13. bölüm · DERİN PENÇE
13.Bölüm: SEVGİ BU İŞİN NERESİNDE?
Güneşin kavurucu ışıkları odanın tül perdelerini delip doğrudan gözlerime yansıdığında ağrıyla araladım kirpiklerimi.
Boğazım kurumuş, başım çatlayacak gibi dönüyordu. Nerede olduğumu anlamak için gözlerimi birkaç kez kırpıştırıp tavanı, ardından odanın geniş mobilyalarını süzdüm.
O an, dün akşam yaşadığım o korkunç kabus bir film şeridi gibi zihnime üşüştü. Ne çok ağlamıştım... Canım ne çok yanmıştı.
Barlas'ın beni içine zorla tıktığı, nefesimi kesen laboratuvardan eser yoktu şimdi buradaydım ama zihnim de bedenim de hala o anın dondurucu izlerini taşıyordu.
En son onun kollarının arasında çaresizce debelendiğimi, ondan nefret ettiğimi haykırdığımı hatırlıyordum. Kulaklarımda hala onun yalvaran, boğuk sesi yankılanıyordu:
"Etme... Benden nefret bile etme."
Nefreti bile fazla görmüştü kendine ,istemiyordu
Yataktan hızla doğruldum. Odaya daha dikkatli baktığımda buranın yabancı olmadığını, aylar önce Barlas'ın evine ilk getirildiğimde kaldığım oda olduğunu fark ettim.
Beni yine kendi evine getirmişti. Hangi yüzle, hangi cüretle yapmıştı bunu? Utanmaz herif...
Elimi yüzümü bile yıkama gereği duymadan, içimdeki o devasa öfkenin itici gücüyle yataktan fırladım.
Üzerimde hala dünden kalan kamuflaj kıyafetlerinin siyah penyesi ve pantolonu vardı. Saatin kaç olduğuna bakmadım bile, umurumda da değildi.
Merdivenlerden aşağıya rüzgar gibi inerken avazım çıktığı kadar bağırmaya başladım:
"Barlass! Neredesin laan ! Baroo! Karşıma çık ve hesap ver!"
Sesim koca malikanenin duvarlarında yankılanırken, Füsun hanım panikle ve hızla mutfaktan çıkıp bana doğru koştu. Endişeli gözlerle beni süzerken, ben etrafı, salonun köşelerini kontrol ediyordum.
"Nerede o?" diye sordum, sesimdeki öfkeyi gizleme gereği duymadan. "Nerede o kromozomu bozuk?"
Füsun hanım ellerini önünde birleştirip sakin olmamı, derin nefes almamı rica eden cümleler mırıldandı ama onu duyacak durumda değildim.
Dün akşam gücüm tükenmişti, sinir krizinin eşiğinde ona karşı koyamamıştım ama şimdi o sığındığı koca baro unvanını yerle bir edebilir, kemiklerini tek tek kırabilirdim. Bana yapacağı hiçbir şey umrumda değildi artık.
Bir de bu alemin insanları ona "arabulucu" diye akıl danışmaya geliyordu, öyle mi? Bana yaptığı bu haksızlığın, yaşattığının hesabını verecekti.
Madem bir işe kalkıştı sonunu getirecekti her ne kadar korksam da bunu yapacaktı. Ben onun kuklası değildim. Yok öyle pişman olup geri kaçmak.Özür dileyerek, sarılarak geçecek bir şey değildi bu.
Madem adil bir adam olduğunu iddia ediyordu, o zaman karşıma geçip hesap verecekti.
Benim geri adım atmayan kararlılığım ve evde yankılanan bağırışlarım karşısında Füsun hanım daha fazla dayanamadı. "Aşağıda... Spor odasında," dedi kısık bir sesle.
Oraya inmemin yasak olduğunu, Barlas'ın mahrem alanlarına girildiğinde ne kadar büyük bir canavara dönüştüğünü biliyordu.
Beni kolumdan çekiştirerek durdurmaya çalıştı, "Derin kızım yapma, çok sinirlenir," diye peşimden geldi ama ben ondan katbekat daha sinirliydim. Onun ne düşüneceği, ne hissedeceği zerre kadar umurumda değildi.
Bodrum kattaki spor odasının kapısına vardığımda hızla kulba asıldım ama kapı milim kıpırdamadı. İçeriden kilitlenmişti. Avuçlarımı sertçe ahşap kapıya vurmaya başladım.
"Aç şu kapıyı! Aç diyorum sana sahte militan aç!"
Füsun hanım arkamdan hala durmam için yalvarıyordu ama o kilit sesi nihayet odada yankılandı. Kapı yavaşça geriye doğru açıldığında, Barlas Karadağ tam karşımda dikiliyordu.
Üzerinde sadece siyah bir spor şortu vardı. Antrenmandan dolayı tüm vücudu tere batmış, göğsü aldığı derin ve düzensiz nefeslerle hızla inip kalkıyordu. Onu böldüğümü, çalışmasını yarıda kestiğimi açıkça belli eden o ter damlaları şakaklarından süzülüyordu.
Şaşkın gözlerle bana, ardından arkamdaki Füsun hanıma baktı. Barlas'ın tek bir bakışı yetti; Füsun hanım mahcup bir edayla başını öne eğerek hızla oradan uzaklaştı.
Bakışları yeniden beni bulduğunda, gözlerindeki o dünkü pişmanlığın yerini alan mesafeli ifadeyi gördüm. İçimdeki yangının, gözlerimdeki o saf öfkenin tamamen farkındaydı.
