16. bölüm · Damla Düşen Yer

15. Bölüm.

Lazurithx .

Yeni bölümden herkese merhabaaa
Bugün aktif olamayacağım çünkü 22 Şubat benim Doğum Günüm bir kutlama alırım bu bölümü 1 günde yazdım o yüzden baya yprucu ve sıkıcı oldu benim için ama bence bölüm gayet güzel sizde seversiniz diye düşünüyorum..
7000 görüntülenme için ayrı teşekkür ederim:)
Oy vermeyi ve yorum yapmayı (düşüncelerinizi paylaşmayı unutmayın)
O zaman lets goo

Baran.

Başımı çevirdiğimde onu gördüm. Tek başınaydı. Yüzü ciddi, bakışları sertti. O an yanımdaki erkek hâlâ bir şeyler söylüyordu ama ben artık duymuyordum.

Baran hiç duraksamadı. Direkt yanımıza geldi.

Bir saniye bile düşünmeden bileğimden tuttu. Sert değildi ama kararlıydı. Beni hafifçe geriye çekti. Neredeyse refleks gibiydi. Sonra önümde durdu.

Aramızda durdu.
O an kalbim o kadar hızlı atıyordu ki sesini duyacak sanmıştım.

"Bir sorun mu var?" dedi.
Sesi sakindi. Ama o sakinliğin altında net bir uyarı vardı.

Az önceki erkek bir an afalladı.
"Yok kardeşim ya, sohbet ediyorduk."
Baran kıpırdamadı bile. Omuzları dikti. Beni arkasında tutuyordu. Elinin sıcaklığı hâlâ bileğimdeydi.

"İstemiyorsa konuşmuyorsun," dedi.
Bu sefer sesi biraz daha düşüktü. Ama daha ağırdı.

Tam o sırada Duru ve Ela yanımıza geldi. Yüzleri gerilmişti. Erkekler homurdanarak uzaklaştılar.
Elimi fark ettim. Hâlâ titriyordu.
Baran bunu hissetmiş olacak ki başını hafifçe bana doğru çevirdi.

"İyi misin?"
Başımı salladım ama sesim çıkmadı.
Kalabalık birden daha boğucu gelmeye başladı. Işıklar fazla parlak, müzik fazla yüksek... Nefesim daralıyordu.

"Ben... tuvalete gideceğim," dedim.
Korktuğum için hızlı yürümeye başlamıştım bile. Kalabalığın içinden geçerken omuzlar birbirine çarpıyor, insanlar itişiyordu.
Arkamdan Baran'ın sesini duydum.

"Aren'i arayın, yanınızda dursun. Ben Damla'nın peşinden gidiyorum."
Koştuğunu duydum.
O sırada biri hızla önümden döndü. Neredeyse çarpışıyorduk. Dengesizleştim. Ayakkabım kaydı.

Ama yere düşmedim.
Bir kol belimden sardı. Güçlü, ani ve koruyucu.

Baran.

Beni kendine çekti. Göğsüne çarptım. Kalp atışını hissettim. Gerçekten hissettim. O an dünyadaki en net ses oydu.

"Dikkat," dedi, bu sefer sesi daha yakındı. Daha yumuşaktı.

Başımı kaldırdım. Yüzü çok yakındı. Nefesi yanağıma değiyordu. Gözleri gözlerime kilitlendi.

"İyiyim," dedim ama sesim zayıftı.
Kaşlarını hafifçe indirdi.
"Titriyorsun."

Fark etmemiştim. Ama haklıydı.
Elini belimden çekmedi hemen. Sanki bırakırsa düşecekmişim gibi birkaç saniye daha tuttu. Sonra yavaşça koluma indi. Parmakları bileğimin üzerinde, bu sefer daha yumuşak.

"Bu kadar kalabalıkta yalnız kalma," dedi.
"Yalnız değildim," dedim. "Çantalara bakıyordum."

Bir adım daha yaklaştı. Gürültünün ortasında sesi sadece bana ulaşıyordu.

"Yanında biri olmadan kalma demek istedim."
O cümle bir uyarı değildi. Sahiplenmek gibi de değildi. Daha çok... korkmuş gibiydi.
Ben geri çekilmek yerine bu sefer yerimde kaldım.

"Az önce korktun mu?" diye sordu.
Duraksadım. Gözlerimi kaçırmadım bu sefer.
"Biraz," dedim.

Elini yavaşça saçımın yanına kaldırdı. Dokunmadı. Sadece bir tel saçımı kulağımın arkasına sıkıştıracakmış gibi yaklaştı ama yarıda bıraktı. Sınırı aşmadı.
"Bir daha böyle bakmalarına izin vermem," dedi alçak sesle.

Kalbim hızlandı.
"Ben izin vermedim," dedim hafifçe.
Gözlerinin içi yumuşadı.
"Biliyorum."

O "biliyorum" kelimesi... sanki beni gerçekten gördüğünü söylüyordu.
Tam o sırada Aren ve kızlar yanımıza geldi. "Her şey tamam mı?" dedi.

Baran bakışlarını benden ayırmadan cevap verdi:

"Tamam."
Ama elini kolumdan çekmesi birkaç saniye sürdü.

O birkaç saniye...
Belki de gecenin en uzun anıydı.
Ve ilk defa kalabalığın ortasında kalbim korkudan değil... başka bir şeyden hızlı atıyordu.

Barandan,

Kızların söylediği konser alanına baktığım an, buranın sıradan bir yer olmadığını fark etmiştim. İçkili bir mekândı. Gürültülü, kalabalık, kontrolsüz...

Üç kızın tek başına böyle bir yerde olması içime sinmemişti.

Arabayı mekâna doğru sürerken içimde açıklayamadığım bir huzursuzluk vardı. Sanki geç kalıyordum. Sanki bir şey oluyordu ve ben henüz yetişememiştim.

Arabayı park edip indiğimde kalabalığın arasından etrafa baktım. Önce seçemedim. Sonra... onu gördüm.

Damla.
Bir erkeğin hemen yanında. Fazla yakın. Gereğinden fazla yakın.

Bir an duraksadım. Belki yanlış anlıyorumdur dedim. Ama sonra o adamın Damla'ya doğru eğildiğini, onun geri çekilmeye çalıştığını gördüm.

Ve o an içimde bir şey koptu.
Damla'yı ilk gördüğüm günden beri ona karşı hissettiğim şeyin adını koymamıştım. Koymak istememiştim belki de. Ama şunu biliyordum; onun rahatsız olduğu tek bir saniyeye bile tahammülüm yoktu.

Adamın son yaptığı hareketi gördüğümde, kan beynime sıçradı.
Damla'yı kendine doğru çekmiş kalcasına ellemişti ben onunla konuşmaktan çekinirken elin adamı Damlama istediği gibi mi davranacaktı?.

O an aklımdan geçen tek şey şuydu:
Ben burada öylece duracak mıydım?
Eğer Damla orada olmasaydı, eğer bir adım geride olsaydı, o adamın yüzünü tanınmayacak hale getirirdim. Ama Damla korkuyordu.
Ve onun korkusunun ortasında bir kavga başlatamazdım.
Hızlı adımlarla yanlarına gittim.

Hiç düşünmeden Damla ile adamın arasına girdim.
Damla'nın bileğinden tuttum. Nazik ama kararlı bir tutuşla.
Onu arkamda bıraktım.
Ellerinin titrediğini hissettim.

O titreme içime işledi.
"Bir sorun mu var?" dedim adama.
Sesim sakindi. Ama içimdeki öfke sakin değildi.

"Yok kardeşim ya, sohbet ediyorduk." dedi pişkince
"İstemiyorsa konuşmuyorsun," dedim ve uzaklaştılar ben onlara bunun bedeli ödetirdim.

Konu onun için kapanmış gibi davranıyordu. Ama benim için kapanmamıştı. Kapanmayacaktı da.
Eğer ben Baran Barlas'sam.

Bu yapılanın hesabı bir yerde sorulurdu.
Arkamı döndüğümde Damla'nın hâlâ titrediğini gördüm. O güçlü durmaya çalışan hali, gözlerinin dolmamak için direnişi...

Tam o sırada Duru ve Ela geldi. Telaşlıydılar. Aren'i aramlarını söyledim.

