3. bölüm · Dağlar Söylesin Adumuzu
3. Bölüm: Fırtınadan Önceki Sessizlik
(Kerem’in Ağzından)
Şantiyede çamur dize kadar çıkıyordu. Karadeniz’in yağmuru dinmişti ama toprağın kusması bitmemişti. İşçiler baretlerini sıkılaştırıp dozerlerin etrafında koştururken ben, yapımı süren köprü ayağının başında dikilmiş, toprağın yoğunluğunu inceliyordum. Zihnim ise sabahtan beri şantiyeden kilometrece uzakta, o ahşap evin mutfağındaydı.
Zeynep’in sabahki o sıcacık gülüşü, "Çorba yaparım akşama, sıcak sıcak içersin" deyişi... Yıllardır kalbimin üzerinde taşıdığım o ağır taş, ilk kez bu sabah bir gram hafiflemişti. Ona "Dikkat et kendine" derken sesimdeki o garip yumuşama kendimi bile şaşırtmıştı.
"Kerem Bey!"
Saha şefinin sesiyle irkilip başımı çevirdim. Niyazi Usta, elindeki telsizle nefes nefese yanıma doğru koşuyordu. Yüzündeki ifadeden hayırlı bir haber gelmediği apaçıktı.
"Ne oldu Niyazi Usta? Yine mi toprak kaydı?"
"Yok Kerem Bey, yok..." Niyazi Usta yutkundu, gözlerini benden kaçırmaya çalıştı. "Köyden aradılar... Sizin eski konağın olduğu tarafta, yukardaki yolda büyük bir heyelan olmuş. Babanların arabası..."
Dünya bir an için ekseninden kaydı. Vinçlerin gürültüsü, jeneratörlerin uğultusu bıçak gibi kesildi. Sadece damarlarımdaki kanın kulaklarımda güm güm atışını duymaya başladım.
"Ne diyorsun usta sen?" dedim, sesim boğazıma kaçmış gibi fısıltıyla. Yakasından tuttum adamın. "Babamgil neredeydi?"
"Trabzon'a, hastaneye kontrole gidiyorlardı Kerem Bey... Yol çökmüş. İtfaiye ile AFAD ekipleri sevk edilmiş ama... durum ağır diyorlar."
Ağabeyim Selim’in toprağın altından çıkarılamadığı o uğursuz gün, sekiz yıl sonra sanki bir kez daha tepeme çöktü. Ellerim titremeye, nefesim kesilmeye başladı. Çamurlu çizmelerime bakmadan pikaba doğru koşmaya başladım. Arabanın kapısını nasıl açtığımı, motoru nasıl çalıştırdığımı hatırlamıyorum.
Gaza yüklenirken kafamın içinde tek bir feryat yankılanıyordu: Yine mi toprak? Yine mi aynı acı?
Pikap dar, virajlı Karadeniz yollarında savrulurken gözlerim kararıyordu. Yağmur yeniden atıştırmaya başlamıştı. Silecekler yetişmiyordu camı silmeye. Telefonumu çıkarıp Zeynep’i aramak istedim ama parmaklarım tuşlara basamayacak kadar kilitlenmişti.
Köye giren sapağa geldiğimde polis şeritlerini ve tepe lambaları yanan ambulansları gördüm. Kalbim göğüs kafesimi yırtacak gibi vuruyordu. Arabayı yolun ortasında durdurup kendimi dışarı attım.
"Giremezsiniz hemşerim, yol kapalı!" diye bağırdı bir polis.
"Babam var orada! Anam var!" diye kükredim. Polisleri yarıp çamurlu yamaca doğru koştum.
Aşağıda, uçurumun kenarında parçalanmış o tanıdık beyaz arabayı gördüğümde dizlerimin bağı çözüldü. Üzeri sarı battaniyelerle örtülü iki sedye, ekipler tarafından yukarı çıkartılıyordu. Zaman durdu. Yağan yağmur, etraftaki insanların bağrışmaları, siren sesleri... Her şey arka planda bulanık bir gürültüye dönüştü.
