13. bölüm · DENGE (EQUA)

13

Elf Nita

İçimdeki fırtına beni sağdan sola savururken dışım sadece Ashael'e odaklanmış bakıyordu. Vücudumun cayır cayır yanması ve dişlerimi sıkmaktan parçalanacak çenem ile başa çıkamıyordum. Kendime gelmeliydim. Bu kadar aptal davranıp Ashael'in karşısında gardımı düşürmemem gerekiyordu.
Ellerim saçlarıma gitti ve düzelttiğimde Ashael pür dikkat beni izliyordu. Sonra elim omzuna gitti ve hafifçe vurdum.
"Durumu eşitledim say." Birkaç adım yanından uzaklaştım ve omzumun üzerinden konuşmaya devam ettim. "Ayrıca ben aşık olmam, olursam da senin gibi birisine olmam. Umarım beni anlıyorsundur kibrit çöpü."
Kütüphaneden tamamen çıktığımda koşarak saraydan uzaklaştım. Şelalenin dibine indiğimde koşarak ormanlık alana doğru gittim ve içimde tuttuğum enerjimi bıraktım. Dizlerimin üzerine çöktüğümde bir yarık açıldı ve ben tam ucunda duruyordum. Ellerimi yere koyarak toprağı sıktım ve nefes kontrolü yaparak sakinleşmeye başladım. Gözlerimi sıkıca yumdum ve rüzgârın oluşturduğu yaprak seslerini dinlemeye başladım.
Bir zaman sonra garip sesler duyarak gözlerimi araladığımda yarığın neredeyse tamamı lavlar ile dolmak üzereydi. Birkaç metre sonra dışarıya taşacak olan lavların paniği ile ayağa kalktım ve gücümü odaklayarak lavı durdurmaya çalıştım.
Dakikalar sonra ilerlemesi duran lavlar ile sakinleştim. Yeniden dizlerimin üzerine çöktüğümde derin bir nefes aldım ve dışarı çıkan lavların kontrolünü elime aldım.
Ateş ve toprak güçleri üzerinde çok fazla etkim yoktu. Bu zamana kadar da ilgilenmediğim için güçlük ile başa çıkıyordum.
Yarık tamamen kapandığında rahatlamış bir nefes aldım ve çöktüğüm yerde uzanarak yattım.
Ben nasıl bir aptalım ki gidip Ashael'i öptüm! Nasıl bir psikolojideyim ki Ashael'i benden hoşlanıyor sandım! Sanırım bugüne kadar reddettiğim kişilerin karmasını böyle yaşıyorum.
Ne güzel karma ama!
Gözlerimi ağaç dalları arasından gökyüzüne odakladığımda hava neredeyse kararmak üzereydi. Toprak üzerinde uzanmak harika hissettirmişti, ben de gözlerimi kapatarak biraz kafa dağıtmaya çalıştım. Yüzümdeki ıslaklık ile gözlerimi açtığımda bir tepeden bana bakan bir geyik ile karşılaştım. Az önce beni yalamış mıydı?
Hızla yattığım yerden doğruldum ve oturarak geyiğe baktım. "Merhaba, yeniden seni görmek güzel."
Şaşkınlıkla geyiğe baktığımda bu yarasının iyileşmesine yardım ettiğim o geyikti.
"Me- merhaba."
"Yardıma mı ihtiyacın var?"
"Hayır, ben sadece geziyordum." Durduğu yerde hareketlenen geyik benim yanıma dizleri üzerine çöktü ve başını bacaklarımın üzerine koyarak yattı. "Biraz dinlenmeye ihtiyacım var. Burada kalabilir miyim?"
"Evet, tabii." Korku ile elimi yavaşça başına götürdüm ve tüylerinde elimi gezdirdim. "Senin bir sürün yok mu?"
"Vardı, ama onları öldürdüler. Sana yol göstererek beni bulmanı sağlayan eşimdi. Onu da öldürdüler."
"Kim öldürdü?" Geyikler avlanmazdı. Buradaki hiçbir hayvan avlanamazdı çünkü doğanın dengesini sağlayan şeylerden birisi de hayvanlardı.
"Başkanlarınız, bizim yol gösterici olduğumuzu biliyorlar."
"Yol gösterici de ne?" Elimi boynundan yavaşça sırtına getirdiğimde inanılmaz bir güç çekimi vardı. Elimi karnına gittiğinde ise dümdüz karnının içerisinde bir varoluş hissettim. "Sen hamile misin?"