Damla tuvalete doğru hızlı adımlarla gidiyordu ve ben de Damla'nın peşinden gitmek zorundaydım.
Koşarken kalabalığın arasından bir adam hızla geçti ve Damla'ya çarptı.

Zaten narindi. O çarpmanın etkisiyle dengesini kaybetti.
Refleksle belinden tuttum.
Vücudu hafifti. Titriyordu.

Onu kendime doğru çekerken yüzüme baktı.
Gözleri dolmamıştı. Ama dolmasına bir saniye vardı. Eğer bir saniye daha geç kalsaydım belki ağlayacaktı.
Saçları yüzüne düşmüştü.

Elimi kaldırdım. Kulağının arkasına atmak istedim.
Yapamadım.

Cesaret edemedim.
Çünkü Damla... dokunulacak bir şey değildi.
Korunacak bir şeydi.

Bugün giydiği kıyafet ona çok yakışmıştı. Belki ilk defa onu böyle görüyordum. Belki hep böyleydi de kendini benden saklıyordu. Bilmiyordum.

Ama şunu biliyordum;
Dışarıdaki itlerin bakışları yüzünden kendini geri çekmek zorunda kalmamalıydı.
Ne giyerse giysin, ne yaparsa yapsın, kimsenin ona bu şekilde yaklaşmaya hakkı yoktu.

Damladan,

Bugün yaşananlardan sonra açıkçası Duru ve Ela’nın evine gitmek istemedim. Arabada kimse tek kelime etmemişti; o sessizlik, müzikten daha çok başımı ağrıtıyordu.

Eve vardığımız an kendimi doğrudan odama attım. Kapıyı kilitledim ve banyoya girdim.
Kendimden tiksiniyordum. Ben istemediğim sürece birinin vücuduma dokunması, zorla temas etmesi beni kaskatı kesiyordu. On dört yaşımda yaşadıklarım… O pis bakışlar, yüzüme alaycı alaycı gülen o adamlar bir anda zihnime doldu. Sanki zaman hiç geçmemişti.

Banyoya girer girmez suyu açtım. Su sıcak değildi; hafif soğuktu. Zaten düşünmeden kendimi suyun altına atmıştım, ısınmasını bekleyecek hâlim yoktu. Adamın vücuduma değdiği yerleri, sanki tenimi kazır gibi yıkadım. O kirli ellerin izlerini silmek ister gibi… Sanki derimin altına işlemişti de çıkarmam gerekiyordu.

Bir süre sonra sudan çıktığımda biraz olsun rahatlamış hissediyordum ama içimdeki o ağırlık tamamen gitmemişti. Aklımdan tek bir soru geçiyordu:
Baran gelmeseydi ne olurdu? Kendimi gerçekten koruyabilir miydim? Sanmıyorum. Kaskatı kesilmişken telefonu bile zor almıştım elime. O hâlimle kendimi nasıl savunacaktım?
Üzerime gündelik birkaç parça geçirdim. Saçlarımı kurutmaya başladım. Tam o sırada kapım çalındı.

“Gel,” dedim refleksle.
Kapı açılmadı. O an hatırladım—kilitlemiştim. Kapıya gidip kilidi açtım.
Karşımda beklemediğim biri vardı.

Emir.

O dönmüş müydü? Neden benim odama gelmişti? Benimle ne konuşmak istiyordu? Kavga mı çıkaracaktı? Affetmemi mi bekliyordu? Benden ne istiyorlardı? Biraz yalnız kalmam bu kadar mı zordu?
Onu görünce yüzüm düştü. Aslında kimi görmeyi bekliyordum, ben de bilmiyordum. Ama o değildi, bundan emindim.

Geri geri adım attım. O da bir tehdit gibi değil, sadece kapının önünde kalmamak için içeri doğru ilerledi. Sandalyeyi çekip oturduğumda bakışlarımı kaldırdım. Açıkça söylemesem de gözlerim “Ne istiyorsun?” diyordum.

Emir’in bakışları önce saçlarıma takıldı. Islak olduklarını fark etti. Gözleri bir an duraksadı.

“Önce saçlarını kurutalım, daha sonra konuşuruz,” dedi.

Konuşmayı kısa tutmam gerektiğini düşündüğüm için hemen atıldım.
“Benim saçlarımın ıslak olup olmaması seni ilgilendirmez. Ayrıca odaya gelme amacının ne olduğunu hızlıca söyleyip odamdan çıkar mısın, lütfen?”

Gözlerimin içine baktı.
“Damla… ağabeyim, inat etme. Hasta olacaksın. Önce saçlarını kurutalım, sonra konuşuruz. Biliyorum beni hâlâ affetmedin ama-”

Sözünü kestim. İçimdeki karamsarlık bir anda dilime vurdu.

“Lütfen… artık biraz daha samimi, abi-kardeş gibi olamaz mıyız? Biliyorum beni istemiyorsun ama en azından saçlarımı kurutalım. Konuşmak istemiyorsan konuşma. Hasta olacaksın. Saçlarını kuruturken ben konuşurum, sen sadece dinlersin… olmaz mı?”

Daha fazla uzatmak istemedim. Başımı olur anlamında hafifçe salladım.

Saç kurutma makinesini aldı, beni yatağın üzerine oturttu. Fişi takıp saçlarımı kurutmaya başladı. Makinenin sesi odanın içini doldururken konuşmaya başladı.

“Şirkette bazı sorunlar vardı. Anlaşmalar… O yüzden ayrılmak zorunda kaldım. Bu sene içinde gerçekten çok şey yaşamışsın. Böyle durumlarda beni arayabilirdin. Senin için hallederdim. Kendini yalnız hissetmene asla gerek yok, bunu biliyorsun değil mi?”
Bir an durdu, sonra devam etti:
“Hatta kursa yazılmışsın. Mert ağabeyin anlattı. Eskisinden daha mutlu görünüyormuşsun. En azından onların yanında bazen gülüyormuşsun… Ama beni affetmedin, değil mi? Cevap vermeni beklemiyorum.”

Derin bir nefes aldı.

“Ne yaşadığını bilmiyorum. Bilmediğim için de aramızdaki bu mesafe çok tuhaf geliyor. O gün seni üzdüm, farkındayım. Çok stresliydim, ne yapacağımı bilmiyordum. Ama bu, kalbini kırmamı haklı çıkarmaz. Özür dilerim.”

Saçlarımın arasından geçen sıcak hava yüzüme vururken konuşmaya devam etti:
“Senin bir ağabeyin var, bunu bil. Ne olursa olsun araman gereken bir ağabeyin. Her istediğinde yanında olacağım. Belki söylediklerim umurunda değil… belki beni istemiyorsun. Ama ben seni asla bırakmayacağım. Diğerlerini de sev, ama aramıza duvar koyma Damla.”
“Aramıza mesafe koyma Damla,” dediğinde içimde bir şey kıpırdadı ama yüzüme yansımadı.

Saç kurutma makinesinin sıcaklığı artık rahatsız etmiyordu. Saçlarımın yarısı kurumuştu. O konuşuyordu, ben dinliyordum. Aslında dinlemiyordum. Kelimeleri duyuyordum ama içimde bir yere çarpmadan geçiyorlardı.

Çünkü mesele onun ne dediği değildi.
Mesele benim ne hissedemediğimdi.
“Beni affetmedin değil mi?” dedi tekrar, bu kez daha sakin.
Cevap vermedim.

Affetmek… Garip bir kelime. Sanki biri özür dileyince otomatik olarak verilmesi gereken bir şeymiş gibi söyleniyor hep. Ama affetmek bir karar değil ki. İçinden bir düğüm çözülür ya hani, istemeden… İşte o çözülme yoktu bende.

“Cevap beklemiyorum,” dedi hemen ardından. “Sadece… aramız böyle olmasın istiyorum.”
Makinenin sesini kapattı. Oda bir anda sessizliğe gömüldü. Sessizlik daha ağırdı.
Yavaşça ayağa kalktı. Saçlarımın uçlarını parmaklarının arasına alıp kontrol etti, sonra geri çekti elini. Temas kısa sürdü ama ben yine de omuzlarımı istemsizce geriye çektim.
Fark etti.

Bir şey demedi.

