12. bölüm · DERİN PENÇE

12.Bölüm:SON SANİYE, İLK TESLİMİYET

Ayşe Tan

Paşa, büyük bir dil dökme seansının ve harcanan yoğun mesainin ardından zor da olsa Derin'in elinden silahını almayı başarmış, onu bir şekilde ikna etmişti.

Nihayet Baro'ya ait olan mekana doğru peş peşe yol almaya başladılar. Şimdi sırada, barut fıçısından farksız olan Vaho'yu çatışma çıkarmaması için ikna etmek vardı.

Barlas üstüne basa basa "Çatışma istemiyorum," demişti ve eğer orada bir sorun çıkarsa, bunun bedelini hepsinin çok ağır ödeyeceğini adı gibi biliyorlardı.

Yoldayken, arkadaki diğer arabada koltuğuna gömülmüş olan Derin, kendi kendine söylenip durmaktan en sonunda vazgeçmişti.

Kulaklıklarını takıp kafasını dinlemeye çalışıyordu ama içindeki öfke bir türlü dinmiyordu. Barlas'a hala çok sinirliydi.

Adamın her istediğini harfiyen yapmasına rağmen hala kampta tutulması yetmezmiş gibi, bugünkü o kibirli ve üstenci tavrı onu iyice deli etmişti.

Kendi kendine, "Kasıntı..." diye mırıldandı.

Arabada onunla birlikte gelen bir kız ve iki erkek daha vardı. Derin'in aniden havaya doğru kurduğu bu cümleyi duyunca, üçü de "Bu kız ne saçmalıyor?" dercesine tuhaf bakışlarla ona döndü.

Bakışları fark eden Derin, durumu kurtarmak için hızla gözlerini kaçırdı ve yapmacık bir gülüşle,
"Şey ya... Dinlediğim şarkı adı 'Kasıntı' da... Ona eşlik ediyordum," diye kıvırmaya çalıştı.

Ancak arabadakilerden hiçbiri bu bayat numarayı yutmamış, önlerine dönmüştü.

Mekana vardıklarında, Paşa çoktan yolda Vaho ile bir telefon görüşmesi yapmış ve ona sakin kalması konusunda sıkı sıkı tembihte bulunmuştu.

Fakat Vaho bu alemin en sağı solu belli olmayan adamıydı; her an patlamaya hazır bir bomba gibiydi. Üstelik bir yandan da Derin ile tanışmak için sabırsızlanıyordu.

Barlas her ne kadar sert bir dille inkar etse de, bu inatçı kıza ne kadar değer verdiğini tüm ekip çok iyi biliyordu.

Mekanın kapısından giriş yaptıklarında, üst katta özel olarak ayarlanmış geniş bir loca göze çarpıyordu.

Masanın etrafında herkes yerini almıştı: Vaho, Hamit, Pusat, Mahmut ve yanında getirdiği birkaç adamı...

Ayrıca Mahmut'un yanında oturan biri daha vardı; bu adam onun oğlu Murat'tı.

Murat, babasının o temkinli ve tecrübeli duruşunun aksine, fazlasıyla gergin, kibirli ve sinirli görünüyordu.

Derin, Paşa ve Kuzey'in hemen arkasından adımlarken, Kuzey aniden durdu ve Derin'e dönerek aşağıda kalması yönünde kesin bir talimat verdi.

Kapıyı korumasını istiyordu.
Derin, duyduğu şeyle birlikte gözlerini devirdi.

"Benimle kafa mı buluyorsunuz siz?" diye söylendi huysuzca. "Kapıyı öpücük atarak mı koruyacağım? Silahım mı var sanki?"

Paşa arkasını dönüp kıza ters bir bakış attı. "Kızım, gelmeseydin o zaman! Seni buraya zorla mı getirttik? Bekle işte şurada efendi gibi," diye cevap verdi.

Derin anında vites artırarak yüzüne dünyanın en masum, en mağdur ifadesini yerleştirdi ve kendini acındırmaya başladı:
"Peki... Tamam o zaman. Eğer yukarıda bir çatışma çıkarsa, ben burada aşağıda tamamen savunmasız bir şekilde beklerim. Belki de ilk vurulan ben olurum, siz de benden kurtulmuş olursunuz..."

İkisi de yukarıda kendilerini bekleyen o kurtlar sofrasını bir anlığına tamamen unutmuş, her zamanki gibi çocuksu bir laf dalaşına tutuşmuştu bile.

Paşa sabır dilerce bir nefes alıp, "Lan sen o kampa boşuna mı girdin? Bir şey olursa saklan işte bir yere!"

Derin, duyduğu bu tavsiye karşısında dehşete düşmüş gibi elini ağzına götürdü.

"Hiiii! Hiç utanmıyorsun değil mi?" sesini tiyatral bir tona bürüyerek. "Saklanmak delikanlılığa yakışır mı hiç Paşa? Sen operasyonlarda böyle mi yapıyorsun? Tüh sana! Vallahi hiç yakıştıramadım."

Resmen adamları kışkırtmak, damarlarına basmak için özel olarak kodlanmış gibiydi.

Paşa gözlerini devirip içinden "Sabır ya sabır" çekerken, Kuzey daha fazla dayanamayarak araya girdi: "Ya sen ne istiyorsun asıl? Çıkarsana şu ağzındaki baklayı!"

Derin, anında o yırtıcı tavrından sıyrılıp şeker mi şeker sevimli bir yüz ifadesine büründü. Dudaklarını büzerek, "Ağzımda bakla falan yok... Ama çok istiyorsanız bana da bir tane silah verir misiniz lütfen? Küçük bir şey de olur,"

Paşa ve Kuzey, kızın bu tehlikeli talebi karşısında aynı anda, adeta koro halinde kükrediler:

"Asla!"

"Bekle şurada," diyerek arkalarını dönüp hızla yukarıdaki locaya doğru çıkmaya başladılar.

Bu sırada masadakiler, aşağıda dönen bu tuhaf hareketliliği pür dikkat izliyordu.

Vaho, aşağıda dikilen kızın meşhur Derin olduğunu anında sezmişti. Yüzüne kocaman, sevimli bir gülüş yerleştirip aşağıya doğru el salladı; kendince dostane bir selam vermek istemişti.

Derin, adamın bu hareketini fark ettiği an gözlerini kısıp, "Salak mı bu be?" diye mırıldandı.

Etrafına bakındı, adamın kesinlikle kendisine el salladığından emin olunca, kimse görmeden anlık bir hareketle dilini çıkarıp adama yaramaz bir çocuk gibi karşılık verdi.

