4. bölüm / 5
DerbarGöz yaşları ve teselli
Bölümler 5Şu an: Göz yaşları ve teselli
Oyları alalım
Derin'den
Aklımda bir sürü soru vardı, bundan sonra biz ne olucaktık, nasıl davranmam gerekiyordu, Ege ile İlayda duysalar ne yaparlardı acaba diye. Düşüncelerden kurtulmamı sağlayan Baran'ın konuşması oldu: "Hava soğuk, ben bırakayım istersen." Garip gelmişti, onunla yıllar sonra beraber bişey yapmak, ne cevap vericeğimi bilmiyordum. "Yok ya zahmet etme, ben İlayda'ya söylerim, o gelir alır beni." "Yok, ne zahmeti, şimdi yorma İlayda'yı, gel bırakıyım işte." İlayda konusunda yalan söylemiştim, İlayda'nın gelmesi en az 1 saatti, havada soğuktu, büyük ihtimal donarak ölürdüm. En sonunda kafa sallayarak onayladım, elini arabasına doğru göstererek önden gitmemi sağladı. Arabanın kapısını açıp içine oturdum, o da kendi kapısını açıp oturdu. Kendi evimin yolunu söyledikten sonra araba ilerlemeye başladı. Ortam çok sessizdi, sadece nefes seslerimizi duyuyorduk, bundan galiba rahatsız olmuştuk. Radyoyu açtı, çıkan şarkı:
Kolpa – Beni Aşka İnandır.
Evren galiba bu şarkıyı bize armağan etmişti. Şarkı çalmaya başladı:
Şimdi bana öyle bi şeyler
Söyle ki durup dururken
Tam hayattan vazgeçerken
Beni aşka inandır
Gözlerim yanımdaki adama kaymıştı, cidden bu şarkı bizim içindi ya da benim için, çünkü "Tam hayattan vazgeçmişken beni aşka inandır." Umarım aşka inandırırdı. Bir an o da bana döndü, önüme döndüm ama bana hala baktığını hissediyordum. Şarkının sesini biraz kısarak konuşmaya başladı:
"İlk kez küstüğümüz zamanı hatırlıyor musun?" Ne yani, eskilerimi konuşacaktık galiba. Çocukluğumdan utandığım için kendimden utanıyorum, hatırlıyordum. Çok saçma şeyden dolayı küsmüştüm ama hatırladığımı bilmesine gerek yoktu. Başımı yola bakarak olumsuz anlamda salladım. Sonra ona döndüm, yola bakarak anlatmaya başlamıştı. Şu an anlatma hayır diye bağırasım geliyordu.
"Sokakta yerden bulduğumuz taşlarla parkur yapmıştık. Sen Ege ile takımdın, ben de İlayda ile takım olmuştum. İlayda kazandığında onun yanına gidip sarıldım, diye 2 gün konuşmamıştım."
AŞIKTIM, ÇÜNKÜ... demek vardı ama işte ciddiyet ile gülmek arası bir surat ifademle cevap verdim:
"Of, çok utanç verici," dedim.
Güldü ve cevap verdi: "Yoo, bence gayet tatlıydın." Dediği ile dumura uğradım. Beni tatlı mı buluyormuş? Tatlı buluyorsa şu an kesin BANA AŞIK. Of, ne diyorum ben ya diye içimden geçirerek, zihnimden geçen saçma şeyleri susturdum. Yolun devamı boyunca hiç konuşmadık. Evimin önüne gelince durduk, bana döndü:
"O zaman iyi geceler, sana da zahmet oldu."
"Seni evine bırakırken zahmet olmuş olmuyo, benim için büyük zevk. İyi geceler."
Gülümsedim ve elim kapının kolunu tutmuş indiriyordum ki tekrar konuştu:
"Derin."
Kapı kolunu bıraktım ve ona döndüm:
"Telefon numaramı veriyim, bişey olur, önemli ararsın. Sen söylemeden söyleyeyim, hiç zahmet olmaz."
