9. bölüm · DERİN PENÇE
9.Bölüm: İLK RAUND
Gözlerimi açtığımda güneş çoktan doğmuş, odanın içini gri bir aydınlığa teslim etmişti. Alarmın o metalik sesi kulaklarımı tırmalamadan dakikalar önce, her zamanki gibi kendi biyolojik saatimle uyanmıştım. Zihnim, gözlerimi açtığım saniyede bir saatin çarkları gibi tıkır tıkır işlemeye başlamıştı. Yataktan kalkıp yüzüme çarptığım soğuk su bile içimdeki o uğultuyu susturmaya yetmedi.
Hızla üzerime spor kıyafetlerimi geçirip aşağıya, zihnimi susturabildiğim tek sığınağım olan spor odasına indim.
Aşağıda çalışanlar dışında kimse yoktu; diğerleri hâlâ uyuyor olmalıydı. Gece onlar için epey uzun geçmişti. Derin, eşyalarını bahane ederek Ayla'yı kalması için ikna etmiş, geç saatlere kadar o bitmek bilmeyen sesleri odamın duvarlarında yankılanmıştı. En sonunda sabrımın son kırıntılarıyla,
"Ayla, eğer bu saatte evinin yolunu tutmak istemiyorsan kesin sesinizi!" diye gürlediğimde susmuşlardı.
Spor odasına girdiğimde kaldırdığım ağırlıklar uykusuzluğumun verdiği yorgunluğu bir an söküp aldı üstümden ,bir süre sonra hırsımı alamayıp kum torbasıyla bakıştım.
Derin'in hırsla yumrukladığı o torba... Eldivenlerimi bileklerime geçirip yumruklarımı savurmaya başladığımda, dün gece yaşadıklarımız bir film şeridi gibi zihnime süzüldü.
"Belki ikna olmaya niyetin yoktu," demişti bana.
Amacı neydi, neyin peşindeydi hâlâ anlamış değildim. Bu belirsizlik beni daha çok deli ediyor, deli ettikçe de daha çok düşündürüyordu. Ne sanıyordu kendini? Bulunmaz Hint kumaşı falan mı?
Torbaya hırsla sert bir yumruk indirirken kendi kendime mırıldandım:
"O yüzden paşa paşa gidip o şarkıyı dinledin değil mi? Baro, salaksın oğlum sen, salak."
Kendimi neye kaptırmıştım bilmiyorum ama gidişatın benim için pek de iyi olmadığı kesindi.
Doğru, Hint kumaşı değildi belki ama bu, onun kolay bulunmayacağı gerçeğini de değiştirmiyordu.
Yine düşüncelerimin esiri olmuşken, kapının çalmasıyla kendime geldim. "Kimsin?" diye seslendiğimde, Çalışanlardan Füsun Hanım'ın "Kahvaltı hazır, Barlas Bey."sesini duydum
Eldivenleri söküp atarcasına çıkardım ve odama çıktım. Hızlı, buz gibi bir duşun ardından siyah takımlarımdan birini seçip üzerime geçirdim. Saatimi bileğime takıp, imzam olan kokumu da sıktıktan sonra aşağıya indim. Bugün büyük gündü; Derin Aslan'ı sonunda gitmek için can attığı yere, kampa gönderiyordum.
Aşağı indiğimde Derin ve Ayla masada oturmuş fısır fısır konuşuyorlardı. Derin'in yüzündeki o sırıtan ifade, ne kadar heyecanlı olduğunu ele veriyordu.
Bu heyecan benden kurtulmanın sevinci miydi yoksa kampın merakımıydı tahmin edemesem de, her halinden mutlu olduğu belliydi.
Masaya oturup mesafeli bir şekilde "Günaydın" dedim. Ayla ile birlikte o da aynı soğuklukla karşılık verdi.
"Afiyet olsun," diyerek kahvaltıma odaklandığımda. Ayla, gece verdikleri rahatsızlık için mahçup bir şekilde özür dilerken, Derin'in zerre umurunda değildi.
Bir haftadır aynı evin içinde olmanın verdiği o zorunlu yakınlığın bitmek üzere olduğundan o kadar emindi ki, konudan tamamen bağımsız bir şekilde sordu:
"Ee patron, yolculuk ne zaman? Sonunda kurtuluyorsun benden."
"Kurtulmak" kelimesini bilerek, üzerine basa basa kullanmıştı. Beni kışkırtmak, damarıma basmak hoşuna gidiyordu; bunu gözlerindeki o muzip parıltıdan görebiliyordum.
"Aksilik olmazsa öğleden sonra Paşa bırakacak," dedim, sesimdeki buz gibi tınıyı gizleme gereği duymadan.
Kahve fincanımı tabağına bırakırken bakışlarımı ağır ağır ona çevirdim. "Ayrıca kurtulmak isteseydim, tercihim kamp olmazdı; emin ol."
Sözlerim masada keskin bir yankı uyandırmıştı. Ne demek istediğimi anlamak onun için zor olmaması gerekirken, gözlerini gözlerime dikip kurduğum cümleyi zihninin derinliklerinde tartmaya başladı. Aramızdaki bu sessiz ama gergin düelloyu Ayla'nın neşeli kahkahası böldü.
"Baro, 'Kurtulmak istediğim kişileri genellikle toprağın altına gönderiyorum ' demek istiyor derin ",diyerek durumu kendi üslubuyla özetledi.
Haksız sayılmazdı. Bu konuda kimse elime su dökemezdi; canımı sıkmaya yeltenmeleri bile o bileti kesmem için yeterli bir sebepti.
Derin, bu açıklama üzerine hafifçe mırıldandı: "Hee, anladım... Çok şükür ki onlardan değilmişim o zaman."
Sesindeki o alaycı ama temkinli ton, zihnindeki dişlilerin hala çalıştığını fısıldıyordu. Birkaç saniye duraksadıktan sonra, bakışlarını tekrar bana sabitledi.
"Özel değilse..." ,sesini bir parça daha ciddileştirerek. "Öğleden sonra gitmemizin nedenini sorabilirmiyim patron?"
Bu soruyla bile bir dakika daha beklemek istemediğini, sabrının kırıntılarının dahi tükendiğini açıkça belli ediyordu. Bakışlarındaki o hırçın sabırsızlık, bir an önce bu kapıdan dışarı adım atma arzusunun dışa vurumuydu.
'Ben öyle uygun gördüm,' dedim, sesimi mümkün olduğunca net ve otoriter tutmaya çalışarak.
Sözlerim üzerine yüzünde belirgin bir memnuniyetsizlik ifadesi yeşerdi. Kendi hayatı üzerindeki kontrolün artık benim avuçlarımda olduğu gerçeğiyle bir kez daha yüzleşmişti ve bu durumun ruhunda yarattığı o huzursuzluk dalga dalga dışarı taşıyordu.
Ancak beklediğim o sert çıkışı yapmadı.
'Peki, öyle diyorsan,' dercesine teslimiyet kokan bir bakış fırlatıp elini kahve fincanına uzattı.