Sesini alabildiğince düz tutmaya çalışarak, tereddütlü bir tonla konuştu:
"Kahvaltıda konuşalım."
Utanmadan bir de benden sakinleşmemi, yukarı çıkıp onu beklememi istiyordu. Bu adam gerçekten kendini ne sanıyordu? Dün akşam bana sarılıp , sakinleştirmeye çalışan adamdan eser yoktu şimdi karşımda.
Konuyu oracıkta, bir gecede kapatmış gibi davranması beni tamamen çileden çıkardı. Bu kadar basit miydi her şey?
İçimdeki o hırs dalgası parmaklarımı birbirine kenetledi. Sıktığım sağ elimi havaya kaldırdığım gibi, bütün gücümle yüzüne bir tokat yapıştırdım.
Tokadın şiddetiyle kafası sertçe sol tarafa doğru döndü.
Zaman o an dondu sanki. Birkaç saniye boyunca kafası o tarafa dönük şekilde, öylece kaldı. Yüzünde, ne olduğunu tam olarak çözemediğim, öfke ile kırgınlık arasında gidip gelen tuhaf bir ifade belirdi.
Bana hiçbir tepki vermedi, sadece gözlerini yeniden gözlerime dikip baktı. Ama benim içimdeki o intikam ateşi hala sönmemişti.
Hırsımı alamamıştım. Tekrar vurmak için elimi havaya kaldırdığım an, havada asılı kalan bileğimi büyük, sıcak avucuyla sertçe kavradı.
Beni saniyeler içinde sarsarak kendine doğru çekti. "Yeter!" dedi, gözlerimin tam içine, en derinine bakarak.
Bileğimi onun o demir gibi kıskacından kurtarmak için çekiştirmeye başladım. Ancak ben kendimi geriye doğru çektikçe, o parmaklarını bileğime daha da sıkı gömüyordu.
Canım yanmaya başlamıştı. Öfkeden gözüm kararmıştı, acıyı hissetmek istemiyordum.
Boşta kalan sol elimi hızla kaldırıp bu kez diğer yanağına, aynı şiddette bir tokat daha indirdim.
"Bırak beni!" diye tısladım dişlerimin arasından.
"Bırak!"
İşte şimdi sinirlenmişti. O dondurucu sakinliği yerini tehlikeli bir gerilime bıraktı. Hala kapının eşiğindeydik. Diğer bileğimi de aynı hızla kavradığı gibi beni geriye doğru itti ve sırtımı spor odasının yanındaki soğuk duvara sertçe yapıştırdı.
Defteri kapatmış gibi üzerime çöken gölgesiyle nefesimi kesti. Yüzü yüzüme o kadar yakındı ki, antrenmandan kalan o sıcak ve sık nefesini tenimde hissedebiliyordum.
Resmen beni yukarıdan aşağıya süzüyor, gözlerindeki o vahşi pırıltıyla sınırlarımı ne kadar zorlayabileceğimi tartıyordu.
Kollarımı ne kadar çekiştirsem de milim kıpırdamama izin vermiyordu. Duvarla onun göğsü arasında sıkışıp kalmıştım. Parmakları bileklerimi öyle bir güçle sıkıyordu ki, tenimi bastıran boğumları bembeyaz kesilmişti.
Acı artık canımı dayanılmaz boyutta yakıyordu. Yüzümü acıyla buruşturdum, dudaklarımı birbirine bastırarak kollarımı kurtarmaya çalıştım.
"Kahvaltıda konuşalım dedim..." diye fısıldadı, sesi bir aslanın homurtusu gibi derinden geliyordu.
Gözleri, acıyla buruşan yüzüme ve onun parmakları altında ezilen kıpkırmızı bileklerime kaydı. Canımı gerçekten yaktığını, beni yine o korktuğum fiziksel acıya hapsettiğini fark ettiği an, sanki eline kor bir ateş değmiş gibi parmaklarını hızla bileklerimden çekti. Ellerini iki yanına indirdi.
"Yukarı çık," dedi buz gibi, emredici bir sesle.
Ardından arkasını dönüp hızla spor odasının içine girdi ve kapıyı suratıma sert bir şekilde kapatıverdi.
Hemen arkasından gelen kilit sesini duyduğumda, öfkeden deliye dönmüş bir halde kapıya doğru tekme attım. Kaçmıştı resmen. Hesap vermekten, yüzleşmekten kaçmıştı.
"Pislik!" diye bağırdım kapının arkasındaki o sessizliğe doğru. Sesimi net bir şekilde duyduğundan adım gibi emindim.
"Arabulucu falan değilsin sen! Pisliğin, korkağın tekisin sen Barlas Karadağ! Sen sahte bir militansın!"
Göğsüm hırsla inip kalkarken, arkamı dönüp merdivenlere doğru öfkeyle yürümeye başladım.
Kendimi öylece dışarıya, bahçenin o serin havasına attım. Ayağımda ayakkabılarım bile yoktu; çıplak ayaklarım taş zemine basıyordu ama umursamadım.
Utanmadan bana "Yukarı çık"*diyor, kahvaltıda karşısına oturmamı, onunla konuşmamı bekliyordu. Tabii ki beklemeyecektim. Onunla oturup hiçbir şey olmamış gibi konuşmayacaktım.
Ne konuşacaktık ki zaten? Konuşunca dün gece yaşananlar silinecek miydi? Zihnimdeki, bedenimdeki dondurucu izler geçecek miydi? Hayır. Hepsi yaşanmıştı ve tek sorumlusu tam karşımda dikilen o adamdı.
