3. bölüm · Deli Mıknatısı
Bölüm 3
Lise ikinci sınıf, hayatımın en sancılı, en uçlarda gezindiğim dönemiydi. İçimdeki o "haşere ruh" bu kez müziğin ritmiyle buluşmuştu; okul korosuna seçilmiştim. Sesimin güzelliği sonunda fark edilmiş, bir kültür merkezinde solo şarkı söyleyecek kadar parlamıştım. Müzik öğretmenim yeteneğime o kadar inanıyordu ki her fırsatta, "Yetenek sınavına girersen direkt müzik öğretmenisin Nera," diyerek önüme bambaşka bir dünya seriyordu.Konser günü yaklaşırken koro kıyafetlerimizi almamız gerekiyordu ama babamın buna ayıracak tek kuruşu yoktu. O zamanın parasıyla beyaz bir gömlek, kumaş bir pantolon ve okulun özel yaptırdığı kırmızı fular toplam elli liraydı. Öğretmenime koroya katılamayacağımı söylediğimde, gözlerimin dolduğunu belli etmemek için bakışlarımı sürekli farklı yönlere çeviriyordum. Ama “Okul aile birliği parasıyla alırız,” dediği anda daha fazla dayanamadım; kendimi kızlar tuvaletine attım.Hayatımda o kadar sesli, o kadar hıçkıra hıçkıra ağladığım başka bir an olmadı.Sakinleşince tekrar öğretmenimin yanına gidip teşekkür ettim. Bana, “Senin bu yeteneğinin sönmesine izin veremem. Sende kafa sesi var; bu çok zor bulunan ve çok önemli bir şey. Şarkıyı sahibinden bile daha güzel söyleyecek kadar iyi bir sesin ve kulağın var,” dedi.Cesaretlenmiştim.Koro günü için tüm planlamalar yapıldı, servis saati bile ayarlanmıştı. İki yüz kişilik bir salonda solo şarkı söyleyecektim ve inanılmaz heyecanlıydım. Yöresel bir koro olacağı için, Trabzon’un yöresel türkü sanatçılarından Zeynep Başkan’ın “Anam Beni Vay Beni” türküsünü okuyacaktım.Provalar sırasında öğretmenim bana, “Şarkıyı o kadar güzel okuyorsun ki ilk kez senden dinliyormuş gibiyim. Asıl söyleyen kişi çok sert okuyor,” demişti. O sözler beni hem utandırmış hem de cesaretlendirmişti.Salon yavaş yavaş dolmaya başladı. Fısıltıları duyabiliyordum. Kimi kendi arasında konuşuyor, kimi su içiyor, kimi de koro dosyasındaki şarkılara göz atıyordu. Ben ise sadece tek bir şey düşünüyordum:“İnşallah yüzüm kızarmaz…”Çünkü beyaz tenliydim ve utanınca yüzüm hemen kıpkırmızı olurdu.Gösteri saati gelmişti. Anonsu duyduk:“Karşınızda Arsın Lisesi ‘Türkülerle Gelen Bahar’ korosu…”Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki sanki sırtımdan çıkacak gibiydi. Provalardaki gibi önce erkekler çıktı, ardından kızlar sırayla sahneye yerleştik. Boyum kısa olduğu için orta sıralardaydım. İlk başta toplu türküler söylenecek, sonra solistler tek tek öne çıkacaktı. Ben ikinci solocuydum.Türkülere başladık. Hangi sırayla söylediğimizi bugün hatırlamıyorum ama bir Erzincan türküsünden sonra benim çıkacağımı çok net hatırlıyorum. Toplu söyledikçe heyecanım biraz azaldı. “Tamam,” dedim kendi kendime, “Ben bunu sorunsuz söyleyeceğim.”Derken ilk solo söyleyecek arkadaş sahneye çıktı. Kalbim yeniden deli gibi çarpmaya başladı. Çünkü onun ardından söylenecek Erzincan türküsü bitecek ve sıra bana gelecekti. Ama yine de kendimi sakinleştirmeye çalıştım.“Ne olabilir ki en fazla?” diye düşündüm. “Buradaki insanların çoğu beni tanımıyor , bir daha nerede görecekler?”Kendimi böyle teselli ettim. Hem ailemden de gelen tek bir kişi bile yoktu. Kimden utanacaktım ki?Düşüncelere o kadar dalmıştım ki Erzincan türküsünün son mısralarına geldiğimizi fark etmedim bile:
“Oy Erzincan can Erzincan, can cana kurban
Eller bana, eller bana, ben sana hayranım…
”Sıra bendeydi.Öğretmenim başıyla işaret ederek beni çağırdı. Alkışların ardından mikrofonumu ayarladı. Arkadaki orkestra türkünün girişini çalacaktı ama ben onlardan önce davrandım. Türkünün orijinalinde uzun bir hava vardı. Öğretmenim bana, “Oraya gerek yok, çok zor; yapamazsın, riske atma,” demişti. Ama ben kendime güveniyordum.Derin bir nefes aldım ve başladım:
“Aaa gene geldi yayla zamanları, kuş konar çalılara oyy…
Yaylalar güneşliydi da bakamadum dağlara…
Oyy…
Eyy…
”Bir anda herkes sustu. Salon resmen şoka girmişti. Resmen kusursuz ağıt türü bir giriş yapmıştım. Provalarda bu girişi hiç okumadığım için orkestranın yüz ifadesini keşke anlatabilseydim. Öğretmenimin yüzündeki o zafer gülümsemesini hâlâ unutamam. Türkünün devamı hareketliydi ve daha ilk notalarda bütün salon kopmuştu. Artık korkumu unutmuş, kendimi tamamen müziğin içine bırakmıştım. Sahne ışıkları altında şarkı söylerken kendimi ilk defa gerçekten özgür hissediyordum.