“Beş gündür şehir dışındaydım,” dedi. “Döner dönmez seninle konuşmak istedim. Çünkü en son konuştuğumuz gün… iyi değildik.”
İyi değildik.
Ben hiçbir zaman “iyi” olmamıştım zaten.
“Biliyorum bana kırgınsın,” diye devam etti. “Belki de haklısın. Ama ne yaşadığını bilmeden sana yaklaşmaya çalışmak… duvara konuşmak gibi. Sen içeri kimseyi almıyorsun.”
Başımı kaldırdım. İlk defa direkt gözlerine baktım.

“Belki de içeri girilmemesi gerekiyordur,” dedim sakin ama keskin bir sesle.
Yüzü değişti. Savunmaya geçmedi. Sadece sustu.
“Bazı şeyleri bilmemek senin için daha iyi,” diye ekledim. “Herkes her şeyi bilmek zorunda değil.”

Çünkü anlatırsam gerçek olurdu.
Gerçek olursa yeniden yaşardım.
Yeniden yaşarsam yine donardım.
Emir derin bir nefes aldı. Elini cebine soktu. Birkaç saniye düşündü.
“Peki,” dedi sonunda. “Anlatmak istemiyorsan anlatma. Ama şunu bil… ben bilmesem de yanında durabilirim.”

O cümle beni beklemediğim yerden yakaladı.
Bilmeden yanında durmak.
Biri detay istemeden, sebep sormadan, geçmişi kurcalamadan yanında durabilir mi gerçekten?

“Damla,” dedi daha yumuşak bir sesle. “Sana bir şey sormayacağım. Sadece şunu soracağım… Ben senin abin miyim?”
Sorunun basitliği içimi burktu.
Cevap basit değildi.

Evet desem, bu mesafeyi yok saymış olurdum.
Hayır desem, bir bağ kopmuş olurdu.
Uzun süre sustum. O da bekledi.
“Bilmiyorum,” dedim en sonunda dürüstçe.
Yüzü düştü ama kızmadı.
“Bilmiyorum,” diye tekrar ettim. “Abi gibi hissettiğim anlar oldu. Ama… hissetmediğim daha çok an var.”

Bu sefer sessizlik ona ağır geldi belli ki. Yatağın kenarına oturdu. Aramızda bir kol mesafesi vardı ama sanki kilometreler vardı.
“Ben öğrenebilirim,” dedi. “Nasıl abi olunur, öğrenebilirim.”

Gözlerim dolmadı. Ağlamadım. Sadece içimde bir yorgunluk yayıldı.
“Her şey sonradan öğrenilmez,” dedim.
Bu bir suçlama değildi. Bir gerçekti.

O başını eğdi. Parmaklarıyla dizini ovuşturdu.
“Belki de ben hep yanlış zamanda geldim,” dedi.
O cümle içimde yankılandı.
Yanlış zaman.

Belki gerçekten öyleydi.
Çünkü ben en karanlık zamanımda yalnız kalmıştım. Şimdi biri ışık getirmeye çalışıyordu ama gözlerim karanlığa alışmıştı.
Ayağa kalktım. Pencereye yürüdüm. Camdan dışarı baktım. Hava kararmıştı. Sokak lambaları yanıyordu.

“Emir,” dedim arkam dönükken. “Ben sana kızgın değilim.”
Bu doğruydu.
Kızgınlık ateş gibidir. Bende ateş yoktu.
“Kırgınım,” diye devam ettim. “Ve kırıklık geçmiyor.”

Arkamdan yavaş bir adım sesi geldi ama yanıma gelmedi.
“Geçmesi için bir şey yapmam gerekiyorsa söyle,” dedi.

Ne yapabilirdi ki?
Geçmişi silemezdi.
O günleri geri getiremezdi.

Benim içimdeki donukluğu çözemezdi.
“Bazen hiçbir şey yapmamak gerekir,” dedim. “Zorlamamak. Üstüne gelmemek. Beklemek.”
Bu sefer sesinde hafif bir umut vardı. “Bekleyebilirim.”

Ona baktım.
Gerçekten bekler miydi?
“Zamanı geldiğinde belki ben konuşurum,” dedim. “Ama bugün değil.”

Başını salladı. “Tamam.”
Kapıya doğru yürüdü. Elini kapı koluna attı ama çıkmadan önce durdu.

“Saçların kurudu,” dedi hafif bir tebessümle.
İstemeden dudak kenarım çok az kıpırdadı.
Kapıyı açtı. Çıkmadan önce bir cümle daha bıraktı.

“Bilmesem de yanındayım.”
Kapı kapandı.
Oda yine sessizdi.
Yatağa oturdum. Ellerime baktım. Titremiyorlardı artık.

Emir bugünü bilmiyordu.
Konserde olanları bilmiyordu.
O adamın bana nasıl baktığını, nasıl yaklaştığını, içimin nasıl buz kestiğini bilmiyordu.

Ve belki bilmemesi şimdilik daha iyiydi.
Çünkü herkes aynı anda her şeyi taşıyamazdı.
Ben zaten zor taşıyordum.
Ama ilk defa biri benden açıklama istemeden durabileceğini söylemişti.

Bu affetmek değildi.
Bu barışmak da değildi.
Ama belki… bir başlangıçtı.
Ve ben başlangıçlara tamamen kapalı değildim.

Sadece yavaştım.
Çok yavaş.
Yatağa uzandım. Tavana baktım.
“Ben senin abin miyim?” sorusu hâlâ kulaklarımdaydı.

Bilmiyorum.
Ama belki bir gün… gerçekten hissederim.
Bugün değil.
Ama belki bir gün.
Ve kendimi uykuya bıraktım..

Sabah gözlerimi açtığımda pencereden sızan güneş ışığının doğrudan yüzüme vurduğunu hissettim; göz kapaklarımın arkasından sızan o sarımsı aydınlık, sanki gece boyunca bastırmaya çalıştığım düşünceleri yeniden uyandırmak ister gibi inatçıydı ve ben birkaç saniye boyunca yerimden kıpırdamadan, dün olan hiçbir şeyi hatırlamıyormuş gibi davranmaya çalışarak tavana bakmayı tercih ettim. Hafifçe doğrulup odanın içine göz gezdirdiğimde nerede olduğumu hatırladım; normalde bugün Duru ve Ela’nın evinde olmam gerekiyordu ama dün yaşananlardan sonra kendi evime dönmek zorunda kalmış, kimseye açıklama yapacak hâlim olmadığı için de erkenden yatağa girip kendimi uykuya bırakmıştım.

Bazen insan uyuyunca her şey düzelirmiş gibi geliyor ama ben biliyordum; uyku sadece üzerini örtüyor, silmiyor. Hayatımın bu kadar karmaşık olmasının dışarıdan hiçbir belirti vermemesi belki de en yorucu tarafıydı. Kimse bilmiyordu. Benden başka kimse tam olarak bilmiyordu. Sadece iki kişi… Duru ve Ela. Onlara da zorla anlatmıştım zaten; defalarca “gerek yok” dememe rağmen susmamı kabul etmemişlerdi. Onlar dışında yaşadıklarımı bilen yoktu ve bilmelerine de gerek yoktu. Herkes her şeyi bilmek zorunda değildi.

Ayağa kalktığım anda kapı hafifçe tıklandı. Ardından kapı aralandı ve Aren başını içeri uzattı.

“Girebilir miyim?” dedi.
“Gel,” dedim, sesim sandığımdan daha normal çıktı.

Dün yaşadığımız olay sırasında Aren yanımızda değildi; o sonradan gelmişti. Duru ve Ela’nın yanında durmuş, Baran ise doğrudan benim peşimden gelmişti ve sonrasında hep birlikte eve dönmüştük. Aren genel çerçeveyi biliyor olmalıydı ama özellikle bana bir şey sormamıştı. Büyük ihtimalle beni sıkmaması gerektiğini biliyordu; çünkü ben sorgulanmaktan hoşlanmam. Üzerime gelinmesinden nefret ederim.

Odam sade bir odaydı; yatak, makyaj masası, çalışma masası ve küçük bir koltuk… Fazlası yoktu. Aren o küçük koltuğa geçip oturdu. Duruşu sakin görünüyordu ama bakışları dikkatliydi.