Bahçedeki çardağa geçip kendimi hasır koltuklardan birine bıraktım. Başım çatlayacak gibi ağrıyordu. Bünyem artık bu evde, bu insanların arasında yaşananları kaldırmıyordu. Çok ağırdı.
Ben buraya pençeye ulaşıp intikamımı almak için katılmıştım. Ama şimdi olduğum durum beni her geçen gün daha da dibe çeken, sonu görünmeyen karanlık bir kuyuya sürüklüyordu.
Ne olurdu sanki her şey normal ilerleseydi? Neden bu adamın ucu zehirli okları her defasında dönüp dolaşıp beni buluyordu?
Ne yapmıştım ben bu kadarını hak edecek? Kamptaki herkes, Şura dahil, her gün seviyelerini yükseltip birer birer gelişirken, ben eğitimleri başarıyla tamamlamama rağmen olduğum yerde sayıyordum.
Üstüne bir de patronumun bitmek bilmeyen egosuyla, şüpheleriyle, acımasız testleriyle uğraşıyordum. Sürekli değneğin ucu gelip bana dokunuyordu.
Oysa ilk görevime çıkacağımı öğrendiğimde ne kadar çok sevinmiştim... İçim içime sığmamıştı. Ama Barlas Karadağ o sevinci de kursağımda bırakmıştı. Hem de en acı, en unutulmaz şekilde.
Başımı iki elimin arasına alıp şakaklarımı ovarken birden telefonum geldi aklıma.
Neredeydi acaba? Kampta mı kalmıştı? Beni apar topar, habersizce buraya getirdikleri için hiçbir fikrim yoktu. Telefonum yoksa kulaklığım da yok demekti. Onu her zaman yanımda taşırdım.
Şu an tek ihtiyacım onlardı; kulaklığımı takıp, dış dünyadaki tüm bu gürültüyü, Barlas'ın sesini susturmak ve ruhumu dinlendirecek birkaç şarkı dinlemek istiyordum.
Derin bir iç çektim. Çok yorgundum. Ruhum bedenimden çekilmiş gibi hissediyordum. Bir an için her şeyi bırakıp gitmeyi düşündüm. Kaçıp gitsem mi, buralardan arkama bile bakmadan uzaklaşsam mı diye sordum kendime. Ama hayır, pes etmek bana yakışmazdı. Yine olmazdı, yine kaçamazdım. Bu yola girmişken, bu kadar acıyı çekmişken asla yarım bırakamazdım.
Çardakta öylece ne kadar oturdum bilmiyorum, herhalde bir yarım saat geçmişti. Füsun hanım elindeki beyaz örtüyü düzelterek adımlarla yanıma yaklaştı. Kahvaltının hazır olduğunu ve Barlas Bey'in masada beni beklediğini söyledi.
Gözlerimi devirerek, "Aç değilim, beklemesin. Yemeyeceğim," dedim kestirip atarak.
Bir de beni masaya çağırıyordu utanmaz herif. Gitmeyecektim tabii ki.
Füsun hanımın hala gitmeyip endişeli gözlerle beni izlediğini fark edince sesimi olabildiğince naif tutmaya çalışarak ekledim: "İştahım yok gerçekten, teşekkür ederim."
"Peki efendim, sizin için yapabileceğim başka bir şey var mı?" diye sordu o her zamanki kibar sesiyle.
Yılların verdiği tecrübeyle, bu evde ne fırtınalar koptuğunu görmüş geçirmiş biri olduğu duruşundan belliydi. Buraya ilk geldiğim günlerde de bana çok nazik yaklaşmıştı.
"Teşekkür ederim," dedim, yüzüme zoraki de olsa küçük bir gülümseme yerleştirerek. Füsun hanım tam arkasını dönüp uzaklaşacakken aniden aklıma bir fikir geldi ve hızla yerimde doğruldum.
"Füsun hanım... Aslında bana bir telefon ve kulaklık bulabilir misiniz? Ya da varsa sizinkini ödünç alabilir miyim? Yani... Sizin için sorun olmayacaksa tabii. Söz veriyorum karıştırmam, sadece biraz müzik dinleyip kafamı dağıtmak istiyorum."
Durumu açıklamaya çalışırken mahcup olmuştum ama Füsun hanım beni çok iyi anladığını belirten bir şekilde gülümsedi.
"Tabii efendim, ben bir bakayım," diyerek yanımdan uzaklaştı.
Ona teşekkür edip tekrar arkama yaslandım. Kafamı geriye atıp gözlerimi kapattığımda, başımdaki o ağrı sanki bir balyoz gibi şakaklarıma vuruyordu.
İçimden kendimle konuşmaya başladım. Ben bu durumlara düşecek kız mıydım?
Eski hayatımdan çok daha acımasız, çok daha vahşiydi burası.
"Ne anladın bu işten Yurdagül, ne anladın?"diye kendimle savaşırken dakikalar akıp gitti.
Ne Füsun hanım geri geldi ne de başka birinden ses çıktı. Kendi kendime söylenip durdum: "Barlas kesin kahvaltıya gömülmüştü şimdi, pislik. İnsan bir gelir, ısrar eder. Ne olacaktı sanki?"
Karnım da hafiften acıkmaya başlamıştı. Normalde yemeğe çok düşkün biriyimdir, midemi her zaman ilk sıraya koyarım. Ama şu an gurur yapmam gereken, çiğnenen onurumu korumam gereken çok büyük mevzular vardı.
