9. bölüm · Dağlar Söylesin Adumuzu
9. Bölüm: Yılların Ardındaki Orman
(Zeynep’in Ağzından)
Aradan geçen beş yıl, bu saklı vadiye sadece mevsimleri değil, büyüyen bir çocuğun neşeli ayak seslerini de getirdi. Selim Ziya artık beş yaşındaydı; tıpkı babası gibi simsiyah dalgalı saçları, keskin ve meraklı bakışları vardı. Doğduğu günden beri bu ahşap konağın, çam kokulu atölyelerin ve taş sokakların içinde büyüdüğü için, dağları adeta avucunun içi gibi biliyordu.
O sabah, konağın geniş verandasındaki çizim masamın başında oturmuş, bölgede başlatacağımız ekolojik köy projesinin son detaylarını inceliyordum. Aşağıdaki atölyeden yükselen tıkır tıkır zımpara sesleri ve Kerem’in kalın, huzur veren sesi vadiye yayılıyordu. Kerem, oğlumuza kestane ağacından küçük bir keski ve oyuk kalemi yapmayı öğretiyordu.
"Bak uşak," diyordu Kerem, nasırlı elini Selim Ziya’nın minik elinin üzerine koyarak. "Ağaca sert basarsan kırarsın, çok yumuşak tutarsan yolunu kaybedersin. Ağacın damarlarını hissedeceksin; mühendislik dediğin sadece cetvel işi değildir, kalbinin ritmidir."
Selim Ziya babasının sözlerini öyle büyük bir ciddiyetle dinliyordu ki, o an ikisine bakarken gözlerimin dolmasına engel olamadım. Bir zamanlar abisinin acısıyla dünyadan elini eteğini çekmiş, kalbini taşa çevirmiş olan o adam; şimdi oğluna sadece ahşap işlemeyi değil, hayata sevgiyle dokunmayı öğreten muazzam bir babaya dönüşmüştü.
"Mimar hanım!" diye seslendi Kerem, başını kaldırıp bana bakarak. Yüzündeki o doyamadığım gururlu gülümsemeyle elimdeki paftalara işaret etti. "Yine hangi hayalin peşindesin?"
Çizim masasından kalkıp basamakları indim. Üzerimdeki keten hırkanın ceplerine ellerimi sokup ikisinin yanına çömeldim.
"Bu sefer tek başıma bir hayal değil Kerem," dedim Selim Ziya’nın rüzgârdan dağılmış saçlarını okşayarak. "Eski değirmenin arkasındaki ormanlık araziyi, kasabanın çocukları için doğa ve marangozluk okuluna dönüştürme projesi. Sen statiğini hesaplayacaksın, ben mimarisini çizeceğim, bu küçük usta da ilk ahşap oyuncağını sergileyecek."
Selim Ziya elindeki minik ahşap takozu havaya kaldırdı. "Ben babam gibi sağlam köprüler de yapacağım anne!" dedi coşkuyla. "Dağlar hiç yıkılmayacak!"
Kerem oğlumuzu kucağına alıp havaya kaldırdı. İkisinin neşeli kahkahası vadideki çam ağaçlarının arasında yankılandı. Karadeniz yine her zamanki gibi mağrur ve dik duruyordu karşımızda; ama artık bizi fırtınalarıyla korkutmuyor, kurduğumuz bu köklü yuvayı koruyan dev bir kale gibi etrafımızı sarıyordu.
O an bir kez daha anladım: Gerçek sevda, zorlukların arasında pes etmek değil; fırtınanın ortasında bile toprağa sımsıkı tutunup yeşermeyi bilmekti.
Selim Ziya’nın neşeli çığlıkları atölyenin ahşap tavanında yankılanırken, Zeynep’in gözlerindeki o gururlu ışıltıya baktım. Yıllar önce bu vadiye elinde çizim çantasıyla ilk geldiği günü hatırladım; ürkek ama bir o kadar da gözü pek duruşunu... Şimdi ise hem bu dağların ruhunu ilmek ilmek işleyen bir mimar hem de yuvamızın direğiydi.
"Tamam bakalım küçük usta," dedim Selim Ziya’yı yavaşça yere indirerek. "Annenin bahsettiği ormanlık araziyi gidip yerinde inceleme vakti. Bir mühendis şantiyeye ayak basmadan cetvele el sürmez."
Zeynep gülerek çizim dosyasını koltuğunun altına aldı. "Asiye Halamıza haber verelim de peşimizden sepetle azık göndermesin," dedi.
Üçümüz, eski değirmenin arkasındaki ulu çam ve kestane ağaçlarıyla kaplı dik patikaya doğru yürümeye başladık. Selim Ziya önümüzde bir dağ keçisi gibi çalıların arasından hoplayıp zıplıyor, bulduğu ilginç kozalakları veya taşları bana gösterip "Baba bu köprü temeli olur mu?" diye soruyordu.
Ormanın derinliklerine doğru ilerledikçe, havadaki nemli toprak ve reçine kokusu yoğunlaştı. Zeynep, derenin hemen kenarındaki düzlüğe geldiğimizde durdu. Paftayı bir kütüğün üzerine serip elindeki nivo ve şakülü çıkardı.