Hepsini kaybetmiştim. Önce ağabeyimi, şimdi de anamla babamı... Karadeniz, ailemden geriye kalan ne varsa alıp götürmüştü.
Yamaca çöküp kaldım. Ellerin toprağa gömüldü, gözlerimden yaşlar süzülürken tek bir kelime dahi edemedim. Avazım çıktığı kadar bağırmak istiyordum ama boğazımdan sadece yırtıcı bir hırıltı çıktı.
Ne kadar orada öylece kaldığımı bilmiyorum. Sonra arkamda, çamurların arasında koşan adımların sesini duydum. İnce, nefes nefese kalmış bir kadın sesi yükseldi fırtınanın içinden:
"Kerem! Kerem, neredesin?!"
Zeynep’ti.
Başımı yavaşça kaldırdım. Üzerinde sadece ince bir hırkayla, ayaklarındaki çamurlara aldırmadan, gözlerinde tarifsiz bir dehşetle bana doğru koşuyordu. Beni çamurun içinde o halde görünce dizlerinin üzerine çöktü. Yağmur yüzünden sırılsıklam olmuştu.
Gözlerimin içine baktı. Sormadı bile... Sarı battaniyeleri ve aşağıda duran enkazı görünce her şeyi anladı. Yüzündeki o dik duruş, yerini derin bir acıya bıraktı.
Korkusuzca bana sarıldı Zeynep. İki kolunu birden boynuma doladı, beni o çamurun içinden çekip çıkarmak istercesine sımsıkı sarıldı. Yıllardır kimseye göstermediğim, hep içime attığım o büyük çocuk, ilk kez birinin kollarında kırıldı. Başımı onun omzuna koydum. Yağmur fırtınanın ortasında bizi ıslatırken, ben ilk kez Zeynep’in kokusuna sığınarak hüngür hüngür ağlamaya başladım.
"Geçti... Buradayım Kerem," diye fısıldadı kulağıma, Karadeniz şivesiyle, titreyen bir sesle. "Tek değilsin artık... Buradayım."
Yağmur, oğul vermiş arı gibi başımızın üzerinde uğuldayarak yağıyordu. Kerem’in çamurun ortasındaki o çaresiz, yıpranmış halini gördüğüm an, içimdeki bütün korkular, kırgınlıklar ve mesafe yerle bir olmuştu. Boynuma sarılan o adam, sabah bana "Dikkat et kendine" diyen o mesafeli dev değildi artık; fırtınada yapayalnız kalmış, kolu kanadı kırık bir çocuktu.
"Kalk Kerem..." dedim kulağına doğru fısıldayarak, bir yandan da sırtını sıvazlarken. "Gidelim buradan, ne olursun kalk..."
Kerem başını omzumdan kaldırdı. Gözleri kan çanağına dönmüştü, yüzü çamur ve gözyaşıyla kaplıydı. Yaşam belirtisi göstermeyen bir heykel gibiydi sanki. Onu kollarımdan destek alarak ayağa kaldırdım. Ağır adımlarla pikaba doğru yürüttüm. Arabanın kapısını açıp onu yolcu koltuğuna oturttuğumda, elleri hâlâ dizlerinin üzerinde kilitli bir şekilde titriyordu.
Kasabaya, eve dönüş yolumuz tam bir kabustu. Silecekler son hızda çalışıyor, yolun kenarındaki dereler taşarak yola çamur taşıyordu. Yan koltukta oturan Kerem, bakışlarını camdan dışarıya sabitlemiş, tek bir kelime dahi etmiyordu. O suskunluk, fırtınanın sesinden bile daha korkunç bir gürültü yaratıyordu zihnimde.
Eve vardığımızda Kerem’i kolundan tutup içeri soktum. Soğuktan donmak üzereydi.