Açlıktan ölsem de o masaya adımımı atmayacaktım.
Tam bahçenin diğer tarafına bakarken koridordan dışarı adım atan o karaltıyı gördüm.
Üstündeki beyaz gömleğinin kollarını dirseklerine kadar özenle katlamış, altına siyah kumaş pantolonunu geçirmiş olan Barlas, elleri cebinde, ağır adımlarla bana doğru geliyordu.
Spor odasındaki darmadağın, terli halinden eser yoktu; yine o jilet gibi, kusursuz aurasına bürünmüştü. Her ne kadar ondan nefret etsem de, kahretsin ki çok yakışıklı bir adamdı, bu inkar edilemez bir gerçekti.
Onun yaklaştığını fark eder etmez kafamı hızla sol tarafıma, bahçe duvarına doğru çevirdim. Onunla muhatap olmayacaktım. Yüzüne bile bakmak istemiyordum. Çünkü bakarsam ya yine bağırıp çağıracaktım ya da yüzünü yumruklayacaktım.
Bu da kendimi hırpalamaktan başka hiçbir işe yaramayacaktı. Yaşananlar yaşanmıştı ve sorumlusu tam karşımda duruyordu.
Adımlarının çardağa yaklaştığını, zemindeki gıcırtılardan hissettim. Büyük, kalıplı gövdesi hemen yanımda bir gölge gibi bittiğinde adım sesleri de kesildi. Bir süre hiçbir şey söylemeden, öylece tepemde dikilip beni izledi.
Bakışlarının ağırlığını tenimde hissedebiliyordum.
"Aç değil misin?" dediğini duydum sonunda. Sesi düzdü.
Resmen benimle dalga geçiyordu. Tabii ki açtım ama şu an dünyadaki en son mesele karnımın doymasıydı. Yönümü hiç değiştirmeden, buz gibi bir sesle cevap verdim:
"Değilim. Dün akşam döktüğüm tuzlu gözyaşları sayesinde bayağı bir doydum. Beni uzun bir süre idare eder."
Yaşattığı o kabusa açıkça atıfta bulunmuştum.
Önce sesini çıkarmadı, kurduğum cümlenin ağırlığı altında ezilir gibi sustu. Sonra, şaşırtıcı derecede sakin ve daha önce hiç duymadığım kadar yumuşak bir tonla sordu:
"Konuşalım mı?"
Kahretsin, bu adam sürekli ruh halini değiştirip duruyordu. Birkaç saat önce kükreyen canavar, şimdi karşımda pamuk gibi duruyordu ve bu ani değişimleri hiç hayra alamet değildi.
Cevap vermeyeceğimi, ona dönmeyeceğimi anladığında derin bir iç çekti. "Konuşalım..." diye mırıldandı kendi kendine.
Ardından, benim kafamı çevirdiğim taraftaki boş koltuğa, yani tam olarak yüzümü döndüğüm yöne oturdu. Bilerek yapmıştı. Ben ondan kaçtıkça o tam karşımda bitiyordu.
Adi herif, resmen benimle oyun oynuyordu. Onun yüzünü görmemek için bu kez hızla sağıma dönüp arkamı ona döndüm, yönümü tamamen değiştirdim.
Onu görmek istemediğimi açıkça belli eden bu hareketim üzerine Barlas derin bir nefes aldı. Koltuğunda hafifçe kıpırdandığını, kumaşın sesinden anladım.
Cebinden bir şey çıkarıyor gibiydi. Yan gözle, elini bana doğru uzattığını fark ettim ama dönüp bakmadım. İçimdeki merak duygusu beni yiyip bitirse de gururum bakmamamı söylüyordu.
"Almayacak mısın?" diye sordu. Sesi hala anlaşılmaz şekilde naif ve sakindi.
Daha fazla dayanamayıp
Merakıma yenik düştüm. Gözlerimi hafifçe çevirip eline baktım.
Avucunun içinde duran şeyi gördüğüm an şaşkınlıkla tüm gövdemi ona doğru çevirdim. Bir onun yüzüne, bir de elindeki telefona bakıyordum.
Bu benim telefonumdu. Benim eski telefonum... "Benzerliktir belki" diye düşünecek tek bir pay bile yoktu çünkü ekranının sağ üst köşesinde, benim telefonumun aynısı olan tanıdık çatlak duruyordu.
Modeli, rengi, arkasındaki küçük çizik... Her şeyiyle benimdi. Kuzey'in aylar önce depoda bu telefonu Barlas'a teslim ettiğini dün gibi hatırlıyordum. Ben onu çoktan kırıp imha ettiklerini sanmıştım.
Telefonu hızla elinden çekip aldım. Parmaklarımın arasında incelerken şaşkınlıkla sordum: "Bu... Bu sende miydi? Ben imha ettiniz, kırdınız sanıyordum."
Gözlerimin içine büyük bir dikkatle bakarak, "Kıyamadım," dedi.
Kıyamadım. Ne demekti şimdi bu? bir casus şüphelisinin eski telefonuna mı kıyamamıştı? Telefonun sağlam olmasıyla neden aylardır onda olduğu çelişkisi zihnimi kurcalarken, içimden "İnşallah karıştırmamıştır" diye geçirdim.
Barlas benim bu endişeli halimi anlamış gibi durumu toparlamak adına ekledi:
"Yani... İçinde çocukluğuna, ailene dair fotoğraflar olduğunu, anıların olduğunu görünce... Kıyamadım."