Son dediğine gülmüştüm ki ne dediğini yeni idrak edip şaşırmıştım. Telefonumun numara kaydetme kısmına girip numarasını tuşladı ve bana verdi. Gülümseyerek başımı salladım ve arabadan indim. Apartmanın giriş kapısının oraya geldiğimde anahtarı kapının deliğine sokup arkamı döndüm ve el salladım. İçeriye girdim, yukarı çıkıp daire kapısında açıp içeriye girdim. Direkt banyoya gidip makyajımı çıkardım ve siyah uzun kışlık pijamalarımı aldım. Oturma odasına geçtim, telefonumu şarja takıp televizyonu açıp uzun zamandır izlemek istediğim "Issız Adam" adlı filmi aratma kısmına girdim. Ki şimdi bu filmle çok iyi cips ve kola çok iyi gideri diye düşünürken, gitmeye karar verdim. Telefonumu şarjdan çıkarıp üstüme montumu aldım, çıktım. O sırada İlayda'yı aradım. Hava limanına uzaktı ama bize gel desem 15 dakikaya gelirdi. Aradım:
"Alo."
"Efendim aşkım."
"Ay, uyuyormuydun? Neyse, tamam, iyi gecel-"
"Kız, dur, uyumuyordum, içim geçmiş. Ne oldu, söyle bakam?"
"Cips, kola yapıp film izleyelim diyecektim."
"Olur bir tanem, hemen geliyorum, ben gelirken alırım."
"Yok yok, ben marketteyim zaten, senle konuşurken markete geldim bile. Hadi, öpüyorum, bays."
"Deli kız."
Diyip telefonu kapatmıştı. Telefonu cebime koyup, istediklerimi ve birkaç bişey alıp marketten çıktım. Eve girdim, girmemle kapının çalması bir oldu. Kapıyı açtım, İlayda içeri geçti, oturdu. Ben de hazırlıkları yapıp içeri geçtim. Filmi izledik. Sabah uyandığımda ikimiz de kanepede uyuya kalmıştık. Allahtan bu gün uçuşum saat 5'deydi ve 12'de dönecektim. İlayda'nın altına yastık koyup banyoya yüzümü yıkadım, ondan sonra da mutfağa ilerledim. Hemen kahvaltı hazırladım ve İlayda'ya seslendim. İlayda da yüzünü yıkadıktan sonra mutfağa geldi. Kahvaltımızı ettik. Yarın bir günlük tatildim, onda da annemle babamların yanına giderim diye planladım. Evde biraz daha vakit geçirdikten sonra İlayda gitti. Ben de evden çıktım ve otobüse binip havalimanına gittim. Uçuş İstanbul – Ankara olduğu için eve gece 12'de dönebilecektim. Yine klasik, yolcuları karşılayıp yolcuların bilmesi gereken her şeyi anlattıktan sonra oturdum. Yolcular iniş yapmıştı, saat 22:00 gösteriyordu. Bizim için tutulan otele girdik. Çok durmayacaktık, zaten 23:00 gibi dönecektik. Bir saat geçmişti, dönüş uçağına binmiştik. Bütün yolcular indikten sonra biz de çıktık. Murat beni eve bırakmıştı. Eve girmiştim ki annem aradı. Hemen montumu çıkarıp oturma odasına geçip oturdum ve aramayı cevapladım:
"Annecim."
"Efendim annem."
"Kızım şey, haber vericektim, senin yarın izin günün ya."
"Ee."
"İşte biz şimdi yola çıkıyoruz, babanla. Canın kardeşin gelmiyor, onu sana yollasak olur mu?"
"Tabi olur da, siz nereye gidiyorsunuz?"
"Babanların tarafında bir akrabanın, sen tanımazsın, uzaktan akraba zaten. Onun kızı evleniyormuş, ona gidiyoruz. Çok kalmayacağız zaten, 2 gün."
"Tamam anne, sıkıntı yok, babama da ver de onun da sesini duyayım."
Babam konuştu bu sefer:
"Ne yapıyorsun canım kızım?"
"İyiyim canım babam, şimdi işten geldim, öyle yatıyorum. Siz Ege'yi şimdi getireceksiniz değil mi?"
"Oy, benim canım kızım, dinlen, dinlen, bütün gün ayaktasın. He, evet, Ege'yi şimdi getireceğiz. Hadi kınalı kızım, görüşürüz. Annene veriyorum, dikkat et kendine."