“Dün erken uyudun,” dedi. “İyisin değil mi? Sormadım çünkü seni sıkmak istemedim. Sen genelde sorgulanmaktan hoşlanmazsın, biliyorum. Ama en azından biraz konuşmayı denesen daha iyi olurdu, Damla.”
Yüzümü nötr tutmaya çalıştım.
“Sadece yorgundum,” dedim. “O yüzden erken yattım. Gördüğün gibi de iyiyim. Zaten Baran geldiği için bir sorun çıkmadı.”
Bu cümleyi söylediğim an Aren’in yüzündeki ifade değişti. O değişim çok küçüktü ama gözden kaçacak gibi değildi. Birden yerinde doğruldu, sonra neredeyse ani bir hareketle ayağa kalktı.
“Damla,” dedi, sesi ilk kez biraz sertleşmişti, “bana da haber verebilirdin.”
Kaşlarımı çattım. “Ne için?”
“Neden her zaman yanında Baran var?” dedi ve bu soru odanın içine ağır bir şekilde düştü. “Seni sorgulamak istemiyorum ama son zamanlarda Baran ve sen… fazla yan yanasınız.”
“Fazla mı?” dedim, istemsizce.
“Evet, fazla,” diye devam etti. “Sen ondan hoşlanıyor musun diye merak ediyorum. Ya da o mu senden hoşlanıyor? Ya da bizim bilmediğimiz bir şey mi var? Belki Baran’ın bildiği ama bizim bilmediğimiz bir şey?”
Bu kadar açık soracağını beklemiyordum. İçimde bir sinir kabardı.

“Saçmalama,” dedim.
“Saçmalamıyorum,” dedi bu kez daha kontrollü bir tonla ama geri adım atmadan. “Damla, sen bize bile bu kadar yakın değilsin. Ama onun yanında… daha rahatsın. Bileğine dokunduğunda bileğini çekmiyorsun. Sana yaklaşınca geri adım atmıyorsun. Bu benim için normal değil.”

O an içimde hem öfke hem şaşkınlık karıştı.
“Normal değil mi?” dedim. “Neye göre?”
“Çünkü sen temas sevmiyorsun,” dedi hiç tereddüt etmeden. “Bunu hepimiz biliyoruz. Ama onun yanında o kadar gerilmiyorsun.”
Bu cümle beni bir an susturdu. Çünkü tamamen yanlış değildi. Ama bu, düşündüğü anlama gelmiyordu.

“Baran arkadaşım ve ona güveniyorum” dedim yavaşça. “Bu kadar basit.” gerçektende kimseye güvenmezken dün ona güvenmiştim ve bu benim için bir sorun idrak etmemişti.
“Ben güvenilir değil miyim?” diye sordu hemen.

Soru beklediğimden daha ağır geldi.
“Bunu demedim,” dedim.
“Demedin ama ima ettin,” dedi, çenesini sıkarak. “Dün orada ben yoktum. O vardı. İlk o müdahale etti. İlk o yanına geldi. Ve sen bunu çok doğal anlatıyorsun.”

“Çünkü doğal,” dedim sesimi yükseltmeden ama net bir şekilde. “Yanımdaydı. Gördü. Tepki verdi. Bu kadar.”Aren birkaç adım atarak pencereye yaklaştı. Elleri cebindeydi ama omuzları gergindi.
“Ben de yapardım,” dedi.
“Yapardın,” dedim.

“Yapardım,” diye tekrar etti. “Ama ben orada değildim.”
O an anladım; mesele Baran değildi. Mesele onun olmamasıydı.

Yine de geri adım atmadı.
“Sen ondan hoşlanmıyorsan,” dedi daha düşük bir sesle, “o senden hoşlanıyor mu?”
“Bilmiyorum,” dedim dürüstçe. “Ve bilmek zorunda da değilim.”

“Ben bilmek zorundayım,” dedi.
“Neden?” diye sordum.
Gözlerini bana çevirdi. Bu kez bakışı daha sert değildi, daha karmaşıktı.
“Çünkü seni önemsiyorum,” dedi. “Ve birinin sana bu kadar yakın olmasına kayıtsız kalamam.”

“Bu kadar yakın?” diye tekrar ettim.
“Evet,” dedi. “Sen bize mesafelisin, Damla. Ama ona değil. Bu farkı görmemek için kör olmak gerekir.”

İçimdeki savunma duvarı yeniden yükseldi.
“Belki de size karşı mesafeliyimdir,” dedim. “Belki bu seninle ilgili değildir.”
Bu cümle onu durdurdu. Gözleri hafifçe daraldı.
“Benimle mi ilgili?” diye sordu.
“Bilmiyorum,” dedim. “Ama her şey Baran değil.”

Bir süre birbirimize baktık. O susmadı ama bağırmadı da. İçindeki şey netti; bu bir kıskançlıktı ama çocukça bir kıskançlık değildi. Daha çok… yerini kaybetme korkusu gibi.

“Damla,” dedi sonunda, “ben bunu hemen kabul edemem.”
“Neyi?” dedim.

“Aranızda hiçbir şey olmadığına inanmayı,” dedi açıkça. “Çünkü gördüğüm şey başka.”
Bu cümle beni hem sinirlendirdi hem de tuhaf bir şekilde etkiledi.

“Ne görüyorsun?” dedim.
“Senin onun yanında daha yumuşak olduğunu,” dedi. “Ve bu beni rahatsız ediyor.”
“Niye?” dedim.

Cevap vermedi.
Gerçek cevabı söylemedi.
Ama gözleri söyledi.
Benim için orada olmak istiyordu. Yanımda durmak istiyordu. Ama bunu bir “abi” refleksi mi, yoksa başka bir şey mi yönlendiriyordu… emin değildim.

“Baran benim için bir şey ifade etmiyor,” dedim net bir şekilde. “Ama senin bu kadar takılman normal değil.”

“Normal olmak zorunda değilim,” dedi.
Bu cümle havada asılı kaldı.

“Ben sadece şunu biliyorum,” diye devam etti daha sakin ama daha derin bir tonla, “senin yanında biri olacaksa, o kişi ben olmalıyım. En azından bunu istemek hakkım.”
Bu sahiplenmeydi. Açıkça.
Ama itiraf değildi.

Ve ben ne hissetmem gerektiğini bilemedim.
“Bu bir yarış değil,” dedim.
“Belki benim için biraz öyle,” dedi.

O an odanın içindeki hava değişti.
Çünkü ilk defa, Aren geri adım atmamıştı.
Kabul etmemişti.
Yumuşamamıştı.
Ve ilk defa, onun bu kadar net olmasını izlerken içimde belirsiz bir kıpırtı oluştu.
Rahatsız edici.
Ama tamamen kötü de değil.
Ve bu… her şeyi daha karmaşık hâle getiriyordu.

“Bu konuyla seni daha fazla sıkmak istemiyorum,” dedi sesi bu kez daha yumuşak, ama hâlâ kararından geri adım atmayan bir tonla. “Birazdan kahvaltı yapacağız. Sonrasında ben biraz dışarı çıkıp dolaşmak istiyorum. Evde herkesin işi var, ortalık zaten yeterince karışık. Hem senin de canın sıkılmasın, hem de… yalnız dolaşmak istemiyorum açıkçası.”

Bir an durdu. Sanki söyleyeceklerini tartıyormuş gibi gözlerini benden kaçırdı, sonra tekrar bana baktı.

“Bugün benimle geliyorsun,” dedi net bir şekilde. “Normalde sadece bunu söylemek için gelmiştim odana. Ama konu… gereksiz yerlere uzadı.”

Cümlesinin sonunu bilerek havada bıraktı. O ‘gereksiz yerlerin’ ne olduğunu ikimiz de biliyorduk.

Kapıya yöneldi. Eli kapı kolundayken son kez arkasını dönüp bana baktı.
“Üstünü giy. Kahvaltıdan sonra direkt çıkacağız.”

Ve hiçbir şey dememe fırsat vermeden odadan çıktı.
Ben ise olduğum yerde kalakaldım.

Bunu Giydi

Sabah Aren odadan çıktıktan sonra birkaç dakika yerimden kıpırdamadan oturdum. Söyledikleri kafamın içinde dönüp duruyordu ama dün geceki gibi ağır değildi; daha çok bir yerlerde yavaş yavaş çözülmeye çalışan bir düğüm gibiydi. Üstümü değiştirdim, saçlarımı topladım ve aynaya bakarken kendime şunu sordum: Bugün gerçekten onunla dışarı çıkmak istiyor muydum, yoksa sadece kaçmak mı istiyordum? Cevabını tam bulamadım ama kahvaltıya indiğimde masada herkesin kendi dünyasında olduğunu görünce Aren’in teklifinin o kadar da kötü olmadığını düşündüm.