Bu kadar çabuk geri adım atmasını, itiraz etmeden kabullenmesini beklemiyordum; zira onun her kararıma karşı tırnaklarını çıkarmasına alışmıştım. Yine de bu uysallık, otoritemin sorgulanmasından hoşlanmayan tarafımı memnun etmişti.
Şirkete gitmek üzere masadan kalktığımda Ayla'ya dönüp, Meryem Hanım için özel olarak hazırlattığım hediyeyi Paşa geldiğinde ona teslim etmesini ve kampa ulaştırmasını tembihledim. Meryem Hanım, benim için paha biçilemez bir değerdeydi; yıllarını Pençe'ye adamış, kamptaki insanları kendi evladı gibi sahiplenmişti.
Sert, disiplinli kabuğunun altında, ihtiyaç duyulduğu an ortaya çıkan muazzam bir anne şefkati saklıydı. Ara sıra ona bu tarz sürprizler yapmayı severdim. Özellikle kampa yeni birini gönderdiğimde ulaştırdığım bu hediyeler, bir teşekkürden ziyade; 'Sana yeni bir bela gönderdim, şimdiden geçmiş olsun,' demenin sessiz bir yoluydu.
Bugüne kadar tıkır tıkır işleyen bu rutini bile Derin bozmayı başarmıştı. Çünkü o sadece bir bela değil, başlı başına bir felaketti. Meryem Hanım'ı ne denli yoracağından emin olduğum için bu seferki hediye seçimi zihnimi epey meşgul etmişti.
Evden ayrılıp yola koyulduğumda telefonuma uzanıp Paşa'yı aradım.
Diğerlerinin farklı işleri olduğu için Derin'i kampa bırakma görevi ona kalmıştı. Telefonun ucundan gelen o buz gibi 'Efendim,' sesini duyar duymaz, yine o meşhur triplerinden birine girdiğini anladım.
Dün arabada verdiğim ceza ağır gelmiş olmalıydı ki, kendince bana bu şekilde tavır alıyordu. Ancak bu sefer geri adım atmaya niyetim yoktu; aksine onu deli etmek şu anki ruh halime daha çok uyuyordu.
Ciddi bir tonda, 'Yengen öğleden sonra o bahsettiğin uzak ellere doğru yola çıkacak,' diye başladım söze. 'Bizzat vedalaşmak istersin diye bu görevi sana verdim. Sorunsuz halledeceğinden şüphem yok.'
Sesimdeki o bariz dalga geçer hava, neden aradığımı tokat gibi yüzüne vuruyordu. Onu kendi silahıyla vurmuştum; normalde insanları iğnelemekten zevk alan taraf o olurdu ama bu sefer bu zevk bana aitti.
Hattın diğer ucundan derin, bıkkın bir of sesi yükseldi.
'Zaten belamı verdin, bir de benimle dalga mı geçiyorsun?' diye sordu, sesi hala mesafeliydi.
İçimden 'Evet, tam olarak bunu yapıyorum ve bu inanılmaz hoşuma gidiyor,' diye geçirsem de dışıma vurmadım.
'Tamam, uzatma. Öğleden sonra beni duydun, sorun istemiyorum,' diyerek telefonu kapattım.
Bugün işler her zamankinden daha yoğundu ve Alacahanlar teklifleri konusunda hala sinir bozucu bir ısrar içindeydiler.
Yol boyunca bunları tartarken, sessizliğin verdiği kasveti dağıtmak için elim radyoya gitti. Kanallar arasında gezinirken aniden tanıdık bir melodi hoparlörü doldurdu.
Yine o şarkı... Derin'in saçlarını savurarak dans ettiği, zihnime mühürlenen o notalar. Normalde arabesk dışında pek bir şeyi kulağıma yaklaştırmazdım ama bu ritim, istemsizce güzel geliyordu. Yeni jenerasyonun müziği buydu herhalde.
Kendimi bir an için çok yaşlı hissetsem de Derin'in 25 yaşında olduğu gerçeği düştü aklıma. Aramızda sadece üç yaş vardı; yani mesele jenerasyon değil, benim dünyamda bu tarz renklere yer olmamasıydı.
Derin ise o eksik kalan her ne varsa, fütursuzca hayatıma dahil ediyordu. Normalde saniyesinde geçeceğim bir şarkı, onun yüzünden beynimin kuytu bir köşesine yerleşmiş, üstelik hiç ummadığım bir anda karşıma çıkmıştı."
Şirkete ulaştığımda her zamanki gibi karargah katına çıktım. Aras yine oradaydı; günlük raporu verdikten sonra vakit kaybetmeden odama geçtim. Hemen paşa ve Kuzey'i arayıp gelmelerini söyledim.
Sinirliydim, hem de fazlasıyla. Yer altı dünyasında iki çetenin birbirine girmesi olağandı ancak bu seferki durum tam bir absürtlükler silsilesiydi. İki çetenin elebaşları kuzendi, babalarından kalan hisseler ortaktı ve evleri bile yan yanaydı. Kedi köpek gibi birbirlerini yiyip akşamına kebap partisi yapan bu iki kuzen, Vaho ve Hamit, bu sefer oyunun dozunu kaçırmıştı.
Vahap(Vaho) Firik
(27 yaşında)
Hamit Firik
(27 yaşında)
Vaho, sadece hatrı sayılır bir arkadaşım değil, aynı zamanda yer altındaki elçimdi; sözümü taşıyan adamdı.
Yıllardır süren bu kedi fare oyunlarını ciddiye almıyordum ama Hamit bu kez Vaho'nun hayattaki en değerli varlığını, Sultan'ı kaçırmıştı. Vaho yurt dışındaydı ve Aras üzerinden bana haber göndermişti. Sultan'ı bana emanet ettiği için kırgındı ve bir an önce bulunmasını istiyordu. Hatta işi, Sultan'ı bulmazsam elçiliği bırakırım diye tehdit savurmaya kadar vardırmıştı.
Dakikalar sonra
Paşa ve Kuzey odama girdiklerinde durumu anlatıp beklemeden emri verdim: "Sultan'ı bulun!"
Paşa, sanki her şey normalmiş gibi, "Abi peki yenge ne olacak?" diye sordu.
Bir an duraksadım, ne yengesinden bahsettiğini anlamamıştım ancak jeton saniyeler sonra düştü. Utanmadan hala Derin için o kelimeyi kullanıyordu.
"Bir daha o kelimeyi kullanırsan seni onunla aynı odaya kilitlerim Paşa!" diye gürledim. "Nedenini öğrenirse bu sefer sadece dudağını değil, beynini patlatır; o yapmazsa ben yaparım!"
Bunu yapacağımı adı gibi biliyordu. Kimin ne düşündüğü zerre umurumda olmazdı.
Paşa hemen ellerini kaldırıp savunmaya geçti: "Tamam abi tamam, valla bak ağız alışkanlığı olmuş..."
Bu ikinci potu, bardağı taşıran son damla oldu. Yanında kıkır kıkır gülen Kuzey'i de hedef alarak, "Çabuk dışarı! Yoksa elimde kalacaksınız!" diye avazım çıktığı kadar bağırdım. Ne ara bu kadar samimi olmuş, ne ara yakıştırıp bir de üstüne ağız alışkanlığı yapmıştı Köpek .