"Öyle miyim?" Kafasını yattığı yerden kaldırdı ve gözlerini gözlerime kilitledi.
"Evet, inanılmaz bir güç var. Orada bir kalbin atmaya çalıştığını hissediyorum."
"Soyumuzun devam etmesi gruplar için çok önemli. Eğer gerçekten bir bebek varsa hiçbir umut tükenmemeli."
"Seni biliyorlar mı? Hala yaşayan bir geyik olduğunu biliyorlar mı?"
"Bilmiyorlarsa bile avlanma asla bitmez. Çünkü ortaya çıkmayan birkaç geyik hala saklanır."
"Senin saklanman lazım. Eğer seni de bulurlarsa bu büyük bir sorun olur değil mi?"
"Karmalar için yol gösterici kimse kalmaz, Sinfordan Dağı yavaş yavaş yok olur ve cevher taşı tamamen parçalanır."
Biraz düşündükten sonra bir plan aklıma geldi.
"Ayağa kalk sana bir sığınak bulacağız."
"Nerede?" diyerek yattığı yerden doğruldu.
"Aklımda bir yer var. Merak etme seni koruyacağıma söz veriyorum." Oturduğum yerden ayağa kalktığımızda yürümeye başladık.
Bir süre saray yoluna doğru yürüdüğümüzde onu ağaçlar arasında bekleterek etrafa kapsamlı bir arama yaptım ve kimse yoktu. Sonra geyiği şelalenin yanına bir sis bulutu içinde getirdim ve sisi yavaşça dağıtarak geniş bir alanı gözükmeyecek derecede kapladım. Şelaleyi ayırıp arkasına geçtiğimizde duracak hiç yerimiz yoktu neredeyse.
Gücümle toprağı açtım ve bir mağara oluşturdum. İçerisi geniştir ama herhangi bir depremde ne olacağı belli olmadığı için sarmaşık ve ağaç kökleriyle tavanı güçlendirdim. Toprağı besleyerek çimenlik bir alan oluşturdum. Yaşanabilecek bir ortam oluşturduğumda kendimle gurur duyarak gülümsedim.
"Peki bu ne zaman doğuyor?" diye sordum.
"Bebek” Sanırım ‘bu’ kelimesine alınmıştı. “Normal geyiklerde 250 gün sonra doğar, ama bizim soyumuzun devam etmesi için bir ay içerisinde doğurabiliriz. Bu dağın bize sunduğu bir avantaj. Ancak avlanma artınca doğurganlık giderek azaldı ve neslimiz tükenmek üzere."
"Korkma her gün yanına gelmeye çalışacağım. Buraya bir kapı yapmam lazım. Varlığını hissederlerse kaçacak yerin olmayabilir."
"Teşekkür ederim Denge."
"Adım Aden." İstemsizce kaşlarımı çatmıştım.
"Aden, teşekkür ederim." Gülümseyerek toprak ve sarmaşıklardan geçici bir kapı yaptım.
"Bu gecelik idare eder. Yarın tekrar gelip daha iyisini yapmaya çalışırım."
"İyi geceler Aden." Kafam ile teşekkür ederek sarmaşıkların diğer tarafına geçtim. Kapıyı biraz daha sıkılaştırarak suyun diğer tarafından saraya çıktım.
Saat geç olmuştu. Sima odaya girmiş olmalıydı. Sessizce kapıdan süzülerek odaya girdiğimde Sima yatağında oturuyordu.
"Ben bir şey yaptım."
Sima kaşlarını çatarak bana baktı. "Ne yaptın?"
"Ashael'i öptüm." Sima oturduğu yerden yatakta ayağa kalktı bir anda.
"Ne yaptın, ne yaptın?" Ellerini başına götürerek şakaklarını tuttu.
"Bildiğin. Tuttum öptüm."
"Ne zaman ve nerede?"
"Kütüphanede, dersten sonra."
"Sonra ne oldu?” Gozlerini kocaman açarak gülümsedi. “Kitapların üzerinde seviştik deme."
"Abartma Sima. Bana ‘etrafımda senden çok var seni sevdiğimi düşünme’ dedi." Sima şaşkınlık ile gözlerini büyüttüğünde kaşlarımı kaldırdım ve 'evet öyle oldu' dercesine salladım. "Senin vereceğin aklı seveyim."