Kahvaltı boyunca fazla konuşmadık. Aren birkaç kez bana baktı ama dün sabahki gibi üstüme gelmedi. Sadece tabağıma zeytin uzatırken, “Yemeden çıkma,” dedi o kadar. Küçük bir cümleydi ama tuhaf bir şekilde içimi yumuşattı. Kahvaltı biter bitmez ayağa kalktı.
“Hazırsan çıkalım,” dedi.

Ceketimi aldım. Hava serindi ama güneş açıktı; Ankara’nın o kuru sabahlarından biriydi. Apartmandan çıktığımızda kısa bir sessizlik oldu. Yan yana yürüyorduk ama aramızda görünmez bir mesafe vardı; ne çok yakın ne çok uzak.

“Nereye gidiyoruz?” diye sordum sonunda.
“Bilmiyorum,” dedi omuz silkerek. “Plansız dolaşmak daha iyi. Sen planlı şeyleri sevmezsin.”
Bu detayı fark etmiş olması hoşuma gitti ama belli etmedim. “Ne zamandan beri beni bu kadar analiz ediyorsun?” dedim hafif alayla.
“Analiz etmiyorum,” dedi. “Gözlemliyorum.”
“Arada fark var.”

“Biliyorum,” dedi, bu kez hafif bir gülümsemeyle. “Analiz etmek için izin gerekir. Gözlemlemek için gerekmez.”
İstemeden dudak kenarım kıpırdadı. Bu küçük atışmalar bana iyi geliyordu; ağır konular olmadan, sadece normal bir sabah gibi.

Bir süre yürüdük. Parka doğru yöneldik. Ağaçların arasından süzülen ışık yere parçalı gölgeler düşürüyordu. Banklardan birine oturduk. Aren dirseklerini dizlerine dayadı, ellerini birleştirdi.

“Bir şey soracağım,” dedi.
“Yine mi?” dedim ama sesimde savunma yoktu bu kez.
“Baran’la ilgili değil,” dedi hemen, sanki aklımdan geçen şeyi okumuş gibi.
Kaşımı kaldırdım. “Peki.”
“En çok neye sinirlenirsin?”

Soru beklediğimden daha basitti. “Haksızlığa,” dedim düşünmeden. “Biri bana ya da başkasına haksızlık yaptığında.”
“Bağırır mısın?”

“Hayır.”
“Ne yaparsın?”
Bir an düşündüm. “Susarım,” dedim. “Ama içimde büyür.”
Başını salladı. “Zaten sorun da o.”
“Ne sorun?”

“Sen bağırmıyorsun. İçine atıyorsun. Sonra bir gün bir bakıyoruz aramızda duvar var.”
Bu cümle beni durdurdu. Ona baktım. İlk defa suçlamadan konuşuyordu.
“Belki de o duvarı birlikte ördük,” dedim.
“Olabilir,” dedi hiç itiraz etmeden. “O yüzden şimdi yıkmaya çalışıyorum.”

Bu kadar net söylemesi beni şaşırttı. Bir süre sessiz kaldık. Parkın içinden geçen çocukların sesleri, uzaktan gelen bir köpek havlaması… Hayat normal akıyordu ama bizim aramızdaki konuşma yavaş yavaş başka bir yere evriliyordu.

“Küçükken nasıldın?” diye sordu bu kez.
“Bilmiyorum,” dedim omuz silkerek. “Sessizdim.”
“Yaramaz değildin yani.”
“Değildim.”

“Yalan söylüyorsun.”
Gözlerimi kıstım. “Nereden çıkardın?”
“Gözlerinden,” dedi. “İçinde hâlâ yaramaz bir şey var ama göstermiyorsun.”
Bu yorumu beklemiyordum. “Psikolog musun sen?” dedim.

“Hayır,” dedi gülerek. “Sadece abinim.”
Bu kelimeyi bu kadar doğal söylemesi içimde küçük bir kıpırtı yarattı. İlk defa “abi” kelimesi üzerime yük gibi düşmedi.
Bir süre daha yürüdük. Parktan çıkıp caddeye doğru ilerlerken Aren birden sordu:
“Bir yere kaçacak olsan nereye giderdin?”
Soru hafifti ama cevabı ağırdı. “İnsanların az olduğu veya deniz gibi suyun olduğu bir yere"
“Niye?”

“Çünkü su her şeyi taşıyor ama şikâyet etmiyor gibi geliyor veya insanlar olmadan daha güvende hisedebiliyorum.”
Başını hafifçe yana eğdi. “Şikâyet etmeyen şeyler daha mı güçlü?”
“Belki,” dedim.
“Bence hayır,” dedi. “Bence şikâyet etmeyen şeyler en çok yorulanlardır.”
Adımlarım yavaşladı. Bu konuşma beklediğimden daha derindi.
“Sen hep böyle miydin?” dedim.
“Nasıl?”
“Bu kadar… dikkatli.”
Bir an durdu. “Hayır,” dedi. “Geç fark ettim.”
“Neyi?”
“Seni.”

Bu tek kelime beni susturdu. Devamını getirmedi. Zaten getirmesine gerek yoktu.
Cadde boyunca yürürken bir kafeye girdik. Cam kenarına oturduk. Garson sipariş almaya geldiğinde Aren bana baktı.
“Ne içersin?”
“Fark etmez,” dedim.
“Bu da bir sorun,” dedi hafifçe. “Hep ‘fark etmez’ diyorsun.”

“Çünkü gerçekten fark etmiyor.”
“Ediyor,” dedi. “Sadece sen söylemiyorsun.”
Garsona döndü. “Bir Türk kahvesi, bir de…?” Bana baktı.
“Latte,” dedim bu kez net bir şekilde.
Gülümsedi. “Bir latte.”
Garson gidince bana döndü. “Bak, bu daha iyi.”
“Ne?”
“Seçim yapmak.”

Gözlerimi devirdim ama içten içe haklı olduğunu biliyordum.
Kahveler geldi. Bir süre sessizce içtik. Sonra Aren bardağın kenarını parmağıyla çevirirken sordu:
“Seni gerçekten mutlu eden şey ne?”

“Anlık şeyler,” dedim. “Biri beklemediğim bir anda beni düşündüğünde. Ya da biri beni zorlamadan yanımda olduğunda.”
“Yanında olmak zor mu?” diye sordu.
“Bazen,” dedim dürüstçe. “Çünkü ben kolay bir insan değilim.”

“Kim söyledi bunu?”
“Ben, ben kendime söyledim.”
Başını iki yana salladı. “Bence sen zor değilsin. Sadece… geç açılıyorsun.”

Bu cümle beni düşündürdü. Geç açılan bir kapı gibi miydim gerçekten?
Bir anlık sessizlikten sonra Aren hafifçe gülümsedi. “Bir şey daha soracağım ama kızmayacaksın.”

“Baştan uyarıyorsan kesin kızdıracak bir şeydir,” dedim.
“Belki,” dedi. “Sen en çok kimin yanında rahatsın?”

Soru masaya yavaşça bırakıldı.
“Değişir,” dedim.
“Değişmez,” dedi. “Herkesin bir güven alanı vardır.”

O an Baran’ın adı geçmedi ama aklımdan geçti. Dün orada yanımda olması, hiç düşünmeden araya girmesi… O an donup kalmışken onun hareket etmesi…
Aren gözlerimi izliyordu. “Bak,” dedi yumuşak bir tonla, “sadece şunu merak ediyorum. Sen birine yaslanacak olsan… o kişi kim olur?”

“Kimse,” dedim refleksle.
“Yalan,” dedi ama sesinde suçlama yoktu. “Herkes birine yaslanır.”
“Belki de ben henüz seçmedim,” dedim.
Bu cevap onu susturdu. Kabul etmedi ama zorlamadı da.

Bir süre sonra ayağa kalktık. Dışarı çıktığımızda hava biraz daha ısınmıştı. Yürürken Aren birden hafifçe omzuma dokundu, karşıdan gelen bisikletliyi işaret ederek beni kenara çekti. Dokunuş kısa ve koruyucuydu; sorgusuz, sahiplenici ama abartısız.

