1. bölüm · Deli Mıknatısı
Bölüm 1
Ya içindeyim boşluğun ya da boşluk içindeyim…Her iki hâlde de ya bir yerlere düşüyorum ya da boşluk beni içine çekiyor. Sanki bir girdap var ve ben onun tam ortasındayım. Ne kadar çırpınsam da ellerim boşlukta kalıyor, ayaklarım yere basmıyor. “İlk hatırladığın şey ne?” diye sorarlarsa… Sanırım cevap veremem. Çünkü çok şey var; hepsi birbirine karışıyor ve kaç yaşında olduğumu hatırlamıyorum bile. Ama bazı anlar var ki zamana takılmış gibi duruyor; yüzler, korkular, sesler… Bir çocuğun dünyasında her şey iç içe, her şey biraz bulanık ama aynı zamanda çok canlı. Belki dört yaşındaydım, belki altı… Ya da hiç önemli değil. Zamanın kesinliğini bilmemek suç sayılır mı hiç?
Ben Nera, haşere ruhlu küçük kız; işte böyle kaybolmuş zamanlarda hayatta kalmayı öğreniyordum. Unutamadığım ama beni şu yaşımda bile etkileyen şeyler var. Keşkeler, acabalar ve boşverler… Ben tombul bir kızdım. Yaşıtlarıma göre minyon ama deyimi yerindeyse etli butluydum. Annem bana her zaman Arsin pazarından fırfırlı etek alırdı ve söylemeliyim ki nefret ederdim.Popoma uygun pantolon bulamazdı. Ne acayip! Benden daha kilolular pantolon giyerdi ama ben giyemezdim. O yüzden tüm eteklerden nefret ederek yaşadım; hâlâ daha sevmem ve giymem. Hatta elbise de giymem. Bunun da altında yatan bir sebep var mı bilmiyorum ama giydiğim tek elbise arkadaşım Büşra’nın gezide giymem için bana verdiği elbiseydi—eğer sayılırsa— evlenirken giydiğim bindallı ve gelinlikte var. Sonuç olarak onlardan da nefret ettim ama neyse, asla önemli değil. Ya da belki sonra anlatırım.Sınıfın en kısa boylusuydum ve belki ilkokul sonuna kadar bu yüzden defalarca akran zorbalığına maruz kaldım. İlk başlarda “cüce” dediklerinde anlamını bile bilmiyordum. Sonrasında gülmekten ziyade dalga geçmeye başladılar. Şimdiki nesil çocukları bilmez ama o dönemlerde deve-cüce oyunu vardı. İlkokul öğretmenim, “Cüceyi tahmin etmek zor değil çocuklar,” diyerek beni utanma duygusuyla tanıştırdı. Komik bir şey söylemiş gibi kahkahayı da ilk o başlattı. Bu olay, utanma duygusunu zihnime adeta çiviyle kazımama sebep oldu; yıllar sonra bile onu her gördüğümde başımı öne eğdim. Şimdiyse adını bile hatırlamıyorum ama yaptığı terbiyesizliği unutmam mümkün değil. Mümkün olsaydı, unuturdum.Babam okulda hademe olarak çalışıyordu. Babamdan hiçbir zaman utanmadım ama insanlar beni çok defa üzüntüye boğdu. Tek başına koca okulu süpürür, paspas atar, bir yandan da kaloriferleri yakardı. Aslında kalorifer yakmak başlı başına ayrı bir meslek sayılır ama köy okulu olması sebebiyle görmezden gelinirdi. Sabahları okulu babam açar, akşam yine babam kapatırdı. Herkesten önce gider, herkesten sonra çıkardı.Kış mevsiminde bir botu bile olmadığını hatırlıyorum. Kösele ayakkabılarının burun kısmından topuğuna kadar ıslak olduğunu… O görüntü hâlâ içimi sızlatır. Çoğu yaramaz velet —hatta serseri diyeceğim tipler— babamı küçük düşürecek şeyler söyleyip beni sinirlendirirdi. Üzülürdüm… Elimde bir bıçak olsa o üzüntü ve sinirle hepsini delik deşik edecek kadar kinlenirdim. Yıllarca