Vaho ve Derin, o birkaç saniye içinde birbirlerine adeta "Bu kesin deli" muamelesi yaparak bakıştılar.

Vaho'nun yüzü, aldığı bu tepki karşısında anında düştü. Oysaki kendisi kadınlara karşı her zaman çok kibar ve değer veren bir adamdı, bu fırlama kız ezberini bozmuştu.

Paşa ve Kuzey, yanlarındaki diğer korumalarla birlikte locaya geçip masaya oturduklarında, Derin de aşağıda kollarını göğsünde bağlamış, gözlerini kısmış bir şekilde onları izlemeye koyuldu.

Masadaki sessizliği bozmak adına Paşa, ellerini birbirine vurup öne doğru eğildi.

"Eveeeet beyler..." dedi, dalgaya vuran ama alt metni ciddi olan o meşhur ses tonuyla.

"Şimdi geldik zurnanın zırt dediği yere. Mahmut abicim, hadi dile şu özürünü, kapansın gitsin konu. Kardeş kardeş çıkalım buradan, herkes evine, işine baksın."

Amacı, Barlas'ın emrini çiğnemeden bu işi tereyağından kıl çeker gibi bitirmek ve bir an önce buradan tüymekti.

Mahmut daha ağzını açıp cevap vermeye fırsat bulamadan, yanındaki hırslı oğlu Murat masaya doğru dikleşti.

"Dileriz, dilemesine de Paşa..." sesindeki o meydan okuyan tonla. "Bizim kuzenin durumu ne olacak? Adamı sakat bırakmışsınız. Hem Baro niye gelmedi masaya? Biz bunları onunla yüz yüze konuşsaydık daha doğru olurdu."

Bu saygısız çıkışla birlikte masadaki gerilim anında zirve yaptı. Vaho, oturduğu sandalyede yavaşça öne doğru eğildi, gözleri tehlikeli bir karartıyla kısıldı.

"Gardaş... Sen Mahmut musun? Sana burada konuşan oldu mu?"

Mahmut, durumun nereye varacağını anlayarak büyük bir tedirginlikle oğluna döndü.

"Murat, sus sen!".

Ardından Vaho'ya dönüp sesini biraz daha yumuşattı: "Vaho, kusura bakma... Benim yeğen buraların yabancısı, bilmeden bir suç işlemiş. Siz de cezasını kesmişsiniz zaten. Çocuk ilk defa Türkiye'ye ayak basıyor, yeraltının kurallarını tam bilmiyor."

Vaho, duyduğu bu savunma karşısında dişlerini sıktı.

"Öğretseydin o zaman Mahmut gardeş!" diye gürledi.
"Başta, milletin karısına, kızına zorla bir şey yapmaması gerektiğini o çocuğun kafasına kazısaydın!"

Pusat, ortamın iyice çığırından çıkacağını sezerek araya girdi, masaya hafifçe vurdu.

"Beyler tamam, uzatmayın. Hadi özür dilensin, konu kapansın işte," diyerek bu saçmalıktan ne kadar sıkıldığını açıkça belli etti.

Normalde bir emniyet müdürü olarak Pusat'ın bu tarz gayriresmi masalarda işi olmazdı; ancak Vaho burada mağdur durumda olduğu ve Barlas da bizzat katılmadığı için, iki tarafı birbirine kırdırmadan ortayı bulma görevi ona kalmıştı.

Fakat Murat, uslanmak bilmeyen o çocuksu gururuyla aniden ayağa kalktı. "Kimsenin kimseye zorla bir şey yaptığı falan yok!" diye bağırdı.

Ardından gözleri aşağıda dikilen Derin'i buldu.

"Sizin korumalarınız da gelen müşteriler gibi sağa sola kuyruk sallıyorsa biz ne yapalım?
Baro kendisi gelsin, öyle konuşalım. Özür falan da yok!"

Vaho, duyduğu o kuyruk sallama lafıyla birlikte adeta çileden çıkarak yerinden fırladı.

"Bak kara Murat! Zaten burada kendimi zor tutuyorum! O kuyruğu alır, senin bir yerlerine sokarım ha!"

O esnada Paşa ve Kuzey'in gözleri anında aşağıda, kapının önünde dikilen Derin'i buldu.

Derin, yukarıda kendi adı üzerinden dönen bu fırtınadan bihabermiş gibi, aşağıda adeta saf bir çocuk gibi durmuş, yüzünde muzip bir sırıtışla olanı biteni izliyordu.

Belli ki yine kendi çapında bir şeyler karıştırıyordu ve karıştırdığı şeylerin hiç de hayra alamet olmadığı ortadaydı.

Paşa, büyük bir hışımla ayağa kalktı.

"Lan sen sabahtan beri bizim kızı mı kesiyorsun puşt?!"

Murat da geri adım atmayarak daha da diklendi:

"Ne keseceğim lan! Aşağıdan bana göz kırpan o?!"

Paşa'nın gözü tamamen döndü. "Ağzından çıkanlara dikkat et lan! Bak buraya Pusat'ın hatrı için geldik, cesetleriniz çıkmasın!"

Mahmut da oğlunu korumak adına ayağa fırladı.

"Paşa, ayıp oluyor ama! Biz de buraya sulh yapmaya, masaya oturmaya geldik!"

Locadaki herkes sırayla, adeta birer birer ayağa kalkıyordu Pusat arada kalmış sakin olun desede işe yaramıyordu.

Aşağıda bu manzarayı büyük bir keyifle izleyen Derin ise kendi kendine kıkırdıyordu:

"Ne oluyor lan yukarıda? Hepsi sincap gibi birer birer dikleşti yukarıya doğru," diyerek olayı çözmeye çalışıyordu.

Pusat, durumun asıl kaynağını çözmek adına aşağıya doğru sertçe seslendi ve Derin'i hemen yukarı çağırdı.

Derin, Pusat'ın o öfkeli sesini duyar duymaz yüzünü ekşitti. Pusat'ı daha önce hiç görmemişti ama Barlas'ın tarafında olduğunu biliyordu ve nekadar sinirli olduğuda netti.

"Aha... İhale yine döndü dolaştı bana kaldı iyi mi," söylene söylene merdivenlerden hızla yukarı çıkmaya başladı.

Locaya adımını atar atmaz, Vaho sinirle Murat'ı işaret ederek Derin'e döndü.
"Kız! Sen buna aşağıdan göz mü kırpıyordun doğru söyle?!"

Kondurmak istemiyordu; hele ki bizzat Baro'nun emri altındaki bir kadına böyle bir hafifliği yakıştırmayı gururuna yediremiyordu, içi içini yiyordu.