Anam, beni, vay beni
Gene geldi kara güz
Aramuzdaki dağlar
Erise dağ, olsa düz
Yıkadum da çıkardum
Mendilumun kirini
Erise yüksek dağlar
Görsak biribirini
Alsak biribirini …
Koro programı sorunsuz ve çok güzel bir şekilde bitti. Program sonunda herkes birbirini tebrik ediyordu ama beni ayrı bir heyecanla kutladılar. “Koronun yıldızı sendin” diyenler bile oldu.Benim için tarif edilmesi zor, inanılmaz bir duyguydu bu. İlk kez kendimi gerçekten bir konuda özel hissetmiştim.Program bittikten sonra geldiğimiz servisle geri döndük. O saatte köye araba olmadığı için amcamlarda kaldım. Ama o gecenin heyecanı hâlâ içimdeydi; gözlerimi kapattığımda bile sahnedeki alkışları duyuyordum.Sonraki süreçte farklı liselerde düzenlenen programlara katıldık. Solo söyleyen arkadaşlarla birlikte ben de o etkinliklerde yer aldım ve yine solo türküler söyledim. Hatta bir ilkokulun düzenlediği programa bile gitmiştik. Nerede sahne kurulsa, biz de orada türküler söylüyorduk.Her programda heyecanım yeniden başlıyordu ama artık korkudan çok, şarkı söylemenin verdiği o güzel duygu ağır basıyordu.Müzik öğretmenim zamanla benimle daha ayrı ilgilenmeye başlamıştı. Bana sürekli geleceğimle ilgili konuşuyordu. Bir gün yine prova çıkışında yanıma gelip şöyle dedi:“Bak Nera, sadece iki enstrüman öğrenmen yeterli. İki enstrümanla bile müzik öğretmeni olabilirsin. Hatta üniversite sınavına girmen bile gerekmeyebilir; yetenek sınavıyla direkt kazanırsın. Hadi, bir ‘evet’ de. Babanla gerekirse ben konuşayım. Senin ilerlemen lazım. Bu yeteneğini yok etme. Kendine yazık etme.”Bunları söylerken gözlerinin içi gerçekten inanıyormuş gibi bakıyordu. Sanki benim göremediğim bir şeyi görüyor gibiydi.Hayatımda ilk kez biri bana, olduğum halimle bir yere varabileceğimi söylüyordu. Sadece şarkı söylediğim için değil; içimde gerçekten değerli bir şey olduğuna inandığı için…Lisenin ikinci sınıfında neden olduğunu bilmiyorum ama Türkçe-Matematik alanını seçmiştim. Türkçem iyiydi ama matematiğim neredeyse yok denecek kadar kötüydü.Nasıl geçtim, nasıl bitirdim gerçekten bilmiyorum. Ama bunda müzik öğretmenimin bana verdiği destek ve inancın büyük etkisi olduğunu düşünüyorum.O dönemlerde birinin bana inanması, benim de kendime inanmamı sağlıyordu.Açık konuşmak gerekirse birkaç kez kopya da çektim. Bunu da söylemeliyim. O zamanlar bazı derslerde gerçekten zorlanıyordum ve ne yapacağımı bilemiyordum. Ama yine de bir şekilde tutunmaya, sınıfı geçmeye çalışıyordum. Korolar,gösteriler,etkinlikler,sınavlar derken sene bitti. Sene sonunda sorunsuz bir şekilde, alttan dersim olmadan sınıfı geçtim. Geçiş için son hakkımı ise sayısal alandan sözel bölüme geçiş yaparak kullandım. Lise üçüncü sınıf sözel olduğu için dersler bana daha çok hitap etmeye başlamıştı. En çok hoşuma giden dersler edebiyat ve sanat tarihi oldu.Edebiyatı sevdiğim için yazarları, şairleri ve onların hayatlarını büyük bir merakla takip eder, anlattıkları her şeyi heyecanla dinlerdim.Sanat tarihinde ise yıllık ödevim Mimar Sinan’ın hayatıydı. Bir insanın nasıl bu kadar büyük ve güzel eserler ortaya koyabildiğini düşündükçe hayranlığım artıyordu. Yaptığı her eserin ayrı bir hikâyesi, her hikâyenin de ayrı bir bakış açısı vardı.Günümüzde hâlâ çözülememiş sırları ve eserlerinde tam olarak açıklanamayan detaylar var. Yıllar sonra bile eserlerinin her köşesinde bir cevap bırakan, ince düşünülmüş mimari detayları ve restorasyon izleri var.Bugünlerde sık sık İstanbul’a gidiyorum ve onun birçok eserini ziyaret ettim. Hatta mezarını bile… Ama bunu anlatacağım zamana daha daha var.Peki neden İstanbul? Merak iyidir.
- Göz kırpma emojisi - kalpli gülen yüz -
