9. bölüm · Dejavu

~ ♡ Bölüm 9

yazarhanım 🤍

Ceketimin ceplerine sakladığım o kâğıt tomarı, yürürken göğsüme batan bir hançer gibiydi. Sokak lambalarının soluk sarı ışığı altında, şehrin sessizliğe gömülmüş izbe ara sokaklarında ardıma bile bakmadan hızla ilerliyordum. Zaman, arkamdan beni yakalamaya çalışan bir canavar gibi tıkır tıkır işliyordu. Ve maalesef bunu engelleyemiyordum. Telefonumun ekranına baktım: 22:50. Gece yarısına sadece bir saat on dakika kalmıştı.
Kliniğin önüne geldiğimde adımlarım yavaşladı. Gündüzleri şifa dağıtan o lüks, modern bina, gecenin bu saatinde devasa bir mezarlık gibi görünüyordu. Işıklar tamamen sönüktü.
Arka bahçedeki personel girişine doğru süzüldüm. Şansım yaver gitmişti; ya da birileri bu gece buraya geleceğimi çok önceden tahmin edip yolu açmıştı. Yangın merdiveninin altındaki cam kapı hafifçe aralıktı. Kalbimin güm güm vuruşu sessiz koridorda yankılanırken içeri sızdım.
İçerisi lavanta ve antiseptik kokuyordu. Hatıralarımda sahnelenen, zihnime hücum eden o koku... EVET, daha dün gibi hatırlıyorum. Artık her şey daha berraktı. Hem de hiç olmadığı kadar...
Hafifçe adımlayarak bodrum kata inen merdivenlere yöneldim. Merdivenlerin başındaki o pirinç levhada fersiz bir acil durum ışığı parlıyordu: Arşiv ve Laboratuvar.
Eski basamakları teker teker inerken her adımımda dejavu hissi beni boğacak gibi oluyordu. Koridorun sonundaki ağır, çelik kapıyı yavaşça ittim. İçerisi devasa dosya dolaplarıyla doluydu. Tozlu rafların arasında, telefonun fenerini yakarak ilerledim. Gözlerim harfleri tarıyordu.
En arkadaki, üzerinde dijital bir kilit olan çekmecenin kapağında duraksadım. Kilit kırmızı renkte yanıyordu. Parmaklarım benden bağımsız hareket etti; sanki bu şifreyi binlerce kez tuşlamışım gibi, zihnim bana sormadan parmaklarımı yönlendirdi: 1-8-0-9.
Benim doğum günü tarihim.
Klik.
Mekanik bir sesle kilit açıldı. Çekmeceyi kendime doğru çektim. İçinde kalın, siyah ciltli tek bir klasör duruyordu. Klasörün üzerinde beyaz bir etiket vardı:
PROJE: DEJAVU
Denek No: 01 — Ahsen
Sorumlu Hekim: Uzman Dr. Aziz Gürpınar
Güncel Durum: 12. Döngü (Başarısız Stabilizasyon)
Nefesim boğazımda tıkandı. Klasörü kucağıma alıp yere çöktüm. Titreyen ellerimle sayfaları çevirmeye başladım. Sayfalarda tıbbi terimler, beyin grafikleri ve her ayın sonuna düşülmüş doktor notları vardı. Aziz’in o titiz, köşeli el yazısı her sayfayı doldurmuştu.
"Denek Ahsen, travmatik disosiyatif füg durumunda. Geçmişteki o büyük yıkımı (kazayı) zihni kabul etmiyor. Organik hafıza silme protokolü (Proje Dejavu) başarıyla uygulandı. Ancak zihin, acıyı silerken beni de siliyor. Her 30 günde bir anılar çöküyor. Onu kurtarmak için bu döngüyü tekrarlamak zorundayım. Beni her unuttuğunda, ona sıfırdan aşık olmak canımı yakıyor ama onu o büyük acının içinde delirerek ölmekten korumanın tek yolu bu."
"Hayır..." diye mırıldandım. Sayfaları yırtarcasına hırsla çeviriyordum. "Hayır, yalan! Beni bir kobay gibi kullanmış. Beni buraya hapsetmiş! Bunu bana kendim yani o bilinmeyen numara söyledi. Yanılmış olamaz! "
Gözyaşlarım tıbbi raporların üzerine damlarken, arkamdaki karanlıktan o pürüzsüz, derinden gelen ses yükseldi:
"Sayfaları daha fazla çevirme Ahsen. Taşıyamayacağın bir yükün sınırındasın."
Dehşetle arkama döndüm. Telefonumun fener ışığı, koridorun girişinde dikilen adama çarptı. Üzerinde kolları hafifçe yukarı katlanmış siyah bir gömlek vardı. Gözlerinde o tanıdık, dipsiz sakinlik... Ama bu sefer, o sakinliğin arkasında büyük bir çaresizlik ve acı gizliydi.
Aziz buradaydı.
"Beni bir deney olarak buraya kapattın!" diye bağırdım, sırtımı dosya dolabına yaslayıp klasörü göğsüme bastırarak. Sesim hıçkırıklarımın arasında boğuluyordu. "Bana her ay aynı şeyi yaşatmışsın! Zihnimi sen sildin! Beni bir hayvan gibi kafese koyup izledin!"