Kuzey hızla odadan çıkarken, Paşa da canını kurtarmak için onu takip etti.
Kendi kendime "Yengeymiş..." diye söylenirken kapı tekrar aralandı. Paşa, sanki az önce beni sinir krizine sokan o değilmiş gibi sadece kafasını uzattı: "Abi, kampa gitmiyorum değil mi?"
Masadaki ajandayı elime aldığım gibi kafasına fırlattım. "Lan siktir git, bulun şu Sultan'ı!" Kapıyı hızla kapatıp kaçtı, ıskalamıştım. Ama şimdi bunu düşünecek halim yoktu; Vaho'nun dırdırından kurtulmak için Sultan'ın akıbeti netleşmeliydi. İnşallah Hamit onu akşam yemeği yapmadan bulurlardı diye düşünürken.
Bir de Derin meselesi vardı. İş yine bana kalmış gibi görünüyordu. Kampa öyle her elini kolunu sallayanın girmesi yasaktı. Bazı adamlarımın bile yerini bilmediği, düşmanlarımın ise varlığından haberdar olmadığı o yer, benim imparatorluğumun can damarıydı. Gölge neferlerimin, sadık savaşçılarımın yetiştiği o kaleyi riske atmaya niyetim yoktu.
Odamın geniş penceresinden dışarıdaki gri şehre bakarken, parmaklarımın arasındaki kalemi ritmik bir şekilde masaya vuruyordum.
Vaho'nun tehdidi zihnimde yankılanıp duruyordu: "Eğer Sultan'ı bulmazsan elçiliği bırakırım." Sözünün eri bir adamdı, bunu yapacağını biliyordum ve bu hamle yer altındaki tüm hassas dengeleri yerle bir edebilirdi.
Haklı bir öfkesi vardı; en değerlisini bana emanet etmişti ve ben, onca gücüme rağmen onu koruyamamıştım. Gözlerim masanın üzerindeki dijital saate takıldı: 12:30. Zaman, sanki aleyhime işleyen bir kum saati gibi hızla akıp gitmişti. Ceketimi ve telefonumu sert bir hamleyle alıp odadan çıktım.
Önümde halledilmesi gereken bir Derin Aslan meselesi vardı ve anlaşılan o ki, bana kamp yolları görünmüştü. Aslında bu mecburiyet, Meryem Hanım'ı uzun zamandır görmediğim için içten içe iyi bir fırsattı; onun o sert ama güven veren varlığını özlemiştim. Arabayı evin yoluna doğru sürerken geciktiğimin farkındaydım. Derin'in sabahki o tekinsiz uysallığının devam etmesini umuyordum; zira şu an zihnim Vaho ve Sultan ile bu kadar meşgulken onun bitmek bilmeyen dırdırını çekecek tahammülüm kalmamıştı. "Öyle uygun gördüm," diyerek kestirip atmıştım ama hiçbir şey planladığım gibi uygun gitmiyordu.
Bu durumu bana karşı bir koz olarak kullanmaması için hiçbir sebep yoktu; tabii eğer sabahki o uysal kızın altında bambaşka bir fırtına yatmıyorsa.
Onu Pençe'ye dahil etmek için verdiğim onca uğraş yetmiyormuş gibi, şimdi birde kendi ellerimle imparatorluğumun kalbine, en gizli bölgeme götürüyordum. Depoda onu ilk gördüğüm an; o hırçın tavrı, pervasızca kafa tutuşu, onun sıradan bir hayata değil, Pençe'nin karanlık ve disiplinli dünyasına ait olduğunu bana kanıtlamıştı. Beni bu kararımdan pişman etme ihtimalini düşünmek bile istemiyordum. Direksiyonu sıkıca kavrayıp gazı köklerken, içimde bir yerlerde bu "felaketin" Pençe'nin sınırları içerisinde nasıl bir yankı uyandıracağını merakla bekliyordum.
Derin'den:
Kulağımdaki kulaklıklardan süzülen NF'in "Remember This"şarkısı, zihnimin labirentlerinde yankılanırken bahçedeki çardağa uzanmış, gökyüzündeki gri bulutları seyrediyordum. Patronum, yani Barlas Karadağ'ın "uygun gördüğü" o saatin bir an önce gelmesini ve Paşa'nın beni kampa götürmesini bekliyordum. Bavulum ve ben çoktan hazırdık; ruhum ise bilmediğim bir savaşa doğru yola çıkmak için pusudaydı. Ayla kahvaltıdan hemen sonra evden çıkmıştı; koca malikanede ben, kendi düşüncelerim ve çalışanlar dışında kimse yoktu.
Çocukluğumdan kalan o köklü alışkanlığa sığınıp, yalnızlığımı melodilerle bozmaya karar vermiştim. Mutluluğumu, öfkemi ya da şu an olduğu gibi belirsizliğimi hep şarkılarla beslerdim. Çünkü notalar yargılamaz, melodiler soru sormazdı; kulağımdaki seslere sadece ben yön verebilirdim. Bu yöntem, şu an kendimle verdiğim savaşı basit bir kabullenişe bırakmak için en büyük sığınağımdı.
Normalde Barlas'ın o otoriter "Öyle uygun gördüm" çıkışını saniyeler içinde irdeleyecek olan hırçın Derin, şimdilik sessizliğe bürünmüştü. Amacım belliydi: Bana verdiği o sözü tutması için, bir süreliğine de olsa onun kurallarıyla oynamak zorundaydım. Bu boyun eğme hissi ruhumu tırmalasa da intikamım için bu stratejik geri çekilme mecburiyetti.
Gözüm telefondaki saate kaydı; yelkovan 1'in üzerine binmişti ama hala ne gelen vardı ne giden. Sabrımın son kırıntıları da tükenmeye başlarken, içimdeki o huzursuz ses "Umarım bir aksilik çıkmaz," diye fısıldadı.
Kulaklıklarımı boynuma indirip içeriye, mutfağa doğru yöneldim. Füsun Hanım'ın yanına giderken, bu eve adım attığımdan beri ilk defa ondan bir şey isteyecek olmanın tuhaf gerginliğini yaşıyordum. Beklerken uyuklamamak ve dik durabilmek için tek çarem sert bir filtre kahveydi; ancak bu şekilde kendimi toparlayabilirdim. Bir an için Barlas'ı aramayı düşünsem de onun o buz gibi, mesafeli sesini duyma fikri beni anında vazgeçirdi. Onun soğukluğuyla enerjimi tüketeceğime, teselliyi kahve çekirdeklerinde aramak daha mantıklıydı.
Füsun Hanım, beni görür görmez o sıcak kanlı sesiyle, "Siz geçip oturun efendim, ben hemen hazırlayıp getiririm," dedi.
Ama reddettim. Alt tarafı bir kahveydi, elime mi yapışacaktı? Onu kendi işinden alıkoymak istemiyordum; zaten yanında bir çalışanla birlikte mutfak dolaplarını boşaltmış, derin bir temizlik seferberliğine girişmişlerdi. Israrlarım sonuç vermiş, kahvemi kendi ellerimle hazırlayıp salona geçmiştim.