kin tuttum; bazen küfrettim, hâlâ düşündükçe küfrediyorum. Orospu çocukları… Küfredip kızlar tuvaletine kaçardım; oraya erkekler giremezdi.Ama bir keresinde bir tanesi umursamadı ve beni tuvalette sıkıştırdı. Karnıma bir yumruk, sol dizime bir tekme attı. Yumruğu yiyince nefesim kesildi ama gözümden bir damla yaş bile akmadı. Daha da güçlendim, daha dik durdum. Arkasını dönüp gidiyordu ki ağzımdan bir küfür çıkıverdi. O an, hayatımın en iyi küfürlerinden birini ettiğime inanıp içten içe neşelenmiştim. Şimdi hatırladıkça gülüyorum.“Piç!” dedim. “Anan da piç, baban da piç!”Sanıyorum orta birinci sınıfa gidiyordum ama kaç yaşındaydım tam hatırlamıyorum. O dönem 5+3+3 sistemi vardı; tahminen 11-12 yaşlarındaydım. Net değil ama önemli de değil.Okulların tatil olmasına az bir zaman kala etkinlikler veya geziler düzenlenirdi. Ben çoğuna katılamazdım; babamın okulda çalışması bana bedava imkânı vermezdi. Babaannem her sene yaylaya gider, hayvancılık yapar ve orada üç ay geçirirdi. Ben de onunla yaylaya giderdim. Çok severdim ama dönüşü hep kötü olurdu. Yanaklarım kıpkırmızı okula gelmek beni utandırırdı. Şimdiyse buna “Ne büyük cahillikmiş,” deyip gülüyorum. Keşke demekten nefret ediyorum ama keşke o zamanlara dönebilsem… Dönebilsem de içimde kalan ne varsa; kırgınlık, kızgınlık, pişmanlık… hepsini telafi edebilsem.Yine bir gezi dönemiydi. Babaannem hastalandığı için yaylaya gidememişti. Bir yanım üzülmüş, diğer yanım sevinmişti çünkü bu benim için önemli bir geziydi. Ücreti uygun tuttukları için babam benim adımı da yazdırmıştı listeye. Karaca Mağarası’na gidilecekti. Gümüşhane’nin Torul ilçesinde olan bu mağara Trabzon’a oldukça yakındır ve hem tarihi hem turistik açıdan oldukça önemlidir. Sarkıt, dikit ,sütun ve traverten havuzları bakımından tam bir yer altı sarayıdır. Ama şans bu ya, gezi iptal oldu. Servisle para konusunda anlaşamamışlar.Gezinin iptal olduğuna değil, arkadaşımın bana verdiği elbisenin üzerimde çok az kalacağına üzülüyordum aslında. Bende ne arardı öyle elbise… Hep birilerinin eskilerini ya da yedeklerini giyerdim. Zonguldak’ta bir kuzenim vardı; teyzemin fındık zamanı gelmesini dört gözle beklerdim, kuzenimin kıyafetlerinden getirecekti çünkü. Ben de içlerinden böyle zevkli zevkli seçecektim.Biz dört arkadaş; ben, Buket, Merve ve Kader gezinin iptaline üzülürken Kader yok oldu. Bir süre sonra yüzünde güller açarak geri geldi.“Arkadaşlar haydi! Ben Üzeyir öğretmenden izin aldım. Arsin’e gidip pamuk şeker alacağız,” dedi.Biz de hiç sorgulamadık. Ne de olsa öğretmenden izin almıştı, değil mi? Dört kız Arsin’e doğru yürümeye başladık. Köyden Arsin’e yedi kilometreydi ve biz yürüyorduk. Arsin’e taksiler giderdi ve çoğu beni babamdan dolayı tanırdı. Bir araba sesi duyduğumuzda fındık bahçelerine saklanıyorduk. Bazen elbiselerimizle yüzümüzü kapatıyor, bazen sırtımızı dönüyor, bazen de bir evin harmanına kadar koşuyorduk. Kaç dakika, kaç saat yürüdük bilmiyorum ama sonunda Arsin’e vardık.Arsin’e ilk girdiğimiz an hâlâ gözümün önünde… Sanki siyah beyaz ekrandan renkli ekrana geçmiş