"Geç şöyle otur," dedim salondaki divanı göstererek.
Gitti, bir robot gibi divanın kenarına çöktü. Ne üzerindeki ıslak ceketi çıkardı, ne de botlarını... Yüzünü ellerinin arasına alıp derin derin nefes almaya başladı. İçim parçalanıyordu. Mutfaktan sıcak bir bez alıp döndüm, çamurlu ellerini ve yüzünü silmeye başladım. Hiç itiraz etmedi, bana bakmadı bile. Dokunuşlarıma tepkisiz kalıyordu.
Tam o sırada dış kapı sanki yerinden sökülecekmiş gibi gürültüyle açıldı.
"Kerem! Zeynep!"
Asiye Hala içeri daldı. Başındaki puşisi ıslanmış, yüzü al al olmuştu. Gözlerindeki o her zamanki diklik gitmiş, yerini kederli bir ateşe bırakmıştı. Salona girip Kerem’i o halde görünce dizlerine vurdu.
"Vay benim anasız, babasız kalan uşağım!" diye feryat etti. "Ula Karadeniz, alacağın olsun! Bizi ocağımızdan vurdun!"
Kerem halasının sesini duyunca hafifçe irkildi ama yerinden kıpırdamadı. Asiye Hala koşup Kerem’in başını sarıldı, onunla birlikte ağıt yakmaya başladı. O an anladım ki bu ev artık iki yabancının sığınağı değil, devasa bir taziye evi olacaktı.
"Zeynep!" dedi hala, gözyaşlarını tülbendiyle silerken bana dönüp. "Köyden gelen giden çok olur şimdi. Cenaze hazırlıkları yapılacak, kaymakamlık, polis gelecek... Ocağı yak, çayı koy. Kerem’in üstünü değiştir, böyle soğukta durmasın. Ağlama zamanı değil, dik duracağız!"
Asiye Hala’nın o sert ama hayat kurtaran direktifleri beni kendime getirdi. Yutkundum, gözyaşlarımı sildim.
"Tamam hala," dedim. "Hallediyorum."
Yatak odasına geçip Kerem için temiz, kuru kıyafetler hazırladım. Salona döndüğümde Asiye Hala mutfakta telefonla akrabaları arıyor, bir yandan da organizasyonu yapıyordu. Kerem’in yanına diz çöktüm. Üzerindeki ıslak kazağın eteklerinden tuttum.
"Kerem... Üstünü değiştirelim. Üşüteceksin," dedim yumuşacık bir sesle.
İlk kez gözlerimi buldu gözleri. O derin karanlığın içinde ilk defa bana muhtaç olduğunu gördüm. Başını hafifçe salladı. Kazağını çıkarmasına yardım ettim, kuru giysileri üzerine geçirdim. Parmaklarım yanlışlıkla göğsüne değdiğinde kalbinin hâlâ bir kuş gibi hızlı hızlı çarptığını hissettim.
"Zeynep," dedi, sesi neredeyse duyulmayacak bir fısıltıdan ibaretti.
"Efendim?"
"Bırakma beni..."
Bu iki kelime, göğsümün ortasında koca bir yangın başlattı. Aşılmaz dediğim o duvarlar bir günde, fırtınalı bir acının ortasında büsbütün yıkılmıştı. Elini iki elimin arasına aldım, sıkıca bastırdım.
"Burasıyım Kerem," dedim Karadeniz şivemin en içten tınısıyla. "Hiçbir yere gitmiyorum. Buradayım."
Evin içi bir anda insanla dolmuştu. Mutfaktan yükselen taziye çaylarının buharı, kapının önünde biriken çamurlu ayakkabılar, akrabaların fısıltıları ve dışarıda hiç durmadan yağan yağmur... Her şey üzerime üzerime geliyordu. Salondaki ahşap divanın köşesinde oturmuş, taziyeye gelenlerin ellerini sıkıyor, "Başın sağ olsun uşak" demelerine sadece başımı sallayarak karşılık veriyordun. İçimde devasa bir boşluk vardı. Ne ağlayabiliyordum ne de tek bir cümle kurabiliyordum.