Derin, afallamış bir şekilde önce Vaho'ya, sonra da karşısındaki Murat'a baktı.

"Kim, ben mi?"

Yüzünü tiksintiyle buruşturarak. "Ben mi bu muşmula suratlı adama göz kırpacağım? Benim göz zevkim o kadar mı düştü be?!"

Murat, aldığı bu ağır hakaretle birlikte iyice çileden çıktı.

"Lan kaşmer! Az önce aşağıdan bana bakıp göz kırpan sen değil miydin?!"

Masadaki herkes, yanlarındaki bir kadına karşı kurulan bu kaşmer kelimesinin ağırlığı ve pervasızlığıyla sarsıldı.

Paşa, Kuzey , Hamit ve Vaho aynı anda ellerini bellerindeki silahlara götürmeye hazırlanıyordu ki...

Derin,
"Sen kime kaşmer diyorsun lan piç?!" diye çığlık atarak öne doğru fırladı ve Murat'ın tam çenesinin ortasına en okkalısından, sert yumruğunu geçirdi.

Yumruğun şiddetiyle Murat geriye doğru masanın üzerine kapaklanırken, Barlas'ın üzerinde titrediği o büyük sulh işi oracıkta, saniyeler içinde havaya uçmuştu

Mahmut'un adamları panikle silahlarına davranmaya çalıştı ancak korumalar çoktan tetikte bekliyordu; saniyeler içinde namlularını ateşleyerek adamları oldukları yere indirdiler.

Pusat'ın "Lan ne yapıyorsunuz!Durun!" diye bağırması kimseyi ilgilendirmiyordu ok yaydan çıkmıştı.

Locada silah sesleri peş peşe yankılanırken, Mahmut büyük bir öfkeyle, "Sen kimsin lan?!" diyerek silahını çekti ve Derin'in üzerine doğru yürüdü.

Ancak daha parmağını tetiğe bile götüremeden, Kuzey soğukkanlılıkla silahını doğrulttu ve Mahmut 'u alnının çatısından vurdu.

Adam cansız bir şekilde yere yığılırken, Vaho da masadan doğrulmaya çalışan Murat'ın kafasına tek bir kurşun sıkarak onun da işini oracıkta bitirdi.

Her şey saniyeler içinde başlayıp bitmişti.

Pusat ise oturduğu sandalyeden kalkmış eli belinde kafasını sallarken, işin çöp olduğunu anladığında kalktığı sandalyeye tekrar oturdu.

İki elini yüzüne koymuş, dirseklerini masaya dayamış bir halde derin derin düşünüyordu.

Yine bütün ortalığı temizlemek, adli raporları ayarlamak ve bu geceyi örtbas etmek tamamen ona kalmıştı.

Paşa, kulakları sağır eden silah seslerinin ardından Derin'in yanına gidip üstünü başını süzdü.

İyi olduğundan emin olduktan sonra, öfkeyle çıkıştı:

"Kızım sen manyak mısın, deli misin?! Niye elin adamına göz kırpıyorsun durduk yere be?!"

Derin, parmak boğumlarını ovuşturarak Paşa'ya döndü ve gözlerini kısarak tehditkar bir sesle konuştu:

"Bak yemin ederim senin de o suratını dağıtırım Paşa ! Bir daha kimse sana göz kırpmaz,! Gözüme seğirdi lan gözüm !"

Pusat, oturduğu yerden büyük bir hışımla.
Sesinin çıktığı kadar bağırarak :
"Yeter be! Dağılın gidin şurdan! Gidin evinizde kavga edin! Sikicem şimdi sizin yapacağınız sulhu da, masanızı da!"

Buraya kadar boşu boşuna gelmenin, arabuluculuk yapmaya çalışırken bir katliamın ortasında kalmanın büyük hüsranını yaşıyordu.

Pusat'tan kimse bu denli büyük ve galiz bir tepki beklemediği için, odadaki herkes bir anlığına duraksadı.

Ardından hepsi tıpış tıpış, sessizce merdivenlerden aşağı inmek zorunda kaldı.
Pusat zaten arkalarındaki o kan gölünü mecburiyetten temizleyecekti.

Mekandan çıkıp arabalara doğru yürürlerken Paşa, Kuzey Hamit ve Vaho'nun yüzündeki o zafer ifadesi yerini kara bir düşünceye bırakmıştı.

Şimdi asıl büyük mesele başlamıştı: "Çatışma istemiyorum" diye kesin emir veren Barlas'ın karşısına çıktıklarında, bu darmadağın olan sulh masasının ve dökülen kanların hesabını ona nasıl vereceklerdi?
Araba Karadağ malikanesinin geniş bahçesine giriş yaptığında içerideki gerilim, dışarıdaki akşam serinliğini bile bastıracak cinstendi.

Lastikler çakıl taşlarının üzerinde ezilerek durduğunda, Paşa dikiz aynasından arkadakilere son kez bir bakış attı. Olayı başlatan Derin olduğu için onuda yanlarına almışlardı. Üstüne basa basa, adeta ezberletir gibi konuştu:

"Son kez söylüyorum, kimse çıt çıkarmayacak. İhale bende, ben halledeceğim. Siz sadece arkada fon müziği gibi durun, gerisini bana bırakın."

Arabadan indiklerinde gözleri hemen bahçenin çardağına kaydı. Barlas, elinde viski bardağıyla çardakta tek başına oturuyordu.

Uzaktan bakıldığında bile etrafından dumanlar çıkıyor gibiydi; adeta fitili ateşlenmiş bir barut fıçısı gibi resmen onları bekliyordu.

Ekip çardağa doğru yürümeye başladığında Kuzey ,Derin'in aksine Paşa'ya güvenmişti, Paşa'nın omzuna hafifçe vurarak mırıldandı:

"Hadi Paşa, göreyim seni. Hallet şu işi de en az zararla evimize gidelim."

Bu açıkça bir teslimiyet çağrısıydı.
Paşa, yüzüne dünyanın en özgüvenli ifadesini takınıp,
"Rahat ol abicim, bende o iş,"

Çardağın sınırına girdiği an kollarını iki yana açtı ve yüzüne aşırı sevimli, adeta yalakalık kokan bir surat ifadesi yerleştirip bağırarak selam çaktı:

"Selam sana imparator!"

Sanki sulh masasını kan gölüne çeviren kendileri değilmiş de, seferden dönen Muhteşem Süleyman'ı karşılıyor gibiydi manyak.

Barlas, bardağını masaya sertçe bırakıp onlara doğru döndüğünde, gözlerini doğrudan Paşa'nın üzerine dikti.