Fincanın dibini görmeme rağmen Paşa hala ortalıkta yoktu. "Kesin bir şey oldu," diye mırıldandım kendi kendime.
Çünkü Barlas Karadağ, işini baştan sağma yapacak ya da sözünü havada bırakacak bir adama benzemiyordu; hele ki benim dilime düşüp o bitmek bilmeyen iğnelemelerime maruz kalmak isteyeceğini hiç sanmıyordum. Can sıkıntısı bir sarmaşık gibi ruhumu sararken, telefonumdaki şeker oyununun canlarını bile tüketmiştim.
Yine tek çarem müzikti. Kulaklıklarımı sertçe takıp bu sefer Zico ve Mino'dan Okey Dokey'i açtım.
Şarkının ritmi, enerjimi yerden toplayacak kadar eğlenceli, beni kampa hazırlayacak kadar da atarlıydı. Melodi yükseldikçe kendimi şarkının akışına bıraktım; salonun ortasında dört dönüyor, kendi kendime komik dans figürleri sergileyerek bu ağır havayı dağıtmaya çalışıyordum.
Bir ara Füsun Hanım'ın kapı aralığından beni gizlice kontrol ettiğini fark ettim. Muhtemelen aklımı kaçırdığımı düşünüyordu ama umurumda bile değildi. Ne yapabilirdim? Ben de böyleydim işte; fırtınanın ortasında bile kendi dansını yaratanlardan.Müziğin ritmine kendimi öylesine kaptırmıştım ki, salonun ortasında deli danalar gibi kendi eksenimde dönüyor, şarkı sözlerini avazım çıktığı kadar bağırarak söylüyordum.
Kendi sesimin tınısındaki perdesizliği fark edecek durumda bile değildim; zira o an tek amacım, NF'den aldığım o melankolik bayrağı Zico'nun enerjik ritmiyle takas etmekti. Enerjim tavan yapmış, ruhumdaki o stratejik kabullenişin yarattığı kasvet dağılmıştı.
"Allah Zico'dan razı olsun!" diye mırıldanıp hayranlığımı kendi içimde taçlandırırken, dansımın bir parçası olan ani bir dönüşle geriye doğru savruldum.
İşte tam o anda, dünyanın bütün ekseni durdu.
Kapının eşiğinde, kollarını göğsünde kavuşturmuş, "Ne yapıyor bu deli?" der gibi bir ifadeyle beni izleyen Barlas Karadağ ile göz göze geldim.
Utanç, bir alev topu gibi boynumdan yukarı tırmanıp yanaklarımda patladı. Keşke biraz daha estetik, biraz daha iyi bir performans sergileseydim diye geçirdim içimden; ama dedim ya ben resmen dört nala koşan, rotasını şaşırmış bir küheylan gibiydim. Rezilliğimin zirvesinde, nefes nefese yerimde çakılıp kaldım.
O beni izliyordu, ben de onu. Aramızdaki o ağır sessizliği kim bozacaktı? Normalde dans yeteneğim olduğuna inanırdım ama az önceki sergilediğim şeyin sanatla uzaktan yakından ilgisi yoktu.
Baktım ki onun konuşacağı, hatta şaşkınlıktan dilini yuttuğu o buzdan ifadesini bozacağı yok; "Geldin mi?" diyerek söze girdim. Az önceki halime tezat, fazla soğukkanlı durmaya çalışıyordum. Belki de benden korkmuştu, kim bilir?
Barlas beni tepeden tırnağa süzerken, zihninde ne fırtınalar koptuğunu anlayamıyordum. "Ben olsam eşlik ederdim," diye düşündüm bir an ama; sonra hemen iç sesimi susturdum. "Derin, saçmalama; adam mafya!"
Etrafa bakınıp üzerimdeki o görünmez toz bulutunu dağıtmaya çalışarak, "Paşa yok mu? Gitmiyor muyuz?" diye sordum, sessizliği bir kez daha zorlayarak.
"Paşa yok, plan değişti. Hazırsan -ki öyle görünüyor- dışarıda bekliyorum," dedi sonunda. Sesi her zamanki gibi otoriterdi ama bu sefer altında ezici bir sinir katmanı vardı.
Paşa neden yoktu? Neden bu kadar öfkeliydi? Ve en önemlisi; beni bizzat o mu götürecekti? Kafamdaki deli sorular, az önceki rezil halimle birleşince ortaya çıkan izdihamdan kurtulmak için kenara koyduğum bavulumu kapıp kendimi dışarı attım.
Barlas çoktan direksiyona geçmiş, burnundan soluyarak motoru çalıştırmıştı. Bavulum, bahçe kapısındaki koruma tarafından adeta bir çöp poşeti gibi bagaja fırlatılırken, çekinerek arabanın yanına eğildim.
"Bir sorun mu var? Paşa niye gelmedi?" diye sordum, merakımı biraz gizlemeye çalışarak.
"Öyle gerekti. Hadi, bin şu arabaya!" diye kükredi. Sesindeki o yırtıcı ton, itiraz etme şansımı tamamen yok etmişti. Usulca arka koltuğa yerleştim. Kesinlikle bir şeyler olmuştu ve bu sinirin benim dansımla bir ilgisi olamayacak kadar büyüktü.
Malikanenin bahçesinden çıkarken tekerleklerin asfaltı dövüşü bile öfkesini yansıtıyordu. Yol uzadıkça etrafımızdaki binalar yerini tenha ormanlık karanlık alanlara bıraktı. İçerideki hava o kadar basıktı ki, dayanamayıp "Çok var mı?" diye sordum.
"Yarım saat," dedi sadece. Buz gibiydi.
Tam o sırada telefonu çaldı. Sanki hayat memat meselesi bir haber bekliyormuş gibi hızla açtı. "Efendim Aras?" dediğinde kulaklarımı kabarttım.
"Habip ile iletişime geçtiniz mi?
Nasıl gizlice girmiş oğlum eve?
Ajan mı bu?" diye ekleyince merakım doruk noktasına ulaştı.
Kim, kimin evine girmişti? Baro'yu bu kadar deli eden o "ajan" kimdi? kafamda sorular birikiyordu.
"Tamam, bir gelişme olursa haber ver," diyerek telefonu kapattı ama hırsı geçmemişti.
Hemen ardından telefonu bırakmaya fırsat bulamadan tekrar çaldı.
"Efendim Meryem Hanım?"
Ayla'nın "FBI ajanı " dediği kamp yöneticisiydi bu.
Barlas, canından bezmiş bir halde telefona söylenmeye başladı: "Ya sorma yine bir sultan vakası, bu gizlice evine girmiş, Habip de sinirlenmiş kaçırmış işte.
Vaho da bana tripleniyor, 'Kızıma sahip çıkmadın' diye her yerde arıyorlar. Yoldayım, gelince detaylıca konuşuruz."
Beynim yanmıştı.
