3. bölüm · Dizginsiz [+1&]

0.3

Okyanus 🪼

Merhaba ballarım✨️

Yorum yapmayı unutmayınnn

Sergei Petrović anlatımından

30 dakika önce

Gözlerindeki vahşi ışıltının aksi olan kızarmış yanaklarını hatırladığımda, dudaklarıma yayılan tebessümün farkında değildim.

Maya Turán her defasında beni şaşırtmaya devam ediyordu. Dik başlılığı benim için yeni bir şey değildi. Boyun eğmez Hun gururunu, çocukluğunda olduğu gibi ezip geçmekten haz almayacağımı söylesem yalan olurdu.

Düşüncelerimi işgal eden Hun kızı, büyükbabasının aldığı sesli nefesle bir sis bulutu gibi yok oldu.

Sonunda pencerenin önünde dikilip dışarıdaki fırtınayı izlemekten vazgeçmiş olmalıydı. Ama ikimiz de bunun nedeninin gelen Maya olduğunu biliyorduk.

Onun gibi bakışlarımı Hun kızından ayırıp ailenin büyük patronuna diktim. Turán ailesi uzun zamandır birçok açıdan savunmasızdı.

Kabul etmeseler de içten çökmeye başladığı, yıllardır Voyvodina topraklarında birer efsane gibi dolaşıp duruyordu. Şimdiyse artık tek düşmanları Sırplar değildi. Karşımızda akıl almaz güçte biri vardı.

Sonunda ağır adımlarla gelip koltuğuna oturdu.

"Bu topraklarda yüz yıldır düşmanız, Sergei." Sesindeki saklı nefreti elbette sezmiştim.

Yıllarca bu topraklarda iki aile de birbirine kız vererek bu düşmanlığa bir son vermeye çalışmıştı. Ama yapılan her hamle kültür çatışmasını daha da artırırken işleri iyice çıkılmaz duruma sokmuştu.

Tabii burada Turán ailesinin arkamızdan çevirdiği oyunların da etkisi olmuştu. Anlaşılan atalarından miras aldıkları diğer şeylerden biri de ihanetti.

İkimiz de ahşap masanın etrafında birbirimize bakarken devam etmesini bekliyordum.

"Ama bu yeni düşman ne Hun dinler ne Sırp. Hepimizi bu topraklardan kazımak istiyorlar. Bunu sen de iyi biliyorsun."

Elbette biliyordum. Rusların mantığı her zaman basit olmuştur. Güç, tüm geleneklerden ve sevdiklerinden önemliydi.

Soğuk mantıkları yıkım üzerine kurulu olan düşmana ne topraklarımı ne de gücümü verecek değildim.

Yavaşça arkama yaslanıp avucumdaki boncukları parmaklarım arasında döndürmeye başladım.

Siyah takımımla tezat oluşturan mavi boncuklar, aynı Maya gibi fazla Hun ruhunu kendinde gizliyordu. Yıllar önce ondan çaldığım bu boncuklar, kendi sahibine sonunda ulaşacaktı.

Hun kızında değişmeyen diğer şeylerden biri de saçlarına taktığı o saçma boncuklardı. Bu ciddi konuşma zamanı bile onu düşündüğümü fark ettiğimde bir anda keyfim kaçtı.

Oysa Turán ailesi savunmasız şekilde avucumun içindeyken, gereksiz bir Hun kızı fazla dikkatimi dağıtıyordu.

"Bir ittifak istiyorsan, Petrović ailesinin bir şartı var ihtiyar." Avucumdaki boncukları masanın üzerindeki haritanın üzerine bıraktığımda ikisi de farklı yönlere doğru hareket etmeye başladı.

Dudaklarıma yayılan şeytani tebessümle ona yaptığım saygısızlığı hazmetmesini beklemeden devam ettim.

İhtiyarın gözü ise hâlâ masada yuvarlanan boncuklardaydı. Çoktan ne isteyeceğimi anlamış gibi yüzüne yayılan dehşeti gördüğümde her saniyesinin keyfini çıkardım.