Tek bir kelime bile etmedi ama o dondurucu, hesap soran bakış yetti de arttı bile. Ekibin gözünde aynı anda tek bir yazı belirdi:

Sıçtık.

Baro'dan en ufak bir yumuşama emaresi göremeyince hepsi oldukları yerde hazır ol duruşuna geçti.

Derin ise bu esnada Barlas'ın o keskin radarına yakalanmamak için Kuzey'in arkasına saklanmaya çalışıyor, adamın ceketini çekiştirerek alçak sesle,
" Sakla beni ... Öne doğru dur, Allah rızası için" diye fısıldıyordu.

Barlas, ekibin bu süklüm püklüm halini süzdükten sonra sesini yükselterek kükredi:

"Otursanıza laaan!"

Hepsi birden sesin şiddetiyle oldukları yerde irkilip, sanki altlarında sandalye varmış gibi havada kalmamak için hızla ve çıt çıkarmadan masanın etrafına çöktüler.

Barlas, arkasına yaslanıp gözlerini bir saniye bile Derin'in üzerinden ayırmadan konuşmaya başladı.

"İçimdeki ses nedense... Bu akşam yaşanan bu rezilliğin arkasında tamamen senin parmağın olduğunu söylüyor,"

Derin, Paşa'nın az önce arabada verdiği "Herkes sussun, ben halledeceğim" emrini tamamen boş verip, durumu kendi penceresinden izah etmek için tam ağzını açmıştı ki, yan taraftan hiç beklenmedik bir ses yükseldi:

"He valla abi! Hepsi onun yüzünden!"

Derin, duyduğu bu cümleyle şaşkınlıktan donakaldı.

Başını hızla Paşa'ya doğru çevirdi. Lan az önce arabada Onlar bizi kışkırttı, hakkımızı savunduk diye destan yazacak olan bu şerefsiz değil miydi? İlk dakikadan satmıştı kızı.

Derin dayanamayıp sesini yükseltti:
"Lan korkak dönek! Arabada böyle mi konuştuk !"

Diğerleri ise tamamen kafalarını öne eğmiş, Baro'nun gazabından pay almamak için üç maymunu oynuyor, adeta ölü taklidi yapıyorlardı.

Barlas, Derin'i duymuyor ,Paşa'nında bu kıvırmalarını yemediği ve Kuzey'in kendisine asla yalan söylemeyeceğini bildiği için doğrudan ona döndü.

"Anlat Kuzey, ne oldu ?"

Kuzey, sıkıntıyla yerinde kıvranıp boğazını temizledi.

"Baro, valla Mahmut'un oğlu Murat baştan beri zaten kaşınıyordu. Masada sürekli senin niye gelmediğini söyleyip durdu, büyüklük taslamaya çalıştı..."dedi ve cümlenin devamının ucu Derin'e dokunacağı için bir anlığına durdu.

Ne söyleyeceğini düşünürken Barlas sabırsızca bağırdı:

"Sonra?!"

Kuzey mahçup bir şekilde kafasını kaşıyıp, "Sonra adam karateciye laf atınca... Biz de duramadık işte,"

Barlas, oturduğu yerde öfkeyle dikleşti.

"Lan ben size çatışma istemiyorum demedim mi?! Bir işi, düzgünce beceremediniz mi ?!" diye çıkışmaya başlayınca, Derin köşeye sıkıştığını ve bu işten kaçış olmadığını anladı.

Derin bir nefes alıp suçluluk duygusuyla kafasını dikleştirdi.

"Onların hiçbir suçu yok... Benim yüzümden oldu, ben vurdum," diyerek itiraf etti.

Barlas arkasına yaslanıp derin bir "Sabır" çekti. Yüzünde alaycı bir öfke belirdi.

"Çok şaşırdım! Zaten orada bu adamlar , koca bir emniyet müdürü dururken, sana kalmıştı bu iş?!"

Derin, bu aşağılayıcı tona dayanamayarak oturduğu yerden sinirle ayağa fırladı.

"Bana hakaret etti, iftira attı be! Ne yapsaydım yani, alnından mı öpseydim adamın?!"

Barlas da Derin'in pervasızca diklenmesi üzerine aynı hızla ayağa kalktı.

Aralarındaki masa olmasa birbirlerinin üzerine yürüyecek gibiydiler.

"Lan durup dururken sana niye laf attı bu adam?!
Yoksa canına mı susadı ?!"

Tam o sırada Vaho, ortamdaki gerilimi hiç umursamayan bir kıkırdama koyuverdi.

"Zaten öldü ya abi,can mı kaldı"

Barlas'ın sinirli bakışlarından sonra , Vaho anında sırıtışını silip gözlerini kaçırdı.
"Pardon abi... Kusura bakma,"

Barlas tekrar Derin'e doğru döndü. Gözlerindeki öfkenin rengi biraz değişmişti.

"Bana bilerek yapmadığını söyle... O adamları bilerek ve isteyerek kışkırttığını söyleme , Derin," dedi, sesindeki o gizli, kıskançlıkla harmanlanmış öfkeyle.

Adamların ölmesi umrunda değildi ama bu durumun Derin'in hoşuna gitmesi sarsıyordu güvenini.

Derin bir anlığına neyi kastettiğini anlamayarak afalladı. Kafası yine ters çalışmış, kalan son mantık kırıntılarını da kampta bırakmış gibi pat diye konuştu:

"Ya yok! Ben o adama bakar mıyım hiç? Tipim değil bir kere! Hem niye bilerek yapıyım salak mıyım ben?"

Salak mıyım sorusu her ne kadar Paşa tarafından evet cevabı alsada
söylediği cümlenin nereye gittiğini, Barlas'ın bunu nasıl algılayacağını o an idrak edememişti salak kız.

Barlas'ın gözleri anında yuvalarından fırlayacak gibi oldu. Söylediği şey fena halde zoruna gitmişti.

Eğer adam yakışıklı olsaydı bakacak mıydı yani? Çardak, Barlas'ın "Derin" diye bağırışıyla inledi:

"Bana bak sabrımın gerçekten son raddesindeyim!"

Yan taraftaki Paşa ve Kuzey birbirine bakıp sessizce göz devirdiler; Baro'nun resmen kıskançlık krizine girdiğini hepsi anlamıştı.

Derin, bu aşırı tepkiyle irkilip durumu toparlamaya çalışarak. "Ya off! Bilmiyorum işte, ben bir şey yapmadım! Kendi kendine hallendi pislik! Sırf sen barış imzalayacaksın diye dursamıydım"

Derin kendini böyle savunuyordu ama Pençe'yle tanıştığından beri yaşadıklarını düşününce içten içe Barlas'ın başına böyle bir bela açtığı için de mutluydu.

