi çekilmez bir küstahlığa sahipti.
Attila onu susturmak için tam dudaklarını aralayacaktı ki tahtında tüm bu olanları keyifle izleyen Sırp delisi konuşmamızı böldü.
"Bu kadar yeter Elena. Konuklarımızı geçmişin ağır yükleriyle daha fazla yormayalım."
Masadaki bıçağı sıkıca kavrayıp alnının ortasına fırlatmamak için içimden sekize kadar saydım. Elimi kirletmeye değmezdi.
Onu, kanı elime bulaşmadan ortadan kaldıracaktım.
Yemekler servis edilirken diğerleri yemeye başladı. Yalnızca Attila ve ben yemeklerimize dokunmamıştık.
Düşmanımla aynı masaya oturabilirdim ama bu onlara güvendiğim anlamına gelmiyordu.
Tetikteymişçesine gözlerim hepsinin üzerinde ihtiyatla geziniyordu. Hiçbir şeye dokunmadığımı ilk fark eden yine lanet derecede dikkatli olan, karşımızda oturan iki kardeş olmuştu.
"Merak etme, zehir koymadık. Bu kadar kolay bir ölüm beklemiyorsunuz herhalde?"
Süslü kız kardeşinin sesiyle başımı hafif yana yatırdım. Sergei başparmağını dudağının üzerinde gezdirirken, tahtında oturup ne tepki vereceğimi büyük bir merakla izliyordu.
Sanki bu yakışıklı görünüşünün üzerimde bir etkisi olacakmış gibi. Umursamazca arkama yaslanıp masadaki bıçağımla oynamaya başladım.
"Sonuçta yapmadığınız şey değil. Baban, anneni zehirleyerek öldürmüştü, değil mi?"
Hissiz bakışlarımla odadaki hava bir anda buz kesti. Karşımdaki kız renk değiştirip öfkeyle üzerime atılacakken, Sergei bir buz dağı gibi ifadesiz bir şekilde ela gözlerini bana dikti.
Sanki bir yarışın içindeymişiz gibi ikimiz de gözlerimizi kırpmadan birbirimize bakıyorduk. Saniyeler geçiyordu ama Sergei beni göz hapsinden azat etmiyordu.
Bu sırada Attila, bu küstahlığım için beni uyarırcasına kolumu sıkıyordu. Onun için bu saldırım fazla gereksizdi. Belki de öyleydi.
"Hadsiz."
Kız ağzının içinde bir şeyler homurdansa da bakışlarımı Sergei'den ayırmadım. Bu oyunu ben başlatmıştım ama o devam ettiriyordu.
Ve o bitti diyene kadar da buna devam edecektik. Sanki bir ölüm kalım savaşıymış gibi birbirimize bakıyorduk.
Gözlerimi ilk ben kırpmıştım. Yenilgiyle birlikte içimdeki ateş sinir bozucu bir hal almıştı. Göz hapsinden kurtulduğum için ona bakmayı reddederek öfkeyle önüme bakıyordum.
Az önce ailesiyle onları vurmaya çalıştığım için pişman değildim ama bu bana öğretilenin tam aksiydi, bu yüzden geri çekiliyordum.
Bakışlarının hâlâ benim üzerimde olduğunu fark ettiğim andaysa kendi önündeki yemek tabağını alıp benim önüme koyarken, benim tabağımı da kendi önüne çekmişti.
Şaşkın bakışlarla önce tabağıma, sonra ona baktım. Sergei ise tehditkâr bakışlarını kız kardeşine dikmişti.
Kız kardeşi bu durumdan memnun olmasa da oflayarak kendi önündeki salatayı kardeşimin önüne koydu. Attila önündeki tabak alırken resmen ağlayacak gibiydi.
"Bu dağ ayısının tabağına baksana abi. Üç günlük öğünüm resmen."
Salatasından ayrıldığı için neredeyse ağlayacaktı. Aynı şekilde Attila'ya baktığımda, bir kıza, bir de önündeki bir avuç kadar olan salataya delirecekmiş gibi bakıyordu.
Onun aksine, ben önüme gelen geleneksel Sırp yemeğine döndüm. Leziz görünüyordu.
"Yarısını bugün ye, yarısını da yarın yersin," diyen Sergei'in sesiyle dudaklarıma kadar gelen tebessümü geri ittim.
Bu aptala gülecek değildim. Kardeşinden çektiği bakışların bana dönmesiyle kaşlarım çatıldı. Dudakları yukarı doğru kıvrılırken sol yanağındaki o tek gamze belirginleşmişti.