“Dikkat et,” dedi.
“Ediyorum,” dedim.
“Biliyorum,” dedi. “Yine de.”
Bu “yine de” kelimesi günün en net cümlesiydi.

Eve doğru yürürken içimdeki o karmaşık his biraz daha sakinleşmişti. Baran konusu açılmamıştı ama yok da sayılmamıştı. Aren açık açık kabul etmese de içinde bir şey olduğunu hissediyordum; ama bu kör bir kıskançlık değildi. Daha çok yerini kaybetmekten korkan birinin sessiz huzursuzluğu gibiydi.

Eve geldiğimizde kapının önünde durduk. Aren bana baktı.
“Bugün iyiydi,” dedi.
“Evet,” dedim.

“Her zaman kavga etmek zorunda değiliz,” dedi hafif bir gülümsemeyle.
“Her zaman haklı olmak zorunda da değilsin,” dedim.
“Ben zaten çoğu zaman haksızım,” dedi şaşırtıcı bir rahatlıkla.

Gülümsedim. Bu kez saklamadım.
Kapıya doğru ilerledim tam çalıcaktım ki arkamdan bir ses geldi.
"Damla." dedi Aren.

“Ne?”
“Bir gün gerçekten birine yaslanmak istersen… önce beni dene.”
Bu cümle meydan okuma değildi. Rica da değildi. Sadece bir ihtimaldi.

Cevap vermedim. Ama içimde bir yer bu ihtimali tamamen reddetmedi.
Ve o an anladım; bugün aramızda büyük bir şey değişmedi belki ama küçük bir şey yerinden oynadı. Bazen en büyük dönüşümler bağırarak değil, böyle sakin sabah yürüyüşlerinde başlar.
Ve ben ilk defa, onunla yan yana yürürken omuzlarımı bu kadar kasmadığımı fark ettim.

Aren eve girdikten çok kısa bir süre sonra telefonuna gelen aramayla yeniden dışarı çıkmak zorunda kaldı; kapının önünde ayakkabılarını tekrar giyerken yüzündeki ifade sabahki sakinliğini koruyordu ama ses tonunda hafif bir acele vardı. “Birkaç saat sürebilir,” dedi, anahtarları cebine atarken, “sıkılırsan dışarı çık ama haber ver.” Başımı salladım, sanki bu evde yalnız kalmaya alışkınmışım gibi rahat görünmeye çalışarak; oysa bu evdeki yalnızlık hâlâ bana ait değildi, hâlâ yabancı bir koltukta oturuyormuşum gibi, sırtımı tam yaslayamadan duruyordum. Kapı kapandığında ev bir anda gereğinden fazla sessizleşti ve ben o sessizliğin ortasında birkaç saniye öylece durdum, sanki biraz önceki yürüyüş gerçekten yaşanmış mıydı yoksa zihnim bana kısa bir mola mı vermişti diye düşünerek.

Odama çıktım, masamın üzerindeki test kitaplarını açtım, kalemi elime aldım ve sayfanın üst köşesine tarih attım; küçük ve düzenli harflerle yazdığım o tarih, hayatımın bu gününü sıradanlaştırma çabası gibiydi çünkü sıradan olan şeyler korkutucu değildir, sıradan olan şeyler kontrol edilebilir görünür. İlk birkaç soruyu çözerken zihnim gerçekten matematiksel ifadelerle meşguldü, x’ler ve y’ler birbirine karışıyor, bilinmeyenler çözülebilir oluyordu; ama sonra kalemim durdu, gözüm satırların üzerinde dondu ve az önce parkta Aren’in söylediği cümle zihnime geri döndü: “Bir gün gerçekten birine yaslanmak istersen… önce beni dene.” Bu cümle bir taş gibi içimde ağırlaşmadı, aksine bir ihtimal gibi, kapısı aralık bir oda gibi durdu; girip girmemek bana kalmıştı ama o kapının varlığını inkâr edemiyordum.

Test çözmeye devam etmeye çalıştım, arada saate baktım, sonra camdan dışarı; Ankara’nın o kuru ışığı öğlene doğru daha keskinleşmişti ve odamın duvarına vuran güneş çizgisi yavaş yavaş yer değiştiriyordu. Kendime “odaklan” dedim birkaç kez, hatta yüksek sesle söyledim, ama kelimelerim kendi kulağımda bile cılız kaldı çünkü insan bazen en çok kendini ikna etmekte zorlanır. Bir saat sonra kitabı kapattım, sandalyemi geriye ittim ve yatağın kenarına oturdum; içimdeki sıkıntı büyük bir dram değildi, ağlamak isteyecek kadar yoğun değildi ama yerinde durmayan bir huzursuzluk vardı, sanki bir şey olacakmış gibi ya da ben bir yere gitmezsem o şey beni gelip bulacakmış gibi.

Mutfaktan bir bardak su aldım, salonda birkaç dakika dolaştım, televizyonu açıp hemen kapattım, telefonumu elime alıp sosyal medyada anlamsızca kaydırdım, sonra bıraktım; hiçbir şey içimdeki o boşluğu doldurmadı çünkü mesele can sıkıntısı değildi, mesele yerini bilmemekti. Bu evde benim yerim neydi? Misafir mi, kız mı, kardeş mi, yabancı mı? Aren sabah beni dışarı çağırırken sesi bir abi gibi çıkmıştı ama ben o kelimeyi hâlâ tam içime yerleştirememiştim. İnsan bazen ait olduğu yerden bile kaçmak ister çünkü ait olmak sorumluluk getirir, bağ kurmak risk getirir ve ben risklere karşı temkinli olmayı öğrenmiştim.

Sonunda dayanamadım, odama dönüp üzerime hafif bir hırka aldım, ayakkabılarımı giydim ve kapıyı kilitleyip dışarı çıktım; Aren’e mesaj atmayı düşündüm ama “biraz dolaşacağım” yazıp göndermekle yetindim, sanki açıklama yapmak zorundaymışım gibi kısa bir cümle bırakmak içimi rahatlattı. Apartmandan çıkınca yüzüme çarpan hava serin değildi ama canlıydı; yürümek her zaman iyi gelir bana çünkü adımlarım ilerledikçe düşüncelerim de hizaya girmeye başlar, en azından dağılmak yerine akmaya başlar.

Bunu Giydi

Nereye gittiğimi bilmeden yürüdüm ama bir süre sonra sabah gittiğimiz parkın yönüne doğru sapmış olduğumu fark ettim; belki bilinçli bir seçim değildi ama içimde sabahki sakinliği yeniden bulma isteği vardı. Parka yaklaştıkça çocuk sesleri duyulmaya başladı, salıncakların metal gıcırtısı, annelerin uzaktan gelen uyarıları, kuşların ağaçların arasındaki telaşlı kanat çırpışları… Hayat orada akıyordu ve ben o akışın kenarında yürüyordum, suya girmeden önce ayak parmaklarıyla yoklayan biri gibi.

Parkın arka tarafına doğru yürüdüğümde gölgeler daha koyuydu; ağaçların dalları birbirine değiyor, ışık yere parçalı düşüyordu ve o parçalı ışığın içinde bir şeyin eksik olduğunu hissettim. Önce ses geldi, hafif ama inatçı bir ağlama sesi; sonra küçük bir beden gördüm, çınarın dibinde büzülmüş, sanki görünmez olmak istermiş gibi kendini küçültmüş bir çocuk.

Yaklaştım ama hemen konuşmadım. Ağlamanın ritmi değişkendi; bir an hızlanıyor, bir an durur gibi oluyor ama sonra yeniden başlıyordu. Dizlerinin arasına yüzünü saklamıştı. Küçük omuzları titriyordu.

“İyi misin?” dedim sonunda, sesimi yumuşatarak.
Başını kaldırdı. Gözleri kırmızıydı, kirpikleri ıslanmıştı. Beni tanımıyordu, bu yüzden ilk bakışı temkinliydi. Çocuklar yabancılara güvenmez; bu iyi bir şeydir. Ama bazen o temkin, yalnızlıkla birleşince daha da ağırlaşır.

“Annemi bulamıyorum,” dedi.
Cümle o kadar sade çıktı ki, bir an ne diyeceğimi bilemedim. Kaybolmuştu demek ki. İçimde bir şey gerildi.
“Ne zamandır?” diye sordum.