"Dün bu konuda gayet başarılıydın ama baya bi kıydın "
"Haklısın" diyebildi sadece bu tavrı beni dahada sinir ediyordu kabullenmişti hatalı olduğunu ama yetmiyordu kendime yediremiyordum haklı olmak istemiyordum.
Telefonumu incelerken " Hoş onuda yarım bıraktın ya yapamadın"dedim alaycı bir tavırla sinirden gülerek.
" Madem izin vermeyecektin okadar tantanaya ne gerek vardı"
"Sahte militan seni"diye sırıtarak mırıldandığımda gözlerini tekrar bana dikti.
"Bana bir daha o kelimeyi kullanma" dedi. Zorunamı gitmişti. Yoksa gururuna mı yedirememişti.
"Neoldu zorunamı gitti Barlas Karadağ" dedim keyif alır bir şekilde.
Dün olanlar konusunda haklısın, ama hiçbir şey tek taraflı değildi damarıma basmak hoşuna gidiyor resmen"
"Dengemi alt üst ediyorsun"
Dengesiz militan herşeyi yap et sonra beni sorumlu tut oh ne ala memleket.
"Aynen aynen sen çok doğruydun ben bozdum seni aynen külahımı getiriyim ona anlatırsın bir ara" diyerek umrumda olmadığını açıkça belli ettim.
Ve kırdıklarını sandığım telefona baktım .
İçinde çocukluğuma, rahmetli anneme, dair fotoğraflarım, özenle klasörleyip sıraladığım eski müzik listem vardı.
Telefonumu yok ettiklerini sandığımda o fotoğraflar gitti diye ne kadar çok ağlamış, üzülmüştüm... Ben küçükken hep dünya starı olucam dermişim. Annem arkamı her topladığında bana öyle söylerdi.
Sürekli ayna karşısına geçer, elime bir tarak alır, saatlerce dans edip şarkı söylerdim. İlk telefonumu aldığımda da hep o imkansız hayalin peşinden gider, videolar çeker, ses kayıtları alırdım.
Büyüdüğümde bile içimdeki o çocuksu hevesten vazgeçememiştim. Babamın hiç hoşuna gitmezdi bu durum. Benim aksime pek sevmezdi beni hep aykırı davranırdım çünkü.
13 yaşındayken karşılıklı kalmıştı duygularımız. Çok kırgındım ona hiç bana inanmayı seçmemişti.
Bazen beni ayna karşısında yakaladığında saklanacak yer arardım. Babam da alaycı bir şekilde gülerek, "Sen daha benden utanıyorsun, yarın bir gün o kadar insanın karşısına nasıl çıkacaksın?" deyip dururdu.
Ondan utanmıyordum aslında öyle sanıyordu.Diyorum ya kırgındım ama o hiç gönlümü almak istemedi.
Şu an bu telefonu bana uzatan kişi Barlas olmasa, sevinçten boynuna atlar, dakikalarca teşekkür ederdim. Ama karşımda duran adam oydu ve ben bunu yapmayacaktım.
Telefonu göğsüme bastırıp sinirli bir şekilde gözlerimi ona diktim. "Karıştırdın mı ?" diye hesap sordum .
Hemen kendini savunmak istercesine ellerini hafifçe kaldırdı.
"Hayır. Aras güvenlik açısından cihazı kontrol ederken bilgisayar ekranına yansıyan birkaç fotoğraf gördüm sadece. O kadar."
Umarım öyledir diye düşündüm. Aksi olduysa da artık yapacak bir şey yoktu zaten, olan olmuştu. Ama kafamı kurcalayan asıl soruyu sormadan duramadım.
Yüzündeki her bir mimiği incelerken, "Peki neden daha önce vermedin?" dedim merakla. "Madem kırmadınız, madem içindekileri gördün, neden aylardır sendeydi bu telefon?"
Gözlerimin içine bakarak, "Bilmiyorum," dedi kısık bir sesle.
Yüzünde yine o anlam veremediğim, çözemediğim tuhaf ifade vardı.
"Ne demek bilmiyorum? Bunu vermek bu kadar zor bir şey değil ki," diyerek gözlerimi devirdim.
"Derin..." dedi, sesi o kadar kısık çıkmıştı ki neredeyse rüzgarda kaybolacaktı.
Ona doğru baktığımda gözlerini benden kaçırmadan ekledi: "Dün olanlar için üzgünüm, sana unutturamam geri dönüşü yok biliyorum ama sadece bilmeni istiyorum."
Karşımda gerçekten pişman gibi duruyordu ama bu benim içimdeki kırgınlığı onarmazdı. Bir şeyi değiştirmezdi. Sonuçta o emri vermiş, beni zorla o odaya sokmuştu. Sesimi çıkarmadım, umursamıyormuş gibi kafamı çevirdim.
Ama o geri adım atmadı, konuşmaya devam etmek istiyordu.
"Bana, yaptığım işe rağmen adil bir adam olmadığımı söyledin, artık sana karşı da adil olmam gerektiğini anladım" sesi hüzünlü ve derindi.
Pişmanlığı, yüzünde gösterdiğinden ya da kelimelere döktüğünden çok daha fazlaydı, bunu görebiliyordum. Ama içimdeki o sert kayayı eritmeye yetmezdi.
"Bu hiçbir şeyi değiştirmez," dedim, sesimi olabildiğince soğuk tutarak.
"Biliyorum," diyerek onayladı beni.
Bakışlarını bir anlığına yere indirdi, ardından tekrar gözlerime sabitledi. "O yüzden gitmeni istiyorum."