Vaho kimdi? Kızı neden başkalarının evine gizlice giriyordu? Habip neden kızı kaçırmıştı? Kafamda bin bir senaryo dönerken bir süre sonra telefon üçüncü kez acı bir şekilde tekrar çaldı; neler oluyordu, mahalle karıları gibi her telefonda biraz daha ipucu topluyordum ama yetmiyordu.
Barlas, "Bulduğunuzu söyleyin Kuzey!" diye açtı telefonu. Sesi artık bıkkınlığın zirvesindeydi.
Karşı taraftan olumsuz bir cevap gelmiş olmalı ki, avazı çıktığı kadar bağırdı: "O Sultan'ı bulmadan sakın dönmeyin!
Ne?
Sıçmış mı?
Kim sıçmış, Sultan mı?"
Duyduklarım karşısında hayretler içinde kaldım. Bu Sultan denilen kız, milletin evine gizlice girmesi yetmiyormuş gibi bir de oraya mı sıçmıştı? Vaho denen adam bir de buna rağmen mi trip atıyordu?
Barlas hınçla devam etti: "Tamam, gönderin birkaç temizlik ekibi, evi baştan sona silsinler. Bak o Vaho'ya söyle; akşamına yine o kuzeniyle kebap partisine oturursa bu sefer ben kaçırırım o Sultan'ı!"
Telefonu kapatıp direksiyona sert bir yumruk attı. Artık dayanacak gücüm kalmamıştı. Sorular ağzımdan dökülmek üzereyken, Barlas kendi kendine mırıldandı: "Bir tavuğu bulamadınız anasını satayım!"
"Tavuk mu?" diye bağırdım arkadan şaşkınlıkla.
"Sultan bir tavuk muydu?"
Arabanın içindeki o ağır, sessiz hava bir anda yerini benim kontrolsüz kahkahalarıma bıraktı. Ama öyle böyle bir gülmek değil; koltuğa tutunmasam yere kapaklanacak kadar şiddetli bir krizden bahsediyorum. Bu kadar hengame, sabahtan beri o buz gibi bakışlar, o gürlemeler...
Hepsi bir tavuk için miydi?
Üstelik adı da Sultan!
"Sultan mı?" dedim, kahkahalarımın arasından nefes almaya çalışarak.
"Sultan isminde tavuk mu olur ? Çilli koysaymış bari, ya da ne bileyim, Kanat falan!"
Barlas Karadağ'ı, yer altının o meşhur Pençe'sini sabahtan beri bu kadar sinirlendiren, ocağına incir ağacı diken şeyin bir kümes hayvanı olduğunu düşündükçe gözlerimden yaşlar süzülüyordu.
"Tavuk... Cidden tavuk mu? Şaka yapıyorsun değil mi?" dedim, hıçkırık gibi çıkan bir sesle.
Barlas'ın dikiz aynasındaki bakışları önce bir "sabır" çekti, sonra o aşılmaz dağının arkasında bir yerlerde, dudak kenarının tehlikeli bir şekilde seğirdiğini gördüm. Kahkaha atmamak için kendini öyle bir sıkıyordu ki, direksiyonu tutan parmak boğumları bembeyaz olmuştu.
"Gülme," dedi titreyen sesini otoriter tutmaya çalışarak. Ama o "gülme" dedikçe benim içimdeki bütün barajlar yıkılıyordu.
"Bir de eve mi sıçmış?" dedim, karnımı tutarak iki büklüm olmuşken.
"Koskoca Karadağ'lar seferber olmuş... Sebep?
Sultan eve sıçtı! Allah'ım şaka gibi!"
Barlas'ın "Derin kes sesini!" uyarısı bile bu sefer işlemiyordu. "Elimde değil!" diye bağırdım, sesim artık gülmekten kısılmaya başlamıştı. Koca koca adamların, ellerinde silahlarla bir tavuğun peşinden
"Sultan gel pisi pisi" -pardon, o kediydi- "gel bili bili" diye koştuğunu hayal ettikçe arabanın tavanını yumruklayasım geliyordu.
Barlas artık bu rezilliğe daha fazla dayanamayacağını anlayınca arabayı aniden, lastikleri çığlık attırarak kenara çekti. Hızla kapıyı açıp dışarı çıktı ama inerken omuzlarının sarsıldığını, resmen gülmemek için kaçtığını gördüm. Kapıyı kapatırken dudaklarında o meşhur "imparator" imajını yerle bir eden bir sırıtış vardı.
"Sen de gülüyorsun!" diye bağırdım arabanın açık camından dışarı. "Barlas Karadağ da gülüyor! Bir tavuk seni dize getirdi!"
Karnıma saplanan o keskin sancıyla koltuğa yığıldım. Gözlerimi silerken başımın ağrıdığını fark ettim; kendimi kasmaktan her yerim sızlıyordu.
"Kendine gel Derin, gülmekten ölüceksin ," diye fısıldadım hala kıkırdarken . Saçımı başımı düzeltip etrafa baktığımda, kendimizi o ıssız, karanlık ve "gerçekten korkutucu" ormanın ortasında bulduğumuzu fark ettim.
Saat 3 olmuştu.
Barlas, arabanın önünde sigarasını tüttürürken dumanı öyle bir hırsla üflüyordu ki, sanki o dumanla birlikte Sultan'ı da içinden atıyordu.
Az önceki tavuk fiyaskosundan sonra ona bir daha nasıl "Patron" diyebilirdim bilmiyorum. Bütün o "stratejik kabulleniş" planlarım, "Pençe'ye sızma" hayallerim bir tavuğun sıçışıyla dağılmıştı.
Sigarasını bitirip tekrar arabaya doğru yürüdüğünde, kahkaha perilerim yine omzumda bitiverdi.
O her yaklaştığında "Gıdak!" diye bağırasım geliyordu. Barlas kapıyı açıp binerken ciddi durmaya çalıştı.
"Kendine geldiysen gidelim mi?" dedi, sesi hala biraz pürüzlüydü.
"Böyle söylersen daha çok gülerim," dedim, yanağımın içini ısırarak. "Beni Sultan'la tanıştırır mısın?"
"Tamam, güldün, eğlendin, bitti. Yeter," dedi kestirip atmak istercesine. Ama gözlerindeki o 'ben ne yaşadım az önce' ifadesi her şeyi ele veriyordu.
"Tamam, tamam, sustum," dedim, yine de kıkırdayarak. Bakışlarımı ormanın derinliklerine çevirdim. "Şaka bir yana, çok var mı kampa? Yoksa Sultan bizi yolda mı karşılayacak?"
"Geldik sayılır," dedi Barlas, sesindeki bıkkınlık artık elle tutulur bir hal almıştı. Kendimi tutamayıp son darbeyi vurdum: "Ayrıca ben Hamit'in yerinde olsaydım, Sultan'ı akşama mangal yapar, afiyetle yerdim!" Sözlerimle birlikte yeni bir kahkaha dalgası dudaklarımdan dökülürken, bunun rakibi delirtmek için ne kadar stratejik -ve lezzetli- bir hamle olacağını düşünüyordum.