"Hadi Hun kızı. Seni zehirlemeyeceğimizden emin olduğuna göre yemeğini ye. Daha araziye bakmaya gideceğiz."
Sözlerine yalnızca meydan okuyan bakışlarımla karşılık verdim. İkizim homurtularla salatasını yerken ben de aynı şekilde yemeğe koyulmuştum. Sırpların sofra geleneklerini çocukken öğrenmiştim.
O yüzden herkes gibi yemeğimi israf etmeden bitirdikten sonra, onların dilinde şükürlerimi sundum. Bunu ne Sergei ne de Petrović ailesinin yaşayan herhangi bir üyesi için yapıyordum.
Az önce yaptığım hatayı telafi etme şeklimdi bu. Evet, gerçekleri söylediğim için pişman değildim ama Sergei'in annesi küçükken bana donut yapan, saçlarımı ören kadın olarak hatırımda kalmıştı.
Onun ruhuna saygısızlık etmeyi asla istemezdim. Yemekten sonra herkes kendi köşesine çekilirken ben de çatı katına çıkmıştım.
Çatı katındaki üç odadan birinin Sergei'e ait olduğunu biliyordum. Tabii, eğer hala çocukken kaldığı odada kalıyorsa. Öfkeyle bu fikirleri kafamdan uzaklaştırıp odayı inceledim.
Bu şato hakkında dolanan eski efsaneler aklımda dönüp duruyordu. Dedikodulara göre Macar asilzade Béla Botka'nın iki büyük aşkı olduğu söylenirdi. Karısı Ema ve kumar.
Zamanla Botka büyük bir finansal krize girmiş ve servetini kaybettikten sonra şatoyu açık artırmada satmak zorunda kalmıştı.
Eskilerin söylediklerine göre şatonun kaybedilmesini ve içine düştükleri durumu gururuna yediremeyen karısı Ema, şatonun yüksek kulelerinden birine çıkmış, üzerine benzin dökerek kendini ateşe vermişti.
Yerel halk arasında hâlâ ağustos gecelerinde şatonun çevresinde saçları alev almış bir kadının silüetinin görüldüğünü söyleyen deliler vardı. Bazıları Botka'yı bu kumar batağına Sırpların sürüklediğini anlatırdı.
Özellikle Sırp asilzadelerin satın almak istedikleri kuleyi büyük bir oyunla ele geçirmeyi sonunda becermişlerdi. Ama işin asıl garip tarafı, Botka'nın karısı Ema'nın kendini ateşe verdiği odanın bana verilmesiydi.
Sanki bu düşüncelerimi doğruluyormuş gibi pencerenin önünde yanan onlarca mumdan gözlerimi alamadım. Bu düşüncelere dalmışken kapının çalınması irkilmeme neden oldu.
Daha kendimi toparlamama izin vermeden açılan kapıyla gözlerim Sergei'in bedenine ilişti. Bu adamın derdi neydi?
Gözleri beni süzerken bakışları yüzümde birkaç saniye fazla oyalandı. Az önceki düşüncelerim yüzünden yaşadığım irkilmeyi fark etmiş olmalıydı.
İzin almadan kendinden emin adımlarla odaya girerken gidip camların önünde durdu. Önce mumlara kısa bir bakış attı, sonra arkasını dönmüştü.
Arkasındaki mumların yanan turuncu alevleri tavanda gölgeler yaratırken sanki bir şeytanı anımsatıyordu.
Nedensizce bu görüntü tüylerimi diken diken etmişti. İçeriye girdiği andan itibaren var olan gergin hava daha da ağırlaştı.
"Ne düşünüyorsun Hun kızı?"
Bu bir sorudan daha çok, beynimin içinde ne olduğunu bilen bir adamın sesiydi. Üzerimde kurmaya çalıştığı baskıya direnerek umursamazca omuz silktim.
"Eğer mumlardan biriyle yanlışlıkla alev alırsan, Petrović malikanesi için yeni dedikoduların ne kadar güzel olacağını düşünüyorum."
Etrafında onlarca mum vardı ve yanlışlıkla birine çarpabilirdi. Sözlerimle bu yanlışlığa sebebiyet verebilecek potansiyelde olduğumu da ona göstermiştim.
"Şeytanı kendi ateşiyle mi yakacaksın?"
Kollarını göğsünde birleştirip bir kral gibi orada dikilirken öfkeyle dişlerimi birbirine bastırdım. Her şeye bir cevabının olması neredeyse delirticiydi.
"Rahat bırak beni," diyerek arkamı döndüm ve raftaki kitapları inceliyormuş gibi yaptım.