Ne? Kulaklarım doğru mu duyuyordu? Bu adam ne dediğinin farkında mıydı? O kadar şey yaşandıktan, o kadar krizden sonra şimdi de bana Git mi diyordu gerçekten? Üstelik gayet ciddiydi ve böyle yaparak adil olduğunu mu sanıyordu?
Şaşkınlıkla doğruldum yerimden. "Ne?" dedim sesim titreyerek. "Sen ne dediğinin farkındamısın? Ben o kampa, o kadar acıya, eğitimlere boşuna mı katlandım yani? Bak... Senden her ne kadar haz etmesem de, bunu bana yapamazsın. Beni buradan öylece gönderemezsin!"
Barlas kafasını öne eğdi. "Ben göndermiyorum zaten," dedi usulca.
" Elimden başka bir şey gelmiyor artık. Kararı tamamen sana bırakıyorum Derin. İstersen şu an her şeyi bırakıp, bu hayattan arkana bakmadan gidebilirsin."
Biliyordum işte. Bu adamın dengesi dediği gibi gerçekten bozuk. Sakinliğinin atından kesinlikle böyle bir şey çıkacağını hissetmeliydim.
"Olmaz!" diye bağırdım, sesimi yükselterek ayağa fırlandım. "Çocuk oyuncağı mı bu? Bana bir söz verdin Barlas Karadağ. Ve sen o sözü tutacaksın! Gitmiyorum!" dedim kesin ve net bir dille.
Barlas derin bir iç çekti. "Peki..." diye mırıldandı. Sesinde garip bir titreme, üstesinden gelemediği ağır bir yük vardı.
Resmen yutkundu. "Eğer kararlıysan... Bilmen gereken bir şey var. Hiçbir şeyin gizli kalmasını istemiyorum artık."
Korku bir yılan gibi sırtımdan aşağı süzüldü. "Gizli derken?" diye sordum, sesimdeki o ani ürpertiye engel olamayarak.
Bilmediğim daha ne olabilirdi ki? Neden şimdi böyle konuşuyordu?
Barlas sustu. Sanki kelimeler boğazına düğümlenmişti, ağzından çıkmıyordu.
"Söylesene!" diye bağırdım sabırsızlıkla. "Gizli olan ne?"
Gözlerimin tam içine baktı. O an zaman durdu. Dudaklarından dökülen kelimeler, her bir harfiyle zihnime çakıldı:
"Jasmin'in seni aldığı gece... Seni kaçıran adamlar, benim adamlarımdı."
Ses tonunda, bu itirafın sonunun nereye varacağını az çok tahmin eden bir çaresizlik vardı.
"Ne ?" dedim. Yüzüm şaşkınlık ve acıyla buruştu. Kulaklarımın bana oyun oynamasını umuyordum. "Bu da ne demek oluyor şimdi?"
"Seni ben kaçırttım, Derin," dedi tek bir nefeste.
" Ohaaaa! "
" Se- sen nasıl bir yaratıksın?"
"Lan ben nasıl bir belaya bulaştım!"
"Oğlum şizofren misin niye beni
kaçırtıyorsun şerefsiz!"
Şok içinde kalmış şaşkın gözlerle ona bakıyordum.
Başımdan aşağı kaynar sular döküldü resmen. Kulaklarım uğuldamaya başladı. Beni o mu kaçırtmıştı? Sonra da kahraman gibi beni kurtarmış mıydı?
Neden böyle bir oyun oynamıştı ki? Bu adamın benimle derdi neydi?
Gözlerim aniden doldu, yaşlar kirpiklerimin ucuna birikti.
Sesim titreyerek, "Beni yalandan mı kaçırdınız?" dedim. "Tekrar buraya gelebileyim, sana sığınayım diye kendi adamlarını mı öldürttün benim yüzümden?"
Nasıl bir oyunun içindeyim ben? Üstelik Jasmin... Jasmin bu işin neresindeydi, biliyor muydu? Bunca zaman nasıl yüzüme baktı? Lan hani iyi bir yerdi burası!"
"Hiçbiri ölmedi," dedi mahçup bir sesle, bakışlarını kaçırarak. "Çelik yeleklilerdi ve her şeyden haberleri vardı."
Gözümden kalın bir damla yaş yanağıma doğru süzüldü. Duyduklarım o kadar ağırdı ki, beynim durmuş gibiydi.
"Neden?" diyebildim her seferinde bana bu soruyu illaki sorduruyordu. Sesim o kadar kısık çıkmıştı ki ben bile zor duydum.
Cevap vermedi. Başını öne eğmiş, yüzüme bakacak yüzü kalmamış gibi öylece duruyordu yüzsüz.
"Neden! Cevap versene!" diye avazım çıktığı kadar bağırdım ayağa kalkarak.
"Beni kandırdın! 'Seni öldürürler, dışarısı tehlikeli' dedin! Hepsi yalan mıydı gerçekten?"
O da benimle birlikte ayağa kalktı. Elini hafifçe havaya kaldırdı, beni her zamanki gibi sakinleştirmek istiyor gibi bir hamle yaptı.
Ama hep yaptığı şey bu değil miydi zaten? Önce beni en derine batırıyor, canımı yakıyor, sonra da karşıma geçip Sakin ol diyordu.
Dudaklarından tek bir savunma cümlesi bile dökülemiyordu.
Gözüm bir anlık refleksle onun belindeki silaha takıldı.
İçimdeki o ani infialle, düşünmeden hızla elimi beline attım ve silahı kılıfından çekip aldım. Barlas bana engel olmak için en ufak bir tepki bile vermedi, elimi engellemedi.