Barlas, direksiyonu sıkıca kavrayıp bakışlarını yola sabitleyerek, "Vaho da seni çiğ çiğ yerdi o zaman," dedi. Sesindeki o buz gibi ciddiyet, Vaho denen adamın bir tavuk uğruna neler yapabileceğini kanıtlar nitelikteydi. Kedi köpek kavgasını anlardım da, koca adamların bir tavuk üzerinden birbirine girmesi bu dünyanın sandığımdan çok daha "değişik" olduğunu bir kez daha yüzüme vurmuştu.
Tam Vaho'nun kim olduğunu, bu "Sultan" aşkının nereden geldiğini soracaktım ki, gördüğüm manzara karşısında kelimeler boğazımda düğümlendi, gözlerim fal taşı gibi açıldı.
Ormanın o karanlık ve sık ağaçlarının arasından, masallardaki şatolardan çok daha modern, devasa ve beyaz bir yapı yükseliyordu. Bu sadece bir bina değil, adeta bir güç gösterisiydi. Siyah korkuluklu, heybetli kapı, Barlas'ın arabasını tanımışçasına ağır ağır ve gıcırtısız bir şekilde iki yana açıldı. İçeriye girdiğimizde gördüğüm bahçe, zihnimdeki "kamp" algısını yerle bir etti.
Bahçede, yaşları birbirine yakın, okul öğrencilerini andıran en az elli kişi vardı. Sanki bir üniversite kampüsünde derse ara verilmiş ve herkes dışarı dökülmüş gibi bir hava hakimdi. Ancak burası sıradan bir okul değildi. Bahçenin bir köşesinde son teknolojiyle donatıldığı belli olan devasa idman bölümü, diğer köşesinde ise modern oturma alanları uzanıyordu.
"Çok güzel..." diye mırıldandım istemsizce. Gerçekten büyüleyiciydi. Ormanın bu kadar derinliklerinde, dünyadan tamamen izole bu yer, insana kendini önemli, seçilmiş hissettiriyordu. Burası, herkesin elini kolunu sallayarak girebileceği bir yer değil de, ağır eğitimlerin, disiplinin ve sırların harmanlandığı bir krallık gibiydi. Tek fark, burada kitapların değil, çelik gibi iradelerin ve ağır antrenmanların yol gösteriyor olmasıydı.
Araba tam merkezde durduğunda, bahçedeki neredeyse tüm gözler üzerimize dikildi. Bakışlarındaki o yoğun merakı hissedebiliyordum; ya "yeni gelen" kişi kim diye tartıyorlardı ya da Barlas Karadağ'ın bizzat eşlik edeceği kadar gizemli olan o şanslı(!) kişiyi çözmeye çalışıyorlardı.
Tam o sırada, binanın girişinden bize doğru yürüyen bir kadın gördüm. Üzerinde krem rengi, diz kapaklarına kadar uzanan asil bir kalem elbise vardı. Güneşin altında parlayan koyu kahverengi saçları, hafif rüzgarla birlikte efil efil uçuşurken, keskin mavi gözlerinin tek odağı bizdik.
Meryem Hanım
(43 yaşında)
Bu kadın, Meryem Hanım'dan başkası olamazdı. Arkasında, muhtemelen asistanları olan bir kadın ve bir erkek ona eşlik ediyordu. Ancak Meryem Hanım'ın o kadar yüksek ve sarsılmaz bir özgüveni vardı ki, arkasındakiler sadece birer gölgeden ibaret kalıyordu.
Aras'ın neden onun yaşını söylemediğini şimdi daha iyi anlıyordum. Yıllarca FBI'da çalışmış, Pençe'nin temelini atmış birine göre inanılmaz gencecik ve fit duruyordu. Ona herkes "Anne" diyordu ama karşımda duran kadın, zamanın dokunmaya cesaret edemediği bir zarafet abidesiydi.
Ona öylesine dalmıştım ki, Barlas'ın "İnmeyecek misin?" sorusuyla irkildim.
"İniyorum, iniyorum..." dedim, üzerimdeki şaşkınlığı hızla silkeleyerek. Bu kadını kesinlikle yakından tanımam gerekiyordu. İçimden bir ses, bu otoriter zarafetle çok iyi anlaşacağımızı, hatta belki de bu kampın sadece bir eğitim alanı değil, benim asıl dönüşüm yerim olacağını fısıldıyordu.
Arabanın iç dikiz aynasında kendime son bir çeki düzen verip saçımı başımı düzeltirken, Barlas'ın hemen yanımda duran varlığını hissetmemek imkansızdı. Eğildiğim için aramızdaki mesafe iyice kısalmıştı. Beni izlediğini fark edince aynadan ona kısa bir bakış fırlattım.
" Ne var ,İlk izlenim önemlidir," dedim, üzerimdeki o tuhaf gerginliği saklamaya çalışarak.
Barlas kafasını diğer tarafa çevirdi, sesi her zamanki gibi donuktu. "İnan bana, burada kimsenin umurunda olmaz."
Ayla'nın çok beğendiğim için bana verdiği nude tonlarındaki ruju çantamdan çıkarıp sürerken.
"Sen öyle san," diye mırıldandım. "Depoda beni ilk gördüğünde 'Sen farklısın' demiştin dedim kendimden emin bir şekilde demek ki birilerinin umurundaymış.
Bu sözüm üzerine Barlas tekrar bana döndü. O kadar yakındık ki, üzerindeki ferah parfüm kokusu bir an için dikkatimi dağıttı.Ruju dudaklarıma sürerken hareketlerim yavaşlamıştı.Çekinerek başımı çevirmeden göz ucuyla baktığımda. Bakışları üzerimde oyalandı ama ifadesinden ne düşündüğünü anlamak imkansızdı.Allah'tan arabanın camları siyahtı da görünmüyordum dışardan yani öyle umuyordum.
"Bizi bekliyorlar," dedi, gözlerini dışarıdaki kalabalığa çevirerek. Sesi az önceki gibi yüksek değildi ama hala o emir kipi yerli yerindeydi.
Havayı dağıtmak için geri çekilip, "tamam tamam Nasıl oldum, nasıl görünüyorum?" diye sordum. Sonuçta kampa ilk girişimdi ve düzgün görünmek istiyordum. Soracak başka kimse olmadığı için talif Barlas'ın başına konmuştu.
Dikiz aynasından gözlerimin içine baktı, sanki bir an bir şey söyleyecek gibi oldu ama sonra kapının koluna asıldı. "İn hemen şu arabadan!" diyerek sertçe dışarı çıktı.
Yine neye sinirlendiğini anlamamıştım. Alt tarafı bir soru sormuştum, cevap vermek bu kadar zor olmamalıydı.Ne olurdu sanki güzel deseydi.
Kendi kapımı açıp dışarı çıktığımda, bahçedeki tüm gözlerin üzerimizde toplandığını gördüm. Siyah büstiyerim ve bol paça siyah kot pantolonumla kendimden emin bir duruş sergilemeye çalışarak yürümeye başladım. Kalabalığın arasından bana bakan Şura ve Jasmin'e küçük bir işaret yaptıktan sonra Barlas'ın yanındaki yerimi aldım.
