6. bölüm · Dejavu
~ ♡ Bölüm 6
Bilgisayarın ekranından sızan ışık, odanın karanlığında titreyen ellerimi aydınlatıyordu. Gözlerim hâlâ o tarihe kilitliydi: Dün gece, 03:17. İçimdeki dehşet dalgası yerini buz gibi bir kararlılığa bıraktı. Telefonu hırsla elime aldım. Artık korkarak saklanma sırası bende değildi. Aziz'in sohbet penceresini açtım.
Siz: Orada olduğunu biliyorum. Cevap ver artık.
*533 ****: Buradayım. O numarayı engelledin mi?
Siz: Engellemedim. Önce bana vermen gereken cevaplar var.
*533 ****: Ahsen, şu an inatlaşacak bir zaman diliminde değiliz. Sana zarar gelmesini istemiyorum.
Siz: Bana zarar gelmesini istemiyorsun... Ne kadar düşünceli bir yabancı. Peki, sana bir soru: Biz hiç yan yana geldik mi?
Yukarıda “Yazıyor…” yazısı belirdi, normalden daha uzun süre kaldı ekranda. Aziz zihnindeki savunma duvarlarını örüyordu, hissediyordum.
*533 ****: İnsanlar dijital dünyada her gün yüzlerce kişiyle yan yana gelir, zihnen bağ kurar. Önemli olan fiziksel yakınlık değil, kelimelerin ruhunda bıraktığı izdir. Sence de öyle değil mi?
Siz: Bana felsefe yapmayı bırak! Lafı dolandırma. Net bir soru soruyorum sana. Biz daha önce, geçmişte, gerçek hayatta karşılaştık mı?
*533 ****: Geçmiş, zihnimizin bize oynadığı en büyük oyundur küçük hanım. Bazen hiç gitmediğin bir yeri özler, hiç tanımadığın birini eksik hissedersin. Zihnin sana oyun oynuyor olabilir. Kendini hiç yorma bence.
Siz: Kelime oyunların beni bağlamıyor artık. Sen beni tanıyorsun. Benim hakkımda her şeyi biliyorsun. Hatta dün gece...
Yazdığım mesajı bir anda sildim. USB'den bahsetmeyecektim. Eğer odama giren oysa, bildiğimi belli etmemeliydim.
Siz: Her neyse. Eğer sadece "dikkatli biri"ysen, neden her ayın sonunda bu döngüyü kırmaya çalıştığını söyledin? Neden beni korumak istiyorsun?
*533 ****: Çünkü bazen bazı gerçekler, bir insanın zihninde taşıyamayacağı kadar ağır yükler bindirir. Ben sadece yükünü hafifletmeye çalışıyorum. Hepsi bu.
Siz: Yalan söylüyorsun.
*533 ****: Ben yalan söylemem Ahsen. Sadece gerçekleri, senin duymaya hazır olduğun porsiyonlarla veririm. Şimdi lütfen telefonu kapat ve uyu.
Telefonu yatağa bıraktım. Haklıydı, bana hiçbir şey anlatmayacaktı. O bir uzman gibi konuşuyordu; mesafeli, kontrolcü ve tamamen manipülatif.
Yatağımın hemen yanında duran, az önce içinden USB belleği çıkardığım o eski plastik kutuya baktım. İçindeki sararmış kabloları hırsla kenara ittim. Bir şey daha olmalıydı, sadece bir USB bellek bırakmış olamazlardı. Kutunun en dibinde, plastik tabana yapışmış küçük bir kâğıt parçası dikkatimi çekti. Katlanmış, rengi sararmış resmi bir reçete yaprağıydı bu.
Kâğıdı yırtmamaya çalışarak yavaşça açtım. Üzerinde resmi bir hastane veya klinik amblemi vardı ama silinmişti. Ancak üst köşede, mavi tükenmez kalemle atılmış o imza ve altındaki kaşe net bir şekilde okunuyordu:
Uzman Psikiyatrist Aziz Gürpınar
Gözlerim reçetedeki soyadına kilitlendi. Gürpınar.
Telefonumdaki adamın adı Aziz'di, mesleği insanları dinlemek ve konuşturmaktı. En azından ilk mesajlarında bana böyle söylemişti. Taşlar zihnimde dehşet verici bir hızla yerine otururken bilgisayara döndüm. Arama motorunu açtım. Titreyen parmaklarımla arama çubuğuna o kaşede yazan ismi aynen yazdım: Aziz Gürpınar
Çıkan sonuçlar arasında gözlerim hızla sayfayı taradı. Ve bir klinik sitesindeki o fotoğraf ekranın tam ortasında belirdi.
Fotoğraftaki adama baktım. USB'deki fotoğrafta yanağımdan öpen, beni şefkatle sarmalayan o genç adamın birkaç yıl yaşlanmış, daha yorgun ama çok daha keskin bakan haliydi bu.
O anda, beynimin içinde bir bomba patladı. Şakaklarıma saplanan şiddetli bir ağrıyla başımı ellerimin arasına aldım. Zihnimdeki o kilitli, paslı kapı ardına kadar kırıldı ve geçmişin gömülü anıları bir sel gibi bilincime hücum etti.
Ben deli değildim. O adamı tesadüfen bulmamıştım.
O benim doktorumdu. En azından bir zamanlar...
Dört yıl önce...
Odanın içindeki ağır lavanta kokusu genzimi yakıyordu. Duvardaki saatin tik takları, beynimin içinde bir balyoz gibi çınlıyordu. Annemin zoruyla, kollarımdan çekiştirerek beni o kliniğin kapısından içeri soktuğu anı hayal meyal hatırlıyordum. O dönem zihnim o kadar dağınıktı, etrafımdaki dünyayı o kadar yabancılıyordum ki, kendi adımı bile unutacak raddeye gelmiştim. "Ağır bir disosiyatif kriz," demişti kapıdaki asistan. Yani gerçeklikten kopuş.