"Yıllar önce bu topraklara barış gelsin diye bizim kanımızdan bir kızı, Teta Marija'yı bu malikâneye gelin verdik. Ama barış gelmedi."

Sözlerimle Maya'nın babası ilk defa odadaki varlığını belli edercesine derin bir nefes verdi. Anlaşılan karısı hakkında konuşmam hoşuna gitmemişti.

Büyük patron ise sonunda gözlerindeki büyük düşmanlıkla bana baktı.

"Şimdi oyunun kuralları değişti. İttifak kurarız, o düşmanı da birlikte yok ederiz. Ama tek bir şartla."

Sessizliğimi uzatarak onlar için işkenceyi daha da artırmakta kararlıydım. Ama masadaki, Maya'dan çaldığım boncukları yeniden avucuma almak gibi garip bir dürtüyle öne eğildim.

İki renkli boncuğu da yavaşça alarak onların görebileceği şekilde yukarı kaldırdım. Babası hâlâ bunun kime ait olduğunu bilmese de büyükbabası ilk bakışta tanımıştı.

"Hun kızını istiyorum."

Sesim odada yankılanırken fırtına daha da şiddetlenmişti. Malikânenin etrafındaki çam ağaçlarının sesi bile Turán erkeklerinin öfke dolu hırıltısını bastıramamıştı.

Hayatımda duyduğum en güzel melodi olabilirdi. İkisi de üzerime saldırmaya hazır aç kurtlar gibi dişlerini göstermişti.

"Sınırı aşıyorsun Sergei!" Maya'nın babasının sesi de yüzü gibi tehditkârdı. Büyük patron ise hâlâ sessizliğini koruyordu.

Beyaz kirpikleri arasında parlayan yeşil gözleri bana Maya'nın hırçın bakışlarını hatırlatmıştı. Siktir, benim neyim vardı?

Küçük bir çakıl taşının bile bana şu Hun kızını hatırlatması ağzımda acı bir tat bırakmaya yetmişti.

"Kızlarımın Petrović ailesiyle hiçbir bağı olamaz." Bu defa babasının yanında dikilirken kendince gözümü korkutmaya çalışıyordu.

İkimiz de son kararı büyük patronun vereceğini bilsek de kendince konuşmasına izin verdim.

Ama bu, yanlış anlaşılmaya göz yumacağım anlamına gelmiyordu. Onun gibi ayağa kalkarak önünde dikildim.

"Kızlarınızı istemiyorum Tamás, tek istediğim Maya."

Sözlerim karşısında öfkeden gözü dönmüş adama, onu çileden çıkartacak gülümsemelerimden birini sundum.

Koca eli gömleğimin yakasını kavrarken bile dudaklarımdaki tebessümün silinmemesine özen gösterdim.

"Yerine otur." Sonunda büyük patron kararını vermiş olmalıydı.

Yeniden ihtiyarın seslenilmesiyle sevgili kayınbiraderim yakamı sertçe bırakıp az önce oturduğu yere geçti.

Ukala bakışlarımdan yeteri kadar rahatsız olduğundan emin olduktan sonra takımımın önünü düzelttim ve bakışlarımı büyük patrona diktim. Sonunda bir karara varmıştık.

"Neden bu kadar büyük tepki verdiğinizi anlamıyorum. Yıllardır bu topraklarda atalarımız birbirlerine kızlarını verdi. Ben de atalarımızın izinden gidiyorum."

Sesimdeki geçmişi küçümseyen tınıyla üzerimdeki tiksinti dolu bakışlar daha da arttı.

"Yeter." Elini yukarıya kaldırarak bu konuşmaya son veren adam yeniden gidip pencerenin önünde durdu. Malikânenin etrafını saran kara bulutları izliyordu.

"Benden gökteki güneşi isteseydin onu ayaklarının altına sereceğimi biliyorsun. Ama sen benden en değerlimi istiyorsun. Bunun kararını ben veremem."

Beklediğim kelimeler bunlar değildi. Kaşlarımı çatmış, anlamsız kelimelerini kafamda oturtmaya çalışıyordum.

Bu evde kararları her zaman o verirdi. Kafamın karıştığını hissetmiş gibi bakışları beni buldu.