"Tamam babacım, sende dikkatli sür, öptüm."
Annem tekrar konuştu:
"Güzel kızım, biz yarım saate getircez Ege'yi. Hadi öpüyorum."
"Tamam annecim, ben de sizi öpüyorum."
Telefonumu kapattım ve yine şarja taktım. Tipik iPhone telefonları işte. Yarım saat sonra kapı çaldı. Otomatiğe basıp balkona çıktım. Annemle babam arabanın içindeydi, Efeden evin girişine geliyordu. Annemle babama öpücük attım, onlar gitti, Ege de içeri girdi. Ege ile biraz konuştuktan sonra onun yatağını yaptım ve odama geçtim. Instagram'a girdim, Baran'ı bulmaya çalıştım. Kısa bir süre sonra buldum, hesabına girdim. Sadece bir tane postu vardı, o da bir fotoğrafı arkadan çekilmiş, asker üniformasıyla çekilmiş bir fotoğrafı. Ne! Gördüğüm üniformayla şok olmuştum. Asker mi olmuştu? Hep küçüklüğünde de asker olmak istiyordu.
22 Ocak 2010
Baran'dan:
Derin, İlayda, Ege... Hepimiz dışarda, hep olduğu gibi bizim apartmanın önünde oturuyorduk. İlayda konuşmaya başladı:
"Derin, sen büyüyünce ne olacaksın?"
Derin küçücük elleriyle önüne düşen saçları çekti ve konuştu:
"Bilmem, öğretmen olucam, çocukları habire beden dersine çıkaracam."
Hepimiz güldük. Bu sefer ben konuştum:
"Akıllım, o öyle olmuyo, çocukları kafana göre çıkaramazsın dışarıya."
Yüzü düşmüştü, sonra aklına gelen şeyle güldü ve elini omzuma attı. Daha doğrusu çalıştı, boyu kısa olduğu için sadece omzumun ucuna koyabildi ve konuştu:
"Baran..."
"Abi diyorum kızım, a-bi, 2 hece, bu kadar, hâlâ öğretemedik şu abiyi."
"Ya sanki varya aramızda 4-5 yaş var ki, abi diyeceğim." Ege gülerek konuştu.
"Derin, sana bir şey açıklamamız gerekiyor." Derin gözlerini kırpıştırarak, Ege'nin ne diyeceğini merak ediyordu. Bu hali daha komik ve tatlıydı.
"Baran'la aranda zaten 4 yaş var."
Derin bana baktı, durdu, tekrar konuştu:
"Ya hayır, abim değil, o benim... benim bir tane kardeşim var, o da Ege, abim yok." Gözleri dolmuştu, çok tatlıydı, her şeye hemen ağlıyordu. Hemen ona sarıldım. Onu kızdırmak hoşuma gidiyordu ve konuşmaya başladım:
"Ama abinim..."
Daha şiddetli ağlamaya başladı ama hepimiz gülüyorduk. Bir süre sonra ağlaması canımı yakmıştı, tekrar sarıldım:
"Tamam, ağlama, ağlama, şaka yaptık vallahi, bak abin değilim."
Konuyu değiştirmeye çalıştım:
"Hem sen benim ilerde olmak istediğim mesleği sormadın."
Hemen kafasını kaldırdı, gözleri çok güzeldi, heyecanlı bir şekilde konuştu:
"Baran, sahi, sen büyüyünce ne olacaksın? Sen müdür olsana, benim öğretmenlik yaptığım okulda müdürlük yaparsan, ben de orada çocukları rahatça beden dersine çıkarırım."
"Ben başka bişey olmak istiyorum."
Hemen "Ney?" diye sordu.
"Asker olucam."
Hepimiz ağzımızı açtık. Derin konuştu:
"Ama askerler ölüyo, sende ölürsen."
"Hayır, hayır, ben ölmicem, koruyacam kendimi. Sonra kazandım parayla sana en sevdiğin cipsi alırım."
"Yanına içecekte alalım, tek cips güzel olmuyo."
"Tamam, onuda alırız, zaten çok param olucak."