"Ahsen, lütfen içeri girer misin?"
Geniş, loş odaya adım attığımda onu ilk görüşüm gerçekleşti. Büyük, ahşap masanın arkasında oturmuyordu. Odanın köşesindeki tekli koltukta, elinde bir not defteriyle beni bekliyordu. Üzerinde kolları yukarı doğru katlanmış beyaz bir gömlek vardı. Beni görünce taktığı şeffaf okuma gözlüğünün ardından merakla bana baktı.
Annem benimle birlikte gelmemişti. Asistan görüşmenin yalnız yapılması gerektiğini söylemişti.
Başımı kaldırıp gözlerine baktığım o ilk anı hayatım boyunca unutamazdım. Unutmam kesinlikle mümkün değildi... Ama imkansız gerçek olmuş, silinmişti aklımdan bu denli önemli hatıralar... Zihnimin en kuytu köşesinde özenle muhafaza etmiştim onları bunca zaman boyunca... Ta ki ben tekrardan hatırlayana kadar...
O gözlerde ne acıma vardı ne de beni bir "deli" gibi gören o yargılayıcı bakış. Sadece dipsiz, insanı içine çeken sonsuz bir sakinlik vardı.
"Hoş geldin Ahsen," dedi. Sesi o kadar pürüzsüz, o kadar derinden geliyordu ki, odadaki o sinir bozucu saat sesi bile bir anda kesiliverdi. "Ben Uzman Psikiyatrist Aziz Gürpınar. Ama bana sadece Aziz diyebilirsin."
Ona cevap vermedim. Hırsla odanın en uzak köşesindeki koltuğa geçip oturdum, dizlerimi göğsüme çekip dış dünyaya kendimi kapattım. "Benimle konuşamazsın," diye geçirdim içimden. "Beni iyileştiremezsin." "İşinde ne kadar profesyonel olursan ol... Mümkün değil öyle bir şey..." " Sana da o sinir bozucu aileme de benimle uğraşmamaları gerektiğini göstereceğim çok sevgili (!) Doktor bey."
Aziz hafifçe gülümsedi. Durumu hiç yadırgamamış gibi defterini yanındaki sehpaya bıraktı. Arkasına yaslanıp gözlerini doğrudan gözlerime dikti. O bakış, ruhumu çıplak bırakıyormuş gibi hissettirmişti. Utandım. Gözlerimi kaçırmaya çalıştım. Ama o çenemden tutup bakışlarımı onda sabitledi.
Sonrasında verdiği cevap da sanki içimden geçenleri olduğu gibi duyduğunun deliliydi.
"Konuşmak zorunda değilsin," dedi sakinliğini bozmadan. "Burada saatlerce susabiliriz de. Ama bilmeni isterim ki... Karşımdaki konuşmak istese de istemese de, sonuçta ben onu dinlemek zorundayım. Benim işim bu. Ne yapalım? "
Kısık bir kahkahaya boğuldu ardından. Benim ise aklımdan geçenler gayet netti.
"Bu adam büyücü ya da sihirbaz. Eminim buna. Diplomasını Hogwarts Cadılık ve Büyücülük okulundan almış. Yoksa içimden geçenleri okumasının başka bir açıklaması olamaz."
Tüm bu ön yargılarım ve inatçı keçilerden beter inadıma rağmen o gün, o odada, zihnimin en karanlık, en kimsesiz döneminde, bana ilk defa nefes alabileceğimi hissettiren adam oydu. Beni iyileştiren, parça pinçik olmuş ruhumu elleriyle birleştiren adam... Onun cevabı üzerine yüzümü kaldırdım ve sanki harp meydanındaki bir asker gibi düşmanıma meydan okuyarak gözlerinin içine baktım. Grinin en soğuk tonuydu gözleri... Soğukluğu bedenimi ani gelen bir ürperti ile titretti. Maviye çalan soğuklukta som gümüş rengiydi gözleri... Zaten en vurucu şey gözlerinden çok etrafa bakarken takındığı o derin anlamdı... Bir röntgen gibi zihnimin içindeki düşünceleri analiz ediyordu. Buna şüphe yoktu. Biraz zaman geçtikten sonra gördüklerinden hoşlanmamış olacak ki üzülüyormuş gibi başını yana doğru eğdi.
Ben mi? Ben ise çoktan onun gri girdabında kaybolmuştum. Koordinatlarını kaybetmiş bir kartograf gibiydim. Pusulam yoktu.
Ağzından dökülen sözlerle rotamı iyice kaybettim.
"Sana inanıyorum Ahsen. Çünkü anlamak yargılamaktan daha güçlü"
Günümüz (Ahsen'in Odası)
Gözlerimi açtığımda yanaklarımdan aşağı sicim gibi yaşlar süzülüyordu. Nefes nefese kalmıştım. Bilgisayar ekranındaki Aziz Gürpınar’ın fotoğrafına ve elimdeki eski reçeteye baktım.
Her şey yavaş yavaş yerine oturuyordu. O benim doktorumdu, sonra ise sevgilim olmuştu. Ama eğer her şey bu kadar güzelse, zihnim neden onu tamamen silmişti? Ve o bilinmeyen numara... Neden bana "Bu kez onu dinleme, çünkü geçen sefer onu dinledin" diyordu?
Aziz benden neyi saklıyor olabilirdi ki ?