"Belasını buldu işte kötü mü oldu..."

Barlas, o ana kadar bir şekilde alttan almaya, öfkesini dizginlemeye çalışırken bu duyduğuyla birlikte tamamen köprüleri yıktı.

"Ne dedin sen?!" diye kükredi Derin'e doğru bir adım atarak.

"Lan sen kimin tarafındasın?! Apaçık bir savaşın başladığının farkında değil misin ?! Benimle oyun mu oynuyorsun ?!"

Derin de duyduklarının etkisiyle artık tamamen köprüleri yaktı. İçindeki tüm o dört aylık birikmiş öfkeyi kusarak gürledi:

"Ben doğru olanı yaptım! Bilerek yapmadım ama yaptım, çok da iyi oldu! Bana yapılan hakarete barış için susmamı beklediysen senin acizliğin!
Eğer bana karşı bir şüphen varsa, benim hakkımda hala kararını veremiyorsan... Senin sorunun! Ben yine olsa yine yapardım" diye bağırdı Baro'nun suratına karşı.

Masadakilerin nefesi kesildi kimseden çıt çıkmıyordu. Paşa, Derin'in bu pervasızca, intiharvari yaklaşımını görüp kızı kurtarmak adına yapay bir şekilde boğazını temizlemeye çalıştı.

Kısık sesle, "Kes sesini... , sıçtın zaten iyice," diye kaş göz yapmaya çalışıyordu ama pimin çekildiğini ve bombanın patladığını herkes biliyordu.

Barlas, gözlerini Derin'den ayırmadan o emri verdi:

"Paşa!"

Paşa yerinden askeri bir disiplinle fırladı.

"Buyur abi!"

"Arabayı hazırla, gidiyoruz!"

Paşa, merakla karışık büyük bir korkuyla sordu:

"Nereye abi bu saatte?"

"Kampa!"

Paşa tek bir kelime bile etmeden doğrudan arabaya doğru koştururken, Barlas Derin'e doğru eğildi.

Gözlerinde öfkeden, hırstan ve meydan okumadan başka hiçbir şey yoktu. Sesini tehlikeli bir fısıltıya düşürerek kızın yüzüne doğru eğildi:

"Karar veremiyorsan öyle mi?... Belliki bu iş böyle olmayacak şunu biraz hızlandıralım ozaman."

Sabır taşı tamamen çatlamıştı ve bu gecenin ucu, kampta çok büyük bir hesaplaşmaya çıkacaktı.

*****
Barlas'tan

Çardaktaki o büyük patlamanın ardından bahçedekiler birer birer dağılmıştı.

Paşa, verdiğim emir üzerine doğrudan şoför koltuğuna geçmişti; ben de onun yanında, gözlerimi karanlık yola dikmiş vaziyette oturuyordum.

Kampa doğru gidiyorduk sessizdik . Derin ise arka koltukta, tüm bunlara neden olduğunu unutmuş gibi kafasını soğuk cama yaslamış, yorgunluktan sızıp kalmıştı.

Kampa varmamıza yarım saat kadar bir zaman kalmıştı ama içimdeki yangın bir türlü sönmüyordu.

Sinirlerime hakim olmakta zorlanıyordum. Bu kız, her seferinde ama her seferinde beni çileden çıkarmanın bir yolunu buluyordu.

Bugün masada yaptığına, o adamların orada ölmesine değildi öfkem; ben orda olsam, gözümü kırpmadan aynısını yapardım, o adamların nefesini keserdim.

Benim asıl hazmedemediğim, bana fütursuzca kafa tutmasıydı. O odada, gözlerimin içine bakarak benden alacağı intikamı açıkça ilan ederken, nasıl oluyordu da bugün karşıma geçip "İyi yaptım" diyebiliyordu?

Kimin tarafındaydı Yeraltındaki dengeleri nasıl altüst ettiğinin farkında değil miydi? En önemlisi de, benim dengemi, benim aklımı nasıl paramparça ettiğinin farkında değil miydi?

Yoksa bunu bilerek mi yapıyordu? Beni içeriden, en zayıf yerimden mi çökeltmeye çalışıyordu?

Eğer onu o gün depoda görmemiş olsaydım, kaydedilen videoda korkudan titreyen sesini kendi kulaklarımla duymamış olsaydım, yemin ederim düşmanlarımdan birinin aramıza sızdırdığı profesyonel bir ajan olduğunu düşünürdüm.

Her şey tam bitmişken, bana karşı beslediği bu amansız öfke nedendi? Hiç mi nezaketini, güvenini kazanacak kadar hatrım yoktu bu kızın gözünde?

Yoksa düşmanlarımdan biri olmasa bile, tek başına niyeti beni yok etmek, beni bitirmek miydi?

Onun hakkında net bir karar veremiyor oluşumu yüzüme vurmuş, bunu bana karşı bir silah gibi kullanmıştı.

Söylediği her şey, attığı her adım beni derin bir hüsrana uğratıyordu. Bu soruların cevabını alabilmem için kafamda tek bir çözüm yolu kalmıştı.

İçim içimi yese de, benden ömrü boyunca nefret edeceğini adım gibi bilsem de başka çarem yoktu.

Sadakatini kanıtlamak zorundaydı. İçimi kemiren bu zehirli şüpheyi söküp atmak zorundaydım.

"Baro, geldik... Bak, kurban olayım sakın yanlış bir şey yapma ."

Paşa'nın gergin sesiyle bir an düşüncelerimden sıyrıldım.

Araba kampın geniş bahçesinde durmuştu. Paşa, sadece Derin'i kampa bırakıp geri döneceğimizi sanıyordu; arabada çıt çıkarmadan oturuşum, o karanlık sessizliğim onu derinden korkutmuş olmalıydı.

"Bugüne kadar neyi doğru yaptım ki bunu da yapıyım?"diye geçirdim içimden.

Bizim gibi adamlar bu hayatta kötü olmaya mahkumdu. Kurduğumuz örgüt ne kadar adil, strateji üzerine inşa edilmiş olursa olsun, günün sonunda ellerimde onlarca insanın kanı, kulaklarımda can verirken çıkardıkları çığlıklar vardı.

Ben bugünlere bu acımasızlıkla gelebilmiştim. Benden nefret edeceğini, hatta beni ilk fırsatta öldürmek isteyeceğini bilsem de, kalbimi çalan o kadını da bu karanlığın, bu kötülüğün içine hapsetmek zorundaydım.

Meryem Hanım dışarıda, kapının önünde bizi bekliyordu. Ondan da bu gece yaşananların, Derin'i o mekana göndermesinin hesabını ayrıca soracaktım.