gibiydim. Yolda gelirken kendi aramızda konuşuyorduk: “Pamuk şekeri nasıl alacağız? Paramız yok ki.”Yine Kader atladı: “Benim halam Arsin’de oturuyor. Ondan para alacağız.”Bir pamuk şeker için hep birlikte Kader’in halasının evine doğru yürüdük. Kimse de dönüp “12-13 yaşında dört kız burada ne yapıyor?” demedi. Çünkü burası ilçeydi; demek ki burada normaldi. Meşhur halanın evinin önüne geldik. Kader:“Burada bekleyin, ben para alıp geliyorum,” dedi.Heyecanla elektrik direğinin dibinde bekliyorduk ki bir anda gürültülü bir ses duyuldu ve Kader ile halası aceleyle bize doğru çıktılar. Kadın, sınırsız bir öfkeyle ikimizi bir eliyle, ikimizi diğer eliyle tuttu. Kader ile Merve bir tarafta, benle Buket diğer taraftaydık. Koşar adımlarla köye giden taksilerin olduğu yere doğru sürüklenmeye başladık. Söylediği sözler hâlâ aklımda:“Siz aklınızı mı kaçırdınız? Annenizin, babanızın haberi var mı? Ortalıkta organ mafyaları dolaşıyor! Bu ne cesaret? O kadar yol yürünür mü? Hiç mi korkmadınız? Kimden izin aldınız?”Hepimiz, Kader “Öğretmenden izin almıştım,” desin diye bekledik. Ama Kader ağlayarak:“Hala… Yalan söyledim. Gezimiz iptal oldu, ben de pamuk şeker yeriz diye düşündüm,” dedi.O anki Nera bu deyimi bilmiyordu ama şimdiki Nera olarak söylüyorum: Kafamdan aşağı kaynar sular döküldü.Taksi durağına geldik. Kader ve Merve’yi bindirdiler, sonra hala bindi. Buket’le ben tam binecekken birbirimize baktık ve sanki telepatik bir bağla anlaşmış gibi kaçmaya başladık. Neresi olduğu umurumuzda değildi çünkü ben, “Artık hayatım bitti. Babam beni evlatlıktan reddedecek,” diye düşünüyordum. Hatta o zaman Arsin bana o kadar büyük gelmişti ki, “Burada kötü yola düşeceğiz,” diye bile düşündüm. Koşa koşa bir binaya girdik. Ama peşimizde onca polis vardı. Nasıl bu kadar hızlı yakalama emri çıkmıştı? Meğer kaça kaça polis karakoluna kaçmışız. Biz ne bilelim karakolun neye benzediğini?Sonuç: Polis eşliğinde taksiye bindirildik. Köye gidene kadar aklımda bin tane senaryo kurdum. Ne söylersem en az hasarla kurtulurum? Ne desem annemin, babasının güvenini zedelemem? Ya babam hiç duymazsa? Hala beni tanımaz, kimin kızı olduğumu bilmez… Yolda inerim, “Benim evim burada,” derim ve kurtulurum…İçime en çok sinen senaryo buydu. Böylece Buket’le birlikte okulun biraz yukarısında indik. Ama şoför defalarca, “Burada mı oturuyorsunuz?” diye sordu.Her seferinde ısrarla “Evet,” dedik. Halbuki arabadaki herkes —şoför Yusuf Abi dahil— orada oturmadığımızı biliyordu. Taksiden indiğimizde hava birden soğumuş gibi geldi bana. Yolun kenarında bir kaldırıma oturduk. Ellerim dizlerimde, gözlerim boşluğa dalmıştı. Buket benden daha rahattı; çünkü onun babası benimki gibi okulda çalışan, her adımı haber olan bir adam değildi. Benim içimdeyse korku büyüdükçe büyüyordu.“Ben ne yapacağım şimdi…” diye içimden geçirirken aniden kalabalık bir bağırış yükseldi:“Bukeeet! Neraaaa! Merveee! Kadeeeer!”Kalbim göğsümden çıkacak sandım. Birileri bizi arıyordu… Hem de çok yakınlardı. Artık saklanacak bir yer kalmadığını hissettim. Seslerin arasından bir gölge çıktı ve bize yaklaştı; aynı sınıfta okuduğum Evren’di. Koşarak geldi, nefes nefeseydi.