Omuz silkti. “Bilmiyorum.”
Bu “bilmiyorum” kelimesi yaşına göre fazla büyüktü.

Etrafıma baktım. Park kalabalıktı ama kimse panikle sağa sola bakmıyordu. Demek ki annesi gerçekten kaybolmamış olabilirdi, belki sadece birkaç dakika gözden kaybolmuştu ama bir çocuğun zaman algısı farklıdır; beş dakika bile sonsuz gibi gelir.
“Adın ne?” dedim.
“Arda.”

“Kaç yaşındasın Arda?”
“Elimi gösterdi.” Beş.
Beş yaşındaki bir çocuğun dünyası küçüktür; annesi görüş alanından çıktığında dünya daralır.

Tam o sırada biraz ilerideki çocuk grubunun bağırışlarını fark ettim. Futbol oynuyorlardı. Arda bakışlarını o yöne çevirdi ama gitmedi.
“Oynamıyor musun?” dedim.
“Almıyorlar,” dedi, dudaklarını bükerek. “Hep dolu diyorlar.”

İki cümle. İki ayrı yalnızlık. Annesi yok. Oyuna da alınmıyor.
İçimde bir yer yavaşça çöktü.
“Beraber soralım mı?” dedim. “Belki bir kişi eksiktir.”

Başını iki yana salladı ama yine de ayağa kalktı. Elini tutmadım; sadece yanında yürüdüm. Çocuk grubuna yaklaştığımızda içlerinden biri topu kontrol ederken bağırdı:
“Takımlar tamam! Kimse gelmesin!”
Arda bir adım geride kaldı. Yüzündeki umut, daha ben bir şey demeden söndü.
“Bir kişi fazla olsanız ne olur?” dedim sakin bir sesle. “Herkes sırayla oynayabilir.”
Çocuklardan biri omuz silkti. “Biz böyle oynuyoruz abla.”

Bir diğeri daha sert konuştu: “O hep ağlıyor zaten.”
Bu cümle Arda’nın kulağına çarptığında gözleri doldu ama ağlamadı. Bu sefer ağlamamaya çalışıyordu. İşte o an anladım; bazı çocuklar erken büyür, çünkü dışlanmayı erken öğrenir.

“Tamam,” dedim sadece.
Zorlamadım. Çünkü zorla kabul görmek, gerçek kabul değildir.
Arda’nın yanına geri yürüdüm. Çimenlerin üzerine oturduk. Bir süre konuşmadık. O dizlerine bakıyordu, ben ise karşıdaki oyunu izliyordum. İçimde tuhaf bir his vardı; sanki kendi çocukluğumdan bir sahne izliyordum.
“Biliyor musun,” dedim sonunda, “herkes iyi futbol oynayamaz.”

Başını kaldırdı.
“Ben mesela hiç oynayamam. Top ayağıma gelince nereye gideceğini bilmiyorum.”
Gözlerinde küçücük bir merak belirdi. “Gerçekten mi?”
“Gerçekten.”

“Ben de çok iyi değilim,” dedi fısıldayarak.
“Olmak zorunda değilsin.”
Rüzgâr hafifçe esti. Ağaç yaprakları hışırdadı.
“Anneni nerede gördün en son?” diye sordum tekrar.
“Bankta,” dedi. “Telefonla konuşuyordu.”
Parkın ön tarafındaki banklara baktım. Orada birkaç kadın oturuyordu ama hangisi olduğunu bilmek zordu.

“İstersen birlikte arayalım,” dedim.
Elimi uzattım. Bu sefer tuttu.
Elinin sıcaklığı küçüktü ama gerçekti. Küçük bir elin sana güvenmesi, insanın içindeki sert yerleri yumuşatıyor.

Bankların olduğu yere doğru yürüdük. Arda etrafa bakıyor ama kimseye koşmuyordu. Bu da garipti; annesini gerçekten göremiyordu demek ki.
Bir bankın yanına yaklaştığımızda genç bir kadın panikle ayağa kalktı. Gözleri kalabalığın içinde birini arıyordu.
“Arda!” diye bağırdı.

Çocuk bir an dondu, sonra elimi bırakıp koştu. Kadın onu sıkıca sarıldı. O an Arda’nın yüzündeki rahatlama ifadesi o kadar netti ki, insanın kalbini sızlatıyordu. Annesi saçlarını öptü, “Bir an seni göremedim,” dedi, sesi titriyordu.

Demek ki iki taraf da kaybolmuştu.
Birbirlerine sarılışlarını izlerken içimde garip bir boşluk oluştu. Mutlu bir sahneydi ama ben dışındaydım. Sanki camın arkasından bakıyordum.
Kadın bana dönüp teşekkür etti. “Bir anlık dalgınlık,” dedi. Başımı salladım.
“Önemli değil,” dedim.

Ama aslında önemliydi. Bir çocuğun dünyasında annesini kaybetmek dünyanın sonu gibidir.
Arda annesinin elini tutmuştu ama bir an bana baktı. Gözlerinde sabahkinden farklı bir ifade vardı; hâlâ oyuna alınmamıştı ama artık yalnız değildi.

Ben de yalnız değildim belki, ama bazen insan kalabalığın ortasında bile dışarıda kalmış gibi hisseder.
Onlar uzaklaşırken futbol oynayan çocuklar hâlâ bağırıyordu. Arda dönüp o yöne baktı ama annesi onu başka tarafa götürdü.
Oyuna yine alınmamıştı.

Ama bu sefer ağlamadı.
Çimenlerin üzerinde bir süre daha oturdum. İçimde ağır ama berrak bir düşünce vardı: Bazen insanlar seni oyuna almaz, bazen seni fark etmezler, bazen bir anlık dalgınlıkla kaybolursun… ama biri elini tutarsa, dünya tamamen dağılmaz.

Aren’in sabahki sesi zihnime geri döndü.
“Önce beni dene.”
Ben hep güçlü görünmeye çalışmıştım. Hep “kimseye yaslanmam” demiştim. Ama parkta beş yaşındaki bir çocuk, annesini bulana kadar benim elimi tuttu. Güçlü olan kimdi? Elini uzatan mı, tutan mı?

Ayağa kalktım. Eve doğru yürürken içimde net bir şey vardı artık: İnsan seçilmediği yerlerden kırılır ama seçildiği yerlere de inanmayı öğrenmek zorundadır.
Belki ben de hep yanlış oyunun kenarında beklemiştim.

Belki de bazı insanlar beni zaten takımına almıştı ve ben hâlâ kenarda duruyordum.
Eve vardığımda kapıyı açtım, sessizlik yine karşıladı beni ama bu sefer o sessizlik düşman değildi. Odama geçip masama oturdum, test kitabını açtım ama kalemim sayfanın kenarına başka bir cümle yazdı:
“Bazen oyuna alınmazsın. Ama bu, değerli olmadığın anlamına gelmez.”
Ve ilk defa bu cümle bana gerçekten inandırıcı geldi.

Akşam eve adımımı attığımda, beş katlı lüks villanın geniş ve yüksek tavanlı girişinde yankılanan ayak seslerim bile bana ait değilmiş gibi hissettirmişti; sanki bu ev hâlâ bana alışamamıştı ya da ben bu eve, bu büyük camlara, mermer zemine, kristal avizelerin altındaki ağır sessizliğe alışamamıştım.

İçeriden gelen yemek kokusu, Aylin Hanım’ın mutfakta olduğunu belli ediyordu ve bir an için durup derin bir nefes aldım, çünkü bu evde atılan her adımın, söylenen her kelimenin, yapılan her küçük hareketin bile üzerimde görünmeyen bir ağırlık bıraktığını hissediyordum.

Salona geçtiğimde Emir, Mert, Yiğit ve Aren koltuklarda dağılmış hâlde oturuyorlardı; televizyon açıktı ama kimse gerçekten izlemiyordu, sanki herkes bir şeyleri bekliyordu ve ben o beklenen şeymişim gibi üzerimde dolaşan bakışları fark etmemek için gözlerimi kaçırıyordum.

Aylin Hanım mutfaktan çıkıp “Yemek hazır,” dediğinde sesi her zamanki gibi yumuşaktı ama ben o yumuşaklığın altındaki tedirginliği duyabiliyordum.