Barlas, Meryem Hanım'a doğru yürüyüp elini sıkarken ben de hemen yanında durdum. Karşımdaki kadın, Ayla'nın anlattığından çok daha etkileyiciydi. Yıllara meydan okuyan o fit duruşu ve özgüveniyle tam bir otorite abidesi gibi duruyordu.
Barlas, Meryem Hanım'a dönüp beni işaret ettiğinde, kampın o ağır ve disiplinli havası üzerime çökmeye başlamıştı. Sultan tavuk mevzusunun yarattığı o komik hava çoktan dağılmış, yerini Pençe'nin o ciddi gerçekliğine bırakmıştı.
"Derin Aslan, yeni kobayın," dedi Barlas, sesi ortamdaki havadan bile daha soğuktu.
Kobay mı?Buda ne demekti şimdi. Bu hitap şekli hiç hoşuma gitmemişti. Kampa gelen herkese mi böyle sesleniyorlardı, yoksa bu bana özel bir "hoş geldin" hediyesi miydi? Yine de ilk izlenim kuralımı bozmadım ve nezaketimi koruyarak elimi uzattım.
"Tanıştığımıza çok memnun oldum. Hakkınızda çok şey duydum," dedim.
Sesimdeki samimiyet gerçekti ama kadının gözlerindeki o delici bakış, duyduklarımdan çok daha fazlasıyla karşılaşacağımı fısıldıyordu. Meryem Hanım, havada asılı kalan elime bir süre bakıp gülümsedi. Bu, dostça bir gülümseme değildi; içinde onlarca gizli anlam barındıran, tekinsiz bir kıvrılmaydı.
Elimi sıkarken, "Umarım bende memnun olurum," dedi ve elini yavaşça çekti. "Benim de kulağıma seninle ilgili bazı fısıltılar çalındı."
Kaşlarım istemsizce havalandı.Kim ne anlatmıştı ki benim hakkımda? Namım buraya kadar varmışmıydı?
Merak edip yoklamak istercesine"Umarım o fısıltılar doğruları yansıtmıştır," dedim, Barlas'a kaçamak bir bakış atarak.
Meryem Hanım,gülümsemesini donuk bir surata bırakarak sanki Barlas'tan sessiz bir onay bekliyormuş gibi ona baktıktan sonra tekrar bana döndü.
Sanırım bende şimdi Sultan gibi biraz sıçmıştım keşke sormasaydım diye düşünürken."Bilemiyorum... İstersen bize hemen gösterebilirsin."dedi.
Neyi göstermemi istiyordu biraz ipucu verse halledecektim de anlamadım merakla.
"Ne göstermemi istiyorsunuz?" diye sordum, . Soruma cevap vermek yerine, gözlerimin içine bakarak bahçeye doğru gürledi: "Laraaa! Hazırlan ve piste çık!"
Pist mi? Daha yeni gelmiştim! Bir çay, bir su ikram etselerdi önce.Üstelik çok açtım.
Neler olduğunu sormaya yeltenirken, kalabalığın arasından Şura ve Jasmin'in bana bakıp güldüklerini ve "sus" işareti yaptıklarını gördüm. Nesi komikti ki bunun? Barlas haklı çıkmıştı galiba; Meryem Hanım'a nezaket ve ilk izlenim kuralları sökmüyordu.
Meryem Hanım ve Barlas dövüş pistine doğru ilerlerken, ben de mecburen Barlas'ın hemen yanında yürümeye başladım. "Çok konuşuyorsun," dedi bana, sadece benim duyabileceğim bir sesle.
Yoo, gayet normal konuşuyorum aslında ama o, cevabımı beklemeden ilerlemeye devam etti. Abartıyordu. Alt tarafı samimi olmaya çalışıyordum.
Yüksek platformlu pistin ortasına, siyah örgülü saçları ve esmer teniyle oldukça havalı duran, iri yapılı bir kız çıktı. Lara bu olmalıydı. Etraftaki herkes pistin çevresinde bir daire oluşturmuş, pür dikkat bizi izliyordu. Bazı kızların bakışları Barlas'ın üzerindeydi ve ona olan hayranlıkları gözlerinden okunuyordu. Etrafı analiz etmeye çalışırken Meryem Hanım'ın sesiyle irkildim.
"Hadi!" dedi, pisti işaret ederek.
"Ben mi?"
"Daha ilk günden mi?" dedim ama bekliyordum o soruyu hiç sormayacaktım sanane kim ne dediyse dedi işte.
Barlas'a baktığımda, gözlerindeki o parıltıdan bu durumdan oldukça zevk aldığını görebiliyordum.
"Keşke önce bir şeyler ikram etseydiniz, çok acıkmıştım, "diye mırıldanarak pistin merdivenlerini çıktım.
Lara karşımda dimdik duruyordu. Ayakkabılarımı çıkarıp kenara bıraktım; hem zarar görsün istemiyordum hem de daha rahat hareket ederdim.
Gülümseyerek elimi uzattım. "Ben Derin, sen de Lara olmalısın," dedim. Dövüş öncesi selam vermek benim için bir erdemdi.
Ancak Lara'nın selam vermek gibi bir niyeti olmadığını. Elini bileğimde hissettiğim an, anladım ama artık çok geçti. Bileğimi kavradığı gibi beni sırtının üzerinden bok çuvalı gibi savurdu. Sırtımın pistin zeminine çarpmasıyla ,çıkan o tok sesle birlikte acıyla inledim. Çok sert düşmüştüm.
Etraftaki kalabalığın kıkırdamalarını duyabiliyordum. Resmen benimle dalga geçiyorlardı. Göz ucuyla Barlas'a baktığımda, eliyle ağzını kapatmış, belli belirsiz sırıttığını gördüm. "Sana demiştim" der gibi bakıyordu. Hızla toparlanıp belimi tutarak ayağa kalktım.
"Hocam itiraz ediyorum, selam vermiştim..." dememe kalmadan, yanağıma yediğim sert yumrukla geriye doğru sendeledim.
Kafamın içinde tavuklar uçuşmaya başlamış. Kıkırdamalar artık yerini sesli kahkahalara bırakmıştı. Bu kız nerenin delisiydi? İki çift laf etmeme bile izin vermiyordu. Kesicem sesini, az sabret, diye geçirdim içimden.
O sırada dudağımda sıcak bir ıslaklık fark ettim. Kanın metalik tadı ağzıma yayıldığında, Lara'nın bana bakıp güldüğünü gördüm.
Meryem Hanım, "Gardını al!" diye bağırdı.
Lara, Meryem Hanım'a dönerek alaycı bir tavırla sordu: "Anne, bunun Brezilya'da eğiti-?"
Lara altımdaydı:
Konuşmasına fırsat bile vermeden Gözlerimi doğrudan Lara'nın ayaklarına dikmiştim. Bulduğum açıkla. Hızla eğilip alt gövdesine doğru bir dalış yaptığımda; bildiğim en iyi güreş tekniklerinden birini kullanarak bacaklarını kavradım ve tüm ağırlığımı vererek onu yere çiviledim
Kanımın akması bardağı taşıran son damlaydı. Demek doğruluğunu kanıtlamamı istedikleri fısıltı buydu. Gülümseme sırası şimdi bende dursa da, bu seferki hiç de nazik olmayacaktı.