“Siz neredesiniz? Herkes sizi arıyor!” dedi.O an dünya başıma yıkıldı. Artık herkes öğrenmişti, kaçacak yer de kalmamıştı. Okulla evimiz arası kısa bir mesafe olduğu için tek düşüncem eve gidip “uyumak” oldu. Sanki uyursam hiçbir şey yaşanmamış gibi olacaktı. Sanki babam eve gelse bile uyuyan birine bir şey yapamazdı…Eve girdiğimde annemin köyünden, tanımadığım bir kadın oturuyordu. Hiçbir şey söylemedim; direkt bir battaniyenin altına girip gözlerimi kapadım. Ama kalbimin sesi o kadar yüksek atıyordu ki uyumak imkânsızdı. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum, bir anda babamın sesi evin içinde yankılandı:“Nerede o?!”Annem şaşkınca, “Kim?” dedi.Babam nefes nefese, sinirden sesi titreyerek anlattı:“Dört kız Arsin’e yürüme gitmiş! Kimsenin haberi yok! Polisler bunları taksiye bindirmiş!”Ev bir anda sessizleşti. Sadece kalbimin sesi vardı. Sonra kapım açıldı, annem içeri girdi. Normalde asla vurmazdı çünkü kendi annesinden gördüğü şiddetin izleri hâlâ bedeninde ve ruhundaydı. Anneannem hıncını alamaz; çocuklarının etlerini ısırıp morartırmış, sırf zayıf diye bile dövermiş onları. Annem o günlerin acısını taşıdığı için bize el kaldırmayı hiçbir zaman doğru bulmazdı.Ama o zamanlar çok fazla organ mafyası haberi vardı. Küçük çocuklar kaçırılıyor; organları alınıp yolların kenarına bırakılıyorlardı. Annem belli ki o kadar korkmuştu ki o korku öfkeye dönüşmüştü. Üzerimdeki battaniyeyi sertçe çekti:“Uyuma! Uyuma! Vuracağım sana!”Elindeki terlik, kardeşim Rabia’nın siyah, 10–12 cm’lik küçücük terliğiydi. Küçüktü ama o anki korkudan her darbesi ateş gibi yakıyordu. Canım acıyordu…Ama içimde bir yerde “Hak ettim,” hissi de acı acı duruyordu. Çünkü annemin gözlerinde kızgınlık değil, korku vardı. Yıllar geçti… Annem o günü hatırladıkça hâlâ ağlar ve “Hakkını helal et kızım…” der. Ama ben her defasında içimden tekrar ederim: “Helal olsun annem… Asıl sen hakkını helal et.”Elimde olsa Kader’le bir daha görüşmezdim; çünkü bu, onun yüzünden yaşadığım ilk sıkıntı değildi. Aslında Arsin olayından çok daha önce, birinci sınıftayken bile başımıza trajikomik ama içime işleyen bir felaket gelmişti.Evimiz camiye çok yakındı. Okuldan çıkan çoğu çocuk gibi biz de genelde caminin yanına gelir, orada oyun oynardık. O gün yine aynıydı: Kader, Büşra ve ben. Büşra imamın kızıydı.“Maç oynayalım!” dedi Kader. Üç kız, caminin önünde güya futbol oynuyorduk. Sonra Kader’in o olağanüstü aklına bir şey dank etti:“Hadi atletlerimizi çıkaralım,” dedi. “Erkekler çıkarıyor ya nasılsa…”Yedi yaşındayız… Bilmiyoruz, farkında bile değiliz. Hiç düşünmeden atletlerimizi çıkardık ve oyuna daldık. Bağırıyoruz, gülüyoruz, top peşinde koşturuyoruz… Dünya umurumuzda bile değil. Ta ki… bir anda durdum. Baktım… Babam. Elinde okulun anahtarları var; belli ki temizlikten yeni çıkmış, üstü başı paspasın ıslaklığıyla kaplı. Eve dönerken karşılaştığı manzaraya bakıyor: Atletleri çıkarılmış üç küçük kız.Bir an sessizlik oldu. Sonra babam, sokağı inleten o cümleyi patlattı:“Bok