Yemek masasına oturduğumuzda çatal bıçak sesleri arasında geçen o garip, ölçülü sessizlik yine vardı; kimse fazla soru sormuyor, kimse fazla konuşmuyor ama herkes birbirini izliyordu.

Ben tabağımdaki yemeğe odaklanmış gibi yaparken aslında zihnim başka yerdeydi, çünkü bir haftadır evde olmayan Kerem Bey’in yarın sabah döneceğini biliyordum ve onunla karşılaşma ihtimali bile içimde açıklayamadığım bir huzursuzluk yaratıyordu.

Yemek bittikten sonra “Ödevim var,” diyerek masadan kalktım, çünkü gerçekten ödevim vardı ama aynı zamanda odama çekilmek, kapıyı kapatıp yalnız kalmak istiyordum; bu evde en güvenli hissettiğim yer hâlâ kendi odamın duvarlarıydı.

Masama oturup defterimi açtım, kalemi elime aldım ve matematik sorularına odaklanmaya çalıştım ama zihnim sürekli dağılıyordu, çünkü burada geçirdiğim her gün yeni bir sınav gibiydi ve ben hiçbirine gerçekten hazır değildim.

Gece ilerledikçe göz kapaklarım ağırlaştı, defterin kenarına düşen saç tellerimi geriye attım ve saatime baktığımda yarını düşündüm; pazartesi sabahıydı ve okul başlayacaktı, her şey normalmiş gibi davranmam gereken bir gün daha. Işığı kapatıp yatağa uzandığımda tavanı izleyerek uzun süre uyumamaya direndim ama sonunda düşüncelerim birbirine karıştı ve uyku beni yavaşça içine çekti.

Sabah alarm çalmadan birkaç dakika önce gözlerimi açtım; villanın içi hâlâ sessizdi ama o sessizliğin içinde farklı bir şey vardı, sanki ev nefes alıyordu. Yatağımdan kalkıp kapıyı araladığımda salondan gelen hafif bir ses duydum ve merdivenlerden aşağı inerken kalbimin atışını fark ettim, çünkü o ses yabancı değildi.

Salona indiğimde Kerem Bey koltukta oturuyordu; üzerinde koyu renk bir gömlek vardı, saçları her zamanki gibi düzgün taranmıştı ve elinde bir kahve fincanı tutuyordu. Beni görünce hafifçe doğruldu ve bakışları üzerimde durdu.

“Günaydın Damla,” dedi sakin bir sesle.
“Günaydın Kerem Bey,” dedim aynı ölçülülükle.

Bir haftadır yurt dışında olduğunu biliyordum; iş için gitmişti ve bu yüzden neredeyse hiç karşılaşmamıştık, belki de bu yüzden şimdi salonda onu görmek bana hem yabancı hem de tuhaf bir şekilde tanıdık geldi.

Masada küçük bir kutu ve birkaç poşet vardı; gözüm istemsizce onlara kaydı ama hemen toparlandım. Kerem Bey bunu fark etmiş olacak ki hafifçe gülümsedi.
“Gel, otur,” dedi ve karşısındaki koltuğu işaret etti.

Tereddüt ettim ama oturdum. Kısa bir sessizlik oldu, sonra masadaki kutuyu eline aldı.
“Gittiğim yerde,” dedi yavaşça, “kızım için birkaç şey almak istedim.”
Bu cümle havada asılı kaldı. “Almanıza gerek yoktu,” dedim hemen, çünkü gerçekten buna hazır değildim.

Kutuyu açtı; içinden zarif bir kolye çıktı, yanında küçük bir kar küresi, farklı bir ülkeden alınmış anahtarlık, ince işlemeli bir defter ve özel tasarım bir kalem vardı. Poşetlerden birinden de şık bir ceket ve sade ama kaliteli bir çanta çıkardı.

“Kerem Bey,” dedim derin bir nefes alarak, “ben bunların hepsini alamam, gerçekten gerek yok.

Bana uzun uzun baktı, ama bakışları ısrarcı değil, daha çok açıklama bekleyen biriydi.
“Damla,” dedi, “bunları almak benim için bir zorunluluk değildi, bir istekti. Uzun zamandır hayatında yoktum ve geçmişi değiştiremem ama bugün burada olduğum gerçeğini görmezden gelmek istemiyorum. Sana bir şeyler almak, senin için düşünmek… bu benim için önemli.”

Söyledikleri ağır ama bağırmadan söylenmiş cümlelerdi; beni zorlamıyordu ama geri de çekilmiyordu.
“Ben alışık değilim,” dedim dürüstçe. “Böyle şeylere.”

“Alışırsın demiyorum,” dedi sakin bir ifadeyle, “ama reddetme. Bunları bir yük gibi değil, bir başlangıç gibi düşün.”
Uzun bir sessizlikten sonra kolyeyi elime aldım; soğuktu ama hafifti.
“Tamam,” dedim sonunda, “ama hepsini değil…”

Hafifçe başını salladı. “Hepsi,” dedi yumuşak bir kararlılıkla. “İtiraz hakkın var ama kararımı değiştirmez.”

Bu cümleye istemsizce küçük bir gülümseme eşlik etti ve ben de daha fazla direnmedim.
Okula gitmek için hazırlandığımızda Eren de aşağı indi; Kerem Bey bizi arabayla bırakmayı teklif etti ve kısa bir yolculuk boyunca gereksiz hiçbir şey konuşulmadı ama o sessizlik bu kez boğucu değildi.

Okula vardığımızda Aren’le birlikte kapıdan içeri girdik; koridorlar kalabalıktı ve birkaç kız yanıma yaklaştı.

“Damla, hafta sonu nasıldı?” diye sordular, samimi ama meraklı bir tonla.
Kısa ama akışı bozmayan bir sohbet başladı; derslerden, ödevlerden, sınavlardan konuştuk. Ardından zil çaldı ve sınıfa girdik.
Bir süre sonra sınıf öğretmenimiz içeri girdi ve masasının önünde durup sınıfa baktı.

“Arkadaşlar,” dedi ciddi ama heyecanlı bir tonla, “bu dönem bir den fazla okul gezisi planladık.”
Sınıfta bir uğultu yükseldi ama öğretmen elini kaldırarak devam etti.

“Gezi iki gün sürecek, okul binası dışında bir kamp etkinliği olacak. İsteyen herkes katılabilir. Odalar paylaşılacak ve isteyen istediği kişiyle kalabilecek. Spor kıyafetler, rahat pijamalar ve temel bakım ürünleri getirilecek. Programda atölyeler, film gecesi, sabah sporu ve sürpriz etkinlikler var.”

Detayları uzun uzun anlattı; saatleri, kuralları, yanımıza almamız gerekenleri tek tek açıkladı. Sıkıcı değildi, aksine herkes dikkatle dinliyordu çünkü ilk kez böyle bir etkinlik olacaktı.

Okul çıkışında Ela, Duru, Durugilin Annesi ben ve Aylin Hanım’la buluştuk ve gezi için alışverişe gittik. Spor kıyafetler denedim, rahat bir eşofman takımı aldım, sade ama şık bir pijama seçtim; bakım ürünleri reyonunda şampuan, yüz temizleme jeli, küçük bir makyaj çantası alındı.

“Bu kadar yeter,” dedim birkaç kez ama Aylin Hanım nazikçe gülümsedi.

“Hazırlıklı olmak kötü bir şey değil,” dedi.
Eve döndüğümüzde yorgundum ama içimde hafif bir hareketlilik vardı; odama çıkıp aldıklarımı yatağın üzerine koydum, kolyeye tekrar baktım ve bir an düşündüm.

Belki her şey bir anda düzelmezdi, belki geçmiş hâlâ ağırdı ama yarın okulda başka bir gün başlayacaktı.

Ve içimde küçük bir his vardı.
İlk defa bir toplulukla eğlence için heycanlanıyordum.

Vallahi bu bölümü yazmak kadar zor birşey yoktu bir insan bu kadar mı yazmak istemez cidden istemediği oluyormuş skjdkslxols..
Neyse bölüm nasıldı?
Oy vermeyi ve düşüncelerinizi yazmayı unutmayın..
6675 kelime oldu umarım sevmişsinizdir..
Diğer bölüm de görüşmek üzere..