Namluyu doğrudan onun göğsüne, tam kalbinin üzerine çevirdim. Ellerim titriyordu ama silahı sıkıca tutuyordum. Barlas ise karşımda sadece üzgün, darmadağın gözlerle bana bakıyordu.
Gözleri dolmuştu.
"Bana seni öldürmemem için tek bir sebep söyle!" diye bağırdım, hıçkırıklarımın arasından. "Tek bir sebep!"
Kafasını hafifçe iki yana salladı. "Yok... Öyle bir sebebim yok," dedi.
Silahı ona doğrulttuğumu gören korumalar hızla elleri belinde yaklaşmaya başladı ki. Barlas sadece bir el hareketiyle yerlerinde kalmalarını söylemişti.
Resmen "Haklısın, öldür beni"diyordu.
Ne yapacaktım peki? Onu gerçekten öldürebilir miydim?
Hayır, öldüremezdim. Elimi onun o karanlık kanına bulayamazdım, buna değmezdi.
İçimdeki çaresizlik, kandırılmışlık hissi beynimi öyle bir uyuşturdu ki ne yaptığımı bilmez bir halde namluyu göğsünden çekip kendi kafama dayadım.
Gerçekten ne yaptığımı bilmiyordum. Ama her geçen gün kötüleşiyordum , her defasında canım daha çok yanıyordu ve ben artık bu acıya bir son vermek istiyordum.
Namluyu şakağıma dayadığımı gördüğü an Barlas'ın gözleri dehşetle irildi. Yüzü saniyeler içinde bembeyaz kesildi.
"Derin! İndir şu silahı..." diyerek bana doğru bir adım atmaya çalıştı.
Az önce namlu ona dönükken milim kıpırdamayan, ölümden korkmayan adam, şimdi benim için ölesiye korkuyordu.
"Bana neden bunu yaptığını söyle!" diye haykırdım.
Gözlerimden akan yaşlar yanaklarımı ıslatırken parmağım tetikte bekliyordu.
Barlas ise artık hiçbir şeyi duymuyor, sadece şakağıma dayalı olan silaha bakıyordu. Her an tetiğe basıp kendimi vurmamdan korkuyordu.
"Derin, indir şunu... Konuşalım, yalvarırım indir," diye sayıklayıp duruyordu.
Ama o bana doğru her yaklaştığında, ben namluyu kafama daha çok bastırarak bir adım geri kaçıyordum.
Tetiğe basmak, bu cehennemden, bu yalanlar dünyasından sonsuza dek kurtulmak istiyordum. Artık onun sesini bile duymuyordum; kendi zihnimin içinde devasa bir savaş veriyordum.
Bir yanım "Değer mi onun yalanları için canından olmaya?"diyor, diğer yanım "Seni çok üzdüler, artık dinlen"diye fısıldıyordu.
Gözlerimi sıkıca kapattım. Parmaklarım tetiğe baskı uygulamaya, o ölümcül mekanizmayı harekete geçirmeye başladığı an, bahçedeki tüm gürültüyü kesen çaresiz bir ses yükseldi:
"Çünkü sana bağlanıp kaldım!"
"Yanımda ol istedim!"
Tetiğe basacağımı, kendimi vuracağımı anladığı o son saniyede, içindeki, itirafı çaresizce haykırmıştı.
Beni durdurmak için gururunu da, sırlarını da bir kez daha ayaklar altına almıştı.
Gözlerimi yavaşça araladım.
Kulaklarımda kelimeleri yankılanıyordu:
O yüzden mi benim için bu kadar korkmuştu?
Peki... Bağlandığı hali buysa, diğer hali nasıldı?
Beni sevmiş miydi?
Peki sevgi bu işin neresindeydi?
İçimde hem devasa bir şaşkınlık hem de büyük bir hüzün dalgası peydah oldu.
Ben böyle bir adamın sevdiği kadın olamazdım. Ben bu adamdan nefret ediyordum, o da benden nefret ediyor diye düşünürken...
Bunca zaman yaptığı tüm o acımasızlıklar, oyunlar duyguları için miydi?
Yoksa bu adam takıntılı bir piskopat mıydı?
Duyduklarım karşısında zihnimdeki bütün sesler sustu. Hissettiğim o devasa yıkımın, hayal kırıklığının ve kandırılmışlığın ortasında sadece gözyaşlarımla birlikte gülmeyi seçtim.
Çünkü durduğum yer, içinde bulunduğum durum trajikomik bir tiyatrodan farksızdı. Şakağıma dayalı soğuk bir silah, karşımda ne yapmaya çalıştığını, amacının ne olduğunu bir türlü anlayamadığım bir adam ve bugüne kadar onun her bir yalanına zorla inandırılmış kırık bir kalp...
Bu manzaraya ancak gülünebilirdi zaten.
Gözlerimden süzülen sıcak yaşlar yanaklarımı yakarken hıçkırıklarımın arasından gülmeye devam ettim.
Barlas’ın bütün dikkatinin parmağımda, tetiğin üzerinde olduğunu görebiliyordum. Eline geçecek ilk fırsatta üzerime atılıp silahı alacağını biliyordum; gözlerindeki avcı dikkati yerini tamamen saf bir korkuya bırakmıştı.
"Demek sırf yanında olmamı istedin, öyle mi?" diye sordum.
Sesim gülüşümün ardından gelen bir fısıltı gibi çıktı.