yiyenin kızııı!!!”Yerle bir oldum. Hemen atletlerimizi giydik. Büşra bir yana kaçtı, Kader öbür yana; babamla yalnız kaldım. Cami ile evimizin arasında ince, küçük bir patika yol vardı. Babam topu eline aldı ve önden yürümeye başladı. Patikaya girince ben ürkek ürkek öne geçtim ve o patika boyunca yaşanan şey bugün bile hafızamdan silinmez:Babam topu kafama atıyor, sonra tekrar tutup yine kafama atıyordu. Her top darbesiyle birlikte bir küfür savuruyordu. Topu kafama atıyor:“Bok yiyenin kızı!”Tutup yine aynı hareketi tekrarlıyor:“Ağzına sıçtığımın evladı!”Topun sesi, kelimelerin sertliği, ayaklarımın altındaki toprak… Hepsi birbirine karışıyordu. O küçücük halimle hem utanıyor hem korkuyor hem de neye uğradığımı bile anlayamıyordum. Eve vardığımızda babam topu bir kenara attı ve içeri girdi. Ben kapıdan bile giremedim; korkudan, akşam ezanı okunana kadar incir ağacının dibinde oturdum. Sonrasında ne oldu hatırlamıyorum. Muhtemelen başka bir şey yaşanmadı ki hafızama kazınmamış.İşte bu nedenle Kader yüzünden ikinci kez zor durumda kalmıştım. Ama aynı köyde yaşıyor ve aynı sınıfa gidiyorduk. O yüzden tamamen kopamasam da arama uzun süre mesafe koymuştum.Birinci sınıftan dördüncü sınıfa kadar en iyi arkadaşım Büşra’ydı. Dördüncü sınıftan sekizinci sınıfa kadar ise Büşra ve Hicran...Büşra’yla çocukluktan beri arkadaşız; folklor ekibinde de kol kola oynadık. Yıllarca aynı oyunların adımlarını ezberledik, aynı şarkılara döndük, aynı sahnede ter döktük. O, imamın kızıydı; caminin lojmanında kalıyordu. Bizim ev de caminin yanındaydı. Pencereden seslensem duyacağı kadar yakındık yani.Hicran ise köyün diğer ilkokulundan bizim okula gelen on beş kişilik grubun içindeydi. Onunla tanıştığımız gün başlayan arkadaşlığımız yıllarca sürdü; kahkahası benim için bir nevi çocukluk fon müziği oldu. Her hafta birimizin evinde kalırdık. Büşra ile Hicran bizim evde kalmayı çok severdi; ben de Hicranlarda kalmaktan hoşlanırdım. Hicran’ın babası İsmail Abi’nin bakkalı vardı, her gittiğimizde elimize gizlice abur cubur sıkıştırırdı. Hicran’ın abisinin bilgisayarı da ayrı bir olaydı. O zamanlar bilgisayar demek başka bir dünya demekti; fareye tıklarken bile kendimi başka bir evrende hissederdim. Bir de Hicran’ın annesiyle babasının tartışmaları… Vallahi kavga bile tatlı olurdu onların evinde. Bir bakmışsın annesi söylenirken bir kelimeyi yanlış söylemiş, babası gülmekten konuşamaz hâle gelmiş; biz de yanlarında gülmekten kırılırdık.Bizim eve geldiklerinde ise en büyük eğlence, babaannemin rutubetlenmiş bisküvilerini aşırmaktı. Babaannem bize her şeyini verirdi ama sıra kuzenlerime ya da arkadaşlarıma gelince… Aman aman! Cimrilik değil de sahiplenme gibi bir şeydi bu. Sanki bisküvi değil de sandık dolusu altın saklıyordu. Hicran hâlâ, “Ah o rutubetli bisküviler olsaydı da yeseydik,” der. Belki de tadı değil, gizli gizli yemenin heyecanı güzeldi.Babaannem Hicran’ı biraz severdi yine ama Büşra’yı hiç sevmezdi. Bir gün Büşra ile harmanda evcilik oynuyorduk. Normalde evciliği hiç sevmem ama o gün çubuklarla öyle güzel bir