Günümüz
Derin'den:
Hayalini gerçekleştirmişti ama ben gerçekleştirememiştim. Zaten her küçük kızdan %30'u öğretmen olmak istiyordu. Acaba hiç yarası var mıydı? Baran'ın babasının hep yarası oluyordu, canı yanmış mıdır acaba?
Bir anlık hisle takip isteği attım ve telefonu kapattım. Üstüme mont alıp dışarı çıktım. Şu hayatta beni mutlu eden tek şey cips ve onun yanına da içecek. Ege'yi uyandırmadan elimdeki poşetleri balkonda açıp boş boş etrafa bakına bakına cipsimi yiyordum.
Balkonun kapısı açıldı, irkildim:
"Ay, aklımı aldın Ege."
"Ohh, hanımefendi, hiç demiyorsunuz, kardeşimi de çağırayım yazık."
"Uyuyorsun diye seslenmedim ablacım, yoksa sensiz olur mu? Git, bardak al gel de dök kendine."
İçeri girip mutfaktan bardak aldı ve geri balkona geldi. İçeceği bardağa dökerken telefonum çaldı, babam arıyordu:
"Alo."
Tanımadığım bir kadın sesi:
"Alo, kimsiniz hanımefendi?"
"Ben doktor Zülayha Çakır, Kerem Ateş ve Neslihan Ateş'in kızısınız."
Kalbim sıkışmıştı.
"Babanızın durumu kritik, hemen gelmeniz gerekiyor. Anneniz de hastanede, durumu daha stabil ama babanız için zaman kısıtlı."
Duyduğum şeyle kalbim göğsümde çarpmaya başladı, sanki boğazıma görünmez bir düğüm oturmuştu. Ellerimin içi terledi, parmaklarım titriyordu. Ege'ye baktım, o da şaşkınca bana bakıp ağzını sessizce oynatmıştı: "Kim?" dedi. Ama cevap veremedim.
"B-babammı? Ne oldu?"
Doktor oldukça sakin bir şekilde:
"Lütfen hemen gelin, detayları burada konuşalım."
Hastanenin nerede olduğunu öğrendikten sonra telefonu kapattım. Bakışlarım dondu, kalbim hızla atıyordu, göğsüm daralıyordu. Nefes alsam da ciğerlerim dolmuyordu, dudaklarım kurudu, kelimeler boğazıma dizilmişti. Bu halimi gören Ege:
"Abla, n'oluyo, nolmuş, babama ne diyo, kim?"
Egenin sorusu uzaktan uğultulu bir yankı gibi geliyordu. Aklıma o an Baran geldi: "O bizi götürü diye düşündüm" ve aradım. O sırada Ege hâlâ soru soruyordu, o anın gerginliği ile:
"Ege, yeter, sus artık, soru sorup durma."
Susmuştu.
Baran aranıyor...
Baran çalıyor...
"Alo, efendim, Derin?"
Ağlamaklı bir sesle:
"Baran, ne olur çok hızlı bir şekilde buraya gel."
"Sakin ol, hemen geliyorum."
Telefonu kapattım ve sakin bir şekilde Ege'ye döndüm:
"Babamla annem hastaneye kaldırılmış, anneminki biraz iyi, ama ba-babam riskliymiş."
Sadece yüzüme baktı ve:
"Sen kimi aradın?"
"Bunları sonra konuşuruz, ablacım. İçerden git, telefonunu al gel, ben de üstümü değiştirip geliyorum."
Üstümü değiştirip aşağıya indik. O sırada Baran arabasıyla geldi ve durdu. Arabadan indi:
"Derin, noldu?"
Ellerini yüzüme koymuştu.
"Babam ve annem..." diyebildim sadece.
"Tamam, bir şey yok, sakin ol, hemen gideceğiz."
Arabaya bindik, hastanenin konumunu tarif ettim. Arabada çıt çıkmıyordu. Hep bir kötü bir şey olduğunda, kötü şeyin sonunu tahmin ederdim ve doğru çıkıyordu. Şu an da tahmin ettiğim şeyin olmasından çok korkuyorum.