Asiye Halam bir oraya bir buraya koşturuyor, gelen gideni ağırlarken aralarda gözyaşlarını puşisinin ucuyla siliyordu. Ama o kalabalığın ve curcunanın ortasında tek bir sığınak vardı gözümün aradığı: Zeynep.
Zeynep, bir an olsun durmadı. Mutfakta helva kavuran komşu kadınlara yardım ediyor, tepsilerle çay taşıyor, gelen taziye telefonlarına cevap veriyordu. Üzerinde siyah bir hırka, saçları aceleyle arkadan toplanmış halindeydi. Ama o yorgunluğuna, yüzündeki o hüzünlü ifadeye rağmen ne zaman göz göze gelsek bana "Ben buradayım, dayan" der gibi bakıyordu.
Gece yarısına doğru kalabalık yavaş yavaş çekilmeye başladı. Akrabaların bir kısmı alt kattaki odalara, bir kısmı komşu evlere dağıldı. Evi kaplayan o ağır, boğucu fısıltılar yerini Karadeniz'in hırçın rüzgârına bıraktı.
Salonda sadece ben, Asiye Halam ve Zeynep kalmıştık. Halam yorgunluktan oturduğu berjerde uyuklamaya başlamıştı.
Zeynep elinde ıhlamur bardağıyla yanıma yaklaştı. Dizlerinin üzerine çöküp bardağı bana uzattı. Elleri titriyordu.
"Birkaç yudum iç Kerem," dedi, sesi neredeyse fısıltı gibiydi. "Sabahtan beri boğazından bir damla su geçmedi."
Bardağı elinden alırken parmaklarımız birbirine değdi. Sıcaklığı, içimdeki o kaskatı buzu hafifçe eritti. Bardağı kenara koyup gözlerinin içine baktım.
"Çok yoruldun," dedim, sesim pürüzlü ve kısıktı. "Bütün yükü sen çektin bugün."
"Lafı mı olur Kerem?" dedi Zeynep, göz pınarları yeniden dolarken. "Biz aileyiz... Yani, ben senin yanındayım. Ne olursa olsun."
Biz aileyiz...
Bu iki kelime, anasız babasız kaldığım şu ilk gecede göğsüme oturmuş o devasa kayayı yerinden oynattı. Yıllardır kimseye göstermediğim, hep içimde birktirdiğim o kimsesizlik hissi, Zeynep'in gözlerindeki o hesapsız sadakatle dağılmaya başladı.
Ayağa kalktım, Zeynep de benimle birlikte kalktı. Hiçbir şey söylemeden elimi onun omzuna koydum ve onu kendime doğru çektim. Bu kez kaçan, duvar ören taraf ben değildim. Başını göğsüme yasladı. İki kolunu belime doladı.
"Teşekkür ederim Zeynep," diye fısıldadım saçlarının arasına doğru. "Bu karanlıkta beni yalnız bırakmadığın için..."
"Hiç bırakmayacağım Kerem," dedi Zeynep, Karadeniz şivesinin o en sıcak tınısıyla. "Söz veriyorum, hiç bırakmayacağım."
Dışarıda fırtına kükremeye devam ediyordu ama o gece, fırtınanın ortasındaki o ahşap evde iki kırık kalp ilk kez birbirine tutunarak nefes almayı öğrendi.
Sabahın ilk ışıkları, Karadeniz’in üstüne çöken ağır sis tabakasını yırtmaya yetmiyordu. Gece boyu dinmeyen yağmur yerini nemli, buz gibi bir havaya bırakmıştı. Evin önü, öğle namazına vakit olmasına rağmen şimdiden siyah elbiseli kadınlar ve başlarında puşileriyle bekleşen yaşlı adamlarla dolup taşmıştı.