düzen kurduk ki... Harmanın bir alanını çevirdik, üstüne çatı yapacaktık. Kendimi oyuna kaptırmıştım, çatı düşüncesi bile beni motive etmişti. “Nasıl çatı yaparız, neyle yaparız?” diye düşünürken aklıma bir şey geldi.Babaannemin bir odası vardı; kasalar, tahtalar, brandalar, çuvallar ve hatta boyut boyut plastik kutular… Evimizin çatısı da yeni yapılmıştı, her yer kiremit parçası doluydu. Biz çatı için düzen kurarken ben koşa koşa o odaya girdim. Birkaç kasa almaya çalışırken babaannemin beni gördüğünü fark ettim. Yavaşça başını kaldırıp gözlerini kıstı… Ben de o bakışı görünce kaçmaya başladım. O da peşimde! Büşra’yla oynadığımı biliyor olmalı ki yavaş adımlarla arkamdan koşmaya başladı:“Getir kız onları buraya! Hocanın kızına mı vereceksin onları?”Evin köşesine saklandım, ellerim titriyordu. Yerden avuç içi kadar bir kiremit parçası aldım. Neden aldım, hâlâ bilmiyorum; korku insana akıl dışı işler yaptırıyor işte. Babaannem köşeyi döndüğü anda elimdeki kiremiti fırlattım. Taş alnına geldiği gibi aşağı doğru kan süzülmeye başladı. Bir anda dünya yavaşladı. Babaannem “Ah!” diyerek elini alnına götürdü. Ben olduğum yerde kaldım. Büşra çığlık atarak camiye doğru koştu.İçimden bir ses, “Eyvah… İşte şimdi bittin!” diyordu. Babam eve geldiğinde ne diyecektim? “Baba, oyun oynuyorduk da… Kiremit kendiliğinden uçtu da babaannemin alnına geldi de…” Kafamın içinde saniyeler içinde bir senaryo yazdım: “Büşra’yla taş atma yarışı yapıyorduk, o sırada babaannem çıkıverdi ve sonra...”Babaannem ağlayarak eve doğru giderken ben de peşinden çaresizce yürüdüm. Babam beni biraz azarladı, o kadar; ama olayın ağırlığı günlerce içimde oturdu. Bugün dönüp bakınca… Keşke sağ olsaydı da elini ayağını öpseydim. İnsan büyüdükçe çocukluğunun en acıtan anlarında bile özlediği bir sıcaklık buluyor.Babaannemin sarı bir bardağı vardı; plastik, dandik bir şey... Ama dedemin zamanından kalma olduğu için onun için çok kıymetliydi. Her gece süt kaynatıp masasının üzerine koyardım; gece dua sesleriyle uyanırdım. Bana öyle çok dua ederdi ki… Yaşlı olduğu için çok üşürdü, hatta çoğu zaman “Arkalaruma kar yağay,” derdi. Yine gece yatmadan, elektrikli battaniyeyi yarı yanık eski prize sokar, yatağını ısıtırdım. Bir süre sonra fişi çekerdim ama çıkarmadan mutlaka tembihlerdi: “Gizum, unutursun habuni, hep yanaruk ha!”Ergenlikten miydi bilmiyorum, bir ara ona —kötü demeyeyim de, ya da diyeyim evet— kötü davranmıştım. Bazen süt bile kaynatmazdım. Çoğu zaman bağırır, onu sindirmeye çalışırdım. Yaşlılıktan kamburu (kalburu) çıkmıştı, dik duramazdı ama sinirlenince doğrulur, bana ölçünürdü. Alaycı alaycı güler, sonra da böbürlenirdim. Ne büyük kötülük, ne büyük cahillik!Ben babaannem hiç ölmeyecek sanırdım. Kendimi bildim bileli bizimle yaşıyordu. Hep hastalanır, hep iyileşirdi. Bir gün yine hastalandı ama bu kez iyileşemedi. Çok standart olacak ama doktor babama, “Organları onu bırakmış, o organlarını bırakmıyor,” demiş. Ne kadar sürdü hatırlamıyorum ama bir süre hastanede yattı. Artık yapacak bir şey kalmayınca doktor, “Evine götürün, kendini rahat