Paşa'ya tek bir kelime bile etmeden arabadan indim. O arkada uyuya kalan Derin'i uyandırmakla uğraşırken, ben adımlarımı Meryem Hanım'a doğru yönelttim.

Yüzümdeki ifadeden işin ciddiyetini anlamış olacak ki, endişeyle bana baktı. Yanına vardığımda sesimi buz gibi tutarak, "Laboratuvarı hazırlatın," dedim.

Şaşkın ve korku dolu gözlerle yüzüme baktı. "Bugün olanları ayrıca konuşacağız, şimdi dediğimi yap," diyerek yanından geçip içeri girdim.

Meryem Hanım hemen arkamdan, o çökmüş, halimi fark etmiş bir şekilde hızla geldi. "Baro, ne oluyor? Kendine gel, ne laboratuvarı bu saatte?" diye sordu peşimden yürürken.

Yüzüne bile bakmadan, dişlerimin arasından sadece iki kelime döküldü: "Sadakat testi."

Meryem Hanım duyduğu şeyle irkildi "Baro yapma kızı bitirirsin"desede sessizliğim karşısında korkusunu içine gömüp elindeki telsizle birilerine emirler yağdırarak öne geçti.

Ben arkasından yürürken, beni bu korkunç karara mecbur bırakan o mavi gözler, Paşa'nın arkasında, her şeyden habersiz bir şekilde peşimizden geliyordu.

Laboratuvarın kapısına ulaştığımızda, Derin sanki içeride onu neyin beklediğini hissetmiş gibi birden durdu.

İçerideki o soğuk, mekanik koltuğa korku dolu gözlerle baktı.

Yüzündeki o az önceki asi ifadeden eser kalmamıştı. "Niye buraya geldik?" diye sordu, sesi titriyordu.

Meryem Hanım'a döndü, gözleri hemen dolmuştu. "Meryem anne... Neden buraya getirdiniz beni?"

Sözleri boğazında düğümleniyordu. "Benim uyumam lazım, çok geç oldu. Sabah uyanamam sonra, ceza alırım..."

Gözleri panikle etrafta, kapıda, bende gidip gelirken hıçkırıklarını tutmaya çalıştı. "Ben... Ben gideyim mi? Burası beni çok korkutuyor da... Görünce dayanamıyorum,"

O an canımdan can gidiyordu sanki. O ürkek bakışları, titreyen çocuksu sesi içimde bir şeyleri paramparça ediyordu bu kız bana ne yapıyordu bütün gardımı indiriyordu.

Beni neden buna mecbur bırakmıştı sanki? Oturup bekleseydi, ben zaten gelecektim. Neden çat kapı çıkıp karşıma gelmişti? Neden kararlarımı, otoritemi herkesin içinde sorgulamıştı?

Sesimi olabildiğince düz, duygudan yoksun tutmaya çalışarak, "Derin, içeri geç," diyebildim sadece.

Gözlerine bakamıyordum, bakarsam dayanamayacağımı biliyordum.

Derin hızla bana döndü, gözlerindeki korku katlanarak büyüyordu.

"Ne? Hayır... Ben eğitimi tamamladım, unuttun mu? Sen söylemiştin ya bana!"

Sesi öyle bir titriyordu ki, kaçamayacağını anladığı için beni geçmişteki sözlerimle ikna etmeye çalışıyordu.

"Derin, içeri geç " diye tekrarladım.

Sesim buz gibiydi ama içim kan ağlıyordu.

Derin hıçkırarak ağlamaya başladı. Gözyaşları yanaklarından birer birer süzülüyordu.

"Neden? Çok korkuyorum oradan, ne olur beni gönderme oraya... Anne, bir şey söyle!" diyerek Meryem Hanım'dan bir çıkış yolu, bir yardım çığlığı dilendi.

Çok korkuyordu, o saf korkusu tüm bedeninde hissediyordum ama başka çarem yoktu.

Eğer bu kapıdan çıkıp dışarıdaki gerçek hayatına başlamak istiyorsa, bu testi geçmek, sadakatini kanıtlamak zorundaydı.

Meryem Hanım'dan da sessizlik dışında cevap alamayınca, Derin gözyaşları içinde geri doğru adımladı.

"Hayır, bunu bana yapamazsın!

Bu haksızlık, olmaz!

Artık çok yoruldum!"

Kendi ayaklarıyla o koltuğa oturmayacağını anladığımda, gözlerimi yanımda duran Paşa'ya çevirdim. Onu koltuğa bağlaması için işaret ettim.

Paşa'nın sesi, hayatımda hiç duymadığım bir çaresizlikle çıktı: "Abi..."

Yapmak istemiyordu. Kıyamıyordu.

Sesimin son perdesiyle haykırdım:

"Paşa!"

Paşa, verdiğim emrin geri dönüşü olmadığını anlayarak Derin'i zor bela, çırpınışları, çığlıkları ve gözyaşları arasında tutup o soğuk koltuğa oturtuverdi.

Kemerleri tek tek bağlarken Derin'in feryatları laboratuvarın duvarlarında yankılanıyordu.

Oradaki hiç kimse bunu istemiyordu. Paşa istemiyordu, Meryem Hanım kahroluyordu, en çok da ben istemiyordum.

Ama mecburdum. Ben annemin oğluydum; şüphenin, güvensizliğin bir insanı, bir ilişkiyi içeriden nasıl yavaş yavaş yiyip bitirdiğini, nasıl bir canavara dönüştürdüğünü kendi hayatımda, kendi gözlerimle görmüştüm.

Ben şüpheyle yaşayamazdım.

*****

Derin'den

Beni kampa bırakmak için geldiğini sandığım adam 4 ay sonra beni yine aynı koltuğa mahkum etmişti çok korkuyordum aynı şeyleri yaşayacağımı çok iyi biliyordum hıçkıra hıçkıra ağlıyor beni ordan çıkarmaları için yalvarıyordum.

Taravma gibi kalmıştı beynimde henüz hiç bir şey hissetmiyordum ama yinede korkuyordum Barlas'tan çoktan umudumu kesmiş Paşa'ya bakıyordum

"Paşa lütfen birşey söyle beni burdan çıkarsın çok korkuyorum "diye yardım dileniyordum.

Bu kadarını hak edicek ne yapmıştım benden bu kadar nefret edicek kızdırıcak ne yapmıştım .

Meryem Anne'nin sesini duydum daha önce yaptığı gibi derin sakin ol diyordu olamazdım diyorum ya çok korkuyordum acı çekmekten değil soracakları soruların altında eziliyordum.