Odadan çıkmasını beklerken adımlarının bana doğru yaklaştığını duymamla kalbim göğüs kafesimde hızlanmıştı. Kesinlikle beni rahat bırakmaya niyetli değildi.
Gelip arkamda durduğu anda sağ elim bıçağımın üzerinde gezindi. Sadece harekete geçmek için en küçük hamlesini bekliyordum.
Bunun aksine uzun, kemikli parmakları siyah ciltleri olan kitapların üzerinde gezindi. Yeniden nefesini saçlarımda hissetmek öfkelenmeme neden olmuştu.
Tam ağzımı açıp ona saydıracakken sonunda bir kitabı seçmiş gibi yerinden çıkardı.
"Birazdan araziye bakmak için yola çıkacağız. Akşamsa hayatının sonuna kadar yaşayacağın bu eve alışmaya devam edersin."
Nefesi bir tüy gibi yanağımı sıyırıp geçerken kitabı elime verdi. Öfkeyle göğsüm inip kalkıyordu. Sapını sıkıca kavradığım bıçağı kullanmamak için insanüstü bir güç harcıyordum.
Yüzümü yavaşça yana çevirirken yüzlerimiz arasındaki mesafe daha da azaldı. Ela bakışları çözemediğim bir şekilde bana bakarken, ben bakışlarımı kısarak onu küçümser gibi süzdüm.
"Onu rüyanda görürsün deli Sırp. Ama sen rüya görmüyordun, değil mi?"
Bir anda küstah sesimle biraz daha ona yaklaştım. Dudaklarında hâlâ o umursamaz gülüş vardı. O gülüşü oradan silecektim.
Bana bu kadar yakın olması beni korkutmalıydı ama yine de damarına basmaktan geri durmadım.
"Seninkiler birer kâbus. Sahi, hâlâ kâbuslar görüyor musun? Sergei Petrović hâlâ kâbuslarından korkuyor mu?"
Bir anda yüzündeki kanın çekildiğini sandım. Az önce ciddiyetsiz olan adam karanlığa çekilirken ela bakışlarındaki güneş yok olmuştu.
Tüm şeytanlarını çağırırken hiç beklemediğim bir anda eliyle ensemi kavrayıp beni daha çok kendisine çekti. Dudaklarıma doğru nefes aldığı her saniye kalbim yerinden çıkacak gibiydi.
Tutuşu ilk baştaki sıkılığını hızla yitirirken, bir anda çekildiği o karanlığı kontrol altına almaya çalışıyordu.
Dişlerini birbirine bastırmış, burnundan öfkeyle soluyordu. Buna rağmen ne benim canımı yaktı ne de kendinden uzağa bıraktı. Sadece birkaç saniye boyunca yakınlığıma sokularak durdu.
"Karşında bir şeytan olduğunu unutma Maya. Bu defa o tatlı dilin bile seni kurtaramaz."
Bakışları sonunda gözlerimden dudaklarıma indiğinde nefesimi tuttum. Geçmişe yaptığı göndermeler beni kendimden çıkarsa da şu an onun sınırları dışında bir aptallık yapmayacaktım.
Eğer hâlâ çocukken olduğu gibi onu ikna etmeye çalışacağımı bekliyorsa ne kadar da çok yanılıyordu. Ensemi bırakırken parmakları boynumdan aşağıya doğru kaydı.
Bunu neredeyse bilerek yaptığına emindim. Elinin tenime değdiği her yer yanıyordu. Buna rağmen öfkeli bakışlarımla odadan çıkmasını izledim.
Bu odada yanan ikinci kadın ben olmayacaktım. Gerekirse o şeytanı kendi ateşinde yakmanın bir yolunu bulacaktım.
Karışıklık olmaması adına yeniden hatırlatmak istiyorum
Hikâyemiz günümüzde geçmektedir. Kitapta kullandığım tarihi olayların ve mekanların büyük bir kısmı gerçektir. Elbette kurgu gereği bazı olayları, özellikle iki halk arasındaki nefreti, hikayenin akışına uygun olması için abartmış olabilirim
Buradaki amacım herhangi bir halkı, milleti ya da devleti kötülemek kesinlikle değildir. Aksine, küçük bir araştırma yaparak kurguda kullandığım tarihi olayların ve mekânların gerçekliğini de görebilirsiniz
Karakterler ve kurgunun gidişatıyla ilgili genel düşüncelerinizi buraya bırakabilirsiniz💗
Oy vermeden mi gidiyorsunn👀
Instagram: okyanuss_s
Youtube: okyanus_s
TikTok: okyanuskalemi