hissetsin ve o şekilde veda etsin hayata,” demiş.Okul çıkışı eve geldiğimde babam ve amcamlar babaannemi getirmişlerdi. Tanıyamadım onu; bir deri bir kemik kalmak ne demekmiş, o zaman anladım. İnsanın kanı bedeninde nasıl görünüyor, o zaman gördüm. Oturma odamızda, tam sobanın sol köşesiydi babaannemin yeri. Koltuk takımına asla oturmazdı. Zamanında dedemle orada, eskiden “ateşlik” denilen yerde karşılıklı otururlarmış; o yüzden oradan başka yeri sevmezdi. Onu çekyatta uzanırken gördüğümde, ancak o zaman öleceğine inandım.Eskiden sobanın üzerinde kaynayan içi su dolu güğümle, bir tekne içerisinde banyo yapardık —yok, yıkanırdık. Babaanneme koşar bir tarak verirdim ve önüne otururdum. Bilirdi saçlarımı öreceğini. İki siyah kancalı lastik tokayla toplar, örerdi. Ben en sonunu beklerdim; çünkü saçımı tutar, “Boy yukari saç aşşa, boy yukari saç aşşa,” diye başımı yukarı aşağı yönlendirirdi. Ben de çok yıkamışımdır babaannemi. Bir tane tarağı vardı, başka bir tarakla mümkün değil saçını taratmazdı. Amcalarım yeni kıyafetler alıp gelirdi, “Annemiz giyinsin,” diye. Ben de onu yıkar, o yeni kıyafetleri giydirirdim. Siyahtan çok griye dönmüş beyaz iki tutam saçını örer, topladığım yere dolar, tekrar tokayla bağlardım. O öyle isterdi. Mis gibi temizler hazırlardım, hemen namaz kılmaya giderdi.Ama bir de namazdan dönüşü vardı... Şaşkın şaşkın bakarak, “Babaanne, üstünü niye değiştin?” derdim. O da bana, “Eey, habu yaştan sora nedecum yeniyi? Ben öldüğümde verirsiniz ihtiyaci olana,” derdi.O hiç oturmadığı çekyatta, bir ikindi sonrası sessizce can verdi. Ne kamburu görünüyordu artık ne gri saçları... Mosmor bir iskelet yatıyordu sanki çekyatta. Ertesi gün de zaten defnedildi. Uzun süre ev halkından kimse oturmadı o çekyatta. Sanki babaannemin şeklini almıştı; kalçasının ve sırtının olduğu yer belliydi, hatta topuklarının yerini bile gösterebilirdim. O hiç giymediği kıyafetleri bir koliye koyup ihtiyaç sahiplerine verdik. Ne garipti hayat; gerçi hâlâ garip. Bir yün yorganı kaldı, bir de eskimiş sarı bardağı... Ha, bir de sobanın yanı kaldı dilde. Babaannemin yeri…Babaannemin o hiç oturmadığı çekyatta bıraktığı boşluk, sadece onun gidişini değil, benim çocukluğumun son demlerini de alıp götürmüştü. O çekyatın şekli zamanla silinse de üzerime çöken ağırlık her geçen gün artıyordu. Ortaokulun sonlarına doğru bedenim, çocukluğuma ihanet edercesine erkenden genç kızlığa adım atmıştı. Üstelik o dönem çok ağır bir ciğer enfeksiyonu geçirmiştim; nefesim daralırken ruhum da daralmaya başlamıştı. Fiziksel olarak sınıfın en kısasıydım ama "gösterişli" bir çocuk olmuştum.Bu değişim evde bir korku fırtınası kopardı. Annem, "Artık sana günah yazılıyor, namaz kılacaksın kızım," diyerek başımı örttürdü. O dönem tam olarak anlamıyordum; "Olsun, ne olacak?" diyordum. Çünkü etrafımdaki çoğu kişi gibi annem de tesettürlüydü; "Demek ki benim de zamanım gelmiş," diye düşünüyordum. Ancak yaşıtlarımı gördükçe içimdeki o yabancılık hissi büyüdü.Aynaya bakınca bile kendimi garipsedim. Sonunda gözyaşları içinde o örtüyü çıkardım. Aileme, bunu