Bir daha duymak istemiyordum Meryem anne daha fazla dayanamayıp odaya yanıma geldi yüzümü ellerinin arasına alıp gözyaşlarımı silmeye çalışıyordu.

" Anne çok korkuyorum" diyordum sadece .

"Sakin ol bu sadece bir sınav başarıyla geçersen burdan çıkacaksın söz veriyorum seni burdan göndericem "diyordu.

Belliki onunda elinden ancak bu kadarı geliyordu.

"Ama ben zaten şimdiye çıkmalıydım" dedim.

Çaresizce Barlas'ı gösterip

"Onun yüzünden hala burdayım ama bu haksızlık değilmi "dedim kendimi savunmaya çalışarak.

Sadece gözlerimin içine bakıyordu o halde oluşum onunda canını yakıyordu biliyorum ama hiç bir şey yapmıyordu.

Camın arkasındaki o dondurucu silüet, aldığım her nefesi cellat gibi izliyordu. Hıçkırıklarım boğazımda düğümleniyor, göğsüm aldığım düzensiz nefeslerle hızla inip kalkıyordu.

Barlas Karadağ, tek bir lafıyla beni bu soğuk koltuğa mahkum etmişti.

Burası, bana anlatılan o kurtuluş yuvası değildi; burası benim en karanlık, en amansız kabusum olmaya başlamıştı.

"Lütfen yapma..." diye haykırdım
camın ardındaki karanlığa doğru.

Sesim odanın metal duvarlarına çarpıp bana aciz bir çığlık olarak geri dönüyordu.

"Korkuyorum, lütfen durdur!"

O ise donmuş bir heykel gibi tepkisizce bakıyordu. İçindeki vicdan kırıntısı hiç mi sızlamıyordu? Bana karşı bu nefreti neden, bu cezayı hak edecek ne yapmıştım?

Yanıma yaklaşan doktorun elindeki o parıltılı, sivri iğneyi gördüğümde ellerim ve ayaklarım titremeye başladı.

Meryem anne saçlarımı okşayarak beni sakinleştirmeye çalışıyordu ama nafileydi.

Paşa, çığlıklarıma ve yalvarışlarıma daha fazla dayanamayarak başını öne eğip odadan çıkmıştı.

Kurtarıcı sandığım herkes beni bu dünyada tek başıma bırakmıştı sığınacak yardım dileyecek kimsem yoktu.

Umutlarım birer birer sönerken, gözlerimi sıkıca kapattım.

"Abi!

Abi yardım et!

Canımı yakıyorlar!"

diye sayıklıyordum hayatta olsaydı beni bir tek o kurtarırdı canımın yanmasına izin vermezdi.

Titreyen vücudumu koltuğun soğuk demirine teslim ettim. Bu acıyı, bu zihinsel tecavüzü tekrar yaşayacaktım; çünkü Barlas Karadağ öyle istemişti.

"Senden nefret ediyorum, Barlas Karadağ," diye fısıldadım titreyen sesimle.

Göğsüme kocaman, ağır bir taş oturmuş gibiydi. Avazım çıktığı kadar, son nefesimle haykırdım karanlığa:
"Duydun mu beni? Nefret ediyorum senden!"

"Derin nefes al, sakin olmaya çalış lütfen," diyen doktorun sesini ensemde hissettim.

Hemen ardından, o soğuk ve sivri ucun boynumun derisine temas etmesiyle bütün tenim ürperdi.

"Korkuyorum..." diye inledim çaresizce.

Meryem anne elimi sımsıkı tutuyordu.

Gözümden akan yaşlar kulaklarıma doğru süzülüp beynimi uyuştururken ,annemi gördüm karşımdaydı bana bakıyordu.

"Sağ tarafına yat Derin,"

"Sağ tarafına yatarsan kâbus görmezsin.Duvar seni korur" diyordu.

"Anne... "

"O adamdan da çok korkuyorum,"

" Beni çok korkutuyor "

"Sağ tarafım hala güvenli mi?"

diye fısıldadım.

"Şimdiki yatağım duvardan çok uzak"

"Şimdi hangi tarafa yatıcam anne"

"Kafanı çevir Derin " diyen doktorun kafamı zorla sol tarafa çevirmesiyle kendime geldim.

Annem buradaydı. Ama o ölmüştü. Tıpkı eskiden olduğu gibi beni sakinleştirmek için mi gelmişti. Halisülasyon mu görmüştüm.

Peki ben şimdi uyurken hangi tarafa yatıcaktım.

Şoka girmiştim.

Ta ki.
iğne boynumun etine yavaşça batmaya başlayana kadar, koridordan yankılanan sesi duydum.

"DUR! Durdur her şeyi!"

Kapı büyük bir gürültüyle duvara çarpıp açıldı. Doktor anlık bir refleksle iğneyi tenimden çekip çıkardı, parmağıyla boynuma hemen bir pamuk bastırdı.

Gözlerimi yavaşça araladığımda, Barlas'ın kapının eşiğinde durduğunu gördüm. Gözleri irileşmiş, yüzü kireç gibi beyazlamıştı.

İlaç damarlarıma sızmadan, son saniyede durdurmuştu.

"Neden?" diyebildim sadece, fısıltıdan farksız, kısılmış sesimle.
Gözlerini benden kaçırdı. O , dondurucu yüz ifadesi gitmiş, yerine yaptığı şeyden utanan, yüzüme bakmaya cesaret edemeyen bir adam gelmişti.

Meryem anne yanağımdaki yaşları hızla silerek, "Tamam canım, bak bitti. Geçti, bir şey yok," diye beni teselli etmeye çalışsa da benim bakışlarım Barlas'ın üzerindeydi.

Ağlamam bir an bile durmuyordu.

"Neden?" diye tekrar gürledim, bu kez odadaki sessizliği yırtarak.

Cevap vermedi. Sadece kafasını hafifçe yana çevirip "Çıkın dışarı," dedi.

Ses tonu pişmanlıkla, derin bir azapla kavruluyordu. Doktor ve Meryem anne sessizce odadan çıkarken feryat ettim:

"Bana cevap ver! Neden? Canımı yakmak hoşuna mı gidiyor ?!"

O odada sadece ikimiz, nefeslerimiz ve benim dinmeyen hıçkırıklarım kaldı. Yavaş adımlarla yanıma yaklaştı. Koltuğun kenarına sinip ellerimi ve ayaklarımı bağlayan o sert deri kemerleri tek tek çözmeye başladı.

Yine de yüzüme bakmıyordu. Gözlerini benden saklıyordu. Onun bu sessizliği, göğsümdeki o sızıyı daha da büyütüyordu. Ben ne yapmıştım ona?