"Eğer Maya 'evet' derse bu ittifak kesinlikle olacak."

Sessizliği hepimiz için gayet açıktı. Dudaklarıma yeniden yayılan tebessümle içim şimdiden o Hun kızını avuçlarım arasına alacağım günün heyecanıyla doldu.

"Kesinlikle evet diyecek." Sesimle birlikte koca çam ağaçları daha şiddetli şekilde cama vurdu.

Onu ikna edecek olan bendim. Ve bu evliliğe evet demekten başka bir çıkış yolu olmadığını anladığından emin olacaktım.

Dakikaların ardından izleyeceğimiz yol hakkında birkaç şey konuşmuştuk. O Hun kızını ikna etmem içinse bir haftalığına Petrović malikânesinde misafirim olması konusunda anlaşmıştık.

"Bu akşam tüm mallarınız güvenli şekilde sınırı geçecek. Tek bir Rus bile size silah doğrultamaz." Anlaşmanın ilk şartının karşılandığından emin olacaktım.

"Yarın Maya orada olacak."

Ve böylelikle birkaç konuşmadan sonra gitme vaktim gelmişti. Merdivenlerden inerken önümde adımlayan adamı izliyordum, ta ki gözlerim Hun kızına takılana kadar.

Siyah uzun saçları hâlâ nemliydi. Dakikalardır böyle ıslak saçlarla mı dolaşıyordu? Aklımda dolanan düşünceyle dudaklarımdan kaçan küfre engel olamadım.

Atalarının genlerini aldığını sanan bu aptal kızın ruhunda vahşilik, barbarlık vardı. Bakışlarımı ondan çekip Teta (teyze) Marija'ya, sonraysa yere saçılan boncuklara gezdirdim.

Parmaklarında olan saç tutamlarının kime ait olduğunu bilmek göğsümün anlamsız bir öfkeyle dolmasına sebep oldu. Yine de bunu güçlüce bastırıp tüm dikkatimi ona verdim.

Şimdi gösteri zamanıydı. Duygularımla mantıksız hareketler edecek kadar zayıflıkları olacak biri değildim. Hele ki barbar atalarının izini süren bu Hun kızı asla benim zayıflığım olamazdı.

"Petrović malikânesine sizi beklerim."

Önce Maya'nın babasının elini sıkışmış, daha sonraysa Teta Marija ile vedalaşmıştım. Sıra ona geldiğinde, uzun kirpiklerinin arkasında gizlediği yeşil gözleri beni büyük bir tiksintiyle bulmuştu.

"Ovo je tvoje, Hunska devojko." (Bunlar sana ait, Hun kızı.)

Avucumdaki boncukları ona uzatırken gözleri Sırpça sözlerimle ateş gibi parlamıştı. Üzerime atlamaya hazır olması bile keyfimi yerine getirdi.

O barbar ruhunu evcilleştireceğimden emin olacaktım. Tiksinti dolu bakışları önce avucumdaki boncuklara, sonraysa bana kaydı.

Gülüşündeki o küçümseyen ifadesine rağmen gözlerimi dudaklarından almakta zorlanmıştım.

"Senin dokunduğun hiçbir şey bana ait değil." Sözlerindeki nefret, içindeki ateşin yalnızca küçük bir kıvılcımıydı.

O ateşi avucumda oynatacağım günleri iple çekiyordum. Hızla yanımdan geçip giderken gözlerimi bir saniye bile üzerinden ayırmadım.

"Bu oyun gittikçe eğlenceli olmaya başladı." Fısıltım şiddetli fırtınaya karışırken Turan malikânesini terk etmiştim.

Maya Turan yarın kendi ayaklarıyla bana gelecekti. Ve bu ilk gelişi de olmayacaktı, mihrapta bana doğru geleceği gün de buna dâhildi.

Sergei oğlum, sen bu kıza fena düşüyorsun da haberin bile yok🙂↕️

Yıllardır iki tane boncuğu saklamak ne? (Biz buna takıntı seviyesi diyoruz)

Sizce Maya, Petrović Malikanesine gidecek mii 👀

Oy vermeden mi gidiyorsun??