"Ben sana git çocuğu öp mü dedim. Seviyorsun bunun farkında değilsin dedim." Sima geri oturduğunda elini alnına vurdu. "Sen Ashael öyle deyince ne dedin?"
"Sen de beni öpmüştün durumu eşitledik deyip yanından kaçtım."
"Sen birisini kendi iraden ile öptün. Çocuk seni reddedince tavır koyup kaçtın mı?"
"Birincisi ben kimse tarafından reddedilmedim, sadece gerçekten seviyor muyum emin olmak istedim. İkincisi Ashael ile ilgili hiçbir şey duymak istemiyorum." Yataga zıplayarak yüz üstü yattım. "Ayrıca şu geyiği yine gördüm. Benimle yine konuştu ve hamile. Ona avcılardan kaçması için bir mağara yaptım ve yine yanına geleceğime söz verdim."
"Ne geyiği? Düzgünce anlat Aden, seni anlayamıyorum." Yattığım yerde Sima'ya olan biten her şeyi anlattım ve başımın ağrısı ile hemen uyudum.
Sabah dersine son dakika yetişerek girdim. Uykudan zar zor uyanmış, hatta uyandırılmıştım. Sima başımda davul zurna çalarak beni uyandırmıştı. Ashael'in gözlerini ders boyunca üzerimde hissettim.
Dersten sonra Sima'yla saraydan çıkarak geyiğin yanına gittik. Lavlardan bir bazalt yaparak kapıyı sağlamlaştırdım. İçerisinin karanlık olacağını bildiğim için luna flora çiçekleri ile ortamı hafifçe aydınlattım.
Luna Flora çiçeği, biyoluminesans maddesini doğal olarak içerdiği için kendiliğinden oluşan loş bir ışığı vardır. Mağara içini güzel ve işe yarar bir şekilde tamamlayarak bazalt, toprak ve sarmaşıklar ile kapıyı geri kapattık. Saraya geri çıktığımızda Sileor ile saray kapısında karşılaştık.
"Sana bakınıyordum ben de." Sileor'u baştan aşağı süzdüğümde hiç iyi bir enerji alamamıştım. "Biraz yürüyüşe çıkmıştık, ne yapıyorsun?"
"Ben odaya çıkıyorum size iyi eğlenceler." Sima'nın yanından uzaklaşarak saraya girdim.
"Su damlamız yine dışarıdan geliyor. Nerelerdesin sen, aşkımdan gözlerim yollarda kaldı." Bir yerden bir şekilde çıkan Ashael yine çıkmıştı.
"İnan sana ayıracak vaktim yok." Onu umursamadan merdivenleri çıkmaya başladığımda arkamdan bağırdı. Omzumun üzerinden ona baktığımda elinde bir kitap tutuyordu. "Yeryüzünden Equa."
"Sende kalabilir umurumda değil." Önüme dönerek merdiven çıkmaya devam ettim. Umarım bu hareketimle onu gerçekten umursamadığımı anlamıştır
Odaya çıktığımda ne yapacağım hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Ne araştırma yapmak ne de kitap okumak istiyordum. Camın kenarına geçti ve öylece dışarıyı seyrettim. Hava karardı, Sima odaya geldi ve uyuduk. Birkaç gün böyle hiçbir şey olmadan geçti. Derse gidiyor oradan geyiğin yanına gidiyordum. Tüm gruplar sakin olmasına rağmen cevher taşının çatlaması durmuyordu ve ilerlemişti.
Balonun üzerinden bir hafta geçmişti. Ashael ile kitap mevzusundan sonra bir daha hiç konuşmamıştık. Sima da neredeyse her gününü Sileor ile geçirmeye başlamıştı. Yalnızlık huzurluydu ama sıkıcı olmaya başlamıştı. Haftanın ilk dersi için uyandığımda içimde garip bir his vardı, bir şeyler ters gidecek gibiydi. Sima'yı da ders için uyandırarak sınıfa girdiğimizde Duha bir hava grubundan Liya ile tartışıyordu. Hislerim beni hiçbir zaman yanıltmıyordu.
"Neler oluyor burada?" İkisinin arasında durarak bir Duha'ya bir Liya'ya bakıyordum. "Sabah sabah ne bu anlaşamamazlık?"
"Duha denen bu beyinsiz, kendi grubunun tüm gruplardan üstün olduğunu iddia ediyordu. Kimse sesini çıkartmayınca ben sesimi çıkarttım."
"Bir de beyinsiz diyor senin o su buharından oluşan beynini uçururum."