"Kerem, bak," dedi eliyle sık ağaçların arasından süzülen ışık huzmelerini göstererek. "Çocuklar için yapacağımız derslikleri toprağa kazık çakmadan, ağaçların doğal yapısına zarar vermeden yerden yükseltilmiş ahşap platformlar üzerine kurmalıyız. Nivo eğimi %12 gösteriyor."
Zeynep’in yanına diz çöktüm. Haritadaki nivo kodlarına ve zemin analizine baktım. Zemin sert kayaç ve sağlam killi topraktan oluşuyordu; yük taşıma kapasitesi yüksekti.
"Platformlar için emprenye edilmiş çam kütükleri kullanırız," dedim kalemiyle pafta üzerine kazık akslarını işaretleyerek. "Rüzgâr yükünü hesaba katarsak, aşık birleşimlerini çelik maşalarla güçlendiririz. Böylece ne ağaçlara zarar veririz ne de Karadeniz fırtınasında gıcırdar."
Tam o sırada, derenin biraz yukarısından Selim Ziya’nın sesi geldi:
"Baba! Anne! Buraya bakın! Ağacın arkasında kocaman bir taş kapı var!"
Zeynep’le göz göze geldik. Yıllardır bu ormanda gezerdim ama değirmenin bu kadar yukarısında, sık sarmaşıkların ardında bir yapı olduğunu hiç duymamıştım. Hızlı adımlarla Selim Ziya’nın olduğu yöne doğru koştuk.
Oğlumuz, gövdesi sarmaşıklarla ve yosunla kaplanmış, yarı yarıya toprağa gömülü kemerli bir taş duvarın önünde duruyordu. Sarmaşıkları elimle kenara çektiğimde, kemerin üzerindeki kilit taşında eski bir usta damgası belirdi: Taş Mektep’i inşa eden eski Rum ve Türk taş ustalarının ortak sembolü...
Zeynep gözleri büyüyerek taş kemere dokundu. "Kerem..." dedi fısıltıyla. "Bu basit bir taş duvar değil. Bu, Taş Mektep’in kayıp su kemeri ve eski yapı atölyesinin kalıntısı!"
Sarmaşıkları elimle biraz daha kenara sıyırdığımda, kemerin ardında toprağa yarı yarıya gömülmüş ahşap bir kapı belirdi. Yılların nemi ve yosunu ağacı kaplamış olsa da kullanılan kestane ahşabı, Karadeniz’in o çetin şartlarına yıllarca direnmiş, çürümemişti.
Kerem, belindeki alan fenerini çıkarıp kapının aralığından içeriye ışık tuttu. Mühendis gözleriyle önce tavanın statik durumunu, kemerin taşıyıcı yükünü inceledi.
"Tavan tonoz yapıda, taşlar birbirine kilitlenmiş," dedi Kerem, sesinde derin bir saygıyla. "Sağlam Zeynep... Yüzyıl önceki ustalar burayı öyle bir kenetlemiş ki, üzerindeki toprak bile çökertememiş."
Kerem omzuyla kapıya hafifçe yüklendi. Yıllardır açılmayan ahşap kapı, gıcırtıyla içeri doğru süzüldü. İçeride bizi taze ahşap talaşı, nemli taş ve zamana meydan okuyan bir tarih kokusu karşıladı.
Işığı duvarlarda gezdirdiğimizde gözlerimize inanamadık. Burası, Taş Mektep inşa edilirken dönemin taş ve ahşap ustalarının kullandığı gizli bir çizim ve mermer/ahşap işleme atölyesiydi. Duvarlardaki nişlerin içinde pirinçten yapılma eski pergeller, gönyeler, el yapımı keski takımları ve duvara kazınmış statik hesaplama şemaları duruyordu.
Selim Ziya, babasının elini sımsıkı tutmuş, gözleri kocaman açılmış halde etrafa bakıyordu. "Baba..." diye fısıldadı. "Burada da mı senin gibi ustalar çalışmış?"
"Evet uşak," dedi Kerem, duvarlardaki oymaların üzerinde elini gezdirirken. "Bizden çok önce, bu dağlara sevdalanmış başka ustalar çalışmış."
Odada bulunan eski bir meşe masanın üzerine yaklaştım. Üzeri kalın bir toz tabakasıyla kaplıydı. Elimin tersiyle tozu sildiğimde, deri bir rulo içine sarılmış, ceylan derisine benzer kalın kâğıtlar gördüm. Ruloyu dikkatle açtığımda, gözlerim sevinç ve hayretle doldu.
Bunlar, Taş Mektep’in ve o dönem vadiye kurulması planlanan ama yarım kalan ilk ahşap köprünün orijinal mimari paftalarıydı! Çizimlerin altında ise iki isim yan yana kazınmıştı: Yani Usta & Ahmet Usta.
"Kerem, şuna bak..." dedim, sesi heyecandan titreyerek. "Bizim yıllardır burada yapmaya çalıştığımız şey, bir tesadüf değilmiş. Bu dağların hafızasında zaten bir mimar ile bir mühendisin, iki farklı kültürün ortak hayali varmış."