Kerem, yatak odasında aynanın karşısında durmuş, siyah ceketinin düğmelerini iliklemeye çalışıyordu. Ama elleri öyle bir titriyordu ki, kumaşa tutunmakta bile zorlanıyordu. Yavaş adımlarla arkasına geçip elini elinin üzerine koydum.
"Ben hallederim," dedim fısıltıyla.
Ceketinin düğmelerini tek tek iliklerken gözleri aynadaki yansımamıza takıldı. Yüzü sapsarıydı, bakışları derin bir boşluğa dalmıştı ama gözlerindeki o düne ait yalnızlık hissi kaybolmuştu. Parmaklarım son düğmeye geldiğinde elimi tutup göğsüne bastırdı.
"Zeynep... Avlumuzdan iki tabut çıkacak bugün," dedi. Sesi bir çınarın kırılma sesi gibi çatırdıyordu. "Ben nasıl ayakta duracağım?"
"Ben arkandayım," dedim gözlerinin içine bakarak. "Toprak ağır gelir, acı büyük gelir bilirim... Ama düşersen seni tutarım Kerem. Ağlayacaksan benim yanımda ağla, ama orada dimdik duracağız. Onların hatırası için."
Kerem başını salladı, elimi son bir kez sıkıp bıraktı.
Avluya çıktığımızda fısıltılar kesildi. İmamın helallik isteyen gür sesi, Karadeniz’in dalga seslerine karışıyordu. "Hakkınızı helal ediyor musunuz?" sorusu yükseldiğinde Kerem’in boğazından hıçkırığa benzer bir ses kaçtı. Ama söz verdiğim gibi hemen yanındaydım; omzuna hafifçe dokunup varlığımı hissettirdim.
Cenaze arabaları köy mezarlığına doğru yola koyulurken, Asiye Hala ile birlikte kadınların taziyelerini kabul etmek üzere avluda kaldım. Teyzeler, komşular sarılıp sarılıp ağlıyor, Karadeniz’in o acıklı ağıtlarını yakıyorlardı:
"Ula Karadeniz, bir evden iki can aldın..."
"Doyamadı Kerem uşak anasına, babasına..."
Gözyaşlarımı içime akıttım. Ağlayıp kendimi bırakma hakkım yoktu; bugün Kerem’in ve bu evin direği ben olmak zorundaydım. Mutfaktaki bakır kazanlarda çaylar demlendi, pencerelerin buğusu silindi, kapıdan giren her köylüye kucak açıldı.
Akşama doğru mezarlıktan dönen Kerem’in üstü başı ıslak toprak kokuyordu. Anasını ve babasını Karadeniz’in o dik yamaçlarına, ağabeyinin yanına defnetmişti. İçeri girdiğinde doğruca salona geçti. Yorgunluktan ve acıdan bitkin düşmüştü.
Akrabalar yavaş yavaş çekilip ev nihayet derin bir sessizliğe büründüğünde, mutfaktan bir kap taze çorba alıp yanına gittim. Divanın kenarına çökmüş, ellerini dizlerine dayamıştı.
"Kerem... Biraz çorba iç," dedim yanına oturarak.
Bana baktı. Gözlerinde ne bir fırtına ne bir sertlik vardı; sadece sonsuz bir yorgunluk kalmıştı. Tabağa bakmadan elimi tuttu.
"Gitmeyelim bu evden Zeynep," dedi ansızın. "Şehirdeki ev yerine... burada kalalım. Bu dağların, bu toprağın sesinde annemler var. Beni burada bırakma."
Sözleri içime bir ok gibi saplandı. Gözlerimden akan bir damla yaş yanağımdan aşağı süzüldü. Elimle yüzünü tutup omuzlarımı omzuna yasladım.
"Burası bizim evimiz artık Kerem," dedim Karadeniz şivemin en katıksız haliyle. "Dağlar da bizim, bu hüzün de... Nereye istiyorsan oradayız. Biz bu evde kalacağız."