Kemerlerden kurtulan ellerimde. Bileklerimin o sert deriye direndiği için kıpkırmızı kesilmiş, morarmaya yüz tutmuş halde gördü.

Gözleri o kızarıklığa çarptığında duraksadı.

"Senin eserin!" diye bağırdım.

Tam elini uzatıp dokunacak gibi olduğunda,elimi hışımla geriye çektim. Bir hayvandan kaçar gibi ürkerek geriledim.

Ondan korktuğumu o an çok net anladı. Yüzünde beliren o dehşet verici ifade, içindeki sarsıntıyı ele veriyordu. Sanki aynada kendine bakıp 'Ben ne yaptım?' der gibiydi.

Benim ondan korkmamı istemiyordu, bu bakış canını canımdan daha çok yakmıştı.

"Bana bunu neden yapıyorsun?" dedim hıçkırıklarımın arasından, göğsüm titreyerek.

Sesindeki o derin, boğuk tınıyla fısıldadı: "Beni buna neden zorluyorsun? Neden..."

"Ben bir şey yapmadım ki!" diye bağırdım ağlayan sesimle. "Hiçbir şey yapmadım!"

"Tamam..." diyebildi sadece.

"Tamam."

Bu kadar mıydı gerçekten? Beni bu korkunun eşiğine getirip, canımı paramparça edip sadece "tamam" diyerek arkasını dönüp gidecek miydi? Hesap vermeliydi.

Arkasını dönüp kapıya doğru bir adım attığında, o soğuk koltuktan zorlukla destek alarak kalktım.

"Böylece gidemezsin! Bana hesap ver!" diye arkasından bağırdım.

Adımları durdu ama bana dönmedi. Gitmek de istemiyor gibiydi, olduğu yere çakılmıştı.

"Bana bunu neden yapıyorsun?!"

Ona ulaşıp yakasına yapışmak, o göğsünü yumruklamak istedim. İki adım attım ancak döktüğüm gözyaşları, harcadığım enerji dizlerimin bağını tamamen kopardı.

Bedenim benden bağımsız bir şekilde boşluğa düştü ve kendimi yerde, o soğuk betonun üzerinde buldum.

Dudaklarımdan hıçkırıklarla beraber tek bir kelime döküldü:
"Neden... Sadece neden?"

Yere yığıldığımı fark ettiği an büyük bir panikle arkasını döndü. Yanıma nasıl geldiğini, o mesafeyi nasıl kapattığını görmedim bile. Perişan bir haldeydim. Dizlerinin üzerine çöküp beni kaldırmaya çalışırken, kalan son gücümle siyah ceketinin yakalarına yapıştım.

"Neden?

Beni zaten çok üzdüler!

Neden!" diyerek güçsüz yumruklarımı omuzlarına, göğsüne vurmaya başladım.

Sesim artık çıkmıyordu, sadece nefesim yırtılıyordu ama can havliyle onunla cebelleşiyordum.

Geçirdiğim sinir krizinin ortasında, ellerimi yakasından çekip kendi saçlarımın arasına geçirdim.

Çaresizlikten, öfkeden kendime zarar vermek ister gibi ellerimle kafama vurmaya başladım.

"Yapma... Yapma,Derin lütfen dur yapma," diyerek büyük, titreyen elleriyle bileklerimi kavradı.

Beni durdurdu.

Ben ne yaptığımı, ne hissettiğimi bilmez bir haldeydim; tek bildiğim bana bu acıyı yaşatanın tam karşımda durduğuydu.

"Neden?" dedim bir kez daha, kesik nefeslerimin arasından.

Barlas, hayatımda ondan hiç görmediğim bir şefkatle ve çaresizlikle beni aniden göğsüne doğru çekti. Kollarını sırtıma dolayıp beni kendi bedenine hapsetti. Başımı göğsünün tam ortasına yerleştirdi.

"Bitti..." diye fısıldadı kulağıma doğru. Sesi titriyordu, dudakları saçlarıma değiyordu. "Özür dilerim... Özür dilerim, ."

Şok içinde, onun kolları arasında donakaldım.

Barlas Karadağ, o sert, acımasız adam, benden özür diliyordu. Yaptığı şeyin pişmanlığı sesinin her zerresine, bana sarılan kollarının titreyişine sinmişti.

Beni sakinleştirmek için elini sırtımda gezdiriyor, beni göğsüne daha da bastırıyordu.
"Senden nefret ediyorum..." diye sayıkladım göğsüne doğru, gözyaşlarım gömleğini ıslatırken.

"Nefret ediyorum."

Beni öyle sıkı, öyle büyük bir çaresizlikle sarmıştı ki, sanki bıraksa bu dünyadan yok olup gidecekmişim gibi tutuyordu.

"Etme..." diye fısıldadı kalbinin tam üzerindeki feryadıyla. "Benden nefret bile etme, Derin... ."

Onun göğsüne yaslanmış, titreyen nefeslerimin arasında donakalmıştım.

Dudaklarından dökülen "Özür dilerim" kelimesi kulağımda çınlarken, havada asılı kalan yumruklarım yavaşça göğsüne düştü.

Aramızda ne bir aşk vardı ne de sığınacak duygusal bir bağ; en azından ben öyle düşünüyorum.

Benim için o, beni bu karanlığa, bu soğuk koltuğa mahkum eden acımasız bir cellattı.

Ama şu an, kendi yarattığı o vahşi canavara ilk kez yenik düşmüş, gururunu ayaklar altına alarak bana sarılıyordu.

Bu ani ve akılalmaz şefkat, içimdeki öfkeyi dindirmedi; aksine kafamı daha da bulandırdı. Kalbim korkuyla, tenim ondan akan o yakıcı pişmanlıkla kavrulurken zihnim darmadağındı.

Ona sarılmıyordum, onu affetmiyordum. Sırtımdaki ellerinin titreyişini hissederken, gömleğine süzülen gözyaşlarımın arasından içimdeki o gerçeği fısıldadım kendime:
Ondan hala ölesiye nefret ediyordum ama canımı bu kadar yakan bir adamın kollarında, ilk kez bu kadar güvende hissetmenin o korkunç çelişkisiyle sarsılıyordum.

Bir bölümün daha sonuna geldik değerli okurlarım.
Bölüm hakkında olumlu olumsuz düşüncelerinizi paylaşmanız benim için çok değerli.
Kendimi bu şekilde geliştirebileceğimi ve motive edebileceğimi düşünüyorum.
Sonraki bölümde görüşmek üzere kendinize popüler bakın:)