Hastanenin önüne geldiğimizde direkt arabadan indim. Arkamdan seslenmeleri dinlemeden hastanenin koridorlarında sert adımlarım yankılandı. Her adımda olabilecek kötü ihtimale karşı kalbim çarpıyordu. Direkt girişten oda numarasını aldım. Annem odadaymış ama babam yoğun bakımdaymış. Annemin yanına sadece Ege ile ikimiz girdik. Baran dışarıda bekliyordu.
"Anne?" diye seslendim. Annemin yüzü solgun görünüyordu, boynunda boyunluk vardı, kaşı patlamıştı ve ayağı alçıdaydı.
"Derin, canım kızım," dedi, solgun, çok çıkmayan sesiyle.
"Anne, iyileşeceksin, biliyorum."
Bu sefer Ege annemin yanına geldi:
"Anne, iyimisin?"
Annem zorda olsa gülümsedi. O sırada dışarıdan Baran'ı gördüm, elimle gel işareti yaptım. İçeri girdi, gözleri annemi buldu:
"Geçmiş olsun."
Annem başını onayladı. Gözümden bir damla yaş düştü, elini tuttum:
"Teşekkür ederim, getirdiğin için."
"Şu teşekkürleri, zahmet olmaları bıraksak mı?"
Annemle biraz daha oturup dışarı çıktık. Babamın yoğun bakımda olduğu yerin orada sandalyelerde oturuyorduk. O an, bu boş koridorda sadece üç kalp birbiri ile konuşuyordu: korku ve umut hep birlikteydi.
Bir süre sonra odadan bir doktor çıktı, direkt ayaklandık, yanına gittik.
"Derin Hanım, babanızın durumu..."
Devamını duymak istemiyordum. Kelimeler beynime girmeden önce boğazımda bir yumru oldu.
"Ne demek istiyorsunuz?" Sesim başka biri gibi çıkmıştı.
Doktor gözlerini kaçırdı:
"Elimizden geleni yaptık ama maalesef babanızı kaybettik."
O an dünya üzerime kapanmış gibi hissettim. Kulaklarım çınladı, etraf bulanıklaştı. Ege'ye bakmaya çalışıyordum ama göremiyordum. Nefes alamadım. Yere oturdum. Baran kolumdan yakalamaya çalıştı.
"Baba!" diye bağırdım. Ne gelen oldu ne de giden, ama gerçekten gitmişti. Artık babam yoktu.
Hayır ya, hani babalar çok güçlüydü, dedim içimden. Hani onlar kahramandı.
Düşüncelerden sıyrılmamı sağlayan Baran oldu:
"Derin, nefes al, Derin, bana bak, ben buradayım, sakin."
Ege'ye baktım, ayakta, sadece yoğun bakım odasına bakıyordu. Bense yerde, Baran başımda, başımı göğsüne yasladım.
"Ben deseydim gitmeyin, deseydim, diyemedim..."
"Benim suçum, ben durduramadım."
"Neden durdurmadım?"
"Boş verin, uzaktan akrabaymış, gitmeyin, diyemedim."
Son sözüm çığlık vari çıkmıştı. Ayağa kalktım, Ege'nin yanına gittim:
"Ablacım, bana bak."
"Abla, babam..."
Gözlerindeki korku kalbimi parçaladı. Sarıldım, o da sarıldı. Anneme nasıl diyecektik, ona da bir şey olursa? Baran'a baktım, ona da sarıldım. O an anladım, Baran'ın varlığı teselli değil, bir sığınaktı. Kendime kızdım, babamdan başka benim sığınağım olmaz dedim. O da artık yoktu. Gözlerimden yaşlar akarken fısıldadım:
"İyi ki yıllar sonra çıkıp geldin."
Uzun bir süre sarıldık. Annemin yanına girdik, üç yorgun beden olarak. Annem bizi görünce endişelendi. Ben tekrar ağlamaya başlayınca annem anladı, bağırmaya başladı:
"Hayııııırrr! Olmaz! Bırakmaz o bizi! Kereem! Yapmadım de!"
Baran doktor çağırdı, anneme sakinleştirici uyguladı. Ama ben dik durmak zorundaydım. Bir kardeşim vardı, galiba ilk kez bu gün abla olduğuma pişman olmuştum. Kendime kızdım.
Bölüm etkileşimi
