8. bölüm · Dejavu

~ ♡ Bölüm 8

yazarhanım 🤍

Aziz’le olan sohbetimizde saatlerdir donup kalan o “Yazıyor…” ibaresi, tek bir harf bile göndermeden aniden kayboldu. Çevrimdışı olmuştu. Beni o cevapsızlığın, o dipsiz karanlığın ortasına fırlatıp atmıştı.
Gözyaşlarımı elimin tersiyle sildim. Kalbimin ritmi, odadaki tekinsiz sessizliği arttırıyordu. Artık Aziz’den medet ummayacaktım. Kendimden başka güvenecek kimsem yoktu çünkü. Yalnızca kendi gücüme yaslanmak zorundaydım. Telefonumu sıkıca kavrayıp, o her şeyi bilen, adımı haykıran bilinmeyen numaranın sohbet penceresini açtım. Artık onunla yüzleşme vakti geldi de geçmişti bile...
Siz: Kimsin sen?
Siz: Adımı nereden biliyorsun, o dans gecesini nereden biliyorsun?
Siz: Bana hemen cevap ver yoksa bu telefonu paramparça edeceğim!
Gecenin bu saatinde, anında iki mavi tik oldu. Karşıdaki güç beni bekliyordu. Ekran aydınlandı.
+90 534 *** ** **: Sakin ol, Ahsen. Telefonu kırma. Çünkü o telefona birkaç gün sonra, bir sonraki ayın başında yine ihtiyacın olacak.
Siz: Benimle dalga geçmeyi bırak! Sen kimsin diyorum sana?! Aziz’in bir başka hastası mı? Onun bir düşmanı mı?
+90 534 *** ** **: Ben senin düşmanın değilim. Ama dostun da sayılmam. Ben sadece... Geçen sefer Aziz’e inanıp hayatını mahveden o aptalım.
Siz: Ne demek bu? Açık konuş! Aziz seni de mi kandırdı?
+90 534 *** ** **: Aziz bir psikiyatrist, Ahsen. Zihnini bir oyun hamuru gibi şekillendirmesine izin veren sensin. O danstan sonra seni bir odaya kapattı. Senin bu döngüde olmanın sebebide bizzat o. Kendini korumak istiyorsan bana inanmak zorundasın.
Siz: Sana neden inanayım ki? Seni tanımıyorum bile! Belki de asıl akıl oyununu oynayan sensin!
+90 534 *** ** **: Bana inanmıyorsan, kendi el yazına inanır mısın peki?
Ekrana bakakalmıştım. Klavyenin üzerinde parmaklarım dondu.
Siz: Ne saçmalıyorsun sen?
+90 534 *** ** **: Şu an yatağında oturuyorsun. Tam sağ tarafında, gardırobun ile duvar arasında kalan o dar boşluğa bak. Süpürgelikle parkenin birleştiği yerde, gevşek bir tahta var. Orayı tırnağınla kaldır.
Kanımın çekildiğini, odadaki havanın buz kestiğini hissettim. Bu odada yalnızdım. Kapı kilitliydi, perdeler sımsıkı kapalıydı. Bu adam veya kadın -bilinmeyen numara artık her kimse- benim yatağın neresinde oturduğumu, odamın kör noktasındaki o gevşek parkeyi nereden bilebilirdi?
Telefonu yatağa bırakıp titreyen adımlarla gardırobun yanına ilerledim. Dizlerimin üzerine çöktüm. Tozlu parke köşesini parmağımın ucuyla kaldırdım. Gerçekten de... Tam o noktada, normalde asla fark edilmeyecek, hafifçe yukarı kalkmış gevşek bir ahşap parçası vardı.
Altındaki karanlık boşlukta, küçük, rulo haline getirilmiş ve lastikle tutturulmuş bir kâğıt tomarı duruyordu.
Kâğıtları çekip aldım. Titreyen ellerimle lastiği sıyırdım. Tozlu sayfaları açtığım an, gözlerim dehşetle açılmıştı. Artık bu kadarı da fazlaydı.
Bu benim yazımdı. Benim eğik harflerim, benim imzam, benim kelimelerimdi. Sayfanın en üstünde, büyük harflerle şu not düşülmüştü:
"BUNU OKUYORSAN YİNE UNUTTUN DEMEKTİR. KORKMA, DELİRMEDİN. BU NOTU SANA BİR ÖNCEKİ SEN BIRAKTI. AZİZ’E GÜVENME. SANA MESAJ ATAN O BİLİNMEYEN NUMARA, BENİM. YANİ SENSİN. DÖNGÜYÜ KIR. SENDEN TEK DİLEĞİM BU AHSEN. BAŞARACAĞINA İNANIYORUM. "
Aklımı kaçıracak gibi hissettim. Sayfaları hızla çevirdim. Altlarında tarihler vardı: 30 Nisan, 31 Mayıs, 30 Haziran... Her ayın son gününde, alelacele, ağlayarak yazılmış onlarca not. Hepsi aynı cümleyle bitiyordu: "Aziz seni bu evde, bu zihninde tutsak ediyor. Kendini kurtar."
Telefonun bildirim sesi odada çınladı. Yerde, dizlerimin üzerinde sürünerek yatağa ulaştım ve telefonu elime aldım. Bilinmeyen numaradan yeni bir mesaj daha vardı:
+90 534 *** ** **: Buldun, değil mi?
Siz: Bu... Bu imkansız. Sen... Sen bensin. Ben nasıl kendime mesaj atabilirim?
+90 534 *** ** **: Zaman ayarlı mesajlar, Ahsen. Her ayın son günü, bilincimi tamamen kaybetmeden önce, bir sonraki ayın ortasına, bu numaradan kendine gidecek mesajlar kuruyorum. Aziz zihnimi sıfırlasa da dijital izleri yok edemiyor.
Siz: Aziz... Aziz bana ne yaptı?
+90 534 *** ** **: Seni bir kobay olarak kullanıyor. Kliniğindeki bodrum katta, senin adının yazılı olduğu bir dosya var. Proje dosyası. Oraya git ve kendi gözlerinle gör. Bu gece ayın son gecesi Ahsen. Saat 00:00'da zihnin yine sıfırlanacak. Son birkaç saatin var. Ya o kliniğe gidip bunu bitirirsin ya da yarın sabah uyandığında bu notları hiç bulamamış gibi sıfırdan başlarsın. Karar senin.
Telefonu göğsüme bastırıp hıçkırarak ağlamaya başladım. Aynadaki yansımama baktım; gerçekten darmadağındım. Kendi zihnim bana ihanet etmişti, aşık olduğum adam bana ihanet etmişti. Daha ne olabilirdi ki?
Yerdeki kâğıtları sıkıca kavradım, üzerime koyu renk bir ceket geçirdim. Saatime baktım: 21:45.
Gece yarısına tam iki saat on beş dakika vardı. Ve ben, zihnim ellerimin arasından kayıp gitmeden önce, o kliniğe gidip Aziz Gürpınar ile yüzleşmek zorundaydım. Kum saati ters dönmüş, saniyeler akıp gitmeye başlamıştı. Artık şüphesiz zamanla da amansız bir yarış içindeydim.