ancak kendi isteğimle, içimden gelerek yaparsam anlamlı olacağını; zorlamanın beni inancımdan daha çok uzaklaştıracağını anlattım. Bu garip hissetme hali yetmezmiş gibi, bir de babamın benimle ilgili planları eklenmişti üzerine. Babam, okulun tozunu yutmuş bir adam olarak benim o sıralarda tutunamayacağımdan emindi. Çok çalışkan bir öğrenci sayılmazdım; aklım fikrim folklor adımlarında, sesimin yankısında ve Türkçenin o güzel tınısındaydı. Babama göre bu yetenekler "okumaya" yetmezdi. Üstelik artık "günah" yaşına da girmiştim. "Bu kız okuyamaz" diyerek beni liseye değil, Kur’an kursuna göndermek niyetindeydi. Belki de o muhafazakâr dünyanın güvenli limanında benim için daha iyi olacağını düşünüyordu.O an içimdeki Nera’nın sessizce çığlık attığını hatırlıyorum; sanki bütün hayallerim o rutubetli bisküviler gibi elimde dağılıp gidecekti. Neyse ki amcam, babamın o katı inadını kıran kişi oldu. "Bırak okusun, bir baksın yoluna," dedi mi yoksa başka bir şey mi söyledi bilmiyorum ama onun araya girmesiyle, bir tarafı kırık bir zaferle liseye gidecektim. Amcamın desteğiyle lise yolu açılmıştı ama o sıralara oturmanın bedeli sadece evdeki gerginlik değildi. Ağustos ayı gelmişti; Trabzon’un o meşhur fındık zamanı... Fındıklar toplanır, bahçeler boşalır ama yerlerde ya da dallarda mutlaka gözden kaçanlar kalırdı. Biz o kalan fındıkları toplama işine "zalis" derdik. Kimi yerde zalis, kimi yerde gonzalis denirdi; biz kardeşlerim ve arkadaşlarımla torbaları kolumuza takar, bahçelere dalardık.Güneşin altında, fındık yapraklarının hışırtısı arasında tek tek topladığımız o fındıklar poşetlerde birikir; bir kilo, iki kilo derken hatırı sayılır bir ağırlığa ulaşırdı. O torbaları bakkala götürüp tarttırdığımda avucuma bırakılan o para, dünyadaki en kıymetli hazineydi benim için. Çünkü o para, başkasının lütfu değil, benim emeğimdi.Annemle lise alışverişine işte o parayla gittik. Kendi topladığım zalis fındıklarının parasıyla lise okul kıyafetlerimi aldım. O gri eteği, beyaz gömleği ve süveteri paketlettirirken içimde garip bir gurur vardı. Annem, sanki daha çok büyüyecekmişim ya da bedenimi iyice saklamam gerekiyormuş gibi her şeyi büyük beden almıştı; upuzun bir etek, bol bir süveter ve hırka... O kıyafetlerin içinde kendimi yine de bir tuhaf hissediyordum ama mutluydum. Aslında bu mutluluğun altında yatan çok derin bir sızı vardı. İlkokul ve ortaokul yıllarım boyunca bir kez bile "kendime ait" bir önlüğüm olmamıştı. Hep birilerinin eskilerini, başkalarının bıraktıklarını giymiştim. Hatta bir tanesinin tam ortasında bir delik vardı; annem orayı mavi bir iple alelacele yamamıştı. Okul koridorlarında, o yamalı önlüğün içinde saklanmaya çalışırdım. Şimdilerde annem, "Aslında bir önlük alamayacak kadar fakir sayılmazdık, neden almamışız ki?" diyor; ama geçti işte, o utanç bende kaldı.İşte bu yüzden, o fındık paralarıyla aldığım lise kıyafetleri benim için sadece birer kumaş parçası değildi. İlk defa bir şey "sadece benim" olmuştu. İlk defa yamasız, deliksiz ve başkasının izini taşımayan bir kimliğe bürünüyordum.