Aziz adımlarını yavaşça bana doğru attı. Yaklaşmadı, aramızda birkaç adımlık güvenli bir mesafe bıraktı. Dizlerinin üzerine çöktü. Gözlerindeki o yaşlar, soluk ışıkta parıldıyordu. O sarsılmaz, mesafeli psikiyatrist gitmiş; yerine ruhu paramparça olmuş bir adam gelmişti.
"Seni bir kafese koymadım," dedi, sesi ilk kez titriyordu. "Seni o kafesten çıkarmaya çalışıyorum Ahsen. O davet gecesini hatırlıyorsun, değil mi? O muhteşem dansı..."
"Biz sevgiliydik!" diye sitem ettim. "Bana söz vermiştin, beni asla bırakmayacaktın!"
"Bırakmadım!" diye haykırdı Aziz. İlk kez sesini yükseltmişti. Göğsü hızla inip kalkıyordu. "O dans bittiğinde, kliniğe döndüğümüzde bu dosyaları gördün. Benim bir araştırma üzerinde çalıştığımı biliyordun ama bunu senin üzerinde denediğimi sandın. Bana inanmadın. Ağlayarak klinikten kaçtın..."
Aziz yutkundu, gözlerinden akan bir damla yaş çenesine süzüldü.
"O geceden birkaç ay sonra... Yağmurlu bir günde... Kullandığın arabaya kontrolden çıkan devasa bir tır çarpmıştı. Ailen oracıkta vefat etti. Sen ise o arabanın içinden sağ çıktın ama zihnin o acıyı kaldıramadı. Bu kazadan hep kendini sorumlu tuttun. Bilincin tamamen çökmüştü. Günlerce bir duvar köşesinde, kendi adını bile bilmeden, sadece çığlık atarak acı çekiyordun. Bana hak ver Ahsen, seni o halde bırakamazdım. Dayanamıyordum. Hiçbir ilaç, hiçbir terapi etkili olmadı. Ölmek istiyordun. Her saniye kendini yok etmek istiyordun."
Kafamın içinde bir şimşek çaktı. Annem... Babam... Evde sabaha kadar aradığım ama bulamadığım o anılar... Şimdi hepsini hatırlıyorum. Ama sanki hepsi tanıdık bir yabancıya ait gibi... yüreğimde hissedemiyorum.
Aziz haklı olabilirdi. Ama bu dram sahnesinde sergilediği berbat oyunculuk ona acımama sebep oluyordu.
"Ben bencil bir adamım Ahsen," dedi Aziz, sesi bir fısıltıya dönüşmüştü artık. Duymakta zorlandım. "Seni o acının içinde ölüme terk edemedim. Etik sınırları, yasaları, her şeyi çiğnedim. Sana bu deneysel hafıza yapılandırmasını uyguladım. Amacım o kazayı, o suçluluk duygusunu zihninden tamamen silmekti. Ama zihnin o kadar büyük bir savunma mekanizması geliştirdi ki, acıyı silerken ona ait olan her şeyi, beni de silmeye başladı. Her ayın sonunda zihnin kendini resetliyor. Ve buna engel olamıyorum. Bir türlü bu döngüyü kıramıyorum. "
Aziz ellerini bana doğru uzattı ama dokunmaya cesaret edemedi.
"Ben her ay, seni o korkunç vicdan azabından korumak için, beni bir yabancı olarak görmene göz yumdum. Her ay bana düşman olmanı, beni bir suçlu sanmanı sineye çektim. Çünkü beni suçlaman, kendini katil olarak hatırlamandan çok daha kolaydı."
"Yeter," diye haykırdım."Sus artık." "Anlattığın her şeyi anladım ama sen beni korumak isterken daha büyük bir tehlikenin kollarına atmışsın Aziz. Farkında mısın? " Ben de gözyaşlarıma hakim olamayarak onun hüznüne ortak oldum.
Telefonumun ekranı aniden titredi. Bildirim sesi, bodrum katının ölümcül sessizliğini bölüyordu. Saat tam 23:59'u gösteriyordu.
Başımda inanılmaz bir dönme başladı. Gözlerim kararıyor, zihnimdeki o anılar yavaş yavaş piksellerine ayrılarak siliniyordu. Yeni bir sıfırlama dalgası geliyordu. Sistem her zaman olduğu gibi yine kendini resetliyordu. Silinip giden anılarımı ellerimle tutup yakalamak istedim. Ama artık çok geçti...
Aziz hıçkıra hıçkıra ağlayarak bana doğru bir adım daha attı. Şimdi onun kollarındaydım işte. Bana sımsıkı sarılmıştı. Ben de ona karşılık verdim.
"Son bir dakikan Ahsen," dedi hıçkırarak. "Sistem yine sıfırlanacak. Seçim senin... Ya bu döngüyü şimdi burada tamamen kapatmamı isteyeceksin, o eski büyük acınla, ailenin ölümüyle yüzleşip acı çekeceksin... Ya da izin vereceksin, zihnin seni korumaya devam edecek. Yarın sabah uyandığında beni yine tanımayacaksın. Ama acı da çekmeyeceksin. Söyle bana sevgilim... Ne yapayım? Seni uyandırayım mı, yoksa uyumaya devam mı etmek istersin?"
Gözlerim tamamen kapanmak üzereydi. Zihnimin içindeki o kâğıtlar havada uçuşuyordu. Aziz’in yüzü bulanıklaşıyordu.
İşte o an saat tam 00:00 oldu. Antika gukuklu saatin ötüşü kasvetli koridorun her bir yanında çınladı.