Devasa bir gürültüyle sırtüstü piste yapıştığında, saniyeler içinde karın boşluğuna tünemiştim bile. Artık güç bendeydi.
Ne bekliyordu ki beni kolayca alt edebileceğini falan mı? Hiçbir şey olmamış gibi beni mağlup edip ilk günden rezil mi edicekti? Hiç sanmıyorum
Yumruklarımı seri bir şekilde yüzüne savururken Lara dirsekleriyle kendine bir kalkan oluşturmuştu. O altımda kıvranıp bir kaçış manevrası ararken, ben hırsla yüzünü kapatan kolunu çekmeye çalışıyordum. Hedefimi bulmalıydım. Onun da kanı akmalıydı. Etraftaki o sinir bozucu kahkahalar bıçak gibi kesilmişti; çünkü herkes anlamıştı ki, ben daha yeni başlıyordum.
Tam o sırada Lara, bacaklarını arkamdan dolayarak belimi sardı ve olağanüstü bir kuvvetle beni üzerinden atıp üste çıkmayı başardı.
Şimdi roller değişmişti. Hırsla dişlerini sıkmış, tepemden yumruklarını indirmeye hazırlanırken ben hızla gardımı alıp yüzümü korumaya başladım. Güç ondaydı, altındaydım ama teslim olmaya niyetim yoktu. Bacaklarımı kilidinden kurtarmak için çırpınırken Lara'nın o küçümseyici sesini duydum:
"Hadi, kurtulsana benden!"
Kurtulacağım elbet , izin versen şu bacaklarımı bir açabilsem! Ağzına bile sıçıcam.
Bir dirseğimi yüzüme siper ederken boşta kalan elimle böbreğine sert, yakıcı bir yumruk yapıştırdım. Bu hamle onu bir anlığına afallatmaya yetti. Elimi yakalayıp yüzümdeki açık noktaya vuracağını biliyordum ama ayaklarımı çoktan istediğim pozisyona getirmiştim bile.
"Şimdi nefesini keseceğim senin,"diye geçirdim zihnimden.
Arkadan Şura'nın "Haydi Derin!" diyen sesini duydum. Ne yapacağımı biliyordu; bunun provasını daha önce defalarca yapmıştık.
Esnekliğimi kullanarak sağ ayağımı omuzunun üstünden aşırdım, diğerini beline doladım. Mükemmel bir üçgen kilidi oluşturmuştum Triangle Choke (Üçgen Boğma). Lara'nın nefes alması artık her saniye zorlaşıyordu, yüzü anında kıpkırmızı kesilmişti. Bir kolunu da sıkıca hapsedip tepki vermesini engellerken, pes etmekten başka çaresi kalmadığını ikimiz de biliyorduk. Ama etmiyordu.
Bütün gücümü toplayıp hırsla bağırdım . Bacaklarımı daha çok sıktım, omuzundaki diz kapağımı boğazına daha sert bastırdım. Eğer biraz daha zorlarsa bayılacaktı. Tüm kamp pür dikkat bizi izliyordu; o seslerini kesmiş olmak gururumu okşasa da henüz işim bitmemişti. Lara kurtulmak için debeleniyor, her hamlesi boşa çıkıyordu.
Benden kimse kurtulamazdı ,ben istemediğim sürece.Buna" tercihim kamp olmazdı " diyen Barlas Karadağ da dahil!
Lara'nın gücü tükeniyordu. En sonunda dayanamayarak avucunu piste üç kez sertçe vurdu. Tap out. Pes etmişti.
Bacaklarımı yavaşça çözüp onu üzerimden attığımda nefes nefeseydim. Göğsüm hızla inip kalkarken dudağımdaki ıslaklığı elimin tersiyle sildim. Yerdeyken yediğim darbelerden kaşımda açılmıştı.Kanın o metalik tadı hala ağzımdaydı ama içimdeki tatmin duygusu her türlü acının üstündeydi.
Umarım o fısıltıların doğruluğunu kanıtlayabilmişimdir.
Pistin kenarına bıraktığım ayakkabılarımı sessizce giydim. Ayaklarımı yere bastığımda, bedenimin yorgunluğu ve sırtımdaki o sızlama kendini hissettirse de başım her zamankinden daha dikti. Birkaç dakika önce benimle dalga geçen, kıkırdayan o seyirci kalabalığı, gösterinin bittiğini anlamışçasına birer birer dağılmaya başlamıştı. Artık kimsenin bana "kobay" ya da "acemi" gözüyle bakamayacağını biliyordum.
Ağır adımlarla Meryem Hanım ve Barlas'ın karşısında durdum.
Barlas'ın gözleri kanayan dudağım ve açılan kaşımdaydı. Sen birde onu gör diyemedim tabi. Ama sızıya inat, yüzümde sarsılmaz bir ifade vardı.
"Şu an için yeterli olmuştur umarım," dedim. Sesim, az önceki boğuşmadan dolayı bir parça pürüzlü çıksa da kendinden emindi.
Meryem Hanım, yeşil gözlerini üzerimde gezdirdi. Bakışlarında bu kez alay değil, yeni keşfedilmiş bir cevherin soğuk parıltısı vardı.
Hafifçe kafasını sallayarak beni onayladı. "Şu an için," dedi, kelimenin altını çizerek. "Şu an"
Kim ne söylemişti, kulağına hangi fısıltılar çalınmıştı bilmiyordum ama bildiklerinden çok daha fazlası olduğumu onlara tek tek kanıtlayacaktım.
Hepsine...
Pençe artık sadece bir eğitim alanı değil, benim kalemdi. Buraya bir misafir ya da bir "deney" olarak girmemiştim; burayı evim yapacak ve her köşesine sahip çıkacaktım.
İçimdeki o hırs, damarlarımdaki kanla birlikte nabzımı hızlandırıyordu. Bu sadece bir dövüş, bir antrenman ya da bir hayatta kalma mücadelesi değildi. Bu, sonu intikama çıkan o uzun yolun ilk büyük adımıydı. Ortada verilmiş, ağırlığı omuzlarımı ezen bir söz vardı ve o sözü tutturana kadar durmaya niyetim yoktu.
Göz ucuyla Barlas Karadağ'a baktım. O her zamanki mesafeli duruşuyla yanımda bir dağ gibi yükseliyordu.
Belki de beni buraya göndermekle bir aslanı kafese kapattığını sanıyordu ama yanılıyordu. Ben o kafesi içinden yıkacaktım.
Barlas Karadağ'ın benden, bu sözden ve bu intikamdan artık hiçbir kaçışı olmayacaktı.
Yeni hayatımın, Pençe'deki ilk gerçek perdesi işte şimdi açılıyordu.
Sevgili okuyucularım bölüm hakkındaki iyi kötü düşüncelerinizi belirtmenizden mutluluk duyarım.
Sizlere burda sohbet edip fikirlerinizi okumak beni daha çok motive edeceğine eminim.
Bir sonraki bölümde buluşmak dileğiyle kendinize iyi bakın