Kerem gözlerini kapatıp başını omzuma yasladı. Yağan yağmur çatıyı döverken, ölümün ve kaybın o kaskatı soğukluğunda, ikimizin kalbi ilk kez tek bir ritimle atmaya başladı.
Gece yarısını geçtiğinde evdeki son ayak sesleri de kesildi. Asiye Halam alt kattaki misafir odasında yorgunluktan uyukluyordu. Salonda, o ahşap divanın üzerinde yan yana oturuyorduk Zeynep’le. Omuzlarımız birbirine değiyordu, elini sımsıkı tutuyordum. Eğer o eli bırakırsam, bu karanlığın ve fırtınanın beni tamamen yutup yok edeceğinden korkuyordum.
"Sana bir şey göstereceğim," dedim fısıltıyla. Sesim gün boyu taziye kabul etmekten kısılmıştı.
Zeynep başını omzumdan kaldırıp gözlerimin içine baktı. Sormadı bile, sadece hafifçe başını salladı.
Ayağa kalkıp onu üst kata, annemle babamın yıllardır kilitli duran eski çalışma odasına götürdüm. Ağabeyim Selim gittikten sonra bu odanın kapısı neredeyse hiç açılmamıştı. Anahtarı cebimden çıkarıp kilide soktuğumda, pirinç mekanizmanın gıcırtısı boş koridorda çınladı. Kapıyı açtım. İçerisi ahşap, eski kâğıt ve kurutulmuş lavanta kokuyordu.
Masaya yaklaşıp üzerindeki gaz lambasını yaktım. Sarı, titrek bir ışık odayı doldurdu. Duvarlarda ağabeyimin, annemin, babamın ve benim küçüklük fotoğraflarımız asılıydı. Zeynep yavaş adımlarla duvara yaklaştı, fotoğraflara dokundu.
"Burası..." dedi, sesi hüzünle titreyerek. "Burası onların hatırası."
"Burası benim kaçtığım yerdi Zeynep," dedim masadaki eski bir ahşap kutuyu açarken. Kutunun içinden sararmış bir fotoğraf çıkardım. Fotoğrafta abim Selim’le ben, fındık bahçesinde omuz omuza vermiş gülümsüyorduk. "Abimi kaybettiğimiz gün, ben bu odada kendi içime kapandım. Annemle babam her yüzüme baktığında abimi gördü. Ben de onların gözündeki o acıyı görmemek için hep uzağa kaçtım."
Zeynep yanıma geldi. Fotoğrafa baktı, sonra bakışlarını bana çevirdi. Gözlerinde ne bir acıma ne de yargılama vardı; sadece katıksız bir anlayış duruyordu.
"O yüzden mi bana duvar ördün?" diye sordu yumuşacık bir sesle.
"Seni o duvarların ardındaki yangına bulaştırmak istemedim," dedim dürüstçe. "Ben eksik bir adamdım Zeynep. Sana bir hayat sunamam sanıyordum. Ama dün o çamurun ortasında... Ve bugün o mezarın başında... Sen benim eksilen her yanımı tamamladın."
Zeynep elini yanağıma koydu. Parmaklarının sıcaklığı, yüzümdeki o buz gibi toprağın kokusunu silip götürdü sanki.
"Seni o yangının ortasında yalnız bırakmam Kerem," dedi. Karadeniz şivesi sesinde bir ninniden farksızdı. "Biz bu evi de, bu acıyı da beraber taşıyacağız. Artık o odalara kilitlenmek yok."
Fotoğrafı kutuya geri koyup kapağını kapattım. İlk kez gidenlerin ardından içimde devasa bir pişmanlık yerine, derin bir kabulleniş hissettim. Zeynep elini elimden hiç çekmedi. Odadan çıkıp kapıyı kapattığımızda, bu kez arkamızda kilitli bir geçmiş değil, birlikte yürüyeceğimiz uzun ve yavaş bir yol kalmıştı.