"Kimse kimseden üstün değil. Eğer böyle bir iddian varsa Liya doğru söylüyor. Beyinsizce bir davranış." Sözlerim ile Liya'nın arkasında durduğumda Duha kulaklarından alevler çıkaracak kadar kızardı. "Ki hatırlatırım, herkesten üstün olsaydınız geçen yapılan arenada Sima'ya yenilmezdin."
"Yanlış sularda yüzüyorsun lağım faresi. İlk hatanda karşında belireceğimin farkına var." Duha'nın arkasında duran Zaren ve Urgo'ya baktım. "Arkadaşınıza sahip çıkın. Cevher taşı git gide kötülerken gerilime neden olmasın."
Herkes yerlerine dağıldığında sunucu kapıdan hırçınca girdi. Şaşırmış bir şekilde sunucuyu izlerken bir anda birkaç kişinin ismini sayarak ayağa kaldırdığında bu isimler arasında Sima da vardı. Hiç işlemediğimiz konulardan soru sormaya başlayınca herkes şaşırarak sunucuyu izliyordu. Bilemeyenleri aşağılayarak sınıf ortasında rezil ediyordu. Bu yanlıştı ancak kimse karşı çıkmıyordu.
İki kişiye soru sorduktan sonra sıra Sima'ya geldi. Daha önce adını bile duymadığımız bir büyünün adını söyledi ve beklemeye başladı. Sadece büyüyü söylemişti, hangi gruba ait olduğunu ya da ne işe yaradığına dair bir soru yoktu ortada, gerçi olsa bile kimsenin cevap vereceğini düşünmüyordum.
"Konuşsana Sima. Sus diye ayağa kaldırmadım."
"Ama sadece büyüyü söylediniz, soru bile sormadan." diye kekeledi Sima çekingenlikle.
"Soruyu söylesem yapabilecek misin peki?" diye insafsızca güldü. "Hangi gruba ait? Bu büyü ne zaman keşfedildi? Ya da hangi durumlarda kullanılır?"
Sınıftaki sessizlik bir süre sürdü. Daha sonra sunucu elini masaya vurarak bağırmaya başladı. "Sana üç tane soru sordum. Birine bile cevabın yok mu? Bu kadar mi cahilsin?"
"Yeter artık. İşlemediğiniz konulardan soru sorarak kimseyi rencide edemezsiniz. Siz öğrenciyken kendi grubunuzdan olmayan her büyüyü ezbere biliyor muydunuz? Hangi hakla eğitim kitaplarında bile yazmayan bir büyüyü sorarak sınıfı kışkırtıyorsunuz?" Evet, bu haykırışlar bana aitti. Sinirden oturduğum yerden ayağa kalkmıştım. Sima'yı hiçbir yerde, kim olursa olsun ezmelerine izin veremezdim.
"Asıl sen hangi hakla benim dersimi sabote etmeye çalışırsın." Sesini daha da çok yükselttiğinde ben de aynını yaptım.
"Dersi sabote eden sizsiniz. Ders saati başlayalı yarım saat oldu. Siz hala öğrencilere müfredatımızda olmayan sorular sorarak azarlıyorsunuz." Dişlerimi ve yumruklarımı çok fazla sıkmaya başlamıştım. Eğer biraz daha üzerimize gelmeye devam ederse güçlerimi kontrol edemeyebilirdim.
"Senin gibileri bu kadar konuşturacak bir müfredat varsa benim de istediğimi sormam hiçbirinizi ilgilendirmez." Sesi daha fazla yükseldiğinde ellerimi yumruk yaparak masaya vurdum.
"Haddinizden fazla sesinizi yükseltiyorsunuz. Sizin öğrencileriniz olabiliriz ama sizin oyuncağınız değiliz. Öğretmediğiniz hiçbir bilgiyi bilmekle yükümlü değiliz."
Sabrımın sonuna geldiğimde sınıfın pencereleri açılarak sınıftan içeriye öyle bir rüzgar doldu ki ayakta olan sunucu neredeyse dengesini kaybediyordu. "Bu da neydi böyle." diye haykırdı sunucu afallamış bir şekilde.
Sanırım bazı sırların ortaya çıkma vakti gelmişti.

Tiktok;elf.nita
İnstagram;elf_nita
Sosyal medya hesaplarimdan takip ederek yeni bolumlere ve yeni kitaplarima ulasabilirsiniz.
Destek olursaniz sevinirim.