"Derin, lütfen..." dedi Barlas. Sesi daha önce hiç duymadığım kadar çaresiz, yıpranmış ve yalvarır gibiydi.
"Lütfen bırak o silahı."
"Peki..." dedim, namluyu şakağıma biraz daha bastırarak.
"Ölürsem çok üzülür müsün?"
"Derin yapma, lütfen..."
"Ölürsem çok üzülür müsün dedim sana, adi herif!"
"Öldürürüm kendimi..." dedi.
Sesi titriyor, harfler dudaklarının arasında eziliyordu.
"Eğer sana bir şey olursa, kendimi affetmem öldürürüm."
Gözlerimin içine çöken o karanlıkla yüzüne baktım.
"Ama ben ölmeni istemiyorum," dedim soğuk bir sesle.
"Her gün kahrol, vicdan azabı çek istiyorum!"
Barlas, verdiğim her nefeste tetiğin biraz daha çekilmesinden dehşetle korkuyordu.
"O zaman silahı indir..." dedi, elini uzatıp geri çekerek.
"Vicdan azabıyla kahret beni. Git buradan, uzaklaş benden."
Yine kolay yolu seçiyordu. Yine kaçıyordu.
Hıçkırıklarla karışık bir kahkaha daha fırlattım.
"Benden bu kadar kolay kurtulabileceğini mi sanıyorsun gerçekten?"
"Derin, ben senden kurtulmak istemiyorum!"
"Ben seni daha fazla üzmek istemiyorum..."
Dünden beridir ebemi belledi şerefsiz piskopat.Sanki beni hiç üzmemiş, hayatımı cehenneme çevirmemiş, ruhumu darmadağın etmemiş gibi...Bir de karşıma geçmiş üzmek istemiyorum diyordu.
Tetiğe bastıran parmağımı yavaşça gevşettim. Silahı şakağımdan indirip göğüs hizama getirdim.
Barlas derin bir nefes verdi ama gözlerindeki gerilim tek bir milim azalmadı. Adım adım ona doğru yürüdüm. Tam karşısında durduğumda, gözlerinin en derinine bakarak elimdeki silahı kılıfına koyması için uzattım.
Titreyen eliyle silahı benden alırken, elimin tersiyle yanağımdaki ıslaklığı sildim.
Ciğerlerimi dolduran derin bir nefes aldım. Ayakta duracak dermanım kalmamıştı, dizlerim titriyordu ama güçlü durmak zorundaydım.
Anladım ki beni arkadaşım dostum dediğim, insanlar bile arkamdan vuruyorsa, bu saatten sonra bu alemde kimseye eyvallahım olmamalıydı.
"Az önce bana Dengemi bozuyorsun dedin ya..." dedim, sesimi olabildiğince düz tutmaya çalışarak.
"Biliyor musun? Sorun ben değildim Barlas. Senin terazin bozuk!"
Silahı elimden almak içini bir nebze ferahlatmış gibi görünse de gözleri hâlâ doluydu. Yüzündeki o ifade bana hiç yabancı gelmiyordu; korkuyordu.
Küçüklüğümden beri beynime kazıya kazıya öğretmişlerdi bana bu ifadeyi. Dehşeti ve korkuyu gayet iyi tanıyordum.
Çıt bile çıkarmadı. Bir heykel gibi dikilmiş, sadece beni izliyordu. Bahçe kapısının, balkon camlarının arkasında evin çalışanlarının ve korumaların bizi izlediğinin farkındaydım ama umurumda bile değildi.
Bir adım daha yaklaştım ona.
Aramızda hiç mesafe kalmamıştı.
"Barlas Karadağ... Sana söz veriyorum," dedim, kelimeleri üzerine basarak.
"Önce senin o bozuk terazini düzelticem, sonra da tamamen altüst edicem. Bana yaşattığın her şeyin bedelini sana bir bir ödeticem. Yavaş yavaş, ağır ağır... Sen farkına bile varamayacaksın. Anladığın an ise senin için çok geç olacak."
Gözlerindeki o mahçup ifadeye hiç acımadan devam ettim titreyen sesimle:
"Şimdi hiçbir yere gitmiyorum. Her gün gözünün önünde durucam. Ve bir gün... Öyle bir çekip gidicem ki, arkamdan ölümden fazlasını isteyeceksin. Kafayı yiyeceksin. Tam beni unuttuğunu sandığın, beni en istemediğin zamanda tekrar gelip tam karşına dikilicem. Sana şeref sözü veriyorum."
Kendimden emindim. Bugünden sonra karşılarında eski, saflıkla inanan Derin’i bulamayacaklardı.
Her şeyi zihnimde ilmek ilmek işleyecektim. Acı, bana çocukluğumdan kalan en büyük güçtü; şimdi o gücü bana bu acıyı çektirenlerle paylaşma vaktiydi.
Barlas, söylediklerim karşısında dehşete düşmüş gibi baktı yüzüme.
"Beni neyle tehdit ediyorsun sen?" diye sordu.
Kelimeler boğazına takılıyor, ağzından zorlukla çıkıyordu.
Hafifçe gülümsedim.
"Seni tehdit etmiyorum Barlas Karadağ".
"Sadece uyarıyorum. Yanında olmamı istiyordun, öyle değil mi? İstediğin oldu. Burdayım.Ama artık benden uzak durması gereken sensin."
Arkamı dönüp eve doğru yürümeye başladığımda, sırtımda onun çaresiz ve ağır bakışlarını hissedebiliyordum. Artık ortada oyun diye bir şey kalmamıştı.