Kerem yanıma geldi, çizimlerin üzerindeki mühendislik detaylarına, ahşap geçme birleşim şemalarına baktı. Bakışlarında abisi Selim’i anımsatan o derin ve buruk gurur belirdi.
"Abim her zaman 'Bu vadinin yarım kalmış bir türküsü var Kerem, onu biz tamamlayacağız' derdi," diye fısıldadı Kerem. "Meğer abimin bahsettiği türkü, bu masanın üzerinde yazılıymış."
Zeynep olarak o an anladım ki, doğa okulu projemiz artık sadece çocuklar için bir eğitim alanı olmayacaktı. Burası, geçmişin taş ve ahşap ustalarının mirasını geleceğe taşıyan yaşayan bir akademiye dönüşecekti.
Atölyenin içindeki o nemli, tarih kokan havayı ciğerlerimize çekerken, duvardaki nişlerden birinde duran pirinç şakülü elime aldım. Yüz yıldan uzun bir süre önce başka bir mühendisin, başka bir ustanın tuttuğu bu alet, elime öyle bir oturdu ki sanki zaman denen o büyük nehir bir anlığına akmayı bıraktı.
"Zeynep," dedim, ışığı ceylan derisi paftaların üzerine tutarak. "Şu ahşap kemer birleşimlerine bak... O zamanın teknolojisiyle çivisiz, tamamen geçme kenetleme sistemiyle statik dengeyi kurmuşlar. Bugün bizim bilgisayar programlarında günlerce uğraştığımız yük dağılımını, adamlar sadece sezgileriyle ve taşın, ahşabın dilini bilerek çözmüşler."
Zeynep cebinden çıkardığı lup ile çizimlerin köşesindeki notlara eğildi. Mimar gözleri, zamanın sararttığı o ince çizgilerdeki zarafeti hemen yakalamıştı.
"Bak Kerem, buradaki notta ne yazıyor..." dedi, parmağıyla eski harflerle yazılmış satırları takip ederek. "Bu vadiye kıymayın. Taşın sertliğiyle ağacın yumuşaklığını bir tutun ki, köprü de mektep de sonsuz olsun."
Selim Ziya masanın altındaki küçük bir ahşap sandığı merakla kurcalıyordu. Sandığın içinden çıkan, pirinçten yapılma minik bir pergel takımıyla yanımıza geldi.
"Baba, bunu benim çantam koyabilir miyiz?" diye sordu gözleri parlayarak. "Ben de okulun resmini çizerken kullanırım."
Oğlumun başını okşadım, gözlerindeki o öğrenme arzusunu gördükçe içimdeki sorumluluk hissi bir kat daha büyüdü. "Bu pergel artık senindir uşak," dedim. "Ama hakkını vereceksin, o çizgileri hep dosdoğru çekeceksin."
Atölyeden çıkıp taş kapıyı ahşap takozlarla emniyete aldığımızda, akşamüstü güneşi ağaç dallarının arasından süzülüp yosunlu kemere vuruyordu. Zeynep paftaları özenle deri ruloya sarıp çantasına koydu.
"Şimdi ne yapıyoruz mühendis bey?" diye sordu, bana doğru bakıp hafifçe gülümseyerek.
"İlk iş Niyazi Usta’yı ve kasabanın gençlerini buraya getirmek," dedim kararlılıkla. "Orman okulu projesini bu tarihi atölyenin etrafında şekillendireceğiz. Çocuklar sadece ahşap oymayı değil, bu dağların hafızasını, taşın ve ağacın kardeşliğini de burada öğrenecekler."
Aşağıya, konağa doğru inerken vadiden esen rüzgâr artık daha ılık, daha tanıdık geliyordu. Yol boyunca Zeynep’le yeni projenin revizyonlarını konuştuk; ben ahşap ayakların yük analizini yaparken, Zeynep doğaya zarar vermeyen camin ve ahşabın uyumunu kurguluyordu.
Konağın avlusuna vardığımızda, Asiye Hala verandadaki kürsüsünde oturmuş, bizi bekliyordu. Kucağındaki el işini kenara koyup üzerimizdeki yosun ve ahşap tozlarına baktı.
"Ula neredesiniz siz?" dedi yapmacık bir kızgınlıkla. "Çay soğudu, Mısır ekmeği sertleşti! Yine hangi dağın taşın derdine düştünüz?"
Selim Ziya koşarak halasının kucağına atladı. "Hala! Ormanda gizli bir atölye bulduk! İçinde eski ustaların araçları var!"
Asiye Hala bir an duraksadı. Gözleri önce bende, sonra Zeynep’in elindeki deri ruloda gezindi. Yüzüne derin, geçmişe götüren buruk bir tebessüm oturdu.
"Demek buldunuz..." dedi fısıltıyla. "Babanla Selim de yıllar önce o atölyeyi aramış ama bulamamıştı. Demek ki vakti, nasibi bugüneymiş... Bu evin, bu vadinin bereketi sizsiniz uşaklar."
